Liveralı Herodot: İlyas Karagöz
Söyleşi: Mine Akyüz / Ankara/
19 Ocak 2012
İlyas Karagöz kimdir? Yaşam öyküsü nedir?
1933
yılında Tonya’da doğdum,1938 yılında Maçka
Livera Köyü’ne ailece yerleştik. 1942–1947
yılları arasında Maçka Merkez İlkokulunda
okudum. Zonguldak maden ocaklarında bir
süre çalıştıktan sonra, 1963 yılında Almanya‘ya
maden işçisi olarak gittim. Orada çalışırken
hastalandım. Aralıklı olarak 1974 yılına kadar
çalışmaya devam ettim. 1975 yılında malulen
emekli oldum.
1979 yılına kadar çeşitli Alman eyalet,
üniversite ve şehir kütüphanelerinde memleketim
olan Doğu Karadeniz Bölgesi hakkında
araştırmalar yaptım. Bulduğum belge ve
kaynakların kopyalarını alarak memleketime
döndüm.
Kütüphanelere gitme alışkanlığıma memleketimde
de devam eyledim, ama ne yazık ki Alman
kütüphanelerinde gördüğüm ilgiyi Türkiye
kütüphanelerinde göremedim. Aksine, ısrarlı
araştırmalarım nedeniyle kuşkuları üzerime çekip
MİT tarafından takip edimeye başlandım,
karakollarda ifadem alındı, evim jandarmalar
tarafından basıldı. Fakat yılmadım, yoluma devam
ettim. Çünkü sanıldığı gibi vatan haini, bölücü
değildim. Gerçekleri arayan, resmi tarih tezi
kalıplarını aşan bir kişi olarak az çok bir
çevreye sahip olabildim.
Sahip olduğum çevreyi çoğunlukla yabancılar
oluşturdu. Böylece yakın çevremden uzaklaşırken,
uzak çevrelerle yakınlaştım.
Yaşadığınız yeri tanımak istiyoruz.

Trabzon Maçka ilçesinin güneydoğusunda 760
rakımlı, yeni uyduruk adı Yazlık, eski adı
Livera Köyü’nde 1938 yılından beri yaşıyorum.
Livera Köyü 1863-1922 yılına kadar Maçka’da
kurulan Rodopolis Metropolitliğinin merkezi idi.
Bu konumundan dolayı köy diye değil Komopolis,
yani şehir diye anılırdı.
1924 mübadelesinde, 1200 nüfuslu Rum halkı köyü
boşaltmak zorunda kaldı. Köy, boşalır boşalmaz
Tonya, Yomra, Mulaka, Yeri gibi çevrelerden
gelen insanlar tarafından kanunsuz olarak istila
edildi. Bu insanlar Livera’daki Rum evlerine
yerleştiler. Başkaları gelip yerleşmesin diye
diğer evleri yakıp yıktı. Böylece Livera’da ilk
yıkım başladı.
Livera Köyü’nde kayıtlı olan yirmi iki kiliseden
iki tanesi camiye çevrildiği için, yıkımdan
kurtuldu. Geride kalan kiliseler, mabetler gavur
malıdır anlayışının etkisiyle yıktılar.
1929-1930 yıllarında Of muhacirleri kanunen
Livera‘ya yerleştirildi. Eski istilacılar
evlerinden jandarmalar tarafından kovuldu.
Bunların bir kısmı geldikleri yere dönerken, bir
kısmı da köyün kıyısında bucağında barındı.
Livera Köyü doğası, havası, sularının berrak ve
tatlılığı nedeniyle Trabzon İmparatorlarının
yazlığa geldikleri çok meşhur bir köy idi.
19.yüzyıl ortalarında köyde ilk ve ortaokul
İstanbul’daki zengin Liveralılar tarafından
yaptırıldı. İhtiyaçları için vakıflar kuruldu.
Rumların sürülmesiyle bu okullar yıkılıp duvar
taşları yakın arazilerin tarla duvarlarında
kullanıldı.
1940 yılında köyde yapımına başlanan Halkevi
esas görevine başlamadan 1949 yılında ilkokul
olarak hizmete girdi. 1984 yılında da eski Rum
okulları arsası üzerinde modern Yazlık Köyü İlk
Okulu yapıldı. 2010 yılında öğrencisi
kalmadığından kapatıldı.
