
Kafkas Yollarında (Hatıralar ve Tahassüsler)
1918 yılında Rus işgali sonrası Trabzon ve
Torul (Ardasa) izlenimleri
Yazar Ahmet Refik (Altınay) 17 Nisan-20
Mayıs 1918 tarihleri arasında içinde
yabancıalrın da bulunduğu bir kurulun
başkanı olarak Trabzon, Batum, Ardasa,
Erzincan, Kars ve Ardahan’ı gezdi. 75 yıl
önce işgalleri, ölümleri, yoklukları,
yaşamış bir halkın acılarına, kentlerin
yıkıntılarına tanık oldu. “Kafkas Yollarında
Hatıralar ve Tahassüsler” adlı kitap, bu
gözlemlerin bir ürünüdür.
Kitap, 1919
yılında eski yazıyla okura sunulmuştu.
Kitabın değişik bölümlerinde yeni yazıyla
basıma hazırlanıp kitaplaştığını
bilmekteyiz. Dergimizde yayımlanan biçimi
ise, bütünüyle aslına bağlı kalarak
yapılmış, o dönemde yazarın kullandığı kimi
eski sözcüklerin günümüzdeki karşılıkları
ayraç içinde verilmiştir. Arkadaşımız Ahmet
Özer’in hazırladığı bu çalışma için, bizlere
söz konusu gönderen araştırmacı – yazar
dostumuz İ. Gündağ Kayaoğlu’na, eski Trabzon
fotoğraflarıyla yazıyı zenginleştiren
araştırmacı ağabeyimiz Arslan Pulathaneli ve
M. Reşat Sümerkan’a içten teşekkür ederiz.
Yazı: Ahmet Refik (Trabzon, 17
Nisan 1334) Çevriyazı: Ahmet Özer
Pulathane’nin yeşillikler içinde
beyaz ve zarif binalarını gördüğümüz zaman,
artık günlerce karlı dağlar seyretmekten
kurtulduk. Trabzon uzaktan görünüyor.
Karadeniz’in mavi suları sakin bir nisan
güneşinin pembelikleri altında uyanıyor
gibi. Şehrin beyaz evleri siyahlar içinde.
Sahilde muntazam ve zarif binalar, yeşil
çayırlar ortasında küme kümer serviler narin
ve zarif minareler, tepelere doğru henüz
çiçeklenmiş erik ve şeftali ağaçları
görülüyor. Trabzon bir görüşte, kalbi tesir
edecek (büyüleyecek) binaları, ağaçları,
çayırları yüksek tepeleri yeşil sırtlar
arasında kırmızı kışlalarıyla kendini derhal
sevdirecek bir güzelliği cami (güzelliğe
sahip). Evliya Çelebi’nin hakkı varmış:
“Burası gül, reyhan ve erguvan açar” bir
belde, daha doğrusu Karadeniz’in sakin
suları kenarında yeşil bir dağın eteğinde
çimenler arasında uzanmış, başında baharın
en rengin (renkli) çiçeklerinden yapılmış
bir iklil (taç), güzel ve zarif bir kızı
andırıyor. Bahar, şehrin simasını da
şenlendirmiş. Aylarca Moskof istilası
altında kalan, aylarca anavatandan uzakta
yaşayan bu belde, şimdi bahar çiçekleriyle
süslenmiş pürşevk ve sürur (sevinç)
toplarıyla beşaşetiyle (güleryüzlülüğyle)
kendisini mğtehasirane (özleyen) bir
hürmetle ziyarete gelenleri selamlıyor.
