Yazı: NADİR ÖZBEK

Zeki Velidi Togan ismi günümüzde büyük oranda 1940’lı yılların ırkçılık-Turancılık davaları ve Türk milliyetçiliği çerçevesinde hatırlanmaktadır. Bu durum, onun siyasi faaliyetlerinin ve düşüncelerinin genel olarak Türk milliyetçiliğinin sığ içeriğinin gölgesinde kalmasına yol açmıştır. Oysa Zeki Velidi, Ekim Devrimi sonrasında iç savaşın en kritik günlerinde komutanlığını yaptığı Başkurt kuvvetleriyle birlikte Bolşevik saflara geçerek bir bakıma Sovyet rejiminin kaderinde belirleyici bir rol oynamıştır.

Togan’ın bu dönemdeki faaliyetleri komünizm ve milliyetçilik, komünizm ve köylü toplundan gibi 20. yüzyıla damgasını vuran sorunlara pratik çözüm arayışlarının ifadelerinden olmuştur. Bununla birlikte Togan’ın milliyetçiliği ve Pantürkçülüğü konusunda hiçbir şüpheye yer yoktur, ancak Rusya’nın devrimci ve sosyalist yazınından ela şu veya bu ölçüde etkilenen Togan’ın milliyetçilik ve Türkçülük anlayışı, ırkçı tonları zaman zaman ağırlık kazanan ve daha çok “esir Türkler”, “dış Türkler” söylemiyle ön plana çıkan Türkiye kökenli Türk milliyetçiliğinden ciddi bir şekilde ayrıştırmayı gerektirecek nitelikler taşımaktadır.

Hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Türkiye’de Zeki Velidi aktif siyasi faaliyetten çok üniversite hocalığı ve tarihle meşgul olmuştur. Buna rağmen gerek

Zeki Velidi, II. Başkurt Piyade Tümeni komutanı ile Budapeşte’de, 1919

Rusya’da bulunduğu dönemdeki mücadeleleri gerek Türk milliyetçiliği içindeki manevi otoritesi sebebiyle tarihçi kimliği büyük oranda gölgede kalmıştır. Oysa Zeki Velidi Rusya’da henüz siyasi faaliyetlere girmeden çok önce tarihçi kimliği ile dikkatleri çekmiş bulunuyordu. Bu yazıda Zeki Velidi’nin siyasi faaliyetleri ve görüşlerine değinmeden sadece tarih anlayışı ve Türk tarih Tezi karşısındaki konumu üzerinde durulacaktır. İlk olarak Togan’ın 1932 Türk Tarih Kongresi’nde temsil ettiği muhalif konum ele alınacaktır. Yazının esas kısmını Togan’ın Türk tarihinin evrimsel bütünlüğüne yönelik Fuat Köprülüyle benzerlikler taşıyan yaklaşımının incelenmesi oluşturacaktır. Bütün bu değinmelerde Togan’ın “kendine özgü” tarihçiliğinin oluşumunu belirleyen ideolojik ve tarihsel unsurları tespit etmek çabası ön planda olacaktır. Togan’ın tamamen göz ardı edilen tarihçi kimliğinin incelenmesi, gerek Türkiye’de Türkçü, milliyetçi düşüncenin evrimini, gerekse yeni bir ulus devlet yaratma sürecinde Türkiye’de tarihçiliğin gelişimini anlamak açısından geniş imkânlar yaratmaktadır.

Zeki Velidi Togan 10 Aralık 1890 tarihinde Rusya’da Başkurt bölgesinde doğmuştur. İlk eğitimini Rusya’da bulunan çeşitli medreselerde tamamlamış ve 1909 yılında Kazan’da bulunan Kasımiye Medresesi’nde “Türk tarihi” ve “Arap edebiyatı tarihi” öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 1911 sonlarında Türk ve Tatar Tarihi adlı kitabının yayımlanmasıyla Kazanın akademik çevrelerinde tarihçiliğiyle dikkati çekmiştir. Kazan’da bulunduğu sırada Nikolay Aşmarin ve N. F. Katanov ile tanışmış, böylece Rus şarkiyatçıları ortamına girmiş ve bu ortamdan derinden etkilenmiştir. Bir bakıma Togan’ın tarihçiliğini, Rusya’da 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında yetişen, önemli temsilcileri W. Barthold (1869-1930), V. Minorsky (1877-1930) olan tarihçiler ekolü içinde değerlendirmek mümkündür.2 Bu etkinin neticesi olarak ilgi alanını büyük oranda l inklerin tarihinin erken aşamaları oluşturur. Böylesi bir konunun, kendi doğası itibariyle, Togan’ın çalışmalarında etnografik bir yaklaşımın ağır basmasına yol açtığı söylenebilir.


Togan 1915 yılı sonunda, Duma Müslüman vekillerine yardımcı olmak üzere, Ufa temsilcisi olarak Petersburg’a gelir; böylece siyasi yaşantısı başlamış olur. Çok geçmeden Rusya birbirini takip eden iki büyük devrim dalgası ile sarsılır. Devrim ve takip eden yıllar Rusya Türkleri için büyük siyasi imkanlar yaratmış ve Togan bu dalgalar üzerinde hızlı ve çalkantılı bir tecrübe yaşamıştır. Rus devriminden sonra, 1917-1920 senelerinde, “Başkurdistan muhtariyeti hareketine önderlik ederek hükümet reisliği ve ordu başlığı vazifelerini görmüş”tür. 1919 senesine kadar Bolşeviklere karşı mücadele etmiş, daha sonra onlarla anlaşmış, ancak 1920 yazında Türkistan’a çekilerek, Rusya’yı terk edeceği 1923 yılına kadar yeni rejime karşı mücadeleye devam etmek zorunda kalmıştır.


Rusya Türklerinin siyasal bağımsızlığı için verilen mücadelelerle dolu bu altı yıllık yaşantı, Togan’ın kişiliğini ve bu anlamda tarihçiliğini belirleyen temel unsurlardan biri olmuştur. Rusya Türklerinin bu mücadele dönemi son derece karmaşık siyasi ilişkiler ve çekişmeler şeklinde seyretmiştir. Bu süreçte “topraklı muhtariyet” ve “milli-medeni muhtariyet” olmak üzere iki karşıt siyasi proje gündeme gelmiştir. Bunlardan birincisinin önemli savunucularından birisi Togan’dır. İkinci önerinin önemli bir savunucusu ise Kazan Tatarlarından Sadri Maksudi’dir. Bu mücadele ve karşı karşıya geliş Togan’ın ömrünün büyük bir bölümünü geçirdiği Türkiye’de de peşini bırakmayacaktır.


