|

|
|

YENİ ANSİKLOPEDİ
En iyi Türkçe Ansiklopedi sitesi
Yeni
Ansiklopedi: Kim, nedir, nasıl, neden, nerede,
niçin sorularına cevap bulun! BİLİM, TEKNOLOJİ,
COĞRAFYA, TARİH, KÜLTÜR, SANAT, YAŞAM, Sağlık,
hastalıklar, tıp, bilgisayar, hukuk, teknoloji,
eğitim, biyografiler, tarih, coğrafya, fen
bilimleri hakkında detaylı ve özgün bilgi
kaynağı!

Temel Fıkraları ve Karadeniz kimliği

Karadeniz Bölgesi (Yeni Ansiklopedi)
LİNKLER |


Yunan
Mitolojisi

Felsefe

Karadeniz
Forumda sıcak Tartışmalara katılın
Karadeniz
Bölgesi

Karadeniz Haberleri
Karadeniz Fotoğrafları,
Trabzon,
Rize,
Giresun,
Ordu,
Gümüşhane,
Artvin,
Samsun,
Çay ve fındık,
Kaybettiklerimiz,
Karadeniz Sağlık sorunları,
Çevre Sorunları,
Karadeniz Politika
Karadeniz gezi - tatil -turizm
Düzce,
Karabük,
Rize,
Bartın,
Gümüşhane,
Bayburt,
Giresun,
Zonguldak,
Kastamonu,
Ordu,
Samsun,
Trabzon,
Sinop,
Tokat,
Çorum,
Bolu,
Artvin,
Amasya
Karadenizliler buraya
Avrupadaki Karadenizliler,
İstanbullu Karadenizliler,
Ankaralı Karadenizliler,
Üniversiteli Karadenizliler,
Karadeniz Dernekleri

Karadeniz Kültür ve Tarih
Karadeniz Mutfağı,
Hemşinliler,
Lazlar,
Pontus Rumları,
Gürcüler,
Karadeniz Türkleri
Karadeniz Yerel kelimeler
A,
B,
C, Ç,
D,
E,
F,
G,
H,
I-İ,
K,
L,
M,
N,
O,
P,
R,
S-Ş,
T,
U-Ü,
V,
Y,
Z
Karadeniz horonları
Müzik
Kemençe ve kemençeciler,
Tulum ve tulumcular,
Kaval ve kavalcılar,
Davul zurna,
Karadenizli Müzisyenler,
Müzik aletleri ve müzik teknolojileri,
Atma Türküler
Karadeniz video ve belgeselleri
Siyaset Gündemi

Dünya
Avrupa Birliği Haberleri,
ABD Haberleri,
Ortadoğu Haberleri,
Yunanistan Haberleri,
Ermeni Sorunu,
Yurtdışındaki Türkler,
Rusya Haberleri,
Kafkasya Haberleri,
Türk devletleri
Türkiye
Doğu-Güneydoğu Anadolu,
Marmara Bölgesi,
Akdeniz Bölgesi,
İç Anadolu Bölgesi,
Ege Bölgesi,
Eğitim Öğretim,
Ekonomi,
Türk Medyası
İdea Politik
Serbest Kürsü,
Kemalizm,
Siyasi İslam,
Irkçılık - Aşırı Milliyetçilik,
Marksizm ve Diyalektik,
Gizli Örgütler ve Ezoterik Topluluklar,
Milliyetçilik....
|
|
|
|
| |
|

Karadeniz Ansiklopedik Sözlük.

Folklor ve Mitoloji Sözlüğü.
Pontus

Kıyı Dergisi
275. sayı
Kıyı Kültür ve Sanat Dergisi, yayın hayatına
1961’in Ekim ayında başladı. Yayını, kesintilerle
beraber 2002’nin Mart ayına kadar devam
etti. Günümüzde yeniden yayınlanan dergi bu ay
275. sayısını çıkarıyor.
FOTOĞRAF GALERİLERİ

Eski Karadeniz fotoğrafları

Karadeniz etnografik materyaller

Karadeniz Yemekleri fotoğrafları

iPhone 4 Wallpapers

iPhone 4s Wallpapers, iPhone 5 Backgrounds, iPhone
4s Themess

Wide Screen Photos 1920x1080

Yunanistan fotoğrafları, Greece Walpapers

Doğa, Tabiat, manzara resimleri,Nature Walpapers

Osmanlı imparatorluğu dönemi resimler, Engravings
of Ottoman Empire

otomobil resimleri, araba fotoğrafları,Car
wallpapers
City Wallpapers, HDR photos