Fakat bu beşaşette, mecruh (yaralı) ve
perişan bir kalbin acı tebessümleri
bulunuyor. Trabzon yaralanmış, Trabzon
perişan. Trabzon manen, maddeten bir
harabezar (yıkıntı yeri). Başında zarif
çiçekleriyle görülen bu kız, güzel ve cazip
simasını ancak ikliller (taçlar) içinde
mütessim gösteriyor. Fakat bilseniz, içini
bilseniz, vücudunu görseniz, mermilerden,
katil ellerden hunriz (kan dökücü)
parmaklardan ne cerihalar (yaralar) almış ne
darbeler yemiş, ne felaketler görmüş…
Perişan kıyafetli halk, büyük ve feci bir
yangından sonra, sönen ocaklarını, yanan
evlerini görmeye gelen, çocukluk
hatıralarını muhafaza eden köşelerin
mahvolduğunu acı bir tebessümle seyreden
insanlar vaziyetinde. Ötede, önünde bir
çuval fındık, fakir bir ihtiyar duvar
diplerinde düşünüyor. Beride ufak sarışın,
yalınayak çocuklar kirli yüzleriyle sokağın
çamurları arasında koşuşuyor. Pejmürde
kıyafetli yüzlerini sımsıkı örtmüş kadınlar,
mini mini çarşaflı kızlarının elinden
tutmuşlar, yokuşlardan bitabane (bitkin)
çıkıyorlar. Kurtulan pek az bina var. Şehrin
en muntazam, en el değmemiş binaları,
kayaların dibinde Rum kilisesi, Rum mektebi,
Rum mezarlığı ve ekseri Rum evleri. Eski
Trabzon, kahraman Yavuz’un gençlik yıllarına
şahit olan mahalleler, Bizans ve Osmanlı
surlarının içi kamilen (tümüyle) tahrip
edilmiş. Bu harabeler içinde denize müvazi
(paralel) iki uzun yolun açılmış ve
genişletilmiş olduğu görülüyor. Deniz
kenarındaki mendirekte harabeler ortasında
açılan yoldan başka yeni yapılmış bir şey
yok.
Herşey, her köşe her ev, her sokak,
her türbe tahrip edilmiş. Bu feci yangın
enkazı ortasında camiler, çıplak minareleri,
mezarlıklar kamilen kırılmış taşları
arabalıklara tahvil edilmiş, meydanlarıyla,
kalbe elem veriyor. Sokaklar teneke, eşya,
aba çizme, Rus kalpakları, araba
tekerlekleri, hayvan ölüleri, kiremit
yığınlarıyla dolu. Bir zamanlar mesut
ailelerin pür şevk ve tarab (sevinçli)
yaşadıkları bahçeler şimdi yıkılmış, enkaz
ortasında çıplak kalmış, duvarlarında yabani
otlar çıkıyor. Bahar bu harabenin ortasına
da çiçeklerini serpmiş kah Debbağhane
Deresi’nin (Tabakhane Deresi) sarmaşıklar,
sarı çiçekler, yüksek kayalar arasında
uğuldaya uğuldaya gelen sedası, kah
harabeler ortasında beyaz çiçekleriyle gülen
bir erik ağacının yeşil tomurcuklu dalları
üzerinde bir kuşun hazin avazı işitiliyor.
Hiçbir evin ahşap kısmı bırakılmamış. Bazen
bir çatının tahtaları yarı sökülmüş, bazen
bir evin çinkoları kamilen sökülmek
istenirken bırakılmış. Sokaklarda iri iri
fareler aç ve mütereddid (kararsız)
dolaşıyor. Koyu nefti dingilleri havaya
dikilmiş cephane arabaları yolları kapıyor.
Camiler elim bir halde. Hemen kaffesi (tümü)
de ahıra tahvil edilmiş, içlerinde dört-beş
parmak kalınlığında gübre serilmiş.
Mihrapları, minberleri ahşap kısımları
kamilen kırılmış kelime-i tevhidleri
parçalanmış. Duvarlara yazılan Rusça
yazılarla beraber yapılan resimler pek şeni!
(yakışıksız). Bu resimlerde Türk kadınlığı
tahkir ediliyor. Minarelerden bazıları
kırılmış, bazılarının kıymettar oymalı
şerefeleri parçalanmış, iç kale camii
ahırdan başka bir şey değil. Yanındaki susuz
ve kırık çeşme üzerinde şu satırlar
okunuyor:
“Es sultan il azm-ı sultan ibni
sultan Süleyman
İbni Selim Han bin
Beyazıt Han halledehu mülke sene 935”
İskele yanındaki mezarlık dümdüz. İçine
büyük bir tiyatro yapılmış. Belediye Bahçesi
cesim (kocaman) bir araba merkezi. Çarşı
ıssız ve karanlık. Mağazalar bomboş,
bazılarının kilitleri kırılmış, kasaları
süngülerle parçalanmış, her köşede elem ve
şekavet (haydutluk) eseri var. Deniz
kenarındaki kalede üç-dört Osmanlı topu,
kalın tunç namlularıyla uzanmış duruyor.