Livera Köyü’nün yerel evleri, yolları, suları
kayıp olup giderken, köyün başlarını karşıdan
karşıya kaplayan çam ormanları da Orman
İşletmesinin tahribatından kurtulamadı. Böylece
köyün havası, doğası hissedilir bir şekilde
bozuldu.
Eski
geleneksel Rum evleri yıkılıp yerlerine köy
iskânına yakışmayan iki, üç katlı beton yığını
evler yapıldı.
Trabzon ve Karadeniz Tarihi araştırmalarınız ne
zaman başladı, sizi yönlendiren ne oldu?
Trabzon ve yöresi hakkında önceleri hiçbir
bilgim yoktu. Yalnız ilçeler, köyler
arasında bir birine benzemeyen şiveler,
gelenekler, adet ve ananeler, insanların fiziki
yapılarındaki başkalıklar dikkatimi çeken, merak
ettiğim bir konu idi. Elbette bunun bir nedeni
olmalıydı, ama ne idi? Bu soru hafızamda her
zaman çakılı kaldı.
Almanya’da memleket hasretiyle araştırmaya
başladığımda, yavaş yavaş bu bilmeceyi çözmeye
başladım. İlk kez ünlü Alman tarihçisi
J.Phl,Fallmerayer’in 1827 tarihinde yayımlanan
“Trabzon İmparatorluğu Tarihi” (Geschichte des
Kaisertums von Trapezunt) adlı dünya yüzünde
konu ile ilgili ilk yazılan bu kitaptan
çok etkilendim. Fallmerayer 1840’lı
yıllarda üç kez Trabzon’u ziyaret eylemesi ve bu
ziyaret anılarını, Trabzon’la ilgili tarihi
belgeler ve kitabeleri içeren diğer kitapları bu
kişinin hayranı olmama neden oldu. O kadar
hayranı olmuştum ki araştıra araştıra 1863
yılında ölüp Münih’te gömüldüğü mezarını bile
buldum. Mezarının başında, manevi huzurunda
saygıyla eğildim. ”Trabzon sana minnettardır”
diyerek oradan ayrıldım.
Trabzon ve yöre halkı için ilk bilgileri veren
“Xenophon’un Anabasis” (Onbinlerin Dönüşü) adı
ile Türkçeye çevrilen eserin 1845 baskısını elde
ettim.
Tarihte ilk kez bu yörelerde yaşayan insanları
adlarıyla bildiren bu kitap da beni çok
etkilemişti. Trabzon ve batıya doğru Karadeniz
sahillerinde yaşayan yörenin otoktonları olan bu
kabileler Kafkas kökenli olduklarını sonraki
araştırmalarım ortaya koydu.
Koh, Makron, Mosynek, Dril, Tibaren gibi
kabilelerin Roma döneminde birleştirilerek Sann,
Zann, Cann adı altında birleştirildiklerini
bunlara daha sonra Laz denildiğini; Sann, Zann,
Cann’ların adının hala Canik adı ile anılan
Samsun bölgesinde ve Tonya adında yaşadığı
biliniyor.
M.S. 4.yüzyıldan başlamak üzere Karadeniz’in
kuzeyinden geçen Türklerin, Balkanlarda
karşılaştıkları Bizanslılar tarafından askeri
mülk sahipleri, sürgünler, sığınmacılar olarak
Doğu Karadeniz bölgesine yerleştirildiklerini,
Hıristiyanlaşıp Rumlaştıklarını Bizans
kaynaklarından öğrenmem mümkün oldu.

Bunları öğrendikten sonra yaşadığım yörenin ilçe
ve köylerinde yaşayan insanların çeşitliliğinin
nedenlerini bulmuş oldum. Ne yazık ki bu
bulgularım bir yandan beni toplumdan
uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramadı.
Kitaplar, solmayan çiçekler mi? Sizi hayatınızda
başka hangi kitaplar etkiledi?
Voltaire: ”Okuma ruhu yüceltir” demiş. Okumanın
önemi hakkındaki görüşleriniz.
Benim bireysel görüşüme göre okumayı sevenler
için en yakın arkadaşları kitaplar olmalıdır.
İlk okulda harfleri katıp okumayı çözmeye
başladığımda yollarda bulduğum çamurlu kağıt
parçalarını alıp okurdum. Okuma sevgim ve
alışkanlığım o zamanlarda başladığını çok iyi
hatırlıyorum. Bu benim için ömür boyu sürecek
bir kazanç olmuştu.