Aviation, Aircrafts and Helicopters Wallpapers

Klasik arabalar, Classic Cars wallpapers

Gezi fotoğrafları, Travel All Around the Worl
Full HD Wallpapers

1. Dünya Savaşı resimleri, World War I Photos
1914-1918

Hayvan resimleri,Amazing Animals Wallpapers

Makro fotoğraflar, Macro Flowers photos Wallpapers

Yeniyıl resimleri, New Year Wallpapers,

2. Dünya savaşı uçakları resimleri, World War 2
planes

Tabiat resimleri, WideScreen Nature Wallpapers

Romantik resimler, Romantic Wallpapers
|

JÖN TÜRKLERÎN KORKULU
SÜRGÜN YERİ: Fizan denen şu yer!
Dilimizde ıraklığı,
uzaklığı ifade eden ''Fizan" sözcüğünü,
genellikle coğrafi olarak nereyi tarif ettiğini
bilmeden kullanırız. Gerçekten de Fizan,
dünyanın en ırak, ulaşılması en güç ve en izole
yerlerinden biridir. Burası, saltanatının her
anını darbe korkusu içinde geçiren Sultan
Abdülhamit için, düşmanlarını tecrit edebileceği
en ideal yerdir.
Mehmet Altutı
Namık Kemal, 1873’te Hanya vapuruyla Kıbrıs’a
sürgüne giderken kendisiyle kader birliği eden
(Menapirzade) Nuri Bey’e, adada yolları
ayrıldıktan sonra nereye gönderildiğini
bildirmek için şu kısa notu yazmıştı: “Birader,
iş fena... Ben Magosa’ya gidiyoaım. Siz de
elbette Akka’da kalmazsınız; Fi zan’ı filan
boylarsınız. Sakın mektubumu okuyup da benim
için telaş eyleme! Magosa’ya gidiyorum, amma
Kâğıthane’ye gider gibi gidiyorum.”1 Namık
Kemal’in Nuri Bey’e şaka yollu gözdağı verdiği
Fizan (Arapçası Fezzan), 19 yüzyılda Osmanlı
İmpa ratorluğu’nda en korkulan sürgün yeriydi.
Burası, bugün Libya olarak anılan eski
Trablusgarp vilayetinde, kıyıdan yaklaşık 600 km
içeride, Sahrayı Kebir denen Sahra çölünün doğu
kısmında yer alan bir vahalar topluluğuydu.
Bölge, kuzeyde ve güneyde dağlarla, doğuda Libya
çölüyle ve batıda Sahra’mn uçsuz bucaksız
çölleriyle çevrilmiş doğal bir tecrit alanı
gibiydi. Anadolu’nun yaklaşık dörtte üçü
büyüklüğündeki topraklar hemen bütünüyle
çöllerle kaplıydı. Bölgedeki yegâne yaşam
alanları, yeraltı su tabakasının satha
yakınlaştığı çukurluklar ve vadilerdi. Fizan, bu
gibi yerlerde görülen ender vahalar dışında
insanoğluna yaşam şansı vermeyen, sert ve
acımasız bir karaktere sahipti. Fizan'ın
Tarihi ve Coğrafyası Bir mutasarrıflık olarak
Fizan’ın bağlı olduğu Trablusgarp, Tunus ve
Cezayir’le birlikte Osmanlılarm “Garp Ocakları”
arasında yer alıyordu.2 Bölge ilk olarak 16.
yüzyıl ortalarında Osmanlılara bağlanmıştı.
1551’de başlayan Osmanlı hâkimiyeti 171 l’e
kadar sürmüş, ancak bu tarihte yönetim Karamanlı
ailesine geçmiş ve bundan sonra İstanbul’la
yönetim ilişkisi tamamen biçimsel bir hal
almıştı. Ne var ki Cezayir’in 1830’larda
Fransızlar tarafından işgal edilmesi,
İstanbul’un gözünü yeniden Kuzey Afrika’ya
yöneltmesine neden olmuştu. 1835’te bölgeye
Mustafa Necip Paşa komutasında güçlü bir donanma
gönderilmiş ve yönetim bir kez daha doğaldan
İstanbul’a bağlanmıştı. Bundan sonraki yaklaşık
75 yıl boyunca Trablusgarp, doğaldan
İstanbul’dan atanan valilerce yönetilecekti.
19. yüzyıla kadar geleneksel olarak Trablusgarp
bir eyalet, Fizan da bu eyalete bağlı bir
sancaktı. 1842’de yapılan bir düzenlemeyle Fizan
önce kaza haline getirildiyse de, 1866’da
Trablusgarp’m yeni idari yapılanmaya uygun
olarak “vilayet” ilan edilmesinden sonra yeniden
onun beş sancağından biri oldu. Sancak merkezi,
19. yüzyılın ikinci yarısında nüfusu 5 bine
ulaşan Murzuk’tu. 1869’da bölge hakkmdaki
gözlemlerini yazan Alman gezgin Gustav
Nachtigal’e3 göre her yanı çöllerle çevrelenen
ve bir ticaret merkezi olarak uzun zamandan beri
önemini yitirmiş olan Murzuk’ta yaklaşık 300
kişilik bir Osmanlı birliği bulunuyordu. Askeri
ve idari yönetim merkezi, tamamen çamurdan