Ruslar burada üç-dört sahil topu
bırakmışlar, onların da kamalarını almışlar.
Bu tahribat, mezarlıklar arasındaki mühim
türbelere kadar temil etmiş (yayılmış). Bu
türbelerden biri de Gülbahar Sultan Türbesi.
Gülbahar Sultan, Yavuz Sultan Selim’in
validesidir. Şehaze Selim, babası vüzera
halinde baziçe (oyuncak) olduğu sıralarda
burada valilik ediyordu. Komnenosların
çiçekli beldesi, latif seması, yeşil
tepeleri Soğuksu mesiresi mavi deniziyle,
Yavuz’un şair ruhunda bir incizap (cazibe)
hasıl etmişti. Oğlu Sultan Süleyman’da
Osmanlı tahtına calis olduktan sonra
validesini Trabzon’a göndermiş. Trabzon
nüfusunu tahrir etmiş (saydırmış). Batum
sancağını Trabzon’a ilhak eylemişti.
Yavuz’Un zevcesi bu güzel beldeyi pek
sevdiği için oğlunun padişahlık zamanında
bile Trabzon’Da ömür sürmeyi tercih
eylemişti. Validesi Gülbahar Sultan, Selim-i
evvelin cülusundan yedi sene evvel
Trabzon’Da vefat etmiş, imaret camiinin koyu
servileri altına gömülmüştü. Üzerine yapılan
türbe sekiz dılığlı (köşeli) zarif bir bina.
Kapısının üzerine yazılan Farisi kitabenin
son beyiti şudur:
“Rahmet-i daim büved
nazil çüşud ez feyz-i Hakk
Geşt tarih-i
vefateş rahmet-i daim berü”
Türbenin
duvarları zarif resimlerle işlenmiş. Üst
kısmına bir baştan öbğür başa kadar Allahü
lailahe illahü… yazılmı. Türbe tamir
olundukça badanalanmış, nakış çiçeklerin
üzeri bu suretle kapatılmış. Son tahribattan
bu türbe de müessir olmuş, türbenin
pencereleri, mihrap mahalli kamilen
parçalanmış. Duvarları kurşunla delinmiş,
pencerelerinin tel kafesleri kaldırılmış,
avizelerin ve kandillerin çıplak zincirleri
hazin bir şekilde sarkıyor; hatta mezarda
bir define saklı zannetmişler, Yavuz’un
muhterem validesinin mezarını bile alt üst
etmekten geri durmamışlar.
Her yer harap.
Bu harabeler ortasında yetişen çimenler
arasında bazen duvar diplerinde, üstü başı
temiz kadınlar çocuklarıyla birlikte yiyecek
arıyorlar; ellerinde bıçaklar ot
topluyorlar, gıdalarını süprüntüler içinde
bulmaya çalışıyorlar. Uzaktan ihtiyar bir
kadın, arkasında bir bohça dolusu ot yüzünü
çarşafıyla örtmüş, ağır ağır iniyor. Kadına,
otu ne yapacağını sordum.Yanında ufak bir
çocuk vardı, mütessirane yüzüme baktı.
-Yiyeceğiz, nideceğiz.
Dedi. Gölzerimiz
yaşardı. Pek müteessirdi. Rus istilası
esnasında Rum ve Ermeni vatandaşlarının
mezaliminden adeta dilhundu (içi kan
ağlıyordu). Onların tecavüzleri, hakaretleri
yanında Moskof istilası bir nimetti. Latif
bir Laz şivesiyle mütessirane anlattı:
Rumalr ve Ermeniler tarafından kaıları mı
tekmelenmemiş, çocukları mı öldürülmemişti!
Hiçbir İslam sokağa çıkamaz olmuştu. Bir
sene evvelki vatandaşlar, Ruslardan ziyade
Moskof olmuşlardı.
Biraz öteden, ayağında
şalvar ak sakallı bir imam yanımıza sokuldu.
Kadının şikayetlerini o da ikmale başladı.
Hoca, Rus istilası ısrasında Trabzon’da
kalmış sivaboda yani hürriyetin ilanını
görmüş. Hocaya:
-Trabzon’da veba varmış
sahi mi?
