
PONTUS: Antikçağ'dan Günümüze Karadeniz'in
Etnik ve Siyasi Tarihi
Özhan Öztürk
Bu kitap, Karadeniz çevresinde beliren ilk yaşam
izlerinden günümüze dek gerçekleşen tüm tarihî
gelişmeleri jeopolitik odaklı değerlendiren bir
tarih anlayışının yanı sıra; coğrafya, arkeoloji,
etnoloji, folklor, hatta genetik kaynaklar da
kullanılarak oluşturulmuş disiplinlerarası bir
çalışmadır. Karadeniz kıyısında ortaya çıkan
yerleşimleri; otokton halklar ile istilacılar
arasında doğal kaynakların paylaşımına paralel
olarak gelişen yerleşim ve çatışma ilişkisini;
Karadeniz’e egemen olmak isteyen güç odaklarının
mücadele ve yönetim modellerini; zaman içinde
yaşanan göç, sürgün ve çatışmaları; mümkün
olduğunca 20. yüzyılın ideolojik kurgularından
uzak durmaya çalışılarak okuyucuya sunulmaktadır.
Dolayısıyla Pontus: Antikçağ’dan Günümüze
Karadeniz’in Etnik ve Siyasi Tarihi, Türk
arşivlerindeki verileri pek alışılmadık bir
biçimde İngiliz, Yunan, Ermeni, Rus arşiv ve
kaynaklarıyla kıyaslayarak ele alan, güncel
makale ve bulguların yanı sıra yerel dil ile
folklorik arşivleri de yorumlayarak kullanan
devrimci bir çalışma olup tarih, arkeoloji ve
etnoloji meraklıları kadar Karadeniz havzasının
jeopolitiğini anlama bağlamında kapsamlı
içeriğiyle siyaset öğrencilerine de özgün bir
vizyon kazandıracak niteliktedir.
İnternetten indirimli Satın almak için
Yayıncı:
Genesis Kitap,
Yüksel cad. 34/A Kızılay Ankara
Tel: 433 50 41 - 433 77 17
ISBN 978-605-5410-17-9
Bu sayfayı beğendiyeseniz
paylaşmak için
Kitap Önsöz'ünden
Daha ilk çalışmam Karadeniz Ansiklopedik
Sözlük’ü hazırlarken Karadeniz’in tüm kıyılarını
içeren coğrafya ve tarih içerikli bir kitap
fikrime düşmüştü. Bununla birlikte 19. yüzyılda
ulus tarih yazımına ait imal edilen hazır
şablonların varlığına karşın Karadeniz havzası
gibi çok sayıda ulus ve devletin var olduğu
büyük coğrafi bölgelerin tarih yazımı üzerinde
uzlaşılan bir ölçütün olmaması, hazırlık
aşamasında zor bir engel olarak karşıma çıkıp
hevesimi tümüyle kırmıştı. Ancak konuyu ölçeğini
kendim belirleyeceğim bir harita gibi ele alıp,
her kent ve köyün yerel özelliklerini acımasızca
geçiştirmeden, neyi atlayıp ve neye dikkat
edeceğim konusunu netleştirip, okurun detaya
saplanmadan bütünü görebileceğini umduğum
kendimce bir ölçek saptayıp çalışmaya başlamakta
gecikmedim. Çalışmamın amacı Türkçe literatürde
ihmal edilen bir konu olan Karadeniz coğrafya ve
arkeolojisi ile ilgili temel bilgileri verdikten
sonra kıyı bölgesini tarihi isimlerine göre
bölüm bölüm ayırarak yer yer özgün yorumlarımla
birlikte Antik Çağ’dan itibaren yaşamış halkları,
kurulan yerleşim ve önemli tarihi olayları
akademik bir disiplin içerisinde okuyucuya
sunmaktı. Kafasında sorular biriktirmiş veya
yeni sorular arayan meraklılarına ideolojik
kurgu ve hurafelerden uzak, önceden yazılanları
tekrar etmeyecek yeni bir pencere açmak
istiyordum. Kitabın konusunun yanı sıra ele
aldığım mekân ve zaman aralığının genişliği göz
önüne alındığında bile yeterli sayılabilecek
arşivimin disiplinler arası bir araştırmayla
özetlenip, yorumlanması gerektiği de ortadaydı.