yapılmış yüksek duvarlarıyla kentin kurulduğu
düzlüğün ortasında etkileyici bir görünüm
sergileyen kaleydi. Kentteki evlerin de tamamı
kerpiçten yapılmıştı. Çevreye hâkim olan boz
rengi bozan tek şey, kenti çevreleyen bahçelerin
ve hurma ağaçlarının yeşilliğiydi.4 Murzuk’ta
olduğu gibi, Fizan’daki diğer vahalarda da
(Sebha, Barak, Taı bu, Cerme, Semnu, Godua,
Traghen, Tasavah, Evbari, Tmessa, Ümmü’l Abid ve
Tenıenhint) hayat hem içme, hem de sulama
suyunun temin edildiği kuyulara bağlıydı.
Yeraltı suları yaşamın kaynağıydı. Yerüstü
suları ise yok denilecek kadar azdı. Yağmur, Fi
zan’da bilinmeyen bir şeydi. Bölgedeki yiyecek
kaynaklan da en az su kadar kısıtlıydı.
Vahalarda yapılan sınırlı ölçekteki tarım, bol
miktarda hurmayla birlikte halkın başlıca
gıdasını oluş tuaıyordu. Hayvancılık hemen hemen
yok gibiydi. Fizan’da yaşayan halk, bu zor
koşullara uyum sağlamayı bilmişti. Onların
gıdasızlığa ve susuzluğa tahammül gücü, hicri
1301 (188384) tarihli Trablusgarp Salnamesinde
şu şekilde anlatılıyordu: Bu adamlar
susuzluğa ve açlığa beşer tabiatının
dayanabileceğinden ziyade katlanırlar denilse
caizdir. Çünkü on günlük yola gidecek olanlar
hareketlerinden önce hemen on günlük yemeği ve
ol miktar suyu kendilerine mahsus bir iştahla ve
kabiliyetle bir oturuşta yiyip yola revan
olurlar. Yedi, sekiz gün sonra ellerine yemek ve
su geçmemekle sıkılmaları takdirinde râkib
oldukları [bindikleri] develerin birer
damarlarından çıkardıkları biraz kanı ve devenin
birini kesip em’asını [bağırsaklarını] sıkmakla
biriktirdikleri mayi’i içmekle kefafı nefs edip
[nefislerini köreltip] muhafazai hayat
edebildiklerinin vuku’u çoktur ve develeri dahi
kendileri gibi mütehammildirler
[dayanıklıdırlar].5 Fizan’ı vilayetin merkezi
olan Trab lusgarp’a ve diğer bölgelere bağlayan
yegâne ulaşım aracı, deve kervanlarıydı. Aslında
kuzeyden güneye kum çölleri dışında hiçbir
önemli doğal engel bulunmamasına karşın,
arabaların işleyebileceği bir yol yok tu.
Demiryolu mevcut değildi. Akdeniz sahilinden
Fizan’a ulaşmaya çalışan bir kişi, deve sırtında
30 ila 45 gün süren bir yolculuğu göze almak
zorundaydı. Güneyde, Sudan tarafında ise bu süre
iki katına yakındı. Üstelik kervan yolları
üzerinde kuyulardan ve karakollardan oluşan
düzgün bir menzil teşkilatı da yoktu. Güvenlik
endişesi, kıyı bölgesi ile Fizan arasında mal
akışını sağlayacak bir üretim fazlası olmaması
nedeniyle zaten yüksek kazançlar elde edemeyen
yerel tüccarları daha da isteksiz hale
getiriyordu. Bölgedeki tek ticari aktivite,
Afrika’nın iç kesimlerinden Trablusgaıp ve
Bingazi gibi uluslararası limanlara mal taşıyan
büyük kervanların transit geçişlerinden
ibaretti. Bu durum, diğer bakımlardan olduğu
gibi, ticari olarak da Fizan’ı tecrit edilmiş
bir bölge haline getiriyordu. Öte yandan
Fizan, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren Osmanlı İmparatorluğu ile Batılı
devletler arasında Sahradaki ve Orta Afrika’daki
sahipsiz topraklar üzerinde bir nüfuz savaşı
başlaması üzerine stratejik açıdan büyük önem
kazanmıştı. Sınır meselesi, 19. yüzyıla
gelinceye kadar bu coğrafya parçası üzerinde
önem atfedilen bir konu değildi. Çünkü Garp
Ocakları’nın tamamı Osmanlı devletinin kontrolü
altındayken Sah ra’da sınırları arazi değil,
kabilelerin hareketleri ve kendi aralarındaki
güç dengeleri belirlerdi. İstanbul, her üç ocak
da kendisine bağlı olduğundan bu konuyla fazla
ilgilenmezdi. Ne var j ki 1830’da Fransızların
Cezayir’i işgal ederek Sahra’ya doğru
sarkmaları, 1881’de Tunus’u ele geçirmeleri,
1882’de de İngilizlerin Mısır’ı almaları sınır
konusunu da bir iç mesele olmaktan çıkarmış,
