TRABZON
BÖLGESİNİN FETİH AŞAMALARI VE TORUL’UN FETHİ
Mehmet
BİLGİN
Osmanlılar’ın uyguladıkları fetih
yöntemlerine[1]
genel olarak bir göz attığımız zaman fethedilecek sınırdaş
ülkenin ilk olarak vergiye bağlandığını ve bu yolla o ülke
üzerinde bir çeşit hükümranlık tesis edilmiş olduğunu görürüz.
İkinci aşamada ise yerli hanedan tasfiye edilmekte ve
toprakların denetimi doğrudan ele geçirilmekteydi.
1456 yılında Safevi Şeyhi Cüneyd’in[2]
etrafına topladığı Türkmen müridleri ile birlikte batı yönünden
gelerek Trabzon üzerine yürümesi üzerine Fatih, Amasya Valisi
Hızır Paşa’ya harekete geçmesi emrini vermişti. Osmanlı
kuvvetlerinin geldiğini duyan Şeyh Cüneyd ise Trabzon önlerinden
Torul istikametine doğru çekilmişti. Bu olay nedeni ile Trabzon
önlerine gelen Hızır Paşa, Trabzon Kralı Kalo Ioannes (
14476-1458) ile yıllık 2000 altın vergi ödemesi şartı ile bir
anlaşma imzaladı. Kalo Ioannes bu anlaşmayı onaylatmak üzere
yeğeni David’i İstanbul’a gönderdiğinde Fatih, bu meblağı 3000
altına çıkartarak onaylamıştır. Trabzon Rum İmparatorluğu tarihi
yazarı olan Fallmerayer kitabında, imparatorluk ailesi
katibinin, Kalo Ioannes’in Fatih’in babası II. Murat’a yıllık
3000 altın vergiyi daha önce de ödediğini yazdığını, bunu
okuyan Fatih’in, Hızır Paşa’nın koyduğu 2000 altınlık vergiyi
3000 altına bu nedenle yükseltiğini anlatır[3].
Bu, Osmanlıların komşu olduktan sonra II.Murat döneminden
itibaren Trabzon Rum Devleti’ni vergiye bağladığını göstermesi
bakımından önemli bir kayıttır.
Anadolu’da en son fethedilen Rum
toprağı olan Trabzon’un doğrudan Osmanlı denetimine girmesi ise
Fatih’in 1461 yılında düzenlediği Anadolu seferinin sonlarında
olmuştur. Bu seferde Sinop ve Koyulhisar’ın fethinden sonra
donanma ile birlikte Trabzon’u kuşatan Fatih’in ordusu şehir[4]
ve Trabzon Krallığına bağlı topraklar üzerinde denetimi
doğrudan ele geçirmişti.
Trabzon’un fethinin ikinci aşaması
ile ilgili Osmanlı
[5]
ve Rum kroniklerini[6]
izlersek şehrin fethini ve fetihten hemen sonra yapılan işleri
şöyle özetleyebiliriz: Daha önce Sinop’tan hareket ederek
Trabzon önlerinde demir atan Osmanlı donanması şehri kuşatmış
fakat bu kuvvetlere karşı direnen Trabzon Rumları , Sadrazam
Mahmut Paşa’nın beklenmedik bir şekilde şehrin güneyinden
gelerek kuşatmaya katılması ile şaşırmışlardı. Mahmut Paşa
Trabzon önlerine varır varmaz şehre elçi göndermiş ve teslim
olmalarını istemişti.Direnmenin imkansızlığını anlayan Kral
David Komnenos kendisine Rumeli’de verilecek timarlar karşılığı
şehri teslim etmeye razı olmuştu. Fakat bunun için Fatih’in
Trabzon önlerine gelmesi beklenmişti.
Fatih’in Mahmut Paşa’dan bir gün
sonra gelerek şehrin yanında otağ kurmasından sonra Kral, aile
efradı ve maiyeti ile birlikte huzuruna çıkıp, şehri ve bağlı
bulunduğu toprakları teslim etti ve Fatih tarafından iltifat
gördü. Mahmut Paşa’nın kuvvetlerinin şehre girerek emniyeti
sağlamasından sonra Krallık ailesi , İmparatorluk yüksek
memurları ve şehrin ileri gelen bazı aileleri ile birlikte
gemilere bindirilerek İstanbul’a gönderildi[7].