1925 senesinde Berlin’den Ankara’ya Telif ve Tercüme Heyeti üyeliğine davet edilmiş ve bir süre Ankara’da çalıştıktan sonra İstanbul Üniversitesi’nde Mustafa Kemal’in isteği üzerine açılan Umumi Türk Tarihi kürsüsüne tayin edilmiş ve 1927 senesinden istifa ettiği 1932 senesine kadar bu kürsüde Türk tarihi dersleri vermiştir.Togan bulunduğu yıllar kantılarla doludur, tek savunduğu Türkçülük, gerekse sıra dışı tarihçiliği, onun Türkiye Cumhuriyeti rejiminin siyasi ve ideolojik öncelikleri ile uyum sağlamasına imkân vermemiştir. Togan için Türkiye’de bulunduğu yıllarda iki dönüm noktasını, 1932 yılında toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi ve 1944 ırkçılık-Turancılık olayları oluşturmaktadır.
***
Togan’ın İstanbul Üniversitesi’nde göreve başlamasını takip eden yıllar, yeni Cumhuriyet rejimi açısından son derece önemli dönüşümlere sahne olmuştur. Bunlardan bu yazının konusu açısından en önemlisi 2 Temmuz 1932 tarihinde Birinci Türk Tarih Kongresi’nin açılışıyla taçlanan yeni bir tarih görüşü yaratma çabasıdır. Kemalist rejim, Anadolu’nun ezelden beri Türklüğünü ispat etmek, Türklerin de bizzat beyaz ırk olduğunu, bu nedenle Avrupalılıklarının taıtışılamayacak derecede açık olduğunu göstermek ve Osmanlı saltanatından ve İslamdan kopuşu meşrulaştırmak için yeni bir “kuramsal” çerçeveye, yeni bir tarih teorisine ihtiyaç duymuştur. Bu anlamda Türk tarihine yönelik önceki kavrayışlardan son derece farklı yeni bir çerçeve gündeme getirilmiştir. Bu doğrultuda Türk Ocakları Türk Tarihi Tetkik Heyeti tarafından 1930 yılında Türk Tarihinin Ana Hatları kaleme alınmış ve yine bu anlayış temelinde dört ciltlik Tarih ders kitabı hazırlanmıştır. Ardından bu ilk kitabın bazı bölümlerinden oluşturulan 74 sayfalık özet nitelikli Türk Tarihinin Aııa Hatları-Meclhal adlı broşür hazırlanmış ve 1931 yılında otuz bin adet bastırılarak okullara dağıtılmıştır.
Türk Tarihinin Ana Hatları, “bir anlamda, eski oryantalizmin Türklerin tarihini sömürgeleştirmeye vönelik paradigmasına”5 karşı koyuş çabası olarak
değerlendirilebilir. Türk Tarih Tezi’nin en önemli unsuru, “yakın bir tarihte göç etmiş olmakla bu vatanın hakiki sahibi” olunamayacağından hareketle, tarih öncesi Anadolu medeniyetlerinin Orta Asya Türk kökenli olduğunu ispatlama çabasıdır. Bu çabanın doğal sonucu milattan önce 10000 yıllarında Orta Asya’da hayli gelişkin bir Türk uygarlığının varlığı iddiası olmuştur. Yeni “tez”in düşünsel kökenlerini 19. yüzyıl Türkçülüğünde ve hatta Ziya Gökalp’in bazı eserlerinde izlemek mümkün olmakla birlikte6 1930’ların başında önemli bir kırılmanın gerçekleştiği söylenebilir. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başının Fransız ve Macar Türkolojisinden esinlenmiş olan Türkçülük anlayışına göre Türklerin, Osmanlı ve İslam öncesi gurur duyulacak bir geçmişleri vardı. Moğol ve Cengiz’in kabile konfederasyonlarının başarıları Türklerin şanlı tarihinin sayfalarını oluşturmaktaydı. Türkçülüğün bu erken aşamalarında Leon Cahun’un tarih çalışmaları ve tarihi romanları son derece etkili olmuştu. Örneğin Cahun’un 1876 yılında yazdığı meşhur romanı Gök Bayrak 1912 yılında Necip Asım tarafından Tüıkçeye çevrilmişti.7 Türkçülüğün bu ilk evresinde Orta Asya’nın göçebe Türk-Moğol topIumları Türklerin altın çağını oluşturmaktaydı. Daha çok tarih devirleri ve hatta milat sonrası ile ilgilenen bu ilk evre dikkate alındığında Türk Tarih Tezi’nin milattan önce 7000. – 10000. yıllardan bahsetmesi ve yeryüzündeki hemen hemen bütün uygarlıkkınn kaynağını Orta Asya’da söz konusu talihlerde bir medeniyet kurmuş olan Türk ırkına ve bu medeniyetin coğrafi nedenlerden kaynaklanan göçlerle bütün dünyaya yayılmasına bağlaması son derece ciddi bir kırılmayı temsil etmektedir.