1975 yılında emekliye ayrıldıktan sonra bu
kazancım gittikçe artmaya başladı.
Uğraşılarımdan hiçbir maddi kazancım olmadı, hep
verdim, hiç almadım.
Kitaplarım beni toplumun kirliliğinden çekip
çıkardı, kahve köşelerinde dedikodulardan,
oyunlardan kurtardı. Beni en çok teselli edenler
kitaplarım oldu. Çarşılara, pazarlara
gittiğimde, yani kitaplarımdan ayrıldığımda ne
kadar kalabalık çevrede bulunsam da kendimi
yalnız hissettim. Eve dönüp kitaplarıma
kavuştuğumda, onları açıp okumaya başladığımda
hep huzura kavuşurdum. Okudukça asalak
düşüncelerim dağılır, okuduğum olaylarla
birlikte yaşar, kendimden geçerim. Hoşuma
gitmeyen kitaplar ve konularla tartışmaya,
çekişmeye girmeden bir tarafa bırakır hoşuma
gidenlere sarılırım.
Okuduğum yüzlerce kitaptan din, inanç konusunda
Cemil Sena’nın “Hz.Muhammed’in Felsefesi”adlı
kitap beni çok etkiledi. Onun verdiği
kaynaklardan başlayarak islam felsefesi,
tasavvuf, fıkıh, akaid gibi konuların
derinliklerine indim. Şeyh-i Ekber lakabıyla
anılan Muhyiddin Arabi’nin vahdet-i vücut ve
Hallacı Mansur’un enel hak felsefelerinde
durdum, noktalayıp buradan ileri gitmeye gerek
görmedim.
Osmanlı
tarihinin karmaşık yollarında döndüm dolaştım.
İsmail Tokalak’ın “Bizans-Osmanlı Sentezi,
Bizans Kültür ve Kurumlarının Osmanlı Üzerine
Etkisi” İst. 2006 büyük boy 704 sayfalık
mükemmel eser, düşündüğüm doğrulara beni sevk
eyledi. Osmanlı tarihini böylece noktaladım.
Birbirleriyle çatışır çok çeşitli Türk
tarihlerini okudum, doğrusu hiçbir görüşe karar
veremedim. Türklerin genel tarihi değilse de
kimliklerini Bozkurt Güvenç’in kapsamlı “ Türk
Kimliği” adlı eseri beni rahatlattı.
Yaşadığım Trabzon’un tarihini yazan
Fallmerayer’in yukarıda adı geçen “Trabzon
İmparatorluğu Tarihi” adlı eseri 1940’ lı
yıllarda Ahmet Eren tarafından güzel bir
tercümesi yapılmış ve yayımlanması için Türk
Tarih Kurumuna teslim edilmişti, yabancı kaynak
düşmanlığı etkisiyle bu kitap şimdiye kadar
yayımlanmadı, yakın bir zaman önce yayın
sırasına konuldu, bekliyoruz.
Rahmetli Mahmut Goloğlu’nun yazdığı “Anadolu’nun
Milli Devleti Pontos”Ank.1973 ve “Trabzon
Tarihi” Ank.1975 adlı eserlerinden başka,
Trabzon için yazılıp çizilen bütün eserlerin
milliyetçi, dinci duygularla yazıldıklarını
gördüm. Bilimsel değerlerden yoksun olan bu
eserlere kulak asmadım…
1981 yılında H.Lowry tarafından yazılmış
”Trabzon Şehrinin Müslümanlaşması ve
Türkleşmesi” adlı önemli eser piyasadan
toplatıldı, yasaklandı. Ama 1998 yılında ikinci
baskısı yapılıp yeniden piyasaya sürüldü.
Yasaklanıp sonra yeniden basılıp yayımlanmasının
nedenlerini sormaya hiç de gerek yoktur.
Bu kitabın etkisiyle olacak ki Hanefi Bostan
tarafından hazırlanıp yayımlanması için Türk
Tarih Kurumuna teslim edilen bu eser uzun bir
gecikmeden sonra 2002 yılında “xv. ve xvı.
Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadi
Hayat” adı ile yayımlandı.
Çoğu Osmanlı arşiv belgelerine dayanarak yazılan
bu kitap, Trabzon tarihine cevap verecek bir
nitelikte değildir. Adından da anlaşılacağı gibi
Osmanlı döneminin bir parçası ve taraflı
yazıldığı ilk satırlarından anlaşılıyor.
