Karalahana.com! Laz uşaklarının gayrıresmi web sitesi

E-Mail gönder Sık kullanılanlara ekle       ENGLISH
 RİZE

 ARTVİN

 ORDU

 BAYBURT

 SAMSUN

 SİNOP

Karadeniz kültürü, karadenizliler, Lazlar

Neden Karalahana.com?

 KARADENİZ MÜZİK

 KARADENİZ TARİH

KARADENİZ ÇEVRE EKOLOJİ

 KARADENİZLİLER: KİM KİMDİR

 KARADENİZ GEZİ REHBERİ

 KARADENİZ MUTFAĞI

Karadeniz Yemekleri, Karadeniz Mutfağı

Karadeniz Yemekleri, Karadeniz Mutfağı

 KARADENİZ FORUM

 EDİTÖRDEN

KARADENİZ GAZETELERİ

Tüm Karadeniz Gazeteleri ve Karadeniz Televizyonlarına tek bir sayfadan ulaşın

Yeni Ansiklopedi: Kim, nedir, nasıl, neden, nerede, niçin sorularına cevap bulun! BİLİM, TEKNOLOJİ, COĞRAFYA, TARİH, KÜLTÜR, SANAT, YAŞAM, Sağlık, hastalıklar, tıp, bilgisayar, hukuk, teknoloji, eğitim, biyografiler, tarih, coğrafya, fen bilimleri

YENİ ANSİKLOPEDİ

En iyi Türkçe Ansiklopedi sitesi

Yeni Ansiklopedi: Kim, nedir, nasıl, neden, nerede, niçin sorularına cevap bulun! BİLİM, TEKNOLOJİ, COĞRAFYA, TARİH, KÜLTÜR, SANAT, YAŞAM, Sağlık, hastalıklar, tıp, bilgisayar, hukuk, teknoloji, eğitim, biyografiler, tarih, coğrafya, fen bilimleri hakkında detaylı ve özgün bilgi kaynağı!

Temel fıkraları, Karadeniz Fıkraları analizi, yeni ansiklopedi

Temel Fıkraları ve Karadeniz kimliği

Karadeniz Bölgesi Yeni Ansiklopedi

Karadeniz Bölgesi (Yeni Ansiklopedi)

LİNKLER

 ARTVİN SİTELERİ

 ORDU SİTELERİ

 BAYBURT SİTELERİ

 SİNOP SİTELERİ

 KARADENİZ BÖLGESİ

KARADENİZ HABER

Folklor ve Mitoloji Sözlüğü

Folklor ve Mitoloji Sözlüğü

Folklor ve Mitoloji Sözlüğü

Yunan mitolojisi

 Yunan Mitolojisi

Felsefe Sözlüğü

Felsefe

Karalahana Karadeniz Forumdan sıcak Tartışmalar
Karadeniz Forumda sıcak Tartışmalara katılın
Karadeniz Bölgesi
Karadeniz Haberleri
Karadeniz Haberleri
Karadeniz Fotoğrafları, Trabzon, Rize, Giresun, Ordu, Gümüşhane, Artvin, Samsun, Çay ve fındık, Kaybettiklerimiz, Karadeniz Sağlık sorunları, Çevre Sorunları, Karadeniz Politika
Karadeniz gezi - tatil -turizm
Düzce, Karabük, Rize, Bartın, Gümüşhane, Bayburt, Giresun, Zonguldak, Kastamonu, Ordu, Samsun, Trabzon, Sinop, Tokat, Çorum, Bolu, Artvin, Amasya

Karadenizliler buraya

Avrupadaki Karadenizliler, İstanbullu Karadenizliler, Ankaralı Karadenizliler, Üniversiteli Karadenizliler, Karadeniz Dernekleri

Karadeniz Tarihi, Karadeniz kültürü makaleler, haberler
Karadeniz Kültür ve Tarih

Karadeniz Mutfağı, Hemşinliler, Lazlar, Pontus Rumları, Gürcüler, Karadeniz Türkleri

Karadeniz Yerel kelimeler
A, B, C, Ç, D, E, F, G, H, I-İ, K, L, M, N, O, P, R, S-Ş, T, U-Ü, V, Y, Z

Karadeniz horonları
Müzik

Kemençe ve kemençeciler, Tulum ve tulumcular, Kaval ve kavalcılar, Davul zurna, Karadenizli Müzisyenler, Müzik aletleri ve müzik teknolojileri, Atma Türküler
Karadeniz video ve belgeselleri

Siyaset Gündemi
Siyaset Gündemi, dünya haberleri, politika yorumları
Dünya
Avrupa Birliği Haberleri, ABD Haberleri, Ortadoğu Haberleri, Yunanistan Haberleri, Ermeni Sorunu, Yurtdışındaki Türkler, Rusya Haberleri, Kafkasya Haberleri, Türk devletleri

Türkiye
Doğu-Güneydoğu Anadolu, Marmara Bölgesi, Akdeniz Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi, Ege Bölgesi, Eğitim Öğretim, Ekonomi, Türk Medyası

İdea Politik
Serbest Kürsü, Kemalizm, Siyasi İslam, Irkçılık - Aşırı Milliyetçilik, Marksizm ve Diyalektik, Gizli Örgütler ve Ezoterik Topluluklar, Milliyetçilik....



Karadeniz Ansiklopedik Sözlük

Karadeniz Ansiklopedik Sözlük.