Donanma Komutanı ve Gelibolu
Sancakbeyi Kasım Bey, bu şekilde ele geçirilen Trabzon’un
valiliğine atandı. Şehre kadı, dizdar tayin edildi ve kaleye
muhafızlar yerleştirildi. Şehir ve civarından bin beşyüz
kadar genç erkek ve kız seçilip bunlardan 800 kadar genç
erkek Yeniçeri olmak üzere ayrıldı, kalanı da Fatih’in özel
hizmetinde kullanılmak üzere İstanbul’a gönderildi. Trabzon
topraklarında uygulanacak olan esaslar , alınacak cizye-i şer’i
ve rüsûm-i örfi vergileri belirlenmesi için kanun
hazırlandıktan sonra, Ortahisar’da bulunan ve Trabzon’un
Katedral Manastırı olan Theotokos Chrysokephalos/Khrisokefal
Manastırı (Altınbaş Kilisesi) camiye(Fatih Cami) çevrildi[8]
ve burada ilk cuma namazı kılındı. Şehirde bundan başka bazı
küçük mescitler de açılmıştı.
Bundan bir kaç gün
sonra Fatih, kuvvetleri ile birlikte batıya doğru sahil yolunu
takip ederek şehirden ayrıldı ve Canik dağlarından aşarak
Tokat’a ulaştı. Geçtiği bölgelerde bulunan kazaların kadılarına
da yazarak Trabzon şehrinin içine yerleştirilmek üzere meslek
sahibi, ahlaklı ve eğitimli müslüman ailelerinin seçilmesini
istedi. Bu aileler, şehirden gönderilen hıristiyanların boş
evlerine, gelmiş oldukları yerlere göre mahallelere bölünerek
yerleştirildi[9].
Trabzon halkının önemli bir
bölümü taşınabilir değerli eşyaları ile gemilere bindirilerek
iskan edilmek üzere gemilerle İstanbul’a gönderildi.
Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Tapu Tahrir 210 numarada( BOATT
210 ) mevcut 1540 tarihli ve İstanbul’a ait bir Tapu Tahrir
Defterinde İstanbul Rumları arasında “ Cema’at-ı
Trabzonluyan “[10]
başlığı altında toplam 279 hane kayıtlıdır. Bunların 55’i “Mahalle-i
Aya Trabzon “
[11],
42’si “Mahalle-i Fenar-ı Trabzon”
[12]
, 138’i “ Cema’at-i Balıkçıyan-i İstanbul”[13]
,18’i “Cema’at-i Iğripçiyan”[14],26’sı
“Cema’at-ı Talyancıyan”[15]
(15) başlığı altında kaydedilmiştir. Ayrıca İstanbul Ermenileri
arasında “Cema’at-i Ermeniyan-ı Trabzon” olarak 18 hane
kayıtlıdır[16].
Değişik
mahallelere yerleştirilmiş toplam 297 Trabzon menşeli hanenin
varlığını tespit edebildiğimiz bu kayıtlardan hareket ederek
Trabzon’dan gönderilen ailelerin Haliç kenarına
yerleştirildiğini ve bir kısmının İstanbul’un balık ve deniz
ürünleri ihtiyacını karşılamak ve kayıklarla nakliye işini
görmekle görevlendirildiğini söyleyebiliriz. Zaten Trabzon’a ait
Tapu Tahrir Defterleri’nde bazı rumların Trabzon-İstanbul
arasında kayıklarla ulaşım ve haberleşmeyi sağlamakla
görevlendirildiklerini ve bu nedenle bazı gümrük ve vergilerden
muaf tutulduklarına işaret eden kayıtlar da bulunmaktadır.
Şehri muhafaza
etmek ve çevrede bulunan kaleleri fethederek, bu kalelere
yerleştirilmek üzere bir kısım kuvvetler Trabzon’da
bırakılmıştı. Nitekim fethedilen bu kalelere daha sonra
hisarerleri yerleştirildi. Sipahilerden bazılarına ve bölgede
görevli olarak bırakılanlara da tımarlar verildi.
Denetimi ele
geçirilen toprakların, nüfus dahil vergilendirilebilecek
kaynaklarının tespit ve kaydedilmesi demek olan tahrirler
fethin son aşamasını teşkil ettikleri gibi, bu tahrirlerin
kaydedildiği defterler de o bölgedeki Osmanlı yönetiminin temel
araçlarından biri idi.