Diye sordum, ciddiyetle cevap
verdi:
-Onu doktorlar bilir. Bizim
alametimiz serçe kuşudur. Serçe kuşu olursa
hastaık yoktur. Şimdi çok şükür çok serçe
var. Hastalık da yok!
Hocayı en çok
müteessir eden Ermeniler. Filhakika bütün
tertibat, Kafkas Ermenileriyle, Erzurum,
Erzincan ve Van taraflarından Rusya’ya kaçan
bilahare giren Ermeniler tarafından
yapılmış. Rus idaresi hemen umumun
rivayetine göre muntazam imiş. Halk yiyecek
ve içecek tedarikinde hiç güçlük çekmemiş.
Müskirat külliyen memnu imiş (sarhoş edici
şeyler tümüyle yasakmış). Ruslar ahaliyi yol
inşaatında çalıştırıyor. Bol bol para,
ekmek, şeker ve çay veriyorlarmış. Hatta
Ermeniler tarafından tasallut (sataşma) vaki
olunca, şiddetle men ediyorlarmış. Halk Rus
idaresinden hiçbir fenalık görmemiş. Fakat
Bolşevikler zuhur edince, iş değişmiş. Rus
neferleri, zabitlerini dinlememeye
başlamışlar. İşte o zaman Ermeniler serbest
kalmışlar. Bolşevikliğe suluk eden
(meyleden) Rus neferleriyle birlikte
yağmagerliğe ve bilhassa Türkler’e zulüm
etmeye, ortalığı tahrip etmeye
koyulmuşlar.Osmanlı ordusu yetişinceye
kadar, her tarafı yakmışlar, yıkmışlar;
ordunun yaklaştığınıhisseder hissetmez,
ellerine geçen İslamları feci şekilde
öldürmüşler, en güzel beldeleri harabezare
çevirmişler. Trabzon bu tahribatın Karadeniz
sahilinde feci bir numunesi. Sokaklarda
görülen Rusça yazılar, elim bir istilanın
acıklı kitabeleri gibi duruyor. Trabzon’da
sönük bir hayat var. Belediye Bahçesi’nin
çıplaklığı karşısında, yalnız bir kahvehane
var. Burası halkın ve zabitlerin merkezi.
Bir tarafta halk, kendi kendilerine hasbihal
ediyor; diğer tarafta esaretten kurtulmuş
bir Macar ve Avusturya neferi, Kafkasya
ahvaline dair malumat veriyor. Kars, ordumuz
tarafından muhasara edilmiş. Bunlar
Gürcülerle Ermenilerin Kars’ı ne suretle
müdafaa ettiklerini, Gence ve Karabağ
ahalisinin Osmanlı Ordusunun vürudunu
(gelişini) ne türlü bir sabırsızlıkla
beklediklerini hararetli bir lisanla
anlatıyorlar.
Trabzon, muhtelif lisanlara
merkez olmuş. Orada Türkçe, Rusça, Macarca
mebzulen (çokça) söyleniyor. Bazen
sokakalrda başında koca bir papak, yanında
beyaz ve sarışın bir Rus kadını, iri bir
Kazak zabitinin dolaştığı görülüyor. Bu
Kazak zabit cesaretine mükafaten
alıkonulmuş. Birgün iki Ermeni
Türklerden
üç-dört kişiyi yakalamışalr. Deniz kenarına
doğru götürmüşler hepsini de öldürmeye
teşebbüs etmişler. Kazak bu hale
dayanamamış, Türkleri bırakmalarını
söylemiş, dinlememişler. Onun da
dizginlerine sarılmışlar. Kazak bri darbede
Ermenilerden birini öldürmüş, atından
fırlamış, iri vücudu metin kollarıyla
öbürünün de hakkından gelmiş ve bu suretle
Türkleri kurtarmaya muvaffak olmuş. Şimdi
Bolşeviklik meselesi yatışıncaya kadar
Osmanlı toprağından çıkmak istemiyormuş.
Trabzon’da sefaletten ve harabiden başka bir
şey görülmüyor. Caddelerde, hatta kapı
önlerinde at ölüleri var. Ufak çocuklar
başlarında, sokaklarda bulunmuş Rus
papakalrı, ayaklarında Rusların yarı
bellerine kadar çıkan aba çizmeleri, çayırda
oynuyorlar. Sefaletten bihaber harabeler
ortasında, uçurtma uçuruyorlar.