Zeki Velidi daha tarih kongresi toplanmadan önce, yeni rejim açısından pek de “güvenilir” birisi olmadığının işaretlerini vermiş bulunmaktaydı. Bunda kuşkusuz Türk Ocakları’nda ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinde Sadri Maksudi gibi eski basımlarının bulunmasının büyük etkisi vardı.8 Türk Tarih Tezi’nin en açık ifadesi olan Türk Tarihinin Ana Malları adlı eser Türk Tarihi Tetkik Heyeti azal arından Afet Hanım, Mehmet Tevfik, Samih Rıfat, Yusuf Akçura, Dr. Reşit Galip, Haşan Cemil, Sadri Maksudi, Şemsettin, Vasıf ve Yusuf Ziya Beyler tarafından kaleme alınmıştı. Fuat Köprülü, Zeki Velidi ve diğer birçok kişiden de gerek Anahatlar gerekse dört ciltlik Tarih kitabı hakkında görüşlerini kongre öncesinde yazılı olarak bildirmeleri istenmiştir. 1930 yılında söz konusu kitaplar yazılmadan önce de Türk tarihi konusunda Üniversite hocalarına bazı sorular gönderilmişti. Togan her iki sefer de kendi görüşlerini yazılı olarak bildirmiştir. Bu raporların aykırı içerikler taşıdığına hiç şüphe yoktur. Ayrıca 1932 yılı ilkbaharında Üniveısite’de Timur ve Nakşibendilik hakkında verdiği bir dersten dolayı Mustafa Kemal’e şikâyet edilmişti. 1931 yılında Viyana Üniversitesi’nde yarım kalan çalışmasını tamamlamak için iki yıllık izin isteğinin Üniversite yönetimi tarafından kabul edilmemesi üzerine, Mustafa Kemal’e başvurmuş ancak bir sonuç alamamıştır.9 Togan’ın gerek Anahatlar ve Tarih kitabı hakkındaki raporlarında gerekse kongrede yaptığı konuşmalarda eleştirisi iki temel noktada toplanmıştır.10 İlk olarak “bilhassa tarihi devirlerde Türklerin Orta Asyadan muhaceretlerinin sebebi meselesine temas ederek her iki kitapta ileri sürülen Türkistan’ın tedricen müterakki kuraklığı nazariyesine mukabil bu muhaceretlerin nufus kesafeti sebebinden ileri gelmiş olacağı fikrini” belirtmiş ikinci olarak da “kuraldık davasını ispat maksadıyla her iki kitaba sokulan ‘on yedi kumaltı şehri hakkındaki yanlışlığı da bilvesile” göstermiştir.11 Zeki Velidi Umumi Türk Tarihine Giriş adlı kitabında bu yaklaşımını daha genel bir çerçeve içine oturtmuştur. Tarihi ve tarih öncesi devirlerde Orta Asya’da her yöne sürekli bir kavimler hareketi vardır. Bu hareket sadece Ural-Altay kavimleıine özgü değildir. Bu hareketliliklerin asıl nedeni coğrafi olmaktan çok nüfus artışı ve savaş sonucu kavimlerin birbiri üzerindeki basınçlarıdır. Togan, Türklerin MÖ 7. asırdan başlamak üzere düzenli ve sistemli bir şekilde Önasya’da yerleşme tecrübelerinde bulunduklarını ve bu çabaların ancak 11. asırda başarıyla sonuçlanabildiğim belirtmiştir.12