Tahriri
yapılan toprakların fethi tamamlanmış olduğu için bu topraklara
ait en eski tahrir defterleri bize o bölgedeki Osmanlı yönetimi,
bölgenin nüfus yapısı ve bölgenin vergilendirilebilir
kaynakları hakkında bilgi verdiği gibi uygulanan fetih
yöntemlerini izleyebilmemiz için de oldukça ayrıntılı bilgiler
verir.
Bu
çalışmamızda, Osmanlı devletinin Trabzon Sancağında uyguladığı
ve yukarıda bazı kroniklerden aktardığımız bilgilerle ortaya
koyduğumuz fetihin aşamalarından başka kroniklerde pek
değinilmeyen ancak Tapu Tahrir Defterleri’nde yer alan bazı
kayıtların değerlendirmesi yapılarak ortaya konulabilecek,
fethin üçüncü aşamasını da açıklamaya çalışacağız. Bunun için
Trabzon sancağına ait mevcut en eski Mufassal Tahrir Defteri
Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde Maliyeden Müdevver 828 (BOAMM828)
numarada kayıtlı ve 1486 olarak tarihlenen ve yine aynı yerde
Tapu Tahrir 52 (BOATT 52) numarada kayıtlı 1515-16 tarihli
Trabzon Sancağı Mufassal Tapu Tahrir Defterleri’ndeki bazı
kayıtlardan hareket edeceğiz.
Defterleri bu açıdan incelediğimiz
zaman Osmanlılar’ın fetih öncesi bölgede yaşayan hıristiyan
nüfustan, fetihten sonra askeri hizmetlerde yararlandığını
görürüz. Defterlerdeki bilgilere göre bu yararlanma, timar
vererek veya bazı muafiyetler tanıyarak bir yardımcı askeri
sınıf olan Müsellem Ocaklarına kaydetme şeklindedir. Halil
İnalcık, Anthony Bryer ve Heath Lowry[17]
kitaplarında Osmanlılar’ın fetihten sonra Trabzon’da timar
vererek ya da müsellem olarak kaydettiği hıristiyanların
Osmanlı’nın fethinden önce de askeri görevler üstlenmiş
kimseler olduğunu belirtmektedirler. Bu açıklama Osmanlı’nın
kılıç zoru ve katliamlarla bölge halkını sindirip
müslümanlaştırdığı tezinin tarihi gerçeklerle uyuşmadığının bir
göstergesidir.
BOAMM 828’in 695-711 sayfalarında
1486 tarihinde Müsellem Ocaklarına kaydedilen kişilerin ve
yamaklarının bilgileri bulunmaktadır. Kayıtların ayrıntılarına
baktığımızda burada kaydedilenlerin daha önce Defter-i
Sultani’ de yer alan müsellemler olduğunu, bir kısmının da
Sancak Beyi’nin mektubu ile müsellem yapıldığı[18]
,Sancak Beyi’nin mektubu ile müsellem yazılanlardan bazılarının
elinde Sultan’dan mektup bulunduğunu[19],
Trabzon, Akçaabat, Maçka, Sürmene, Of, Rize, Atina /Pazar,
Lazmağal nahiyelerinden toplam 284 müsellem ve 332 yamak
kaydedildiğini görüyoruz. Bunlardan 13 tanesi Pazar bölgesine
Gürcü saldırısı olduğu zaman, bölgedeki kalelerde hizmet ettiği
için, iki tanesi timar sahibinin yerine gelerek hizmet edip
savaştığı (gereği gibi yoldaşlık edüb baş kesmiş)
için, bir tanesi de casus olarak hizmet verdiği( düşman
tarafından haber bulup getirdiği) için Sancak Beyi’nin
mektubu ile müsellem yapılmış, bazı vergi ve hizmetlerden muaf
tutulmuşlardır[20].
Müsellem ve yamak yazılanların
arasında yeni müslüman (nev müslüman) olarak
kaydedilenler de vardır . Kayıtları bu açıdan gözden
geçirdiğimizde Of Nahiyesi’nde 1 müsellem ve 2 yamağın, Rize’de
3 yamağın Pazar’da da 2 müsellem ve 2 yamağın Müslüman olduğunu
görürüz . Rize’ye ait müsellem kayıtları arasında yamak Ahmet’in
Hıristiyan olan kardeşinin müsellem
[21]
, Pazar’daki Müsellem Yusuf’un Müslüman olan bekar iki oğlu
İskender ve Mustafa’nın ise yamak olarak kaydedildiğini görürüz[22].