uluslararası platforma taşımıştı. Trablusgarp,
artık Kuzey Afrika’daki son Osmanlı toprağıydı.
Buranın elde tutulması, Akdeniz’deki Osmanlı
varlığı için hayati bir önem kazanırken,
sınırları büsbütün belirsiz olan ve henüz hiçbir
Batılı ülkenin hâkimiyetinde bulunmayan iç
bölgeler üzerindeki mücadele de yüzyılın
şonlarına doğru iyice kızışmıştı. Bu nedenle
İstanbul hükümeti Trablusgarp vilayetinin refah,
asayiş ve güvenlik konularına duymaya başladığı
yakın ilgiye ek olarak, 1890’larda aktif bir
“sahra politikası” geliştirecek ve bunu
uygulamaya koyacaktı.6 Osmanlı varlığı,
bölgenin yerli halkından da destek görüyordu. Fi
zan’m kuzey ahalisini etnik bakımdan Berber
etkisi altında kalmış esmer tenliler, güney
ahalisini ise Hamiler, yani siyah asıllı
yerliler oluşturuyordu. Ayrıca Tunus ve Cezayir
sınırları üzerinde, Nijerya’ya kadar uzanan
bölgede Berber asıllı Tuareg ler yaşıyordu.
1830’lara kadar biçimsel olarak Osmanlı
tebaasından sayılmakla birlikte fiilen bunun
etkisini pek az hisseden Fizanlılar, Fransa’nın
Cezayir’i ele geçirmesinden sonra aynı akıbete
uğramaktan korkarak Osmanlı yönetimiyle
ilişkilerini sıkılaştırmışlardı. FizanCezayir
sınırının en güneydoğusundaki Gat kasabası
ahalisi 1875’te Trablus garp’a bir heyet
göndererek himaye talebinde bulunmuş, bu olaydan
sonra İstanbul hükümeti Fizan ve onun
güneyindeki bölgede etkisini artıracak önlemler
almaya başlamıştı. 1881’de Gat’tan sonra Fizan’m
en güneyindeki Tibesti ve Burko dağlık
bölgesinde TibuReşade kazası teşkil edilmiş ve
Yekubu kabilesinin reisi Mino Toki 500 kuruş
maaşla kaymakam tayin edilmişti.7 Sultan
Abdülhamit Osmanlı İmpara torluğu’nun bu son
Afrika ülkesine özel bir önem atfederken, halife
sıfatıyla İslamiyetin buradan Afrika
içerisindeki siyahi kabilelere yayılması
düşüncesiyle de yakından ilgileniyordu. Ancak
buna rağmen Trablus garp’taki Osmanlı varlığının
Fransız rekabetine dayanabilecek bir düzeye
getirilmesi ve yüzyıllarca kendi haline
bırakılmış olan yönetimin düzene sokulması kolay
değildi. Vilayet, İstanbul tarafından atanan
müşir rütbesinden paşalar tarafından
yönetiliyordu. Osmanlı ülkesinin bu ücra
köşesine atanmak yöneticiler için de bir tür
sürgün anlamına geldiğinden, valiler halkın
refahını artıracak planlar yapmak yerine bir an
evvel ceplerini doldurmayı amaçlıyor, bu
unutulmuş topraklara sürülmüş olmanın acısını
bir an evvel çıkarmaya bakıyorlardı. Bunu bilen
İstanbul hükümeti paşaların görev sürelerini
olabildiğince kısa tutarak, şikâyetler
başlamadan valiyi değiştirme yoluna gidiyordu.8
Bu durum yıllarca devam etmiş, görev süresi
birkaç yılı aşmayan pek çok paşa hiçbir iz
bırakmadan gelip gitmişti. II. Abdülhamit
döneminde gerçekleştirilen ıslahatların en
önemlilerinden biri de, buraya daha uzun süreli,
yetenekli ve uyum sağlayabilecek idarecilerin
atanmasıydı. Örneğin 18811896 arasında 15 yıl
görev yapan Ahmet Rasim Paşa, bu bakımdan bir
ilk teşkil ediyordu. Bölgedeki idari yapının
daha iyi örgütlenmesi ve bu uçsuz bucaksız
toprakların sahipsiz bırakılmaması için yapılan
bir diğer düzenleme de, daha önce hiçbir Osmanlı
yöneticisinin ayak basmadığı küçük nahiye ve
kazalara atamalar yapılmasıydı. Bu şekilde,
Fransızların bölgedeki hâkimiyet kurma çabaları
engellenmeye çalışılıyordu. Örneğin 1906’da,
Fizan’ın oldukça güneyinde, Tibesti bölgesindeki
Barday vahasında toprak bir bina hükümet konağı
yapılarak buraya Osmanlı bayrağı çekildi.
Benzeri çabalar, II. Meşrutiyet’in ilanından
sonra da devam etti. Ancak 1910’da Fizan sancağı
mutasarrıfı Sami (Çölge çen) Bey, gölgede 39
derecede yazdığını söylediği mektubunda İbrahim
Temo’ya bu çabaların yetersizliğini şöyle dile