Folklor ve Mitoloji Sözlüğü

Folklor ve Mitoloji Sözlüğü.

Pontus & Antikçağ'dan Günümüze Karadeniz'in Etnik ve Siyasi Tarihi. GENESİS KİTAP. Ankara, 2011  

Pontus

 

Kıyı Dergisi 275. sayı

Kıyı Dergisi 275. sayı

Kıyı Kültür ve Sanat Dergisi, yayın hayatına 1961’in Ekim ayında başladı. Yayını, kesintilerle beraber 2002’nin Mart ayına kadar devam etti. Günümüzde yeniden yayınlanan dergi bu ay 275. sayısını çıkarıyor.

 

FOTOĞRAF GALERİLERİ

eski karadeniz fotoğrafları, old pictures of Pontos, post cards

Eski Karadeniz fotoğrafları

Karadeniz etnografik materyaller, tarihi eşyalar, eski araç gereçler, antikalar

Karadeniz etnografik materyaller

Karadeniz yemekleri fotoğrafları

Karadeniz Yemekleri fotoğrafları

iPhone 4 Wallpapers, iPhone 4s Wallpapers

iPhone 4 Wallpapers

wintersnow~0.jpg

iPhone 4s Wallpapers, iPhone 5 Backgrounds, iPhone 4s Themess

Wide Screen Photos 1920x1080, Best Win 7 Walpapers 1920x1200

Wide Screen Photos 1920x1080

Yunanistan fotoğrafları, Greece Walpapers

Yunanistan fotoğrafları, Greece Walpapers

Doğa, Tabiat, manzara resimleri,Nature Walpapers

Doğa, Tabiat, manzara resimleri,Nature Walpapers

Osmanlı imparatorluğu dönemi resimler, Engravings of Ottoman Empire

Osmanlı imparatorluğu dönemi resimler, Engravings of Ottoman Empire

otomobil resimleri, araba fotoğrafları,Car wallpapers

otomobil resimleri, araba fotoğrafları,Car wallpapers

architecture-wallpapers-city-photos-best-free-pics_2829729.jpg 

City Wallpapers, HDR photos

img_127.JPG

Aviation, Aircrafts and Helicopters Wallpapers

00000619.jpg

Klasik arabalar, Classic Cars wallpapers

Image_0701_Virginia_Colonial_National_Historic_Park_Yorktown_Battlefield.jpg

Gezi fotoğrafları,  Travel All Around the Worl Full HD Wallpapers

1914-1918_Ze_n_ai_pas_peur_des_Boches_I_se_not_afraid_of_the_Germans.jpg

1. Dünya Savaşı resimleri, World War I Photos 1914-1918

44~1.jpg

Hayvan resimleri,Amazing Animals Wallpapers

Macro-flowers-photos-Wallpapers_284529.jpg

Makro fotoğraflar, Macro Flowers photos Wallpapers

new-year-wallpapers_38.jpg

Yeniyıl resimleri, New Year Wallpapers,

War-Plane-Images.jpg

2. Dünya savaşı uçakları resimleri, World War 2 planes


105_WideScreen_Nature_Wallpapers_2810529.jpg

Tabiat resimleri, WideScreen Nature Wallpapers

love-photos-Romantic-wallpapers_281029.jpg

Romantik resimler, Romantic Wallpapers

fizan

JÖN TÜRKLERÎN KORKULU SÜRGÜN YERİ: Fizan denen şu yer!

Dilimizde ıraklığı, uzaklığı ifade eden ''Fizan" sözcüğünü, genellikle coğrafi olarak nereyi tarif ettiğini bilmeden kullanırız. Gerçekten de Fizan, dünyanın en ırak, ulaşılması en güç ve en izole yerlerinden biridir. Burası, saltanatının her anını darbe korkusu içinde geçiren Sultan Abdülhamit için, düşmanlarını tecrit edebileceği en ideal yerdir.