Ardasa, 25 Nisan 1918
Batum’dan ayrılmak, kalpte elem
bırakmamak kabil değil. Bu müfarekat
(ayrılma), sevilen bir vücuttan ayrılmak
kadar elim. Fakat Batum’a tekrara kavuşmak
ümidimiz büsbütün mahvolmadı. Batum’dan
Trabzon’a oradan Erzincan, Erzurum, Kars,
Ardahan, Artvin yoluyla Osmanlı vatanının
harap ve perişan beldelerinden, eski
toprakların sarı çiçekli yeşil ovalarından,
Osmanlı hamasetinin tarihi merkezlerinden,
Özdemiroğullarının, Lala Mustafa Paşaların,
Ferhad Paşaların, Osmanlı saltanatını
asırlarca idame ettirdikleri kaleler önünden
geçecek, tekrar Batum’a döneceğiz. Şu halde
Bartum’da içtimai hayatı, Rus irfanının ne
tesirler icra ettiğini tetkik etmek için
geniş bir zaman mevcut demek. Trabzon’a
döndüğümüz zaman görülüyor ki, bir gün evvel
gördüğümüz fakr u sefalet şehri arasında
büyük bir fark var. Trabzon’un mazisini,
Batum’un haliyle mukayese, kalpte acı bir
teessür husule getiriyor. Trabzon, bir
zamanlar medeni bir imparatorluğun
merkeziydi. Anadolu’nun bir ucunda İstanbul,
öbür ucunda Trabzon, kahraman Fatih’in zafer
yollarına rekzettiği (diktiği) çiçekler ve
güllerle müzeyyen iki zarif abide idi. Hakim
Sinanlar Trabzon’da, Yavuz Sultan Selim’in
Bizans surları içindeki muhteşem ve mutantan
(alımlı) sarayında ebedi meclisler
akdederken, Rusya’da müthiş bir çar, Rus
kavmini vahşetten kurtarmaya çalışıyordu.
Karadeniz’de ticaret için Yavuz’un huzuruna
sefirler gösteren, niyaz mendanenameler
(yalvararak) takdim eden çarların tebaaları,
şimdi Osmanlılığın dört asırlık
fütuhatlarını çiğnemişler, muazzam bir
beldeyi harabeye çevirmişler, Yavuz’un
muhterem anasının bile mezarını hak ile
yeksan etmişler. Oh! Bu dayanılmaz,
unutulmaz onulmaz bir yara. Trabzon’dan
çıktığımız halde el’an (şu anda) müthiş bir
istilanın enkazı görülüyor. Yol kenarlarında
kamıştan çadırlar, araba parçaları, boş
fişenk kovanları, at kafaları müthiş bir fil
gibi yolun üzerine devrilmiş yol makineleri,
kalbe elem veriyor. Bu melali (üzüntüyü) bir
dereceye kadar teskin eden bir şey varsa
tabiatın güzelliği Değirmendere vadisi
cidden latif. Yeşil otlar, sarı çiçekler
arasında kurbağaların keskin avazı
işitiliyor. İki taraf kayalarla muhat
(çevrili) bahar her tarafı yeşillendirilmiş.
Dikilmemiş, ekilmemiş hiçbir yer yok. Fındık
ağaçlarının körpe yeşillikleri, henüz
tomurcuklanan çalılar arasında derenin
çağıltısı kalbin mealini (sıkıntısını) olsun
siliyor. Uzaklarda kara çamların beyaz ve
levent gövdeleri altında çıplak ve siyah
pencereleriyle evler görülüyor. Ruslar, bu
evlerin camlarına varıncaya kadar
götürmüşler.