getiriyordu: Memleketimizi bilmiyor,
tanımıyoruz.. Biz hâlâ Gelibolu sancağı gibi,
Fizan sancağını da öyle idare etmek
istiyoruz. Orada yalnız merkezi livada yüzlerce
memur varken, burada her biri birer vilayet
cesametinde dört kazasıyla koca Fizan’da on beş
memur! Bu erkamda [rakamlarda] kaymakamlar da
dahil! Sonra mesela, Gat kazasında bir vukuat
olsa, merkezi livaya yirmi günde akseder.
Buradan vilayete yazılır, oradan da İstanbul’a..
Derken bir telgraf: Serian tahkikat icrası,
yahud mezkûr mahalle bir memur izamı! Memur
nerede? Mahalline zaten yazılmış. Üç gün sonra
bir telgraf daha, tahkikat ne oldu? Daha benim
yazdığım mektubun Gat’a vasıl olmasına on beş
gün istiyor.. İşte azizim, memleketimizi
bilmiyo nız. Komşumuz Fransızlar ise olanca
mevcudiyetleriyle çalışıyorlar, çünkü kendileri
böyle bir fikre kani: Türkler uyandı.. Daha
buralarda işe başlamadan çalışalım, kendilerini
bir emri vaki karşısında bulunduralım.. Bereket
versin ki, bağıra çağıra istediğim gibi birkaç
kaymakam bulabildim. Biz de bunların
teşebbüslerini akim bırakmak üzere paçaları
sıvadık, çalışıyo nız...9 Bir Sürgün Yeri
Olarak Fizan Fizan, 19 yüzyılın ikinci
yarısında Osmanlı devletinin Sahra’ya açılan
kapısı olarak elde ettiği öneme rağmen, asıl
ününü jeopolitik konumundan dolayı değil, onu
bir açıkhava hapishanesi haline getiren ideal
sürgün yeri özellikleriyle kazandı. Trablusgarp,
eskiden beri hem siyasal suçlular, hem de
merkezden uzaklaştırılmak istenen devlet
görevlileri için bir sürgün yeriydi. Namık
Kemal’in makalemizin başında yer verdiğimiz
mektubundan da anlaşılacağı gibi, Fi zan’ın bir
sürgün yeri olarak kullanılmasına II.
Abdiilhamit’ten önce başlanmıştı. Ancak burası,
asıl ününü “Kızıl Sultan” zamanında edindi.
Tahttan indirilme korkusunu paranoyakça bir
saplantı haline getiren Sultan Abdülhamit,
çareyi en tehlikeli düşmanlarını (Jön Türkleri)
zehirlerini saçamayacakları, saçsalar bile
etkili olamayacakları en emniyetli yer olan
Fizan’a sürmekte buldu. Genel olarak
Trablusgarp, özellikle de Fizan, onun bir sürgün
yerinden beklediği tüm koşulları mükemmel
karşılayan bir yerdi. Trablusgarp ile İstanbul
arasındaki bağlantı sadece deniz yoluyla
sağlanabiliyordu ve ayda birkaç taneyi geçmeyen
İdarei Mahsusa seferiyle sınırlıydı.10 Fizan ise
Trablusgarp’tan en az 30 gün mesafedeydi. Sadece
yerlilerin oturduğu bu ırak vahalar, tehlikeli
beyinler için ideal bir tecrit yeriydi. Burada
ne kışkırtıcı gazeteler, ne tahrikçi arkadaşlar,
ne de Avrupa’daki Jön Türklerin sahip olduğu
imkânlar vardı. Burası, zararlı düşüncelerin ve
tehlikeli planların hükmünü kaybettiği bir
yerdi. Sürgün, Abdülhamit’in en sık
başvurduğu cezalandırma yöntemlerinden biriydi.
Aslında bu yöntemin amacı cezalandırmak kadar
özellikle siyasal suçlular için konuşacak
olursak iktidarının devamı için tehlikeli bul
duğu kişileri İstanbul’dan uzaklaştırmak, Jön
Türk hareketini dağıtmak ve örgüt mensuplarını
pasifize etmekti. Hatta kimi örnekler, bu ikinci
amacın bazen daha öne çıktığını gösteriyordu.
Örneğin 1896’da, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin
planladığı başarısız darbe girişiminde
sergilediği tavır bu doğaıltudaydı. Söz konusu
olayda plan eyleme geçmeden bir gece önce
cemiyet üyelerinden Nadir Bey’in boşboğazlığı
yüzünden beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmış,
isimler ifşa olmuş ve komplocuların hepsi aynı
gece içinde birbiri ardına tutuklanmıştı.
Teşkilat üyeleri çok ağır bir suçlamayla karşı
karşıya bulunuyorlardı, çünkü söz konusu plan
sadece padişahın hallini değil, gerekirse
öldürülmesini de öngörüyordu. Buna karşı Sultan
Abdülhamit’in tepkisi, plana karışan örgüt