Mehmet Altutı

Namık Kemal, 1873’te Hanya vapuruyla Kıbrıs’a sürgüne giderken kendisiyle kader birliği eden (Menapirzade) Nuri Bey’e, adada yolları ayrıldıktan sonra nereye gönderildiğini bildirmek için şu kısa notu yazmıştı: “Birader, iş fena... Ben Magosa’ya gidiyoaım. Siz de elbette Akka’da kalmazsınız; Fi zan’ı filan boylarsınız. Sakın mektubumu okuyup da benim için telaş eyleme! Magosa’ya gidiyorum, amma Kâğıthane’ye gider gibi gidiyorum.”1
Namık Kemal’in Nuri Bey’e şaka yollu gözdağı verdiği Fizan (Arapçası Fezzan), 19 yüzyılda Osmanlı İmpa ratorluğu’nda en korkulan sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan eski Trablusgarp vilayetinde, kıyıdan yaklaşık 600 km içeride, Sahrayı Kebir denen Sahra çölünün doğu kısmında yer alan bir vahalar topluluğuydu. Bölge, kuzeyde ve güneyde dağlarla, doğuda Libya çölüyle ve batıda Sahra’mn uçsuz bucaksız çölleriyle çevrilmiş doğal bir tecrit alanı gibiydi. Anadolu’nun yaklaşık dörtte üçü büyüklüğündeki topraklar hemen bütünüyle çöllerle kaplıydı. Bölgedeki yegâne yaşam alanları, yeraltı su tabakasının satha yakınlaştığı çukurluklar ve vadilerdi. Fizan, bu gibi yerlerde görülen ender vahalar dışında insanoğluna yaşam şansı vermeyen, sert ve acımasız bir karaktere sahipti.
Fizan'ın Tarihi ve Coğrafyası
Bir mutasarrıflık olarak Fizan’ın bağlı olduğu Trablusgarp, Tunus ve Cezayir’le birlikte Osmanlılarm “Garp Ocakları” arasında yer alıyordu.2 Bölge ilk olarak 16. yüzyıl ortalarında Osmanlılara bağlanmıştı. 1551’de başlayan Osmanlı hâkimiyeti 171 l’e kadar sürmüş, ancak bu tarihte yönetim Karamanlı ailesine geçmiş ve bundan sonra İstanbul’la yönetim ilişkisi tamamen biçimsel bir hal almıştı. Ne var ki Cezayir’in 1830’larda Fransızlar tarafından işgal edilmesi, İstanbul’un gözünü yeniden Kuzey Afrika’ya yöneltmesine neden olmuştu. 1835’te bölgeye Mustafa Necip Paşa komutasında güçlü bir donanma gönderilmiş ve yönetim bir kez daha doğaldan İstanbul’a bağlanmıştı. Bundan sonraki yaklaşık 75 yıl boyunca Trablusgarp, doğaldan İstanbul’dan atanan valilerce yönetilecekti.
19. yüzyıla kadar geleneksel olarak Trablusgarp bir eyalet, Fizan da bu eyalete bağlı bir sancaktı. 1842’de yapılan bir düzenlemeyle Fizan önce kaza haline getirildiyse de, 1866’da Trablusgarp’m yeni idari yapılanmaya uygun olarak “vilayet” ilan edilmesinden sonra yeniden onun beş sancağından biri oldu. Sancak merkezi, 19. yüzyılın ikinci yarısında nüfusu 5 bine ulaşan Murzuk’tu. 1869’da bölge hakkmdaki gözlemlerini yazan Alman gezgin Gustav
Nachtigal’e3 göre her yanı çöllerle çevrelenen ve bir ticaret merkezi olarak uzun zamandan beri önemini yitirmiş olan Murzuk’ta yaklaşık 300 kişilik bir Osmanlı birliği bulunuyordu. Askeri ve idari yönetim merkezi, tamamen çamurdan yapılmış yüksek duvarlarıyla kentin kurulduğu düzlüğün ortasında etkileyici bir görünüm sergileyen kaleydi. Kentteki evlerin de tamamı kerpiçten yapılmıştı. Çevreye hâkim olan boz rengi bozan tek şey, kenti çevreleyen bahçelerin ve hurma ağaçlarının yeşilliğiydi.4
Murzuk’ta olduğu gibi, Fizan’daki diğer vahalarda da (Sebha, Barak, Taı bu, Cerme, Semnu, Godua, Traghen, Tasavah, Evbari, Tmessa, Ümmü’l Abid ve Tenıenhint) hayat hem içme, hem de sulama suyunun temin edildiği kuyulara bağlıydı. Yeraltı suları yaşamın kaynağıydı. Yerüstü suları ise yok denilecek kadar azdı. Yağmur, Fi zan’da bilinmeyen bir şeydi. Bölgedeki yiyecek kaynaklan da en az su kadar kısıtlıydı. Vahalarda yapılan sınırlı ölçekteki tarım, bol miktarda hurmayla birlikte halkın başlıca gıdasını oluş tuaıyordu. Hayvancılık hemen hemen yok gibiydi. Fizan’da yaşayan halk, bu zor koşullara uyum sağlamayı bilmişti. Onların gıdasızlığa ve susuzluğa tahammül gücü, hicri 1301 (188384) tarihli Trablusgarp Salnamesinde şu şekilde anlatılıyordu:
Bu adamlar susuzluğa ve açlığa beşer tabiatının dayanabileceğinden ziyade katlanırlar denilse caizdir. Çünkü on günlük yola gidecek olanlar hareketlerinden önce hemen on günlük yemeği ve ol miktar suyu kendilerine mahsus bir iştahla ve kabiliyetle bir oturuşta yiyip yola revan olurlar. Yedi, sekiz gün sonra ellerine yemek ve su geçmemekle sıkılmaları takdirinde râkib oldukları [bindikleri] develerin birer damarlarından çıkardıkları biraz kanı ve devenin birini kesip em’asını [bağırsaklarını] sıkmakla biriktirdikleri mayi’i içmekle kefafı nefs edip [nefislerini köreltip] muhafazai hayat edebildiklerinin vuku’u çoktur ve develeri dahi kendileri gibi mütehammildirler [dayanıklıdırlar].5
Fizan’ı vilayetin merkezi olan Trab lusgarp’a ve diğer bölgelere bağlayan yegâne ulaşım aracı, deve kervanlarıydı. Aslında kuzeyden güneye kum çölleri dışında hiçbir önemli doğal engel bulunmamasına karşın, arabaların işleyebileceği bir yol yok
tu. Demiryolu mevcut değildi. Akdeniz sahilinden Fizan’a ulaşmaya çalışan bir kişi, deve sırtında 30 ila 45 gün süren bir yolculuğu göze almak zorundaydı. Güneyde, Sudan tarafında ise bu süre iki katına yakındı. Üstelik kervan yolları üzerinde kuyulardan ve karakollardan oluşan düzgün bir menzil teşkilatı da yoktu. Güvenlik endişesi, kıyı bölgesi ile Fizan arasında mal akışını sağlayacak bir üretim fazlası olmaması nedeniyle zaten yüksek kazançlar elde edemeyen yerel tüccarları daha da isteksiz hale getiriyordu. Bölgedeki tek ticari aktivite, Afrika’nın iç kesimlerinden Trablusgaıp ve Bingazi gibi uluslararası limanlara mal taşıyan büyük kervanların transit geçişlerinden ibaretti. Bu durum, diğer bakımlardan olduğu gibi, ticari olarak da Fizan’ı tecrit edilmiş bir bölge haline getiriyordu.
Öte yandan Fizan, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı
İmparatorluğu ile Batılı devletler arasında Sahradaki ve Orta Afrika’daki sahipsiz topraklar üzerinde bir nüfuz savaşı başlaması üzerine stratejik açıdan büyük önem kazanmıştı. Sınır meselesi, 19. yüzyıla gelinceye kadar bu coğrafya parçası üzerinde önem atfedilen bir konu değildi. Çünkü Garp Ocakları’nın tamamı Osmanlı devletinin kontrolü altındayken Sah ra’da sınırları arazi değil, kabilelerin hareketleri ve kendi aralarındaki güç dengeleri belirlerdi. İstanbul, her üç ocak da kendisine bağlı olduğundan bu konuyla fazla ilgilenmezdi. Ne var j ki 1830’da Fransızların Cezayir’i işgal ederek Sahra’ya doğru sarkmaları, 1881’de Tunus’u ele geçirmeleri, 1882’de de İngilizlerin Mısır’ı almaları sınır konusunu da bir iç mesele olmaktan çıkarmış, uluslararası platforma taşımıştı. Trablusgarp, artık Kuzey Afrika’daki son Osmanlı toprağıydı. Buranın elde tutulması, Akdeniz’deki Osmanlı varlığı için hayati bir önem kazanırken, sınırları büsbütün belirsiz olan ve henüz hiçbir Batılı ülkenin hâkimiyetinde bulunmayan iç bölgeler üzerindeki mücadele de yüzyılın şonlarına doğru iyice kızışmıştı. Bu nedenle İstanbul hükümeti Trablusgarp vilayetinin refah, asayiş ve güvenlik konularına duymaya başladığı yakın ilgiye ek olarak, 1890’larda aktif bir “sahra politikası” geliştirecek ve bunu uygulamaya koyacaktı.6
Osmanlı varlığı, bölgenin yerli halkından da destek görüyordu. Fi zan’m kuzey ahalisini etnik bakımdan Berber etkisi altında kalmış esmer tenliler, güney ahalisini ise Hamiler, yani siyah asıllı yerliler oluşturuyordu. Ayrıca Tunus ve Cezayir sınırları üzerinde, Nijerya’ya kadar uzanan bölgede Berber asıllı Tuareg ler yaşıyordu. 1830’lara kadar biçimsel olarak Osmanlı tebaasından sayılmakla birlikte fiilen bunun etkisini pek az hisseden Fizanlılar, Fransa’nın Cezayir’i ele geçirmesinden sonra aynı akıbete uğramaktan korkarak Osmanlı yönetimiyle ilişkilerini sıkılaştırmışlardı. FizanCezayir sınırının en güneydoğusundaki Gat kasabası ahalisi 1875’te Trablus garp’a bir heyet göndererek himaye talebinde bulunmuş, bu olaydan sonra İstanbul hükümeti Fizan ve onun güneyindeki bölgede etkisini artıracak önlemler almaya başlamıştı. 1881’de Gat’tan sonra Fizan’m en güneyindeki Tibesti ve Burko dağlık bölgesinde TibuReşade kazası teşkil edilmiş ve Yekubu kabilesinin reisi Mino Toki 500 kuruş maaşla kaymakam tayin edilmişti.7
Sultan Abdülhamit Osmanlı İmpara torluğu’nun bu son Afrika ülkesine özel bir önem atfederken, halife sıfatıyla İslamiyetin buradan Afrika içerisindeki siyahi kabilelere yayılması düşüncesiyle de yakından ilgileniyordu. Ancak buna rağmen Trablus garp’taki Osmanlı varlığının Fransız