Togan’ın bu eleştirileri bugünden bakıldığında teknik ayrıntılar gibi görünebilir. Ayrıca kongrede ona yönelen sert tavrın, büyük oranda Sadri Maksudi ile aralarındaki eski husumetten de beslenmiş olması muhtemeldir. Ancak onun bireysel karşı çıkısının anlamı çok daha derinlerdedir. Togan ilgisini her şeyden önce tarih dönemleri ile sınırlamış bulunmaktadır. Milattan önce 7000, 10000 gibi tarihlerden bahsetmek bir yana, tarihi dönemler söz konusu olduğunda bile son derece temkinli konuşmaktadır. Onun kongrede çok dolaylı yollarla ifade etmeye çalıştığı, kuraklığın olup olmadığından çok, Tarih Tezi’nin bilimsel temelden yoksunluğudur. Togan 1946 yılında Tarih Tezi’ni kastederek “Türk tarihinin uydurmalar yoluna girmeye muhtaç olmadığını” ve “onu aydınlatmak yolundaki mesai hakiki ilme ne kadar sadık kalırsa, o nisbette takdire mazhar olacağını” belirtmiştir.13
Togan’ın bu tartışmalarda Türk tarihi konusunda savunduğu görüşlerden ve “kaynakların sınanması gerektiğini”14 vurgulamasından çok, bir bilim olarak tarih ile politika ve özellikle yeni bir ulııs- devlet inşasının ihtiyaçları arasındaki gerginlik noktasındaki tavrı önem taşımaktadır. Togan’ın Türklüğe ve tek bağımsız Türk devletine olan bağlılığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Ancak tarih ilmi “haysiyetli şerefli bir ilimdir. Bu itibarla fevkalede hassas. Bunun için de o vakaları zorlamayı sev-mez. Ayrı şahıslar tarihi zorlar, onu tahrif eder yahut vakaları taıafgiıane bir surette izah edebilir; fakat bir devletin, bir hükümetin ve bir milletin ilmi müesseseleri bu yola girerse tarih tetkiki felce uğratılmış olıır.”15
Togan’ın söz konusu dönemde son derece zor olan bu eleştirel tavrı alabilmiş olmasında, tarihin politik amaçlar doğrultusunda zorlanmaması gerektiğine olan inancının yanı sıra Türk tarihini kendine özgü kavrayışının da derinden etkisi vardır. Togan, bir diğer Rusya kökenli aydın olan Yusuf Akçura’dan farklı olarak kendisini ‘ulusçuluk öğretmenliği” ve bu çerçevede Tiirkleri tarih konusunda ulusal bir bakış açısına kavuşturmak ve yalnızca “ulusal bir tarihin perspektiflerini çözümlemeye çalışmakla” sınırlamamıştır.
Türk tarihçiliğinde, politik hedefler uğruna tarihin böylesine çarpıtılmasının önemli istisnalarından birisini Fuat Köprülü’nün temsil ettiği söylenebilir. Her ne kadar Birinci Türk Tarih Kongıesi’nde büyük oranda sessiz kalmayı tercih etmişse de Köprülü’nün eserleri Türklerin tarihinin evrensel kavramlında kendi başına büyük bir adını oluşturmaktadır.16 Köpriilü’nün Birinci Türk Tarih Kongresi’ndeki cılız itirazı da kaynakların yetersizliği nedeniyle Türk tarihi çalışmalarının tarih devirleri ile sınırlandırılması gereği üzerineydi.17 Diğer bütiin vurguları bir yana, eleştirisinin bu kısmıyla, Togan’ııı eleştirisiyle paralellik taşıdığı söylenebilir.
Togan’ın Rusyalı müsteşrik ekolün bir öğrencisi olması ve 1917 ile 1923 arasında önce Başkıırdistan’da sonra da Türkistan’ın o uçsuz bucaksız ovalarında Bolşevizme karşı milliyetçi mücadelenin bizzat içinde yer alması nedeniyle, Türklük sorununu, yalnızca Anadolu’ya sıkışmış yeni Türk devletinin penceresinden görmesi beklenemezdi. Yusuf Akçura kendi kaderini Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderi ile bütünleştirmiş bulunmaktaydı; Fuat Köprülü ise, her türlü bilimsel kaygısına karşın, yeni siyasal yapılanmanın içinde kendisine bir yer edinmek zorundaydı. “Evini sırtında taşıyan”18 Togan’ın ise bilimsel tarihçiliği önemsemesi ve Türklüğü bir bütün olarak kavraması nedeniyle görece daha eleştirel bir tavır alması mümkün olabilmiştir. Togan kendi ifadesiyle “bütün Türk tarihini bir kül olarak telakki eylemek cihetini esas ittihaz” etmiş,19 1920’lerin ve 1930’laıın konjonktüründe ulııs- devlet kuruluş sürecinin ihtiyaçları çerçevesinde şekillenen zorlama bir “altın çağ” arayışı yerine Türk tarihinin bütünlüğüne sahip çıkılması gerektiğine inanmıştır.
***
Togan 1927-1932 yılları arası ve 1939’dan itibaren İstanbul Üniveısitesi’nde vermiş olduğu umumi Türk tarihi derslerine ait notlarını, 1944- 1945 senelerinde, Top-hane’de hapiste bulunduğu sırada kitap haline getirmiş ve 1946 yılında Umumi Türk Tarihi’ne Giriş başlığıyla yayınlamıştır. Togan bu eserinde Türklerin tarihini erken dönemlerden başlamak üzere 16. yüzyıla kadar bir bütün olarak ele alıp incelemektedir.
Kitap, 1930’lu ve 40’lı yıllarda yazılmış olması nedeniyle, resmi tarih karşısında, Türklerin tarihine farklı bir bakışı temsil etmesi açısından son derece önemlidir. Umu m i Türk Tarihi’ne Giriş, Togan’ın Türk Tarih Tezi’ne eleştirel yaklaşımının, 35 yıllık çalışmalarının da katkısıyla, olgun bir ifadesi olarak nitelenebilir.
Söz konusu kitabın ana konusunu. Orta Asya’nın yarı göçebe atlı bozkır toplumlarının tarihsel evrimlerinin, Selçuklu, llhanlı aşamalarından geçip, en nihayet Osmanlı devletinde somutlaşan bir “tekâmüliyet” olarak kurgulanması oluşturmaktadır. Bu anlamda söz konusu kitap, Fuat Köprülü’nün 1931 tarihli Bizans Müessese/erinin Osman/ı Müessese/erine Tesiri ve 1935 tarihli Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu adlı eserleri ile aynı çerçeve içinde ele alınmayı gerektirecek nitelikler taşımaktadır.
Togan Türk tarihini iki ana evrede ele almaktadır. Onun için temel dönüm noktası 16. yüzyıldır. Tarih öncesi devirlerden 16. yüzyıla kadar olan Türk tarihi, son derece ciddi dalgalanmalara sahip olmakla birlikte, devamlı bir yükseliş olarak ele alınabilir. 16. yüzyıldan itibaren ise gerileme devresi başlar. Bunun yanında, Türklerin “tarihten önceki çağı” ve “tarihi çağı” şeklindeki bir ayrım da Togan için önem taşımaktadır. “Tarihi çağı” ise “1) İslamiyetten, yani Önasya medeniyetine iltihakımızdan evvelki çağ, 2) İslam devrinin 16. asra kadar inkişaf devri, 3) 16. asırdan zamanımıza kadar uzanan in-hitat devri olarak üç devreye ayırıyoruz. Bugün ya-şadığımız yeniden dirilme ve Garp medeniyetine iltihak devri ile, tarihimizin beşinci devri başlamıştır.”20