Bu yüzden henüz bilim dalları arasına bugünkü
gibi sınırların çekilmediği ve dünyanın bugün
alışık olduğumuzdan farklı değerlendirildiği
Antik Çağ kaynakları dâhil olmak üzere bölge
hakkında orijinal bilgi veren her döneme ait
kitap, seyahatname, imparatorluk ve kilise
kayıtları gibi belgeler ile civar devletlerin
uluslaşma sürecinde kendi halklarının geçmişini
her türlü günahtan arındırarak imal ettikleri
metinlere dek pek çok eseri eleştirel bir gözle
inceledim.
Çerkez ve Tatar sürgünleri üzerine yazılmış
birkaç çalışma dışında Türkçe literatürde
Karadeniz’in karşı kıyıları neredeyse tamamen
ihmal edilmişti. Anadolu sahili üzerine
yazılanlar ise yine birkaç özgün yapıtın dışında
bir yandan Karadenizlileri Orta Asya toplumları
ile zorlama iddialarla özdeşleştiren diğer
yandan Rum ve Ermenilerin 20. yüzyıl başlarında
yaşadığı felaketler dizisini neden-sonuç
ilişkisi içinde değerlendirmeden, karşı tarafa
en ufak bir empati beslemek bir yana çoğunlukla
gerektiğinde yalanlamak için bile olsa Yunan ve
Ermeni kaynaklarını kullanmayan, önemli bir
kısmı ısmarlama hazırlanmış, ideolojik kaygı
güden yapıtlardı. Karadeniz veya Pontus
konusunda okuduğum tüm kitapların birbirini
tekrar ettiği izlenimini edinirken aynı konuya
diğer taraftan bakan Yunanlı veya Ermenilerin de
bizim bulunduğumuz yerden pek de farklı bir
noktada olmadığını gördüm. Bölgeyi ve
insanlarını yemek alışkanlıkları, ahlaki
yargıları, düşünceleri, inançları, giyim
kuşamları ile tanımanın yanı sıra olan biteni
kadim tarihi bilgiler ile birlikte
değerlendirerek “doğru” okumak, “doğru”
yorumlamak ve mümkün olduğunda “doğru” yazmaya
çalıştım. Daha çok okunmak veya tartışılmak
uğruna klişeleri ters yüz edeceğim diye tarihi,
komplo teorileri ile açıklama çabalarına rağbet
etmeyi hiçbir dönem tarz olarak benimsemediğim
gibi bu çalışmamda da olabilir dediğim
iddialarımın sansasyon yaratmaktan ziyade
gerçeği bulma yolunda atılmış iyi niyetli
adımlar olduğunu ve her zaman yanılma payım
olabileceğini peşinen kabul ediyorum.
Çağlar boyunca tarih adına kaynak olarak
kullanılabilecek pek çok seyahatname, belge
hatta tanıklığın ilgili dönemin egemenlerince
yazdırıldığını, egemenlerin kaybedenleri veya
iktidarlarını tehdit edenleri tarihten “silerek”
bugün sahip olduğumuz ve nedense değişmez
gerçekmiş gibi algıladığımız ortak tarihsel
belleği biçimlendiğini düşünüyorum. Sözgelimi
konu Karadeniz çevresi olunca özellikle İskit,
Trak ve Lazların sırf yazılı kaynak eksikliği
yüzünden haklarının yenildiğini, tarihin sadece
yazıdan ibaret olmadığını, kendi çağları için
önemli uygarlıklara sahip olan bu halkların
mirasını sandığımızdan fazla taşıdığımızı
sanıyorum. Sonuçta Karadeniz tarihi konusunda
olguları kendi tezlerim ışığında değerlendirsem
de kitabın ansiklopedik özelliğinden feragat
etmemek için genel kabul gören teorileri ön
planda vermeye, çoğu zaman kendi yorumumu dip
not olarak ayrıca belirterek geri planda kalmaya
çalıştım.