rekabetine dayanabilecek bir düzeye getirilmesi ve yüzyıllarca kendi haline bırakılmış olan yönetimin düzene sokulması kolay değildi. Vilayet, İstanbul tarafından atanan müşir rütbesinden paşalar tarafından yönetiliyordu. Osmanlı ülkesinin bu ücra köşesine atanmak yöneticiler için de bir tür sürgün anlamına geldiğinden, valiler halkın refahını artıracak planlar yapmak yerine bir an evvel ceplerini doldurmayı amaçlıyor, bu unutulmuş topraklara sürülmüş olmanın acısını bir an evvel çıkarmaya bakıyorlardı. Bunu bilen İstanbul hükümeti paşaların görev sürelerini olabildiğince kısa tutarak, şikâyetler başlamadan valiyi değiştirme yoluna gidiyordu.8 Bu durum yıllarca devam etmiş, görev süresi birkaç yılı aşmayan pek çok paşa hiçbir iz bırakmadan gelip gitmişti.
II. Abdülhamit döneminde gerçekleştirilen ıslahatların en önemlilerinden biri de, buraya daha uzun süreli, yetenekli ve uyum sağlayabilecek idarecilerin atanmasıydı. Örneğin 18811896 arasında 15 yıl görev yapan Ahmet Rasim Paşa, bu bakımdan bir ilk teşkil ediyordu. Bölgedeki idari yapının daha iyi örgütlenmesi ve bu uçsuz bucaksız toprakların sahipsiz bırakılmaması için yapılan bir diğer düzenleme de, daha önce hiçbir Osmanlı yöneticisinin ayak basmadığı küçük nahiye ve kazalara atamalar yapılmasıydı. Bu şekilde, Fransızların bölgedeki hâkimiyet kurma çabaları engellenmeye çalışılıyordu. Örneğin 1906’da, Fizan’ın oldukça güneyinde, Tibesti bölgesindeki Barday vahasında toprak bir bina hükümet konağı yapılarak buraya Osmanlı bayrağı çekildi. Benzeri çabalar, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra da devam etti. Ancak 1910’da Fizan sancağı mutasarrıfı Sami (Çölge çen) Bey, gölgede 39 derecede yazdığını söylediği mektubunda İbrahim Temo’ya bu çabaların yetersizliğini şöyle dile getiriyordu:
Memleketimizi bilmiyor, tanımıyoruz..
Biz hâlâ Gelibolu sancağı gibi, Fizan
sancağını da öyle idare etmek istiyoruz. Orada yalnız merkezi livada yüzlerce memur varken, burada her biri birer vilayet cesametinde dört kazasıyla koca Fizan’da on beş memur! Bu erkamda [rakamlarda] kaymakamlar da dahil! Sonra mesela, Gat kazasında bir vukuat olsa, merkezi livaya yirmi günde akseder. Buradan vilayete yazılır, oradan da İstanbul’a.. Derken bir telgraf: Serian tahkikat icrası, yahud mezkûr mahalle bir memur izamı! Memur nerede? Mahalline zaten yazılmış. Üç gün sonra bir telgraf daha, tahkikat ne oldu? Daha benim yazdığım mektubun Gat’a vasıl olmasına on beş gün istiyor..
İşte azizim, memleketimizi bilmiyo nız. Komşumuz Fransızlar ise olanca mevcudiyetleriyle çalışıyorlar, çünkü kendileri böyle bir fikre kani: Türkler uyandı.. Daha buralarda işe başlamadan çalışalım, kendilerini bir emri vaki karşısında bulunduralım.. Bereket versin ki, bağıra çağıra istediğim gibi birkaç kaymakam bulabildim. Biz de bunların teşebbüslerini akim bırakmak üzere paçaları sıvadık, çalışıyo nız...9
Bir Sürgün Yeri Olarak Fizan
Fizan, 19 yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinin Sahra’ya açılan kapısı olarak elde ettiği öneme rağmen, asıl ününü jeopolitik konumundan dolayı değil, onu bir açıkhava hapishanesi haline getiren ideal sürgün yeri özellikleriyle kazandı. Trablusgarp, eskiden beri hem siyasal suçlular, hem de merkezden uzaklaştırılmak istenen devlet görevlileri için bir sürgün yeriydi. Namık Kemal’in makalemizin başında yer verdiğimiz mektubundan da anlaşılacağı gibi, Fi zan’ın bir sürgün yeri olarak kullanılmasına II. Abdiilhamit’ten önce başlanmıştı. Ancak burası, asıl ününü “Kızıl Sultan” zamanında edindi. Tahttan indirilme korkusunu paranoyakça bir saplantı haline getiren Sultan Abdülhamit, çareyi en tehlikeli düşmanlarını (Jön Türkleri) zehirlerini saçamayacakları, saçsalar bile etkili olamayacakları en emniyetli yer olan Fizan’a sürmekte buldu.