Togan’ın temel sorunsalı, erken dönemlerden başlamak üzere Türk tarihinin sürekliliğini ve özellikle onun “dahili tekâmüliyetini” gözler önüne sermektir. Bu doğrultuda yapmaya çalıştığı ilk şey çeşitli kaynaklara başvurarak (destanlar, arkeolojik bulgular, Arap, İran ve Çin yazmaları vs) Türklerin daima göçebe bir toplum olarak kaldıkları şeklindeki klasik oryantalist paradigmayı çürütmek olmuştur.21 “Türk tarihi yalnız göçebe kavimleıin tarihi olmayıp, en faal unsur göçebeler olmakla beraber, bu tarih, göçebe, yarıyerleşik ve yerleşik ka- vimleıin münasebetleri tarihidir.”22
Togan’ın söz konusu kitabın 54 sayfalık ilk bölümünü “Türk Tarihinin Eski Devirleıri’ne ayırmış olması, burada MÖ 4500 veya 9000 yıllarında Türkmenistan’da yaşamış yerleşik Ana uygarlığından bahsetmesi ve bu uygarlığın Türklerle muhtemel yakınlığına işaret etmesi, onun “bu kavimlerin milliyetini tayin etmek için elimizde vazıh bir delil” olmadığını belirtmesine engel olmamaktadır. Bu say
falarda daha çok arkeolojik bilgiler ve destanlar ışığında Türklerin, daha doğrusu Ural-Altay kavi inlerinin, tarih öncesi yurtlarına ilişkin elde bulunan bilgiler derlenmektedir. Bu genel bilgileri takiben, “Türklerin, en eski zamanlardan beri cihangir bir millet, devletçi ve asker bir millet olarak telakki olunduğu”,23 “Türklerin tarihte münhasıran göçebe oldukları halikındaki mütaleaların çürük olduğu”24 ve “Ortaasya’ya Aryaniler gelmeden önce Kaspi ve Kass gibi kavimlerle komşu olarak ve muhakkak atlı hakim unsur olarak ülkelerin elverişliliğine göre yerleşik veya yarı göçebe yahut tam göçebe halde Türklerin yaşamış olduğu”25 sonucuna ulaşılır. Bütün bu sonuçlar Türklerin anayurdunun Hazar Denizi ile Aral Gölü arasında kalan bölge olduğu sonucuyla bütünleşir.
Ancak Togan’ın bu genel değerlendirmelerinin, Türk Tarih Tezi’niıı her türlü uygarlığı 10.000 yıl öncesinin yerleşik Orta Asya Türk toplumıından türetmesi ile karşılaştırıldığında, son derece mutedil olduğu açıktır. Onun bu yaklaşımının, Köprülü’nün daha 1912’de “ ‘Anadolu Türk medeniyetini Orta Asya Türk medeniyetine bağlayan ipuçlarını’ ortaya koymaya başlatması]”26 ile benzerliği açıktır. Her ne kadar Togan Osmanlıdan Orta Asya’ya doğru bakmak yerine, Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru bakıyor ve bu çerçevede Türklerin anayurdunu belirlemeye çalışıyorsa da, Türk Tarih Te- zi’nin Orta Asya’da binlerce yıl öncesinde yerleşik, düzenli siyasi yapılara sahip bir kültür tanımlaması ile karşılaştırıldığında, bu “tez”e, Köprülü ile benzer bir mesafede olduğu açıktır. Ancak ilerde daha ayrıntılı değineceğimiz gibi, Togan’ın bu anayurttan bakışı, Köprülüye nispetle onun Türklerin “dahili tekâmüliyetlerini”, “içtimai” ve “siyasi” boyutları ile bütün uğraklarında tespit etmesini sınırlayan en önemli etken olarak da belirmektedir.
Eski devirlerden bu yana “cengâverlikleri teslim edilen” Türklerin “devletçilik ananeleri” ve atlı göçebe ve/veya yarı yerleşik “iktisadi ve içtimai” hayatlarının söz konusu tarihi evrede “dahili tekâmüller” sonucu nasıl bir aşamaya ulaştığı konusu, Togan’ın eserinin önemli noktalarını oluşturmaktadır. Eski devirlerde “Devletler, Türklerin ücra köşelerde yaşayan kabileleri tarafından değil, her vakit siyasi zümreler sıfatıyle, meydanda bulunan unsurlar arsında kurulmuş; bunlarda da siyasi değişmeleri doğuran başlıca amil sıfatıyle, çekirdek halinde bünyelerinde daima yaşalyan]… bir devletçilik an’anesi müessir olmuştur.” Bu devletçilik ananesi Togan’a göre çeşitli evrim aşamaları geçiren “ülüş siste- mi’ne” dayanmıştır. Togan için önemli olan toplumsal ve ekonomik koşullardaki değişmelere bağlı olarak bu Türk siyasi geleneğinin evrimidir: “İçtimai ve iktisadi şartlara göre zuhur eden mücadeleler, hakanlar’la beyler arasında iktidar münavebesine müncer olmuş; gerek hakanların gerekse beylerin hakimiyeti zamanla yine iktisadi şartlara göre tefessüh edince yenileşmeler husule gelmiştir…” B11 siyasi unsurların durağan değil bir ilerleme ve yükseliş halinde oluşları Togan’ın önemle vurguladığı bir noktadır: “Yani ulus sistemi neticesinde husule gelen tahavvüller, milletin düştüğü yerde kalması, yahut -bu ülüş sistemi hakkında eserler yazan bazı Rus müelliflerin kaydettiği gibi- bir kadem daha gerilemesi demek olmamış, bilakis dahili tekamüller bu tahavüllerin doğurduğu şartlar içinde husule gelmiştir.”
Togan’ın burada anlatmaya çalıştığı tam da Orta Asya göçebe askeri aristokrasilerinin uzun tarihsel bir evrim sonucunda ve özellikle Önasya’ya yönelik kalıcı mevziler kazandıkları ölçüde, Selçuklu, İlhanlı aşamalarından geçerek nihayet Fatih’le birlikte Osmanlı imparatorluğu şeklinde cisimleşen bir aşamaya ulaştıklarıdır. Togan’ın eseri, burada daha fazla ayrıntısına giremeyeceğimiz, ülüş sisteminin tarihsel evrimi, ikta sistemi ile ilişkisi, ikta sisteminin geçirdiği değişiklikler, “Oğuz askeri aristokrasisinin” idari yöntemleri ve bunun geçirdikleri değişiklikler gibi konularda uzun çözümlemelerle doludur. Togan, “Türklerin ve Moğolların 13-14. üncü asırlarda Önasya’da ve İran’da hakimiyeti, Barthold’un zannettiği gibi, ‘göçebelerin medeni tebaaları arasında, bazı izler bırakarak, erimesi’ hadisesini değil, kendisinin olgunlaştırdığı şerait içinde tekamülü saflharını arzetmiştir” şeklinde özetlediği görüşlerinin ayrıntılarını kitabında hayli dağınık da olsa yeteri kadar iş-lemiştir. MÖ 70001i yılların Orta Asya’sında yerleşik bir Türk medeniyeti “keşfeden” “Türk Tarih Tezi” ile karşılaştırıldığında Togan’ın siyasal yapılarla birlikte onların temelini oluşturan iktisadi ve toplumsal süreçleri de dikkate alan yaklaşımının üstünlüğü taıtışılamayaeak derecede açıktır.