Buradan da görev verilirken sadece ‘Askeri vasıfta olmak ve
rıza ile hizmet etmek’ ilkesinin öne çıktığı, yardımcı askeri
hizmetler için müsellem ya da yamak olarak kaydedilen kişinin
mensup olduğu dinin önemi olmadığı açıkça görülmektedir.
Yerel nüfustan oluşan müsellem ve
yamakların, bu görevleri ve görevlerinden dolayı sahip oldukları
vergi muafiyetleri ve özel imtiyazlar sürekli değildi. Geri
alınabilirdi. Nitekim BOAMM 828’den 29 yıl sonrasına ait BOATT
52’de bir çok müsellemin çeşitli yöneticiler tarafından
imtiyazlarının geri alınıp, reaya durumuna düşürüldüğünü
görüyoruz.BOATT 52 de yer alan
Cema’at-i müselleman-i kadim ki
raiyyet şodand[23]
Cema’at-i müselleman-i kadim ki bi mağrifet-i Şadi Beğ raiyyet
şodand[24]
,Cema’at-i müselleman-i kadim ki bi mağrifet-i Pervane Beğ
raiyyet şodand[25]
,
Cema’at-i Müselleman-i
kadim ki haraç va’z olmuş[26]
şeklindeki kayıtlar
Trabzon Sancağı’nın fethinden sonra müsellem yapılmış kadim
(eski ) müsellemlerin daha sonra Pervane Bey, Şadi Bey ve ismi
belirtilmeyen yöneticiler tarafından ‘raiyyet’ yapıldıklarını
göstermektedir.
Aynı defterde yer alan “Cema’at-i
müselleman-i cedid bi mağrifet-i Şadi Beğ raiyyet Şodand”
[27]
ve” Cema’at-i
müselleman-i cedid bi mağrifet-i Pervane Beğ raiyyet şodand”[28]
Cema’at-i müselleman-i cedid bi mağrifet-i Mehmet Beğ mektubu
raiyyet şodand
[29])
Cema’at-i müselleman-i cedid raiyyet şodand
[30]
şeklindeki kayıtlar ise kadim(eski) müsellemlerden sonra cedid
(yeni) müsellem yapılanların da Şadi Bey , Pervane Bey , Mehmet
Bey ve ismi belirtilmeyen yöneticiler tarafından görev ve
imtiyazlarının kaldırıp ‘raiyyet’ yapıldığına işaret etmektedir.
Yine defterdeki
“Cema’at-i müselleman-i cedid ber mevcub-i hükm-i ki raiyyet
şodand”[31]
şeklindeki kayıt, mahkeme onayı ile “Cema’at-i
müselleman ki raiyyet şodand”
[32]
şeklindeki kayıt da doğrudan raiyyet sınıfına indirilen
müsellemlerin varlığını ortaya koymaktadır.
Lowry, Trabzon’a bağlı Maçka
Nahiyesi ile ilgili çalışmasında[33],
1486 tarihli defterde Maçka Vadisi’nde oturan 80 müsellem ve
yamağın, 1515 tarihli defterdeki kayıtlarda 241’e ulaştığını ,
fetihten itibaren genellikle yerli halktan toplanmış olan
müsellemlerden giderek daha fazla ve yaygın olarak
yararlanıldığını belirtir.
Tapu Tahrir Defterleri’nde
Trabzon’un yerlisi olan hıristiyanlardan askeri hizmetlerde
sadece müsellem olarak yararlanılmadığını, onların timar
sistemi içine de dahil edildiklerini görüyoruz. Fetihten önce
bölgede bulunan eski savunma sistemine ait unsurların Osmanlı
Timar sistemi içine alınarak değerlendirilmesi hususu daha önce
Balkanlarda da görülebilen bir uygulama[34]olduğu
için, bu durumla Trabzon topraklarında da karşılaşmamız
şaşırtıcı değildir.