Genel olarak Trablusgarp, özellikle de Fizan, onun bir sürgün yerinden beklediği tüm koşulları mükemmel karşılayan bir yerdi. Trablusgarp ile İstanbul arasındaki bağlantı sadece deniz yoluyla sağlanabiliyordu ve ayda birkaç taneyi geçmeyen İdarei Mahsusa seferiyle sınırlıydı.10 Fizan ise Trablusgarp’tan en az 30 gün mesafedeydi. Sadece yerlilerin oturduğu bu ırak vahalar, tehlikeli beyinler için ideal bir tecrit yeriydi. Burada ne kışkırtıcı gazeteler, ne tahrikçi arkadaşlar, ne de Avrupa’daki Jön Türklerin sahip olduğu imkânlar vardı. Burası, zararlı düşüncelerin ve tehlikeli planların hükmünü kaybettiği bir yerdi.
Sürgün, Abdülhamit’in en sık başvurduğu cezalandırma yöntemlerinden biriydi. Aslında bu yöntemin amacı cezalandırmak kadar özellikle siyasal suçlular için konuşacak olursak iktidarının devamı için tehlikeli bul
duğu kişileri İstanbul’dan uzaklaştırmak, Jön Türk hareketini dağıtmak ve örgüt mensuplarını pasifize etmekti. Hatta kimi örnekler, bu ikinci amacın bazen daha öne çıktığını gösteriyordu. Örneğin 1896’da, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin planladığı başarısız darbe girişiminde sergilediği tavır bu doğaıltudaydı. Söz konusu olayda plan eyleme geçmeden bir gece önce cemiyet üyelerinden Nadir Bey’in boşboğazlığı yüzünden beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmış, isimler ifşa olmuş ve komplocuların hepsi aynı gece içinde birbiri ardına tutuklanmıştı. Teşkilat üyeleri çok ağır bir suçlamayla karşı karşıya bulunuyorlardı, çünkü söz konusu plan sadece padişahın hallini değil, gerekirse öldürülmesini de öngörüyordu. Buna karşı Sultan Abdülhamit’in tepkisi, plana karışan örgüt mensuplarını Trablusgarp, Bingazi, Fizan ve Ak ka gibi imparatorluğun uzak yerleri
"Şeref Kurbanlarından bir grup: Bulaşık yıkayan Yusuf Akçura, sırtı dönük ayakta duran Ahmet Cevat, elinde maşrapa olan Varşova Elçisi Ferit ile Ali Tevfik ve Saffet Tevfik kardeşler. Cengiz Kahraman arşivi
ne göndermekten ibaret kalmış, hatta planı uygulayacak olan İstanbul’daki
1. Fırka Komutanı Kâzım Paşa, rütbe indirimiyle İşkodra valiliğine atanarak basit bir cezayla kurtulmuştu.
Sina Akşin, Abdülhamit’in kendisini devirmek, hatta öldürmek isteyenlere karşı bu tutumunu “bugünün bazı müstebit Doğulu hükümdarlarıyla karşılaştırılınca hayli yumuşak” bulduğunu söyler. Ona göre Abdülhamit’in bu olaydaki yumuşaklığının nedeni, büyük olasılıkla Ermeni olaylarından ötürü sarsılmış olan uluslararası nüfuzunu daha fazla sarsmaktan korkmasıydı. Ayrıca meşrutiyetin geri gelme olasılığına karşı, kendisine yumuşak bir zemin hazırlamaya çalışı
yor da olabilirdi. Dolayısıyla böy
le davranmasının sebebi “ihti
yat”tan ibaretti. Yoksa Mithat ve
Mahmut Celaleddin Paşaları Ta
if’te boğdurması, Abdiilhamit’in
gerek gördüğünde bu yollara
başvurmaktan çekinmediğini
gösteriyordu.11
Öte taraftan kimilerine göre Ab
dülhamit’in hemen her zaman
sürgün cezasıyla yetinmesine
neden olan şey, ondaki “adalet”
ve “merhamet” duygularıydı.
Ona yakıştırılan “zalim”, “hak ta
nımaz”, “keyfi” ve “nefsani” sı
fatları tamamen uydurma, “Kızıl
Şultan” yakıştırması ise tama
men “Ermenilerin icat ettiği ve
bütün cihana yaydığı” bir leke
den ibaretti. Abdülhamit’in Tıb
biyelileri ve hürriyetçileri astırıp
kestirdiği, çuvallar içinde Mar
ıjnara’ya attırdığı hiçbir şekilde
doğru olmadığı gibi, Necip Fa
zıl’a göre Abdülhamit devrinde
tek bir insan bile onun iradesiyle öl
diirülmemişti. “Vicdanları Allah kor
kusu ve şeriat saygısına yuva olan
ulvî hâkimlerin verdiği haklı idam
hükümlerinden de hiçbiri” onun ta
rafından onaylanmamış, bu cezalar
daima süresiz hapse ve sürgüne dö
nüştürülmüştü:
Abdülhamit’in elini uzatmak şöyle dursun, parmağının gölgesiyle dokunmadığı adalet cihazından ayrı olarak şahsi ve idari adaleti, biricik ceza olarak, sürgün dedikleri nefyetmelerden, gerçek ifadesiyle uzaklaştırma ve yer değiştirmelerden başka yol tanımamıştır. Bunu da, ‘sürgün’ kelimesinin gizlediği zalim manadan ayırıp sadece bol ödeneklerle yer değiştirme diye ele alırsanız, o pek sık nefyetmelerin sırrını çözmüş olursunuz. Abdülhamit, gidiş ve tutumlarını yanlış gördüğü bazı insanları, memleketin şurasına ve burasına dağıtıyor, orada kendilerini tamamıyla serbest bırakıp yalnız uzaktan tarassut ediyor [gözlüyor] ve kesesinden besliyordu. Hatta, o vahşi manasıyla sürgün, hakikatte bir nevi ‘sanatoryum’ olarak nice maceracıların geçim vasıtası haline gelmişti.12