Togan’ın Türk tarihini, daha doğrusu Türk tarihinin evrimsel bütünlüğünü, genel bir dünya tarihi çerçevesi içine oturtma çabası da takdirle değerlendirilmeyi hak eder. “Medeniyetler milletlerin ortak malıdır, hiç bir milletin saf bir ‘kendi medeniyeti’ yoktur; fakat feodalizmin ‘linklerde ve Moğollarda inkişaf eden ulus şekli muhakkak, bunların kendi hayat şartlarına göre teessüs ve inkişaf eden bir sis-temdir.’’27 Togan, Türk tarihinin özgünlüğünü vur-gularken, bu özgünlüğün, insanlığın genel tarihi içindeki yerini göz ardı etmek hatasına düşmez. Bu anlamda yııkardaki ifadenin Togan’ın tarih anlayışının doruğunu simgelediği düşünülebilir.
Togan söz konusu alıntıya düştüğü bir dipnotta,28 Vladimirtsov’u eleştirip Owen Lattimore’un 1940 tarihli bir kitabına gönderme yaparak çeşitli feodalizm oluşumları üzerine bir tartışma yürütür. Cermen istilaları neticesinde Avrupa feodalizminin oluşumu ile, Orta Asya koşullarında şekillenen Türk ve Moğol feodalizmleri üzerinde durur. Burada, yarı göçebelikle tam göçebeliğin farklı feodalizm oluşumlarına neden olduğuna da değinilmektedir. Ayrıca Togan “Türk ve Moğol feodalizmini iç inkişaf şartlara göre bir kül sıfatıyla incelemek, geleceğin işi olarak kalmıştır” demektedir. Gerek bu dipnottaki değinmeler gerekse kitabın çeşitli yerlerindeki Türklüğe ve Moğolluğa özgü olarak vurgulanan iiliiş sistemi ve onun üzerinde şekillenen hayli gelişmiş “merkezi askeri aristokrasi”, aslında Osmanlı feodalizminin Batı Avrupa feodalizmine göre son derece merkezi bir siyasal yapı dahilinde gelişmesinin tarihsel kökleri olarak değerlendirilmelidir. Aslında Togan, Türk-Moğol feodalizmi, devletçilik ananesi ve ülüş sistemi ve bütün bunların gecikmeli evrimi vurgusu ile Osmanlı’nın söz konusu özgünlüğü konusunda son derece önemli noktalara işaret etmektedir.
Türkler 16. yüzyıldan önce daima ilerleme gösteren tarihlerinde komşu kavimlerin etkisinde kalmışlardır. Ancak Togan’a göre “komşu medeni kavimlerin” Türkler üzerindeki etkileri ayrıntıda kalırken, Türklerin ötekiler üzerindeki etkileri daha önemli olmuştur. Türkler eski dünyanın çeşitli kavim ve ülkelerini birbirine kavuşturarak “medeniyet tarihinde” olumlu rol oynamışlardır. Birçok kavimlerde atlı orduların oluşmasına ve “feodal teşkilatının umumi şekil almasına” yol açmışlardır. Budizm ve Islamiyetin “cihanşümul” dinler şeklini alıp yayılmalarına yol açmışlardır.29
Togan Türklerin medeniyet tarihine katkıları konusundaki örnekleri çoğaltır, ancak Selçuklu, ilhanlı aşamalarından geçip Osmanlıya ulaşan evrimde Bizans, Arap ve İslam uygarlıklarının etkisini küçümser. Gerçi İslamiyet ve İran kültürünün etkisini ayrıca vurgulamakla birlikte özellikle Bizans söz konusu olduğunda dış etkiyi bir kenara bırakır.30 Onun için Türklüğe özgü ülüş sistemi ve onun üzerinde şekillenen devletçilik geleneğinin evrimi, yani “dahili tekâmüliyet” daha önemlidir. Bütün bunlar yukarda değindiğimiz evrensel tarih algılayışından uzaklaşma belirtileridir. Togan’ın Orta Asya’dan Anadolu’ya geçişte Türklerin tarihindeki sürekliliğe ve iç evrime yönelik vurgularının son derece önemli olduğu ve böylesi bir kavrayışın Fuat Köprülü’nün 1930 ve 1940’larda Türk tarihinin kavranışına yönelik yaptığı önemli katkıyla taşıdığı paralellikler dikkate değerdir. Ancak daha önce de değindiğimiz gibi Köprülü’nün eserinin önemi, bu sürekliliğin Osmanlı ile bağlantısının ön plana çıkarılmış olmasındadır. Köprülü nün temel sorunsalı Osmanlı Devleti’nin oluşumunun tarihsel arkaplanını tespit etmektir. Togan’ın Köprülü’den ayrıldığı en önemli nokta Türk tarihindeki sürekliliğin en önemli uğrağı olan Osmanlı ya sıçrayışın, hak ettiği kavramsallaştırma düzeyine erişememiş olmasıdır. Togan, Selçukluları ve İlhanlıları Türk-Moğol toplumunun “içtimai” yapısının kendi doğal evriminin dorukları olarak görmekte ve yarı göçebe kabile federasyonlarından söz konusu devletlere sıçrayışın siyasi, iktisadi boyutlarını ayrıntılarıyla tespit etmektedir. Ancak Osmanlı Devleti’nin bu evrimsel ilerleyişte taşıdığı iktisadi ve siyasi anlamı onun eserlerinde izlemek mümkün olmamaktadır
Türk tarihinde tam da Köprülü’nün doldurmaya çalıştığı boşluk söz konusu olduğunda, Togan’ın sessiz kaldığı söylenebilir. Oysa onun temel yaklaşımının, mantıksal olarak, en azından Köprülü’nün Osmanlının kuruluşuna yönelik analizlerine uzanması beklenebilirdi. Ancak nasıl Köprülü’nün ortaya attığı teorinin sınırlılıkları bir rastlantılar kümesinin sonucu değilse,31 Togan’ın analizlerindeki söz konusu boşlukların da nedenlerini tespit etmek mümkündür. Bunun en önemlilerinden bir tanesi Togan’ın Türklüğe “bir kül olarak” yaklaşıyor olması, yani tarihe yalnızca Türkiye Cumhuriyeti ve onun selefi Osmanlı Devleti çerçevesinden bakmıyor olmasıdır. Bir başka ifadeyle, Orta Asya Türklüğüne ve onun erken dönem tarihine romantik bağlılık ve ayrıca politik tahayyülünün büyük oranda bu coğrafyanın meseleleri tarafından belirlenmiş olması, Togan’ın Türk tarihine ilişkin çözümlemelerinin ideolojik arkaplanını oluşturmuştur.32 Böylesi bir belirlenmişliğin izlerini, onun Osmanlı tarihine ilişkin tespitlerinde de görmek mümkündür. Örneğin Togaıı için “Büyük Osmanlı devletinin hakiki yaratıcısı” Fatih’tir.33 Yıldırım Bayezid bu anlamda henüz Fatih’le karşılaştırılamaz. Togan’ın Fatih’le ilgili değerlendirmeleri onun Yıldırım Bayezid’e yönelik düşüncelerini tamamlar. Bayezid döneminin Osmanlı Beyliği’nin gelişimi açısından taşıdığı önemi belirtmekle birlikte, Yıldırım Bayezid’iın Türk tarihçileri tarafından fazla abartıldığını düşünmektedir. Hatta “Bayazıd Beğ evladının bir gün tekmil Anadolu’yu kendi idarelerinde birleştirebilecekleri o zamanki Anadolu beylerinden kimsenin hayalinden geçmemiş; onu. eski hükümdar tarafından tasdik olunan kendi ülüs ve malikanelerine taaruz ve tecavüzde bulunmak hakkına malik olmayan ve hukukta kendileriyle müsavi bir ‘Uc be- ği’ tanımışlardır].”3* Oysa Köprülü için, “katiyetle denilebilirki I. Bayezid tahta çıktığı zaman, Osmanlı devleti Anadolu’da ve Balkanlar’da sağlam ve kuvvetli bir imparatorluk şeklinde kurulmuş bulunuyordu.”35 Togan Ankara yenilgisinin “umumi Türk tarihi açısından” belki de hayırlı olduğunu düşünmektedir. İstanbul’un fethinin gecikmesi, Türklerin Avrupa’da ilerlemelerinin yavaşlaması son derece isabetli olmuştur. Çünkü Türklerin Avrupa’daki fütuhat hareketleri Batı Avrupa’da Yüzyıl Savaşları devam ederken başarılı olsa idi, Osmanlıların akıbeti eski Batılılarınkinden farksız olurdu. Böylece “Daha göçebelikten ayrılmamış olan fatih Türk kavmi de büyük sahalarda dağılmış olurdu.”36 Bu görüşleri, yukarda tartıştığımız “dahili tekâmüliyet” teorisi ile birlikte düşünüldüğünde, son derece talihsiz kalmaktadır. 15. yüzyıla girildiği bir evrede bile Osmanlı Devleti, 1000 yıl öncesinin Batı Hunları ile karşılaştırılabilmektedir. Aynı tarih- dışı yaklaşım, Timur’a yönelik romantik ve duygusal değerlendirmelere de yansımıştır. Togan; “Temür kendisi de devleti tam kuvvetini bulduğu, fakat büyük fütuhatına daha girişmediği bir sırada, 1388 yılında, Keş’te topladığı büyük kurultayı.
Türk devletinin ve Çağatay Ulusunun azamet ve celali’ni anmak için toplanan kurultay olarak vasıflandırmıştır”37 sözleri ile, Timur’un Türklerin birliğini sağlama arzusunda olduğunu ima etmektedir. Ayrıca Timur’un Bayezid’e yönelik, gerek 1402 öncesi gerekse sonrasındaki olumlu tavrı da onun bu birlikçi yaklaşımının kanıtı olarak sunulmaktadır.