1990’lı yıllardan itibaren
popüler olan ‘geçmişle hesaplaşma’ bağlamında
yakın tarihimizde yaşanan dramlarla yüzleşmeye
çalışırken, dönemin kudretli İngiliz başbakanı
Lloyd George'un ağzından “Türkler Anadolu'dan
atılmalıdır” sözüyle ifade edilen ruh halinin
politik yansımalarının Anadolu’da yaşanan pek
çok trajediyle neden-sonuç ilişkisi içerisinde
olduğunun da farkındayım. Dolayısıyla resmi
söylemin ezberine mesafeli dururken aynı
mesafeyi savaş propagandası mahsulü tezlere
karşı da koruyup, mantık ve sağduyudan
uzaklaşmadan, neresinden bakarsanız ancak
orasını görebileceğiniz tarihin cam küresinde
okuyucunun zihninde gerçeğe en yakın hayali
kendimce oluşturmaya çalıştım. Tüm çabama karşın
seçkinci ve Batı merkezli tarih yazımından
fersah fersah uzakta kalamadığımın da
farkındayım. Gittikçe zenginleşen ama
güvenilirlik açısından her zaman sorgulanması
gereken internet kaynaklarını, yakın zamanda
gerçekleştirilen arkeolojik bulgu hatta genetik
çalışmaları kitabıma dâhil etmekle, antik
kaynakları mümkün olduğunca ilk elden orijinal
dilinden değerlendirmeye çalışmakla birlikte
Osmanlı arşivi gibi ancak ikinci elden
ulaşabildiğim kaynakları verimli kullanamamamın
çalışmamın zayıf noktasını oluşturduğunu itiraf
etmeliyim. Ayrıca Per Minas Bıjışkyan’ın 1819,
Neal Ascherson’un 1995 ve Charles King’in
2004’de yayımlanan Karadeniz konulu
çalışmalarından etkilendiğimi ama Akdeniz'i
ihtirasla sevdiğini itiraf eden Fernand
Braudel’in 1949’da yayımlanan “II. Felipe
döneminde Akdeniz ve Akdeniz dünyası” adlı
olağanüstü kurgu ve güzellikteki eserinin
beni bu kitap için
özellikle kışkırttığını söyleyebilirim. Ahmet
Hamdi
Tanpınar’ın
kendi hâtıralarını aradığı kent tarihi anlatım
tarzından ne kadar uzak durmaya çalışsam da
asırlar boyunca aynı potada eriyip yekvücut olan
Rum, Türk ve Ermenileri birbirinden koparıp,
düşman kılan süreç ile acılı göç hikayelerini
dinlediğim kökleri Trakya, Bulgaristan, Kırım,
Abhazya, Gürcistan veya Romanya’ya dayanan dost,
komşu ve akrabalarımın zorunlu göçleri sırasında
yaşadığı sıkıntılara karşı tarafsız yaklaşmam
mümkün olamadı. Ayrıca bir Trabzonlu olarak
ortak kültür ve köklere sahip olduğumuz Rumların
Anadolu’dan kopuş sürecinden ve aynı mekanları
paylaştığımız tıpkımızın aynısı olan bu
insanlarla 1-2 kuşak içerisinde tamamen
yabancılaşmamızdan oldukça etkilendim. Özellikle
1923 sonrasında Atina ve Selanik’in kenar
mahallelerinde neredeyse 50 yıl boyunca
prefabrik evlerde Yunanistan’ın üvey evlatları
olarak ağırlanan Anadolu’nun bu güzel
çocuklarını ayakta tutan tek şeyin bir gün
Anadolu’ya geri dönme umudu olduğunu, tıpkı
bizim gibi anavatanlarında başı dik yaşamanın
mücadelesini vermek dışında başka bir günahları
olmadığını bilmenin vicdanıma taşıttığı ağır
yükü de okuyucuyla paylaşarak hafifletmek
istedim.
Son olarak bu kitabı yazmam için desteğini
esirgemeyen, eleştirerek, bilgi veya kaynak
paylaşarak ufkumu genişleten tüm dostlarıma ama
özellikle eşim Arzu Ferdağ Öztürk ile oğlum Sarp
Öztürk’e çoğu zaman onlardan esirgediğim vakti
kütüphanemde bonkörce harcamama gösterdikleri
hoşgörüden dolayı teşekkür etmeyi bir borç
biliyorum.
Özhan Öztürk, İstanbul (28 Mayıs 2011)
|