Timar verilen hıristiyanlar,
sıradan raiyyet/köylü olmayan askeri sınıfın vecibelerini yerine
getirebilecek kimselerdi. Bunların ya kendileri ya da babaları
Trabzon Rum Devleti’nde askeri sınıfta hizmet vermiş kişilerdi[35].Özellikle
1515-16 tarihli TT 52’de fetihten önce Trabzon’da hüküm süren
Kommenos Sülalesi’ne mensup iki kişiye ortak olarak verilmiş bir
timara işaret eden “an tahvil-i Vasil Kominos ve Yani Kominos
an ru’yan-i kariye-i Maçuka” şeklindeki kayıt[36]
düşüncemizin doğruluğunu göstermesi bakımından oldukça
ilginçtir. Yine defterlerdeki bilgilere göre, yerli
hıristiyanlara verilen timarların küçük ve müşterek tasarruf
edilen timarlar olduğunu ,bir kısmının boş olan köyleri
şenletmek amacıyla verildiğini[37]
ve daha sonraki yıllarda bu timarların müslüman sipahilere
geçtiğini söyleyebiliriz.
Osmanlılar’ın
bölgenin fethini tamamlamak amacıyla eski dönemde hizmet etmiş
hıristiyan sipahilerden nasıl yararlandığını açıklamak istersek
Trabzon sancağına ait Tapu Tahrir Defterleri’nde bu tür
uygulamalara ait kayıtların da bulunduğunu görürüz. Kaynağımız
olan 1486 tarihli BOAMM 828 fetihten 25 yıl sonrasına ait
olduğu için fethi takip eden bir-iki nesillik dönem için bazı
ipuçları içermekle beraber burada yer alan kayıtların tamamının
değerlendirilmesi daha uzun süreli ve geniş kapsamlı bir
çalışma ile mümkündür. Bu çalışmamızda sadece Torul bölgesinin
kayıtlarını inceleyerek tüm Trabzon Sancağı’ndaki uygulamaya
açıklık getirmeye çalışacağız.
Trabzon
Sancağı’na ait defterler üzerinde çalışanların fark edeceği gibi
Torul, Trabzon’un diğer bölgelerine göre özel bir durum
arzetmektedir. Torul’u Trabzon’a bağlı diğer bölgelerden farklı
kılan en önemli neden hiç şüphesiz fethi ile ilgilidir.
İbn Kemal, Solak-zâde ve Hoca
Sadettin Efendi’nin Osmanlı kroniklerinde Torul’un 1479 yılında
fethedildiği belirtilmektedir[38].
Bu tarih, Trabzon’un fethinden 18 yıl sonrası , elimizdeki en
eski tapu Tahrir Defteri olan BOAMM 828 ‘in ise 7 yıl öncesidir.
Bu durum 1486 tarihli BOAMM 828’deki kayıtların[39]
konumuz bakımından önemini artırdığı gibi bu kayıtlardan ve
diğer kaynaklarda yer alan bilgilerden hareketle Osmanlı
kroniklerinde yer alan bilgileri de yeniden değerlendirmemize
imkan tanımaktadır.
Solak-zâde ve
Tacü’t-Tevarih’te ismi belirtilmeyen Torul Hakimi’nin Uzun
Hasan’la ayakdaş olduğu belirtilerek Fatih’in gönderdiği Hükm-i
hümayunla Rum Valisi olan büyük oğlu II. Bayezit’in harekete
geçtiği, vezirleri Rakkas Sinan Bey serdarlığındaki kuvvetleri
Torul üzerine gönderdiği anlatılır. Torul Beyi gelen kuvvetlerle
baş edemeyeceğini anlayıp, Erzincan taraflarına kaçarak bölgeyi
terk etmiş ve böylece Torul fethedilmişti. İbn Kemal ise biraz
daha farklı anlatır: İran’dan gelen kervanların Torul bölgesinde
soyulması üzerine Rum Valisi Bayezit’ın, babasına bölgedeki
durumu bildirerek icazet aldıktan sonra, Hızır Paşa oğlu Mehmet
Paşa serdarlığındaki kuvvetlerle Torul üzerine gittiğini,
kaleyi kuşattığını ve civarda bulunan iki kale ile birlikte
fethettiğini yazar. İbn Kemal’in bu kaydına rağmen Torul’un
Rakkas Sinan Bey tarafından fethedildiği hususu daha yaygın bir
kabul görür.