Bütün vadi, Trabzonluların
say’ine (gayretli çalışmasına) ve
faaliyetine parlak bir nişane. Kayalara
çarpan, çağlayan, akan, köpüren derenin
sütünde, insan duramayacak derecede dik
meyillerde, kadın çoluk, çocuk, üryan ve
perişan, ellerinde beller, mevzun
hareketlerle tarlalarını belliyorlar. Bu
çalışan, ekmeğini topraktan çıkaran,
evlatlarını muazzez vatanın müdaafası için
hudutlara gönderen halk, görseniz ne
perişan! Ayaklar çıplak, esvaplar lime lime,
yüzler yanmış, eller insan eli olmaktan
çıkmış. Göğüs, bağır açık, karınlar aç,
muttasıl muttasıl çalışıyorlar. Tarlalarda
genç ve dinç hiçbir erkek yok. Bu müthiş
istiladan sonra harap kulübelerine dönen
bedbaht köylüler bile ağarmış sakallarıyla,
bükülmüş ve vücutlarıyla hafitlerinin
(torunlarının) cansız ve kansız vücutlarını
omuzlarına almışlar, güya yaşamak mesut
olmak için yurtlarına dönüyorlar. Bazen yol
kenarlarındaki yangın yerlerinde, felaketten
kurtulan duvarlar üzerine yeni kerestelerden
çatılar kuran köylüler görülüyor.
Ruslar,
bu harabeler ortasında, Cevizli’ye kadar
muntazam bir dekovil yapmışlar. Hattın
geçtiği köprüler gayet muntazam. Dere,
köprüler altında köpükler saçıyor, çağlaya
çağlaya uzaklaşıyor. Yol gittikçe
yükseliyor, çağıltı gittikçe uzaklaşıyor.
Yolun kenarı, beyaz ve eflatun menekşeler,
karabaşlar, sarı kır çiçekleriyle dolu. Hava
daima bulutlu, güneşin feyyaz ziyası bir
türlü kendini göstermek istemiyor. Aşağıda,
köpükler saçan, daima çağlayan ve uğuldayan
bir dere. Karşıda yamaçlarına kara çamlar
tırmanan yüksek dağlar. Sonra medid (uzun)
bir sükut. Bu sükutu ancak çalılara
gizlenmiş bir kurşun, ara sıra gönülleri
şenlendiren tiz ve tatlı sedası ihlal
ediyor. Cevizlik harap. Bütün köy yangın
yerinden başka bir şey değil.
Cevizlik’ten Hamsiköyü’ne kadar pek çok Rum
köyleri var. Kısm-ı azamı (büyük kısmı)
harap edilmemiş. Köylüler tarlalarında
çalışıyor. Kiliselerinin kapıları sımsıkı
kilitlenmiş. Ekserisi taştan, ufak bir kapı
ile bir iki pencereyi ihtiva eden kiliseler,
eski Bizans hayatını hatırlatıyor. Bu güzel
ve feyyaz topraklarda halk aç ve sefil.
Hava bir türlü düzelmiyor. Kim bilir güneş
olsa, bu dereler, bu vadiler, bu körpe
fındık ağaçları güneşin parlak ziyaları
(ışıkları) altında ne güzel görünecek! Fakat
yağmur, hatta dolu, bir türlü eksik olmuyor.
Yol yükseldikçe soğuk artıyor. Hamsiköyü’ne
geldiğimiz zaman müthiş bir yağmur başladı,
sabahlara kadar sürdü. Buluttan ve dumandan
hiçbir taraf görülmüyor. Arada sırada duman
sıyrılıyor, siyah çamların yüksek
endamalrıgörünüyor. Zigana’ya kesif bir
duman çökmüş. Bulutlar içinde ilerliyoruz.
Uzakta, uzun bir mesafe bile görmek kabil
değil. Muttasıl (devamlı) yağmurlar, sular,
çamurlar içinde yükseliyoruz. Bazen bulut,
bir duman gibi sıyrılıyor, o zaman yolun sol
tarafında kesilmiş, yarılmış, hemen
yıkılacakmış gibi kalbe korku veren kayalar
üzerinde şebnemler içinde dağ menekşeleri,
solda çamlarla dolu yeşil ve karanlık bir
uçurum görünüyor. Bu uçurumun biraz
ilerisine bakıldığı zaman, yeşil çamlar
arkasında güya sisten mürekkep, mavimsi bir
deniz var. Biraz sonra şiddetli bir kar
başlıyor, eller üşüyor, dimağ bu latif
manzaradan üşüye üşüye müstefit olmaya
(faydalanmaya) çalışıyor. Zigana bir şiir.