"Şeref Kurbanları"nın kaldığı koğuş. (Oturan, Bahriye Mektebi muallimlerinden Saffet Tevfik Bey.) Cengiz Kahraman arşivi
Abdülhamit’in sürgün siyaseti, bir ölçüye kadar amacına ulaşmış, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İstanbul’daki örgütünün çökertilmesinde ve muhalefetin İstanbul’dan uzaklaştırılmasında etkili olmuştur. Sürgüne gönderilen çok sayıdaki siyasi, en azından bir süre için hareketten uzaklaştırılmıştır. Ancak bunların bir kısmı sürgünde bulundukları yerlerden kaçarak Avrupa’daki Jön Türklerle birleşmiş, bir kısmı da siyasi etkinliklerini bulundukları yerlere taşıyarak oralarda yeni şubeler kurulmasını sağlamıştır. Bu yönüyle sürgün siyaseti, genel olarak Abdülhamit’in aleyhine işlemiştir. Prens Sabahattin’e göre II. Abdülhamit, İstanbul’daki okullarda ve fakültelerde çağdaş bir eğitim gören binlerce Türk gencini sürgün ederek, istemeden özgürlük davasına büyük ölçüde hizmet etmişti. Çünkü bu sürgünler, imparatorluğun en ücra köşelerine kadar ilerleme davasının havariliğini yapmıştı. Siyasal sürgünler sayesinde kırsal kesim de, kentlerle birlikte çağdaş düşüncelerle tanışmaya başlamıştı.13
Şeref Kurbanları
Abdülhamit’in saltanatı boyunca
giriştiği en büyük sürgün operas
yonu, yukarıda sözünü ettiğimiz
darbe girişiminden bir yıl sonra,
1897’de gerçekleşti. Sultan, söz
konusu girişimden sonra ittihat
ve Terakki’nin toparlanmaya çalı
şan İstanbul örgütünü yakın taki
be almıştı. Bu sırada aldığı bir ih
bar, örgütü tamamen çökertmeye
yönelik olarak büyük bir tuaıkla
ma operasyonuna girişmesine
neden oldu. Bu operasyonda İtti
hat ve Terakki Cemiyeti’yle ilgili
görülen 324’ü öğrenci, toplam
630 kişi tutuklanarak hücrelere
kondu. Bunlar muhtelif tarihler
de ve İstanbul’un çeşitli semtle
rinde yakalanmış, ayrı ayrı hücre
lerde yatırıldıktan sonra hepsi
Taşkışla’da toplanmıştı. Ancak
son gün bir araya getirilen bu
gençler birbirlerini pek tanımı
yordu. Tek ortak özellikleri, “zu
lüm ve itisafa muanz, hürriyeti meş
ru’anın istirdadına sai, Kanunı Esa
si’nin iadesine hâdim” olmalarıydı.14
Taşkışla Divanı Harbi’nde yapılan yargılamalarında 78 kişi suçlu bulunarak sürgünle cezalandırıldı. Önemli bir kısmı Tıbbiye öğrencilerinden ve hekimlerden oluşan sürgün kafilesi, nereye gönderildiklerinden habersiz olarak, 8 Eylül 1897 tarihinde Şeref vapuruna bindirilerek yola çıkarıldı. Kafiledekiler, bindiril dikleri geminin adından dolayı “Şeref Kurbanları” adıyla Jön Türkler arasında “Abdülhamit zulmünün” canlı bir kanıtı olarak efsaneleştiler.
Bu, o zamana kadar Abdülhamit’in İttihat ve Terakki’ye karşı giriştiği en büyük sindirme harekâtıydı. Mahkûmlar 15 Eylül 1897’de Trablus garp’a indiklerinde, plan onların Fi zan’m merkezi olan Murzuk kazasına gönderilmesiydi. Ne var ki vali Namık Paşa’nın çabalarıyla, Şeref Kurbanlarının çoğu Trablusgarp’ta alı kondu. Bunlar bir süre kalebent olarak tecrit edildilerse de, daha sonra
çeşitli görevlere atanarak kentten çıkmamak şartıyla serbest bırakıldılar.
Trablus zaten öteden beri bir sürgün şehriydi. Buraya yollananların çoğu ailelerini de getirtmişler, iş güç sahibi olmuşlar, kentin Mızran ve Rikardo adlı iki büyük caddesinde sağlı sollu sürgün mahalleleri kurmuşlardı. Yeni gelen kafile de kısa zamanda bu hayata intibak etti. Mesleklerine göre kimisi hastanede, kimisi mühendislik hizmetlerinde, kimisi de çeşitli devlet dairelerinde görevlendirildi. Sürgünler, aralarında topladıkları parayla şehrin merkezinde bir kütüphane kurdular. Ardından bir okul inşa ettiler. Mektebi İrfan adı verilen okulun tüm hocaları sürgünlerden oluşuyordu. Örneğin elifbayı, gazeteci Ahmet Cevat okutuyordu.
Her çareye baş vurularak mektebe en iyilerinden tedris âlât ve edevatı tedarik edilmişti. Hatta o devirde belki hiçbir mektebimizde olmayan bir şey, mektebin sineması bile vardı. Bir örnek zarif ve temiz elbiseleriyle bu çocuklar istibdadın kör gözlerine sokulmak istenen bir varlık gibiydi... Bu mektep, Trablusgarp’ta menfilerin (sürgünlerin) dimdik duran bir abidesi idi.15
Sürgünlerin bir kısmı da memur olarak Trablusgaıp vilayetinin Bingazi, Humus, Derne gibi kasabalarında görevlendirilmişlerdi. Sürgünler bir koloni teşkil etmişlerdi, aralarında her meslekten insan vardı. Mesela doktorları, Dr. Reşit ve Süleyman Emin Beylerdi. Aralarında ticarete başlayanlar olmuştu. Kimi sabun imalathanesi açmış, kimi marangozluğa başlamıştı. Aralarında zabiti, kaptanı, eczacısı, mühendisi vardı.
II. Meşrutiyet’in ilanına kadar Trab lusgarp sürgünlerle ilerlemiş, büyük bir şehir haline gelmişti.
Sürgünler burada siyasi faaliyetlerini sürdürmekten de geri kalmıyorlardı. ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin Tarblusgarp’taki şubesi (7. Şube), yeni gelenlerle daha da güçlenmiş ve etkisini artırmıştı. Ayrıca örgüt,
"Şeref Kurbanlarından bir grup, Trablusgarp'ta kurdukları Osmanlı Kütüphanesi'nin önünde. Cengiz Kahraman arşivi
mücadelesini Avrupa’da sürdürme kararında olanların kaçmalarına da yardım ediyordu, ilk firar, 1898 yılının Eylül’ünde gerçekleşti. Önce Arif ve Hafız İsmail Beyler bir maltız sandalıyla kaçtılar. Daha sonra beş kişi birden yok oldu: Dr. Ha mid, Şeyh Necmeddin, kardeşi Vahyi, Tıbbiyeli Faik ve Vehbi. 22 Şubat 1899 tarihinde Rıza Şakir ve Musa Fazıl kaçtılar. Ardından Rıza Şakir Bey, yine komite karar ve teşebbüsüyle firara teşebbüs ettiyse de başarılı olmayarak yakalandı. Dördüncü firar Ferit, Yusuf Akçura ve Fazlı Beylerinki idi. Bunu, ilerleyen yıllarda diğerleri izledi.
Ancak Trablusgarp’a gönderilen sürgünler arasında en ilginç firar hikâyesi, Bahriye Zabiti Sami Bey’in 1908 Şubat’ında Murzuk’tan kaçışıydı. Jön Türk hareketine katıldığı için yargılanarak iki kez ölüme hüküm giyen Sami Bey, cezası ömür boyu kalebentliğe çevrilerek Fizan’a gönderilmişti. Sonunda buradan kaçmaya karar vermiş ve Büyük Sahra çölünü tek başına aşmak suretiyle altı aylık bir yolculuktan sonra Gine Körfezi kıyılarına ulaşmıştı. Bu büyük başarısından ötürü sonradan “Çölgeçen” soyadını alan Sami Bey oraya vardığında, İstanbul’da çoktan Meşrutiyet ilan edilmişti.