Konu Osmanlı
kroniklerinde bu şekilde geçmesine rağmen Torul’un fethi tam
açıklığa kavuşmuş değildir. Zira Tapu Tahrir Defterlerindeki
bazı kayıtlar bize Torul için verilen fetih tarihini
sorgulamamızı gerektirir.
BOAMM 828’de Torul Nahiyesi başlığı
altındaki kayıtları genel olarak değerlendirdiğimiz zaman Torul
zaimi Yusuf ve Torul Seraskeri Sofyalı İsmail’in dışındaki 20
timarı Hıristiyan sipahilerin tasarruf etmekte olduklarını
görürüz. 4 timar 2’şer sipahi tarafından ortak ,diğerleri birer
sipahi tarafından olmak üzere toplam 24 sipahi tarafından
tasarruf edilen Torul timarlarından 14 timarı tasarruf eden 16
Hıristiyan sipahinin ‘kadimden Torul kafirlerinden’
olduğu[40]bunlardan
10 tanesinin geri gelip, af dileyerek Osmanlı’ya sığındıkları (İstimaletle
geldikleri ) kaydedilmektedir.Çoğu az gelirleri olan
küçük timarlardan 4 timar da hıristiyan sipahilere çevreden
köylü toplayıp timara kaydetme görevi için ‘şenlendirmeğe
mültezim’ olarak verilmiştir[41].Bütün
bunlar bize BOAMM 828 tahririnin yapılmasından önce bölgede
geniş boyutlu bir kargaşalıktan sonra ortalığın
yatıştırıldığını ve düzenin yeniden kurulmaya bölgenin
canlandırılmaya çalışıldığını düşündürmektedir.
Torul’un fethinden 7 yıl sonrasına
ait olan BOAMM 828’de toplam 207 kadar timardan 21’inin
Torul’un eski beyleri( kadimden Torul kafirleri)’ne ait[42]
olması Osmanlıların bir huzursuzluk yaşanmış olan bölgeyi
tıpkı Arnavutluk’ta yaşanan daha büyük boyutlardaki isyanları
bastırmak için uygulanan metotlarla kontrol altına almaya
çalıştığını gösterir.
Olayları defterlerdeki kayıtlardan
izlemeye çalıştığımız zaman Akçaabat Nahiyesi timarları arasında
yer alan ve Sidiksa köyü ile Makruyalu[43]
da gelirleri bulunan Merne’ye ait timar kaydı bizim için
aydınlatıcı olmaktadır.”Timar-i
Merne nam zimmi ki Torul Kal’asını ol virmiş”[44]
şeklindeki kayıt Torul kalesinin, Osmanlı kuvvetlerine bizzat
komutanı tarafından teslim edildiğini ve buna karşılık
devletin hizmetine giren bu şahsa oldukça iyi gelirli bir timar
verildiğini göstermektedir.
Torul bölgesinde yaşanan olaylar
hakkında bize fikir verebilecek başka kayıtlar da vardır.
Bunlar Torul zeametine gelir olarak kaydedilmiş Karye-i
Coloşana tabi’i Torul (7 Hane) , Karye-i Etre tabi’i
Torul(8 Hane),Karye-i
Gudune tabi’i Canca[45](1
Hane),Karye-i Harne tabii Torul(2 Hane) için yapılan “Mezkürler
kadimden Torul kafirlerinden idi. Kavazid gelüb cebr ile sürüb
alub gitmiş idi. Şimdikihalde istimaletle gelmişlerdir”[46]
şeklindeki açıklamalardır.
Bu
açıklamadan, Trabzon Krallığı döneminde Mesohaldiya’yı
(Gümüşhane-Torul bölgesi) elinde bulunduran ve bazı fertleri
Trabzon Krallığında önemli idari ve askeri görevleri elinde
tutmuş bulunan ünlü Kabasites/Kavazit ailesine mensup birisinin
Gümüşhane/Canca ve Torul bölgesine gelerek eskiden ailesinin
hüküm sürdüğü bu topraklarda kendilerine bağlı olarak yaşayan
köylüleri zorla buradan alıp gittiğini fakat daha sonra
bunlardan bir kısmının geri dönüp af dileyerek Osmanlı’ya
sığındığını anlıyoruz.