mensuplarını Trablusgarp, Bingazi, Fizan ve Ak
ka gibi imparatorluğun uzak yerleri "Şeref
Kurbanlarından bir grup: Bulaşık yıkayan Yusuf
Akçura, sırtı dönük ayakta duran Ahmet Cevat,
elinde maşrapa olan Varşova Elçisi Ferit ile Ali
Tevfik ve Saffet Tevfik kardeşler. Cengiz
Kahraman arşivi ne göndermekten ibaret
kalmış, hatta planı uygulayacak olan
İstanbul’daki 1. Fırka Komutanı Kâzım Paşa,
rütbe indirimiyle İşkodra valiliğine atanarak
basit bir cezayla kurtulmuştu. Sina Akşin,
Abdülhamit’in kendisini devirmek, hatta öldürmek
isteyenlere karşı bu tutumunu “bugünün bazı
müstebit Doğulu hükümdarlarıyla
karşılaştırılınca hayli yumuşak” bulduğunu
söyler. Ona göre Abdülhamit’in bu olaydaki
yumuşaklığının nedeni, büyük olasılıkla Ermeni
olaylarından ötürü sarsılmış olan uluslararası
nüfuzunu daha fazla sarsmaktan korkmasıydı.
Ayrıca meşrutiyetin geri gelme olasılığına
karşı, kendisine yumuşak bir zemin hazırlamaya
çalışı yor da olabilirdi. Dolayısıyla böy
le davranmasının sebebi “ihti yat”tan
ibaretti. Yoksa Mithat ve Mahmut Celaleddin
Paşaları Ta if’te boğdurması, Abdiilhamit’in
gerek gördüğünde bu yollara başvurmaktan
çekinmediğini gösteriyordu.11 Öte taraftan
kimilerine göre Ab dülhamit’in hemen her
zaman sürgün cezasıyla yetinmesine neden
olan şey, ondaki “adalet” ve “merhamet”
duygularıydı. Ona yakıştırılan “zalim”, “hak
ta nımaz”, “keyfi” ve “nefsani” sı fatları
tamamen uydurma, “Kızıl Şultan” yakıştırması
ise tama men “Ermenilerin icat ettiği ve
bütün cihana yaydığı” bir leke den ibaretti.
Abdülhamit’in Tıb biyelileri ve
hürriyetçileri astırıp kestirdiği, çuvallar
içinde Mar ıjnara’ya attırdığı hiçbir şekilde
doğru olmadığı gibi, Necip Fa zıl’a göre
Abdülhamit devrinde tek bir insan bile onun
iradesiyle öl diirülmemişti. “Vicdanları
Allah kor kusu ve şeriat saygısına yuva olan
ulvî hâkimlerin verdiği haklı idam
hükümlerinden de hiçbiri” onun ta rafından
onaylanmamış, bu cezalar daima süresiz hapse
ve sürgüne dö nüştürülmüştü: Abdülhamit’in
elini uzatmak şöyle dursun, parmağının
gölgesiyle dokunmadığı adalet cihazından ayrı
olarak şahsi ve idari adaleti, biricik ceza
olarak, sürgün dedikleri nefyetmelerden, gerçek
ifadesiyle uzaklaştırma ve yer değiştirmelerden
başka yol tanımamıştır. Bunu da, ‘sürgün’
kelimesinin gizlediği zalim manadan ayırıp
sadece bol ödeneklerle yer değiştirme diye ele
alırsanız, o pek sık nefyetmelerin sırrını
çözmüş olursunuz. Abdülhamit, gidiş ve
tutumlarını yanlış gördüğü bazı insanları,
memleketin şurasına ve burasına dağıtıyor, orada
kendilerini tamamıyla serbest bırakıp yalnız
uzaktan tarassut ediyor [gözlüyor] ve kesesinden
besliyordu. Hatta, o vahşi manasıyla sürgün,
hakikatte bir nevi ‘sanatoryum’ olarak nice
maceracıların geçim vasıtası haline gelmişti.12
"Şeref Kurbanları"nın kaldığı koğuş.
(Oturan, Bahriye Mektebi muallimlerinden Saffet
Tevfik Bey.) Cengiz Kahraman arşivi
Abdülhamit’in sürgün siyaseti, bir ölçüye kadar
amacına ulaşmış, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin
İstanbul’daki örgütünün çökertilmesinde ve
muhalefetin İstanbul’dan uzaklaştırılmasında
etkili olmuştur. Sürgüne gönderilen çok sayıdaki
siyasi, en azından bir süre için hareketten
uzaklaştırılmıştır. Ancak bunların bir kısmı
sürgünde bulundukları yerlerden kaçarak
Avrupa’daki Jön Türklerle birleşmiş, bir kısmı
da siyasi etkinliklerini bulundukları yerlere
taşıyarak oralarda yeni şubeler kurulmasını
sağlamıştır. Bu yönüyle sürgün siyaseti, genel
olarak Abdülhamit’in aleyhine işlemiştir. Prens
Sabahattin’e göre II. Abdülhamit, İstanbul’daki
okullarda ve fakültelerde çağdaş bir eğitim
gören binlerce Türk gencini sürgün ederek,