Anadolu
ve özellikle Karadeniz bölgesinden sürülen
Rumlarla ilgili bilgiler “Pontos Meselesi” adı
altında bol ve çeşitli yayınlar arasında
yerlerini alırlar. Hepsinde de taraflılık hemen
hissedilir. Onlar yaptı biz yapmadık, onlar
yaktılar, yıktılar, asıp kestiler, biz yapmadık
gibi savunmalar insan aklının alacağı,
inandırıcılığı olan şeyler değiller.
Bütün bu yazılanlar arasında Stefanos
Yerasimos’un “Milliyetler ve Sınırları” İst 1994
adlı kitabının 351–424 sayfalarında yazılan
makaleden başka gerçeklerle ilgili, tarafsız bir
eser henüz verilmemiştir.
Mübadele ile ilgili İstanbul Bilgi Üniversitesi
tarafından yayımlanan ”Yeniden Kurulan
Yaşamlar”İst.2005, ”Diplomasi ve Göç” İst.2006,
”Egeyi Geçerken” İst 2007ve “İki Kere Yabancı”
İst.2008 adlı gerçekçi ve kapsamlı eserler
yazıldı.
En son olarak Özhan Öztürk tarafından yazılıp
2011 yılında yayımlanan “Pontos” geçmişinden
günümüze kadar insanı, kültürü ile tanıtan bu
dev eser sanıyorum ki kuşkularla dolu
tartışmaların bir sonu ve mührü olacaktır.
Aslında Pontos denen Karadeniz Bölgesinde
sanıldığı ve yazılıp çizildiği gibi kuşku ve
endişe verecek bir durum yoktur. Böyle kuşkuları
yaratanlar ne kadar yazarlarsa yazsınlar
gerçekleri yakalayamayacaklar. Gerçekleri,
hayalleri yakın gelecek belli edecektir.
Kitaplığınız, hayatınızı yaşadığınız,
yönettiğiniz, güncellediğiniz yer mi?
Kitaplığınızı nasıl tanımlarsınız?
Kitaplarım en sevdiğim arkadaşlarımdır. Onları
resmi kuruluşlara hediye eylemek için çok
teklifler aldım. Çok sevdiğim köyümün
insanlarına değil de, Livera adına vakıf eylemek
benim için güzel bir iş olacağında karar kıldım.
Yaşayabilecekleri kadar onlar için müstakil bir
yer hazırladım. Hazırladığım bu yerden dışarı
çıkmayacaklar. Yanar, çürürlerse de Livera
toprağında yansın çürüsünler, bu topraklara
karışsınlar. Ümidim odur ki, ben de bu
topraklara gömülürüm de vücudum bu topraklara
karışır ve kitaplarımla tekrar buluşurum.
Araştırmalarınıza değinelim isterseniz,
yayımladığınız ilk kitabınız ve diğer
kitaplarınız.
Kitaplarım:
İlk hazırladığım kitabın adı ”Trabzon İnsanı”
idi. Bu kitabın yayın öyküsü uzundur. Sonuçta
Trabzon’da Derya Kitap evi tarafından 1998
yılında yayımlandı. Büyük boy 400 sayfalık kitap
152 sayfaya indirilip, adı değiştirilerek
”Tarihsel Süreçte Trabzon Halkı” adını aldı.
Kendi eserimdir ama bu haliyle hoşuma gitmedi.
İkinci kitabım ”Maçka Yer Adları” Mehmet Bilgin
yardımlarıyla İstanbul’da 2003 yılında
yayımlandı.
Üçüncü eserim olan ”Trabzon Yer Adları” Yahya
Düzenli’nin yardımlarıyla Ankara’da 2004 yılında
301 sayfa olarak yayımlandı, aynı kitabın
ilaveli ikinci baskısı Derya kitap evi
tarafından 2006 yılında 391 sayfa olarak
yayımlandı.
Dördüncü kitabım ”Kolkideden Herakles
Sütunlarına Kaybolmuş Bir Ulusun İzlerinde” adı
ile hazırlandı. Yahya Düzenli tarafından
“Mitolojide Doğu Karadeniz” adı ile 2003 yılında
159 sayfa olarak Ankara’da yayımlandı. Bu
kitabın da ikinci baskısı Derya Kitap evi
tarafından 2007 yılında 196 sayfa olarak
yayımlandı…
Hazırladığım diğer kitaplar:
1- “Anılar” 2011 yılına kadar ki
anılarım yer almaktadır, 478 sayfadır.