İspanya Kralı’nın Timur’a elçi
olarak gönderdiği Klavijo, 1404 yılının 27 Nisan’ında
Trabzon’dan Erzincan’a olan seyahatini anlatırken, Trabzon’dan
çıktıktan 2 gün sonra Zegan (Zigana olmalı) kalesine
vardıklarını ve bu kalenin Kiril Kabasita namında bir Rum
asilzadesinin adamlarının elinde olduğunu belirtir.Daha sonra
yollarının üzerindeki Kavaka,Orila (Dorila/Torul) ve ismini
belirtmediği bir diğer kalenin de Kabasita’ya ait olduğunu yazan
Klavijo, Orila kalesinde oturan Kabasita’nın bölgeyi bu küçük
kalelerle Türklerin saldırılarından koruduğunu, buna karşılık
bölge halkının yanı sıra, buradan gelip geçen kervan ve
yolculardan da vergi aldığını yazmaktadır[47]
Osmanlı kayıtları Kabasites/Kavazid
ailesine mensup olanların sadece Torul bölgesinde değil sahil
bölgelerinde de mülkleri olduğunu göstermektedir[48].Bunun
nedeni ise Kabasites ailesi mensuplarının Trabzon Rum
Krallığında bazı askeri ve idari görevleri ellerinde bulundurmuş
olmalarıdır.Trabzon Rum Krallığına ait bilgiler John
Kabasites’in 1439’da Grandük,George Kabasites’in 1451’de
Protokatechetas (Trabzon sarayı tarihçisi Panaretos’un tarihinde
bu ünvan Türkçe olarak Amyrtzantarios/Emircandar şeklinde
kayıtlıdır) olduğunu gösterir[49].Ayrıca
Safevi Şeyh’i Cüneyt Trabzon’a olan akını esnasında
Akçabat-Kordile’deki savaşta[50]
Aleksandr Kabasites ve oğlunu öldürmüştü[51].Fetihten
sonra sürgün edilenler arasında Trabzon Kralı ile birlikte bu
aileye mensup Liyos Kavazid de bulunmaktaydı[52].
Kavazid ailesinden bazıları fetihten sonra sürgün edilmiş[53],
bir kısmı da Torul ve sahil bölgesinde kalmış ve mülklerini
muhafaza etmişlerdir.Torul bölgesinde yaşayan Kabasitesler
1461’de Osmanlı hakimiyetini kabul edenler arasındaydılar.
Defterlerde
Kavazid’in Gümüşhane-Torul bölgesindeki köylüleri zorla alıp
gittiği tarih konusunda her hangi bir açıklama bulunmuyor. Fakat
bu kaydın işaret ettiği olayın, Osmanlı kroniklerinde bahsi
geçen ve 1479’da Amasya’dan Torul bölgesine sevk edilen
Osmanlı kuvvetleri ile kontrol altına alınan olaylarla aynı
olduğunu söylemekte haklı olduğumuzu gösteren başka kayıtlar da
vardır.
1479’daki bu olayla
karıştırılabilecek bir başka olay, Uzun Hasan’ın hanımı ve
Trabzon’lu bir prenses olan Thedora Kommen’ın (Despina
Hatun) desteği ile Trabzon Kralı David Komnen’in bir
yeğeninin Trabzon topraklarına 1472 yılında yapmış olduğu
başarısız saldırıdır. Fetihten sonra Osmanlı’ya tabi olup
Trabzon bölgesindeki topraklarını ellerinde bulunduran Trabzon
Rum Krallığının askeri sınıfının eski mensuplarından bazıları
da bu saldırıya destek vermişlerdi.Bu olay bertaraf
edildikten sonra destek verenlerin mülklerine el konulmuş ve
bu el koymaya sebep olarak defterlerde “hayin
olmuştur”[54]
şeklinde açıklama yapılmıştır.
Defterlerde “
hayin olmuştur” şeklindeki açıklamaların 1472 yılında Uzun
Hasan’ın da desteklediği saldırı esnasında yaşanan olaylara
işaret ettiğini düşünmemizin nedeni ise BOAMM 828’in 380.
sayfasında yer alan .”Mülk-i Kavazid ki hayin olub Uzun
Hasan’a gitmiştir hariç ez defter.” şeklindeki kayıttır.