Namık Kemal'in Husûsî Mektupları, c. 1, yay. haz. Feyzİye Abdullah Tansel, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1967, s. 233.
Garp Ocakları: OsmanlIların Cezayir'e ayak bastıkları 16. yüzyıl başından, Tunus ve Cezayir’in Fransızların işgaline uğradığı 19. yüzyıl ortalarına kadar, Kuzey Afrika’da üç özerk eyalete (Trablusgaıp, Tunus ve Cezayir) verilen ortak ad. Bunların özel yönetim biçimleri vardı.
Gustav Nachtigal: Alman doktor. Ciğerlerindeki bir rahatsızlık nedeniyle 1862’de Kuzey Afrika'ya geldi. Cezayir ve Tunus’ta kaldı. 1868'de Almanya’ya dönmek üzereyken bir davet üzerine Bornu’ya (orta Afrika’da bir bölge) giden bir Alman grubuna katıldı. Sonraki beş buçuk yıl boyunca, Kuzey ve Ona Afrika’nın büyük bölümünü kapsayan bir araştırma gezisi gerçekleştirdi. Seyahati boyunca tuttuğu notlan 18791889 yılları arasında üç cilt olarak yayımladı.
Gustav Nachtigal, Sahara and Sudan, c. 1, çev. Allan G. B. Fisher ve Humphrey J. Fisher, New York: Barnes & Noble Books, 1974, s. 78 vd.
Salnamei Vilayeti Trablusgaıp, 1301 (188384).
Abdurrahman Çaycı, Büyük Sabra'da TürkFransız Rekabeti, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995, s. 1213.
Celal Tevfik Karasapan, Libya, Trablusgaıp, Bingazi ve Fizan, Ankara: Resimli Posta Matbaası, I960. Gustav Nachtigal, age, s. 25.
İbrahim Temo, İbrahim Temo’nun İttihat ve Terakki Anılan, İstanbul: Arba Yayınları, 1987, s. 202,
Bu seferler son derece düzensizdi. Paul Fesch'e göre 1903 yılında Trablusgarp’a yanaşan Osmanlı bandıralı gemi sayısı sadece 5 taneden ibaretti. Bkz. Paul Fesch, Abdülhamit’in Son Günlerinde İstanbul, çev. Erol Üyepazarcı, İstanbul: Pera Yayınları, 1999, s. 657.
Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat Terakki, Ankara: imge Kitabevi, 1998, s. 38.
Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan II. Abdülhamit Han, İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 1998, s. 332337. Prens Sabahattin, “Libéraux Turcs et Arméniens”, Courrier Européen, 1 Aralık 1905.
Dr. Reşid Bey’in Hatıraları: Sürgünden İntihara, yay. Ahmet Mehmetefendioğlu, İstanbul: Arba Yayınları, 1993, s. 28.
Feridun Kandemir, Zindan Hatıraları, İstanbul: Sinan Neşriyat Evi, 1932, s. 238.


        

Karalahana.Com! Doğu Karadeniz Bölgesi gezi, kültür, tarih ve müzik rehberi © 2012 | Tüm hakları saklıdır