Yeşillikten, çamlıktan, çağıltıdan mürekkep
bir levha. Sislerin içinden, çamların yeşil
derinliklerinden tatlı bir uğultu geliyor.
İspinozların bülbül gibi ötüşleri, sisler
arasından işitiliyor. Nazar, hiçbir
güzelliğe nüfuz edemiyor. Güya geçtiğimiz
saat, Zigana aşk perilerinin zevkü tarab
(şenlik) zamanıydı. Ormanların teranedar
yeşillikleri üstüne sislerden, bulutlardan
bir perde çekmişler, bu cennet bahçesinin
yeşil çağlayanları, kuşların terennümleri,
çiçeklerinin rebii (bahara ait) renkleri
karşısında zevku sefa ediyorlar. İçeride bir
ahenk var. Biz bu ahengi dışarıdan bir
yabancı gibi dinliyoruz. Bazen güneş bir
projektör gibi, sol taraftaki sarı yayla
çiçeklerinin ıslak yaprakları üzerinden
uçurumun sislerine doğru ziyalar saçıyor. O
zaman kısa bir an içinde yeşil, zümrüt gibi
bir yeşil derinlik, koyu yeşil çamlar, açık
yeşil filizler, tirşe renginde, beyaz
köpüklü dereler, sarı, eflatun ve beyaz
çiçekler görülüyor. Nazar bu cazip güzelliğe
doymadan, ruh bu tabii hüsünler
(güzellikler) karşısında pür şi’r-i hayal
dinlenmeden güneşin ziyası birdenbire
kesiliyor, yağmur başlıyor, kar yağıyor,
çamlar, ağaçlar herşey kayboluyor.
Mütemadiyen yükseliyoruz. Hiçbir karlı tepe
görülmüyor. Bir zaman oldu ki bu zevk ü şadi
(zevk ve sevinç) sahnesinin üstünde cazip ve
tatlı ikimavi göz göründü. Bu aşkın
lezaizini (lezzetlerini) görmüş, sarı altın
gibi sarı saçlarını omuzuna dökmüş başında
beyaz bir tül, hüsnün bütün cazibelerine
malik bir kadın gibiydi. Aşağıda kuşların
terennümlerini, derelerin çağıltısını zevk ü
şadi ahengini bırakmış, sislerin fevkinden
bizi gözetiyor. Dikkat ettim: Karlı bir
dağın kenarından mavi bir sema parçası
meydana çıkmış,, üzerine beyaz bir bulut
çökmüş. Artık Zigana’nın tepesine doğru
yaklaşıyoruz. Bir zamanlar soğuk suyu,
kalbin hararetlerini söndüren çeşmesiyle
meşhur olan bu tepe, şimdi harap ordugah
malzemesinden, kerih (pis) çamurlardan,
enkazdan ve gübrelerden başka şeyi ihtiva
etmiyor.
Zigana’da yol genişletilmiş.
Çamlardan birçoğu telgraf direği, dekovil
traversi için kesilmiş. Keçi çıkmayacak
derecede yüksek tepelerden yontulup
bırakılmış çamlar sırtlarda küme küme
yatıyor. Yollarda Rusların yaptıkları kerets
fabrikalarına, harap yol makinelerine
tesadüf olunuyor. Bu imar arzusuna mukabil,
harap edilmemiş de hiçbir Müslüman köyü yok.
Yollarda ve köylerde hiçbir adam görülmüyor.
Zigana’dan inildikçe karlı dağlar ve tepeler
arasında kafile kafile kadınlara tesadüf
olunuyor. Zigana Hanları bomboş. Fakir
birkaç genç, evlerden birine sığınmışlar,
yolculara Ruslardan kalma çayları
pişiriyorlar. Biraz ötede Rus zeminlikleri
görülüyor. İçlerinden birine Rus idaresi
hengamında (sırasında) nasıl yaşadıklarını
sorum. Şu cevabı verdi:
-Efendi. Urus
bize bakıyordu, fakat yüreğimiz korkuda idi.
Şimdi korku yok amma açlık kötü:
***
Yol döne döne iniyor. Bütün köyler harap.