2- “Düşünceler” 2001 yılında başlayıp 2011
yılında bitirdiğim 594 sayfalık kendi
düşüncelerimi içeren bir eserdir.
3- “Çehreler” adlı kitabımda 30 yıllık
araştırmalarım ile ilgili çoğunluğu yabancı
akademisyenlerden oluşan kişiler ve yerli
akademisyenlerle ilgili tanıştığım kişilerden,
olumlu olumsuz anlamlı buluşma ve ziyaretlerden
oluşan, 173 sayfa yerli ve 254 sayfa yabancıları
kapsayan 2006 yılında başlayıp 2011 yılında
bitirdiğim bir eser.
4- “Trabzon’da Aşure Çorbası” 2006-2011 yılları
arasında milliyetçi, dinci duygularla yazılan
kitap ve yazılara karşı cevaplardan oluşan 562
sayfalık kitap.
5- “Pelasglar-Amazonlar-Kaşgalar” 313 sayfalık
bu kitap Karadeniz’den Yunanistan-Akdeniz
havzasına ilk yerleşip uygarlıklar yaratan
efsaneleşmiş milletlerin tarihi.
6- “Gaia’dan Karadeniz Uşaklarına” 391 sayfalık
bu araştırma da mitolojik çağlardan Topal
Osman’a Karadeniz insanının olaylarıyla ilgili.
7- “Türkler-Yunanlılar” 1999 yılındaki deprem
felaketi nedeniyle Yunanlıların yardımları,
üzüntülerini belirttikleri duyguları, aynı yıl
Yunanistan’a yaptığım ziyaretin anıları.
8- “Mitostan Günümüze Pontos” 256 sayfa
9- “Geçmişten Günümüze Livera” 388 sayfa
10- “Destanlaşan Livera” 537 sayfa
11- “Liveralıların Dilinden” Atina’daki “Küçük
Asya Araştırmaları Merkezi” arşivinden elde
ettiğim 227 sayfa metin ile 108 sayfa
tercümelerinden oluşan Liveralıların sözlü
anıları.
Anadolu ve dolayısıyla Karadeniz’in Kafkaslara
bitişik doğu köşeleri insanı, kültürü, olayları
ile mitlerle karışıp kaynaşmıştır.

Gerek dinlerin ve gerekse uygarlık, kültür,
olayların kökenleri mitolojiye dayandığı
gittikçe kanıtlanmaktadır.
Karadeniz’in haşin, yabani doğasında yaratılan
insanlar doğal olarak haşin, yabani karakterlere
sahip olacaklardır. Bu doğadan kopup batıya,
Akdeniz havzasına ve dolayısıyla Avrupa ve Yunan
topraklarında yerleşen bu insanlar Yunan
uygarlığını ve medeniyetini yaratanlar
olmuşlardır. Roma İmparatorluğunun efsanevi
kurucuları da bunlar olmuşlardır.
Pelasg, Kaşga, Amazon, Hellen, Etrüks, Tyrsen ve
daha birçok batı milletlerine verilen isimler
bunların gerçek isimleri değil, yabancıların
onlara yakıştırdıkları isimlerdir. Hepimiz
Hz.Adem’in torunlarıyız dediğimiz gibi,
doğusu-batısı, kuzey-güneyi ile hepimiz
Karadeniz soy ağacının dallarıyız desek, çeşitli
milletleri bir merkezde toplar, düşmanlıkların
yerini dostluklar almış olur. Hem dünya ve hem
de üzerinde yaşayan insanlar için bir hizmet
yapılmış olur.
Sonuç olarak diyebilirim ki, yakın zamanlarda
Doğu Karadeniz adını taşıyan çeşitli kitaplar,
süreli yayınlar gündemde yerlerini almışlardır.
Bunları hazırlayan kişiler sırtlarını resmi bir
kuruluşa dayamış ve bu yoldan para kazanan
kişilerdir. Benim gibi bir kişinin bu dev
yazarlar arasında işim olmadığını, ezilip
gideceğimi anladığım için ben de “Doğu
Karadeniz’de Mitos Araştırmaları” başlığı ile
bir uğraşıya girdim. Nasıl olsa bu dev
araştırmacılar böyle efsanelere yer veren
kişiler değillerdir. Onların Karadeniz soy ağacı
dallarında dolaştıkları ve benim de bu soy ağacı
kök ve gövdesinde dolaşıp; ben onlara
aşağılardan, onlar bana yukarılardan birer kuş
gibi, her bir dalın ayrı bir ulus gibi
ayırmalarına ben aşağılardan onlar yukarılardan
bakıp gülüşüyoruz. Böylece Doğu Karadeniz soy
ağacının çevresi neşeler, gülüşmeler ile dolsun.