Sonuç olarak, siyasi Türkçülüğü, Türkistan merkezli bakışı ve tarihe “Türklüğün ilerleyişi”, yani bir millet olarak var oluşları ve gelişmeleri olarak bakışı, Togan’ın kavrayışının sınırlarını belirlemiştir. Bir yandan “dahili tekâmüliyet” gibi son derece ileri kavramsallaştıımalarla uğraşırken, diğer yandan Selçukluları Türklüğe ikinci bir vatan kazandırmış olması ile kutsamıştır. Osmanlı Beyliğinin yükselişi söz konusu olduğunda ise ilgisi dağılmakta ve tarihdışı “tahliller” ağırlık kazanabilmektedir. Ancak bütün bu çelişik unsurların varlığı, Togan’ın tarih kavrayışının değerini küçültmez. Aksine bütün bu öğeler, onu kendi döneminin ve mekânının yarattığı bir şahsiyet olarak anlamamızı kolaylaştırır.


Bu yazıda Zeki Velidi Togan’ın belli bir bütünlük arz eden genel olarak tarihçi kimliği ve özellikle Türk tarihine yönelik yaklaşımları ele alınmıştır. Bilimselliğe verdiği önem, evrenselci bir medeniyet yaklaşımı, tarihin sosyal, ekonomik ve siyasi bir tekâmül olarak algılanması, Türk tarihinin bir bütün olarak ele alınması ve bu bütünlüğün dahili tekâmüliyetine vurgu, onun bütünsel kavrayışının temel unsurlarını oluşturmaktadır. Bu kavrayışın arkaplanında bir yandan Rus müsteşrikler okulunun diğer yandan da Rus devrimci, sosyalist yazınının izlerini tespit etmek mümkündür.
Ancak bu bütünün temel eksenini onun kendine özgü milliyetçiliği ve siyasi Türkçülüğü oluşturmaktadır. Togan Türklüğü her şeyden önce en geniş coğrafyası içinde dikkate almaktadır. Zamanın tek bağımsız Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti, Togan için son derece önemli olmakla birlikte, Rusya Türklüğü, Batı ve Çin Türkistanı da bir o kadar önemlidir. Dolayısıyla Osmanlı tarihi yanında Altın Orda ya da Timur’un oluşturduğu siyasi yapı da bütünün parçaları olarak önem kazanmaktadır. Togan’ın düşünsel yapısını oluşturan bu unsurlar, onun Türk tarihini daha genel bir çerçevede yorumlamasını mümkün kılmış, ama aynı zamanda da kavrayışının sınırlarını çizmiştir.
Zeki Velidi’nin eserleri bir bütün olarak incelendiğinde Türk Tarih Tezi karşısındaki üstünlüğü bir yana, Köprülü’nün yaklaşımına kıyasla da belli alanlarda üstünlükler taşıdığını, en azından bunun ipuçlarını verdiğini söylemek mümkündür. Togan bu doğrultuda olgun eserler vermemiştir, ancak Türk tarihine daha geniş bir eksenden bakma gayretinin önemi göz ardı edilmemelidir. Barkan ekolünün “biz bize benzeriz” Osmanlıcı yaklaşımı karşısında Togan’ın tarih anlayışının üstünlüğü yine açıktır. Bunlarla birlikte bir bakıma son temsilcilerinden olduğu Rus müsteşrik ekolünün tarih kavrayışının her türlü sınırlılıklarıyla malül olduğu da ifade etmek gerekir.
1. Zeki Velidi Togan’ın hayatı ve eserleri için bkz. Zeki Velidi Togan (1934a), “Müellifin Kısa Terciimei Ilali”, Ahmel-Zeki Validi, (1934b) On Yedi Kıınıcıllı .Şebri re Sathi Maksudi Bey, Buıhaneddin Matbası, İstanbul.
1934, s. 55-60; Tuııcer Bavkara (1989), Zeki Velidi Togan, Kültür Bakanlığı Yayınları, Türk Büyükleri Dizisi.
1989 ve Herbert Janskv, (1950-55) “Alımet Zeki Velidi Togan”, 60. Dogum Yılı Münasebetiyle Zeki Velidi Togan il Armağan, Maarif Basımevi, İstanbul, 1950-55. Togan’ın eserlerinin genel bir tasviri için bkz. Abdülka- dir İnan ve Martin Dicksoıı (1994), “Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın İlmi Faaliyetlerine Dair”,  Mayıs 94 İ, 50.
Yıl, Türkçülük Armağanı, Akademi Kitabevi, İzmir,
1994, s. 112-134.
2. Baykara (1989), s. 65.
3. Togan, İstanbul Üniversitesinde göreve başladığında henüz doktorasını tamamlamamış bulunmaktaydı: doktor unvanını ancak 1935 yılında Avusturya’da alacaktır.
4. 1932-1939 yılları hariç tutulursa. 1925 yılından öldüğü 1970 yılına kadar tam 38 yıl Türkiye’de kalmıştır.
5. Halil Berktay (1983), Cumhuriyet İdeolojisi re I:ııat Ktipriilii, Kaynak Yayınları, İstanbul, s. 14.
6. Mete Tuncay (1981), Türkiye Cumhuriyeti nde Tek- Pcırti Yünelinıi’ııiıı Kurulması (J92.1-193^l Vıırl Yayınları. Ankara, s. 300.