Rize nahiyesine bağlı Çikara köyündeki bu mülkün sahibi de
Kavazit/Kabasites ailesinin mensuplarından biri idi. Fakat Uzun
Hasan 1473 yılında Otlukbeli savaşından sonra Azarbeycan
taraflarına çekilip,1478 yılında Tebriz’de öldüğüne göre bu
kayıt 1479 yılındaki olaydan farklı bir olaya 1472 yılındaki
olaya işaret etmektedir.
1515-16 tarihli TT 52’de Torul’a
bağlı Coloşana köyüne ait kayıtlar arasında Padişah emri ile
el konulmuş
[55],
her birininin 50’şer akçelik gelirleri olan toplam 11 adet
çayırlığın sahibi olarak zikredilen Kavazidoğlu ,Trabzon Rum
Krallığı döneminde bölgenin hakimi olan ve o dönem Torul’un
merkezi durumunda olan Coloşana köyünde önemli mülkleri bulunan
Kavazid /Kabasites ailesinin mensubuydu. Mülklerine el
konulmasının nedeni ise 1479 yılındaki olayda oynamış olduğu
roldür.
BOAMM 828’de Torul ile ilgili bazı
kayıtlar “hariç ez
defter”[56]
(56)kaydı ile verilmektedir. Kayıtlarda ‘der kenar’ olarak
bulunan bu ifade söz konusu kaydın bu deftere kaynak olan bir
önceki defterde olmadığına işaret etmektedir. Şu anda elimizde
olmayan bu defterin tarihinin 1479’dan önce olduğu şüphesizdir.
Ayrıca Torul bölgesinde ‘istimaletle gelip’ timara
tasarruf eden ve Torul’un eski hıristiyanlarından olduğu
belirtilen bazı sipahilerin daha önce Trabzon nahiyesinde de
timarlarının bulunması Torul’un 1461 tarihinden itibaren
Osmanlı hakimiyetinde olduğunu göstermektedir.Bütün bunların
bir değerlendirmesi olarak Torul’un 1461’de Osmanlı idaresine
geçtiğini
[57]ve
gerek stratejik durumu, gerekse Uzun Hasan’ın Trabzon Rumları
ile olan bağlarından dolayı yaşanan 1472 olayları ve 1479
tarihinde yaşanan olay nedeni ile bölgedeki Osmanlı idaresinin
sarsıntılar geçirdiğini söyleyebiliriz.
Osmanlıların,
fethedilen toprakların önceki sipahileri, beyleri veya
idarecilerinden bazılarını, yerli halkla olumlu diyalog
kurmalarını ve bölgeyi savunmalarını sağlamaları için kendi
sistemleri içine katarak yararlandıklarını biliyoruz. Bu da
Osmanlı’nın uyguladığı bir diğer önemli fetih yöntemidir.
Osmanlılar,
Balkanlar’dan elde ettikleri tecrübelerden de yararlanarak
bölgede meydana gelen kargaşalıkları bertaraf ettikten sonra
buradaki yangını soğutma tedbirlerine devam etmiş,dağılan
köyleri toparlamak ve bozulan üretim düzenini yeniden
kurabilmek için burada eskiden beri söz sahibi olmuş olan
hıristiyan sipahilerinden daha önce Osmanlı’ya karşı olan
hareketlerin içinde bulunanlardan sığınıp af dileyenlere bile
küçük timarlar vererek ve köyleri ‘şenlendirmeğe mültezim’
ederek bölgeyi tekrar canlandırmaya çalışmıştır.Böylece
bölgedeki istikrarın temelini teşkil edecek yeterli tarımsal
üretimi sağlayarak, tekrarlanma ihtimali söz konusu olan
ayaklanmaların önüne geçmiştir.
Osmanlı’nın
fethedilen bölgenin denetimini ele geçirdikten sonra
karşılaştığı direnişlere rağmen yaptığı bu uygulamalar
hıristiyan halkın Osmanlı idaresini daha kolay benimsemesine
vesile olmuştur. Ayrıca Defterlerdeki bilgilerin
değerlendirmleri doğru bir şekilde yapıldığı zaman, Osmanlı’nın
fetih üslubunun, kılıç zoru ile denetimi ele geçirilen
ülkelerde olduğu gibi, halkın bir bölümünün katledilip,
kalanların da din değiştirmeye zorlanması şeklinde olmadığı
görülecektir.
|