Hayatla ilgili görüşünüz, felsefeniz nedir?
Bu
soruya Gelenler-Geçenler diye cevap vereceğim.
Gelmek, bir yerden başka bir yere varmak, var
olmak, doğmak anlamındadır. Bu anlamlar
umutlarla doludur. Çünkü insanlar umutla
yaşarlar, umutlar hiçbir zaman yok olmaz.
Geleceğe hep umutla bakılır.
Gelmenin karşılığı olan gitmek, geçmek ise bir
yerden başka bir yere aşmak, yer değiştirmek bir
durumdan başka bir duruma dönüşmek, değişmek,
gitmek, uzaklaşmak, ayrılmak anlamlarına gelir.
Bu anlamların hiç biri umut verici değildir.
Olsa olsa iyisi kötüsü ile elden çıkıp bir daha
geri gelmeyeceği umutsuzluğu vardır.
“Gidenler gelmez geri” deyişi mutsuzluğun güzel
bir anlatımıdır. Bu umutsuzluğun doğurduğu bir
özlemdir. Ama her insan geçmişin özlemini duyar
cinsten değildir. Geçenler geçmiştir der,
yaşadığı ana bakar, ne mutlu o kişilere. Bana
göre, ”Her gelen gün giden günü aratır”.
Çocukluk ve gençlik dönemlerinde aç, çıplak,
yalınayak dolaştığım, gurbetlerde aile, memleket
özlemi çektiğim, başka bir dünya olan askerlikte
sivil yaşamaya hasret kaldığım, Almanya’da uzun
süreler hastanelerde yatıp bunaldığımda intiharı
göze aldığım ve daha birçok sıkıntılı
zamanlarımı hatırladığım bu günlerde, ömrümün en
güzel günlerinin o geçmiş günler olduğunu
anladım. İyisi, kötüsüyle o günlerimi hasretle
hatırlayıp özlemini çektiğim yaşamın en önemli
değerleri olan gençlik ve sağlığın bir daha ele
geçmeyeceği ümitsizliği ve üzüntüleri
altındayım.
Artık şimdiden sonra yaşayacağım yılların,
ayların, belki de günlerin daha kötü olacağı
korkulu rüyalar gibi geçip gidiyor. İşte
78 yıllık yaşamımın felsefesi budur.
Hayatta yapılması gereken üç şey nedir?
Bu soru, sorudan çok bir bilmeceye benziyor.
Cevap vermem gerekirse Hesiodos’un şu dizesi
aklıma gelir: “Bir
evin olsun, bir karın, bir de öküzün.”
Hayatta en çok nelere değer verirsiniz?
Dünya değerleri her ferde göre değişebilir.
Birinin değerli gördüğü bir şey başka biri için
değersiz olabilir. Benim anlayışıma göre
dünyanın bugünkü durumunda değer verilecek
hiçbir tarafı kalmadı. Dünyanın en büyük değeri
doğa idi. Çünkü kâinatta yaratılan bütün
varlıklar doğanın bağrından fışkırmış, doğanın
tükenmez nimetleriyle beslenmişlerdir. Bunlar
arasında en değerli ve kutsal insanoğlu idi.
Yaratıcı Allah ve de yüce gücün halifesi olan
insan, aklı ile bu mertebeye ulaşmış, yine bu
akıl ile canavarlaşmıştır. Hayvanlar ve bitkiler
doğaya uyum sağlarken insanoğlu doğayı kendine
uydurma çabalarına girişmiş ve bunda da büyük
başarılar elde eylemiş ama mitolojik ve kutsal
kitaplara bakıldığında bu başarılar bütün
insanlığa felaketler getirmiştir. İnsanoğlunun
başarılarının felaketler doğurması, doğayı
bilinçsiz olarak kötüye kullanmasındandır. Doğa
da acımasızca intikamını insanoğlundan almasını
bilmiştir.