istemeden özgürlük davasına büyük ölçüde hizmet
etmişti. Çünkü bu sürgünler, imparatorluğun en
ücra köşelerine kadar ilerleme davasının
havariliğini yapmıştı. Siyasal sürgünler
sayesinde kırsal kesim de, kentlerle birlikte
çağdaş düşüncelerle tanışmaya başlamıştı.13
Şeref Kurbanları Abdülhamit’in saltanatı
boyunca giriştiği en büyük sürgün operas
yonu, yukarıda sözünü ettiğimiz darbe
girişiminden bir yıl sonra, 1897’de
gerçekleşti. Sultan, söz konusu girişimden
sonra ittihat ve Terakki’nin toparlanmaya
çalı şan İstanbul örgütünü yakın taki be
almıştı. Bu sırada aldığı bir ih bar, örgütü
tamamen çökertmeye yönelik olarak büyük bir
tuaıkla ma operasyonuna girişmesine neden
oldu. Bu operasyonda İtti hat ve Terakki
Cemiyeti’yle ilgili görülen 324’ü öğrenci,
toplam 630 kişi tutuklanarak hücrelere
kondu. Bunlar muhtelif tarihler de ve
İstanbul’un çeşitli semtle rinde yakalanmış,
ayrı ayrı hücre lerde yatırıldıktan sonra
hepsi Taşkışla’da toplanmıştı. Ancak son
gün bir araya getirilen bu gençler
birbirlerini pek tanımı yordu. Tek ortak
özellikleri, “zu lüm ve itisafa muanz,
hürriyeti meş ru’anın istirdadına sai, Kanunı
Esa si’nin iadesine hâdim” olmalarıydı.14
Taşkışla Divanı Harbi’nde yapılan
yargılamalarında 78 kişi suçlu bulunarak
sürgünle cezalandırıldı. Önemli bir kısmı
Tıbbiye öğrencilerinden ve hekimlerden oluşan
sürgün kafilesi, nereye gönderildiklerinden
habersiz olarak, 8 Eylül 1897 tarihinde Şeref
vapuruna bindirilerek yola çıkarıldı.
Kafiledekiler, bindiril dikleri geminin adından
dolayı “Şeref Kurbanları” adıyla Jön Türkler
arasında “Abdülhamit zulmünün” canlı bir kanıtı
olarak efsaneleştiler. Bu, o zamana kadar
Abdülhamit’in İttihat ve Terakki’ye karşı
giriştiği en büyük sindirme harekâtıydı.
Mahkûmlar 15 Eylül 1897’de Trablus garp’a
indiklerinde, plan onların Fi zan’m merkezi olan
Murzuk kazasına gönderilmesiydi. Ne var ki vali
Namık Paşa’nın çabalarıyla, Şeref Kurbanlarının
çoğu Trablusgarp’ta alı kondu. Bunlar bir süre
kalebent olarak tecrit edildilerse de, daha
sonra çeşitli görevlere atanarak kentten
çıkmamak şartıyla serbest bırakıldılar.
Trablus zaten öteden beri bir sürgün şehriydi.
Buraya yollananların çoğu ailelerini de
getirtmişler, iş güç sahibi olmuşlar, kentin
Mızran ve Rikardo adlı iki büyük caddesinde
sağlı sollu sürgün mahalleleri kurmuşlardı. Yeni
gelen kafile de kısa zamanda bu hayata intibak
etti. Mesleklerine göre kimisi hastanede, kimisi
mühendislik hizmetlerinde, kimisi de çeşitli
devlet dairelerinde görevlendirildi. Sürgünler,
aralarında topladıkları parayla şehrin
merkezinde bir kütüphane kurdular. Ardından bir
okul inşa ettiler. Mektebi İrfan adı verilen
okulun tüm hocaları sürgünlerden oluşuyordu.
Örneğin elifbayı, gazeteci Ahmet Cevat
okutuyordu. Her çareye baş vurularak mektebe
en iyilerinden tedris âlât ve edevatı tedarik
edilmişti. Hatta o devirde belki hiçbir
mektebimizde olmayan bir şey, mektebin sineması
bile vardı. Bir örnek zarif ve temiz
elbiseleriyle bu çocuklar istibdadın kör
gözlerine sokulmak istenen bir varlık gibiydi...
Bu mektep, Trablusgarp’ta menfilerin
(sürgünlerin) dimdik duran bir abidesi idi.15
Sürgünlerin bir kısmı da memur olarak
Trablusgaıp vilayetinin Bingazi, Humus, Derne
gibi kasabalarında görevlendirilmişlerdi.
Sürgünler bir koloni teşkil etmişlerdi,
aralarında her meslekten insan vardı. Mesela
doktorları, Dr. Reşit ve Süleyman Emin Beylerdi.
Aralarında ticarete başlayanlar olmuştu. Kimi
sabun imalathanesi açmış, kimi marangozluğa
başlamıştı. Aralarında zabiti, kaptanı,
eczacısı, mühendisi vardı. II. Meşrutiyet’in
ilanına kadar Trab lusgarp sürgünlerle
ilerlemiş, büyük bir şehir haline gelmişti.