7. Necip Asım. Cahun’ün 1896d;ı yayımlanan önemli eseri Introdııction a I histoire de l As i e les Turcs et les Mango les adlı kitabı büyük oranda 19.00’de- yazdığı kendi Türk Tarihi’ııde aynen aktarmıştır. Bkz. Ötüken Yayınevi. “Cahun ve Gökbayrcık”, Gök Bayrak, Ötüken Y ayınevi, İstanbul, 1970, içinde, s. 5-6.
8. Baykara (1989), s. 19. Türkiye’de Rusya Türklerinin milli mücadelelerinin tarihine yönelik çalışmalarda Kazan Tatarları büyük bir etkiye sahip olmuştur.
Bu dunım Başkurt. Kazak ve Türkistanlı milliyetçilerin Kazan Tatarlarından farklılaşan siyasi programlarının bölücülük olarak küçümsenmesi ve göz ardı edilmesine yol açmıştır. Bıınıın en önemli istisnasının Togan olduğu söylenebilir. Togan’ın özellikle hacimli hatıratı ve diğer bazı eserleri Rusya Türklerinin milli mücadelelerine yönelik Türkiye’deki İni deformasyonun asılmasında son derece önemli bir konuma sahiptir.
9. Zeki Velidi Togan, (1934b), s. 5. Ayrıca bkz. Baykara (1989), s. 19.
10. Togan’ın kongre konuşması için bkz. Birinci Türk Tarih Kongresi, Konferanslar Münakaşalar, TC Maarif Vekâleti, s. 167-176 ve 369-376.
11. Togan (1934b), s. -i. Togan 1934 yılında Viyana ela yazdığı 60 sayfalık Ou Yedi Kuma/tı .Şehri re Sadri Maksudi Bey adlı kitabında bu konuya ayrıntılı bir şekilde değinmiş ve sayısız kanıtlarla söz konusu iddiaların bilimsel bir temelden yok-sunluğunu göstermeye çalışmıştır. Togan, Sadri Maksudi ve Dr. Reşid Galip arasında gecen söz konusu tanışmanın kısa bir özeti için bkz. Biisra Eısanlı Behar (1992). İktidar re Tarih. Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu (1929- 1937), Afa Yayınları, İstanbul, s. 142-149.
12. Zeki Velidi Togan (1946/1981). Umumi Türk Tarihine diıiş. Kilelerim Kitabevi (3. baskı). İstanbul, s. V.
13. Togan (1946/1981), s. IX.
14. Eısanlı Behar (1992), s. 152.
15. Zeki Velidi Togan (1950/1985). Tarihte Usul, Enderun Kita- bevi (4. baskı), İstanbul, s. 1«S.
16. Köprülü’nün tarihçiliğinin analizi için bkz. Halil Berktay (1991), “Dört Tarihçinin Sosyal Portresi”, Toplum ıv Bilim. no. 54 (Yaz-Güz 1991). Halil Berktay (1987). “İktisat Tarihi: Osmanlı Devletinin Yükselişine Kadar Türk’ler in iktisadi ve Toplumsal Tarihi”, Türkiye Tarihi. I. Cem Yayınları. İstanbul ve Berktay (1983).
17. Eısanlı Behar (1992). s. 134.
18. Birinci Türk Tarih Kongresi sonrasında Fuat Köprülü İstanbula döndüğünde kendisine niye uysal dav randığı sorulduğunda “ne yaptım, benim evim sırtımda değil ki” diye cevap verdiği rivayet edilmektedir. Bkz. Baykara (1989), s. 23.
19. Zeki Velidi Togan (1941). Moğol/ar. Çingiz re Türkler. Bozkurt Yayınları, İstanbul, s. ı.
20. Togan (1946/1981), s. 2-3- Bu dönemleştirme, onun “kültür
ve “medeniyet” kavramlarına yüklediği anlamlarla yakından ilgilidir.
21. Togan (1946/1981). s. 25.
22. Togan (1916/198I V s. 299.
23. Togaıı (1946/1981). s. 21.
21. Togaıı (1916/1981), s. 25.
25. Togaıı (1946/1981). s. 29.
20. Berktay (1983), s. 66.
27. Togaıı (1946/1981), s. 301.
28. Togaıı (1946/1981). s. 479. dn. 626lı.
29. Togaıı (1946/1981), s. V.
30. Togaıı (1946/1981), s. 211. 216.
31. Berktay (1983).
32. Türkiye’de Cumhuriyet döneminde Türkiye kökenli “Pantürkistlerle”, Togaıı gibi Rıısya kökenli T’antürkisllerin” düşünce büumlüklennin kar.şıla.şlırmalı bir şeklide ele alınması Cumhuriyet döneminde Tüıkçii düşüncenin gelişimini izlemek açısından son derece öııeıııli noktaları açığa çıkana- çaktır. Böylesi bir yaklaşımın izlerini hındaıı’da bulmak mümkündür. Bkz. Jacob M. Laııdau (1981) Pantürkism in Turkey, A Study af Irredenlism, Archoıı Books. ikimden Conneclticut. İkinci Meşrutivet dönemi Türk milliyeçiliğiniıı gelişimini benzer bir karşılaştırma bağlamında ele alan bir çalışma için bkz. Masami Ara i (1992). Tıırkish alianalism iın tbe Yaııııu Türk lira, E. I. Brill, Leiden.
33. Togaıı (1950/1985). s. 35i’
3 İ. Togaıı (1950/1985), s. 348.
35. Fuat Köprülü (1934). aktaran Berklav (1983). s. 79.
.36. Togaıı (1950/1985), s. 350.
37. Togan (1950/1985). s. 347.

 

Please follow and like us:

Enjoy this blog? Please spread the word :)