İnsanoğlu,
kendi hatalarından başına gelen bu felaketlere
kader deyip geçmiştir. Kendi hatalarını hiç de
hesaba katmamıştır, yoluna devam eylemiştir.
İnsanoğlu, yarattığı tekniği kendi canavarlığına
uydurarak daha da canavarlaştırmıştır.
Canavarlaşan teknik zirvesine ulaşmış ama yine
doymamıştır. Yeni zirveler aramak gayretinde
olduğu, tekniğin bugünkü halinden, kötüye
kullanımından açık bir şekilde görülmektedir.
Böylece doğa zehirlenmekte, insan sağlığı
gittikçe bozulmakta, iklimler değişmekte, doğa
kısırlaşmakta, doğal giyecek ve yiyeceklerin
yerini sunileri almakta, bütün değerli bu
kayıplara karşı kazanılan maddiyattan başka ele
bir şey geçmemektedir. Kızılderili atasözü
bu düşüncemi özetliyor;
“Son ırmak kaybolduğunda, son ağaç yok
olduğunda, son balık öldüğünde, beyaz adam
paranın yenilmez bir şey olduğunu anlayacaktır.”
İnsanoğlunun bu canavarlığına dur diyecek güç
doğanın acımasız intikamı olacaktır. Mitos ve
kutsal kitaplarda geçen felaketlerin bütün
nedenleri insanların azgınlaşıp
canavarlaşmasıdır. Bu canavarlaşmayı tetikleyen
insanoğlunun doymak bilmez mal, mülk, para
hırsıdır. Bu hırsı durduracak doğal felaketler
de yakındır.
Bütün bu düşünceler ve nedenlerden dolayı benim
ve benim gibi düşünenlerin de dünyada
Pandora’nın Kutusu’nda kalan umuttan başka değer
verecekleri bir şeyleri kalmamıştır.
Umut sözcüğü ummak anlamında olup iyilik
dilemek, Tanrı’dan iyilik beklemek, yardım
dilemek, koruyuculuk istemek anlamındadır. İnsan
umutla yaşar deyimi de umutlandırmak,
umutlanmak, umutlu, umutsuz olmak
beklentilerinden başka bir işe yaramaz.
Benim için umut değil de hoşuma giden, sevdiğim
dere, ırmak, çeşmelerin hiç durup dinlenmeden
kendi kendinin itici gücü ile akan suların
yanına oturup hışır hışır seslerini dinlemektir.
Ne yazık ki, bölgemizi kaplayan HES tesisleri
akan sulara ellerini attı, artık güzel su
şırıltılarını da duyamayacağız.
İnsanların ulaşamadığı dağlarda, ormanlarda,
tarihi bilinmeyen çağlarda yapılan görkemli
kaleler, şatolar, hisarlar, sarayların
harabelerini ziyaret eylemek, bir zamanlar
buralarda yaşayan insanları hayalimde görür gibi
olmak ve bu duygularla başka bir dünyada yaşar
gibi algılamaktır.
Böyle mekânların etkisinden olacak ki, yıllar
önce rüyada seyrek ama kocaman çam ağaçlarıyla
kaplı, insanlardan arınmış ıssız vadi içerisinde
görkemli, bakmakla doyulmayan çok hoş binaları
ziyaret etmiştim ki, hala bu rüyanın canlılığını
hafızamda saklıyorum.
Doğayı insansız seviyorum. Çünkü insan eli
ulaştığı yerlerde bazı emekler görülse de, bazı
gelişmeler olsa da getirdiklerinden daha fazla
şeyleri alıp götürmüşlerdir. Bunun için medeni
şehirlerde yaşayıp pislikleri görmektense, ulu
dağlarda yaşayıp doğayı seyretmek benim için çok
daha hoş ve değerlidir.
Ve kitaplarımın en değerli varlıklarım olduğuna
en ufak kuşkum yoktur. Dünya malına hiçbir zaman
değer vermedim, elime fırsatlar geçti ise de
değerlendirmedim. Arabam, apartmanlarım, malım
mülküm, bankalarda param olmadı, hiçbir zaman da
pişmanlık duymadım. Her zaman, her halimde sade
yaşamı yeğledim, aşırı israf ve tüketime
kaçmadım.
Bütün bunların sadece sözlerimde değil
uygulamalarımda görülmesi mümkündür.
İlyas Karagöz -
Maçka-Livera /16 Ocak 2012
Kaynak: Yusufbulut.com sitesinden alınmıştır.
|