Sürgünler burada siyasi faaliyetlerini
sürdürmekten de geri kalmıyorlardı. ittihat ve
Terakki Cemiyeti’nin Tarblusgarp’taki şubesi (7.
Şube), yeni gelenlerle daha da güçlenmiş ve
etkisini artırmıştı. Ayrıca örgüt, "Şeref
Kurbanlarından bir grup, Trablusgarp'ta
kurdukları Osmanlı Kütüphanesi'nin önünde.
Cengiz Kahraman arşivi mücadelesini Avrupa’da
sürdürme kararında olanların kaçmalarına da
yardım ediyordu, ilk firar, 1898 yılının
Eylül’ünde gerçekleşti. Önce Arif ve Hafız
İsmail Beyler bir maltız sandalıyla kaçtılar.
Daha sonra beş kişi birden yok oldu: Dr. Ha mid,
Şeyh Necmeddin, kardeşi Vahyi, Tıbbiyeli Faik ve
Vehbi. 22 Şubat 1899 tarihinde Rıza Şakir ve
Musa Fazıl kaçtılar. Ardından Rıza Şakir Bey,
yine komite karar ve teşebbüsüyle firara
teşebbüs ettiyse de başarılı olmayarak
yakalandı. Dördüncü firar Ferit, Yusuf Akçura ve
Fazlı Beylerinki idi. Bunu, ilerleyen yıllarda
diğerleri izledi. Ancak Trablusgarp’a
gönderilen sürgünler arasında en ilginç firar
hikâyesi, Bahriye Zabiti Sami Bey’in 1908
Şubat’ında Murzuk’tan kaçışıydı. Jön Türk
hareketine katıldığı için yargılanarak iki kez
ölüme hüküm giyen Sami Bey, cezası ömür boyu
kalebentliğe çevrilerek Fizan’a gönderilmişti.
Sonunda buradan kaçmaya karar vermiş ve Büyük
Sahra çölünü tek başına aşmak suretiyle altı
aylık bir yolculuktan sonra Gine Körfezi
kıyılarına ulaşmıştı. Bu büyük başarısından
ötürü sonradan “Çölgeçen” soyadını alan Sami Bey
oraya vardığında, İstanbul’da çoktan Meşrutiyet
ilan edilmişti.
Namık Kemal'in
Husûsî Mektupları, c. 1, yay. haz. Feyzİye
Abdullah Tansel, Ankara: Türk Tarih Kurumu
Yayınları, 1967, s. 233. Garp Ocakları:
OsmanlIların Cezayir'e ayak bastıkları 16.
yüzyıl başından, Tunus ve Cezayir’in
Fransızların işgaline uğradığı 19. yüzyıl
ortalarına kadar, Kuzey Afrika’da üç özerk
eyalete (Trablusgaıp, Tunus ve Cezayir) verilen
ortak ad. Bunların özel yönetim biçimleri vardı.
Gustav Nachtigal: Alman doktor. Ciğerlerindeki
bir rahatsızlık nedeniyle 1862’de Kuzey
Afrika'ya geldi. Cezayir ve Tunus’ta kaldı.
1868'de Almanya’ya dönmek üzereyken bir davet
üzerine Bornu’ya (orta Afrika’da bir bölge)
giden bir Alman grubuna katıldı. Sonraki beş
buçuk yıl boyunca, Kuzey ve Ona Afrika’nın büyük
bölümünü kapsayan bir araştırma gezisi
gerçekleştirdi. Seyahati boyunca tuttuğu notlan
18791889 yılları arasında üç cilt olarak
yayımladı. Gustav Nachtigal, Sahara and
Sudan, c. 1, çev. Allan G. B. Fisher ve Humphrey
J. Fisher, New York: Barnes & Noble Books, 1974,
s. 78 vd. Salnamei Vilayeti Trablusgaıp, 1301
(188384). Abdurrahman Çaycı, Büyük Sabra'da
TürkFransız Rekabeti, Ankara: Türk Tarih Kurumu
Yayınları, 1995, s. 1213. Celal Tevfik
Karasapan, Libya, Trablusgaıp, Bingazi ve Fizan,
Ankara: Resimli Posta Matbaası, I960. Gustav
Nachtigal, age, s. 25. İbrahim Temo, İbrahim
Temo’nun İttihat ve Terakki Anılan, İstanbul:
Arba Yayınları, 1987, s. 202, Bu seferler son
derece düzensizdi. Paul Fesch'e göre 1903
yılında Trablusgarp’a yanaşan Osmanlı bandıralı
gemi sayısı sadece 5 taneden ibaretti. Bkz. Paul
Fesch, Abdülhamit’in Son Günlerinde İstanbul,
çev. Erol Üyepazarcı, İstanbul: Pera Yayınları,
1999, s. 657. Sina Akşin, Jön Türkler ve
İttihat Terakki, Ankara: imge Kitabevi, 1998, s.
38. Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan II.
Abdülhamit Han, İstanbul: Büyük Doğu Yayınları,
1998, s. 332337. Prens Sabahattin, “Libéraux
Turcs et Arméniens”, Courrier Européen, 1 Aralık
1905. Dr. Reşid Bey’in Hatıraları: Sürgünden
İntihara, yay. Ahmet Mehmetefendioğlu, İstanbul:
Arba Yayınları, 1993, s. 28. Feridun
Kandemir, Zindan Hatıraları, İstanbul: Sinan
Neşriyat Evi, 1932, s. 238.
|
|
|
| |