Halk; vatanlarını, evlerini, ana ocaklarını
bırakmışlar, kimbilir nerelere gitmişler;
nerelerde ölmüşler! Bu güzel Anadolu
böylemiydi? Bir zamanlar bu ocaklardan da
dumanlar tüter, bu ovalarda da sürüler
otlar, bu evlerde de mesut aileler,
kanaatle, fakat saadetle yaşarlardı. Şimdi
her köşe bir mezar, her yer harabezar…
Ardasa’ya geldiğimiz zaman, harabeden başka
bir şey görülmüyordu. Ortalık karardı;
güneşsiz, gurupsuz, donuk ve soğuk bir
akşam. Rusların tahribatından Ermen,lerin
mezaliminden kalbe dehşet geliyor. İnsan bir
fener direği görse darağacı zannediyor.
Ardasa harap. Caminin içi, mezarlık kamilen
perişan. Cami ile medrese ahıra tahvil
edilmiş, mezarlığın bir kısmına kahvehane
yapılmış. Sokaklar fişenk kovanlarıyla dolu.
Burada Rus idaresi hengamında yaşayan Hasan
Baba şehrin tüm menakıbına vakıf. Hasan
Baba’nın rivayetine göre Ardasa eskiden
cümbüşlü bir yermiş. Düğünler yapılır,
zevkler edilir, türküler söylenirmiş. Köyün
delikanlıları bazen coşarlar:
Ağa beni
vurursun
Kız kolların kurusun
Ben
nereye gidersem
Yine beni bulursun
Ey
dereler dereler
Neler bilirum neler
Senin değildir benim
Koynundaki memeler
Türküsünün şen ve şakrak nağmeleriyle
oynarlarmış. Şimdi bu nağmelerin hazin bir
hatırası bile kalmamış. Ruslar burada pek
çok insan öldürmüşler. Ordumuzun Kabaktepe
muzafferiyeti Rusları çıldırtmış. Birçok
ehli İslam Rumların teşviki yüzünden
casuslukla itham edilerek nahak (haksız)
yere öldürülmüş. Rumlardan bazıları Ruslara
hasbi (gönülden) casusluk etmişler,
kendilerini Moskof idaresi altında
ebeddiyyen yaşayacak sanmışlar. Rus
Bolşevikliği İslamların felaketini bir kat
daha arttırmış. Hasan Baba diyor ki:
-Rusların hürriyet bayramları tuhaftı.
Sokakalr o Rus karılarıyla doluydu.
Boyunlarındaki çantlara kurdelalar
doldurmuşlar, herkese takıyorlar, para
topluyorlardı. Bir karı bana da geldi.
Türkçe biliyordu. Kurdelayı takmak istedi,
almadım.
-Devletimiz bize hürriyeti
çoktan verdi, madama. Eyvallah. Bize lüzumu
yok dedim. Karının yanındaki asker: “Ne
diyor” diye sordu. O da Moskofça anlattı.
İkisi gülüşe gülüşe yanımdan ayrıldılar.
Buradaki zabitler hep karılarla gezerlerdi.
Bilemem bu karılar kendi avratları mı yoksa
emanet mi? Ama hürriyetten sonra zabitlerin
de neşesi kaçtı. Neferler, generallerin bile
nişanlarını söktüler. Efendi bir
görseydiniz, her akşam Kazaklar şu derenin
kenarına toplanırlar biteviye türkü
çağırırlar, oynarlardı.
Baktım dere,
muntazam bir köprü altından çağıl çağıl
akıyor. Ardasa’da iki sıra dükkanların önü
arabalarla dolu. Arabalardan biri, kimbilir
hangi tabur doktorunun eşyasını taşıyor.
İçinde bir insan kellesi, sırıtmış
dişleriyle arabada gitmekten mahzuz (memnun)
adeta gülüyor. Ortalık kararıyor. Ardasa’nın
arkasından yüksek bir kaya, tepesinde taştan
işlenmiş gibi zarif ince bir duvar,
Romalılardan kalma bir kalenin kıymettar
harabesi var. Köylüler, bu kalede kral
kızının oturduğunu söylüyorlar. Sağda yüksek
bir dağın böğründe sarı kayalar arasında
ince bir kordon gibi dağı çeviriyor.
Dükkanlar arasındaki yol muhacir
arabalarıyla dolu. Akşam. Karanlık gittikçe
artıyor, uzak bayırlardan araba sesleri
geliyor.
…