Kırılma Noktası Kafkasya – Niyazi Sanlı

Yazan: MUSTAFA OĞUZ Yazı Kaynağı: Kitap
Zamanı
Kitap Zamanı, geçen aylarda,
“Meçhul Öğretmenden Haber Var” dosyası ile
Kaynak Yayınları’nın Yurtdışı Hatıraları
serisinden çıkan kitapları gündeme getirmişti.
Afrika, Kırım, Bosna Hersek, Kazakistan,
Dağıstan gibi ülkelere ait hatıraları içeren
altı kitaba yedincisi de eklendi, Niyazi
Sanlı’nın Kırılma Noktası: Kafkasya adlı eseri…
Sözünü ettiğim dosyada
Ümit Meriç “…Yirminci yüzyılın son on yılında
ise sadece İstanbul’da değil Anadolu’nun dört
bir kesiminde yüzlerce, binlerce genç insan aynı
rüyayı gördü. Üstelik hepsi de uyanıktı bu
insanların. Onlar da Çelebi gibi seyahat
istiyorlardı. Ama yanlışlıkla ‘seyahat’
demiyorlardı. Çünkü onlar, seyahati şefaatlerine
bir vesile olsun diye istiyorlardı.” demişti.
“Kırılma Noktası: Kafkasya” adlı eseriyle
yaşadıklarını anlatma sırası gelen yeni çelebi,
Niyazı Sanlı. Yazar, kitabında savaşın içinde
ümit tomurcuklarının nasıl yeşertilmeye
çalışıldığını, Kafkasya’ya giden eğitim
gönüllülerinin oralarda neler yaşadıklarını
anlatıyor.
Kronolojik bir
yol izleyen yazar, Kırgızistan’dan Türkiye’ye
dönüşünü; Türkiye’den yeni görev yerine,
Çeçenistan’a, Azerbaycan ve Dağıstan üzerinden
gidişini ve savaşın ülkedeki eğitimi
durdurmasıyla zorunlu olarak Türkiye’ye
dönüşlerini anlatıyor. Niyazi Sanlı, gerçeğe
kurguyu katmadan, hatırayı romana ve öyküye
dönüştürmeden, alabildiğine yalın ve gerçekçi
bir dille kaleme almış hatıralarını. Bir savaş
ortamını çıplak gözle gören yazarın
betimlemeleri de doğal ve canlı: “Meydanda hemen
hemen kimse yok gibiydi. Birkaç asker nöbet
tutuyordu. Cumhurbaşkanlığı binasında sağlam bir
tane cam kalmamıştı. Meclis binası da aynı
şekildeydi. Çevredeki binaların bazı duvarları
top mermileriyle yıkılmış ve her yeri mermilerle
delik deşik olmuştu. Çevredeki mağazalara mağaza
demek için bin şahit lazımdı. Yanan arabalar,
otobüsler ve troleybüsler enkaz yığını haline
gelmişti.”
Savaş ortamı eğitimin daha
fazla devam etmesine engel olur. Öğretmenler
sonuna kadar orada durmaya kararlı olsa da
veliler, çocuklarının o tehlikeli ortamda
kalmasını istemez. Yazar, acı üstüne bir başka
acı olan öğrencilerden ayrılmanın verdiği
ıstırabı anlamamız için, “Bir öğretmene boş
okula gidip gelmekten daha zor ne olabilir!”
sorusunu yöneltiyor. “Aynı gün içinde öğrenci
velileri çocuklarını alıp götürdüler ve
okullarımız derin bir sessizliğe gömüldü. Bir
daha gelip gelmeyeceklerini bilmiyorduk.
Çiçekler daha açmadan solmuş ve tomurcuklar
bahara erişemeden kırağıya tutulmuşlardı… Her
sabah öğrenci varmış gibi okula gidiyor,
oyalanıyor ve büyük bir ruh çöküntüsü içinde eve
dönüyorduk.”
Bir avuç eğitim gönüllüsü, o
tehlikeli ortamda görevlerini hakkıyla
yapabilmekten başka bir şey düşünmez ve
düşünmediklerini şu sözlerle açıklar yazar: “Biz
her şeye rağmen elimize silah almadık; hani
tedbir olsun filan diye. Çeçen dostlarımız,
“Birer tane alın, belki lazım olur, kendinizi
korursunuz, pazaryerinde domates gibi satılıyor,
ruhsata da ihtiyaç yok.” deseler de bizim
cevabımız çok açık ve kesindi: “Biz savaşmaya
gelmedik. İlim öğretmeye ve eğitim vermeye
geldik. Elimiz tebeşir ve kalemden başka bir şey
tutmaz. Gönlümüze de sadece ve sadece sevgi
girebilir.” Bu sözlerinde ne denli samimi
olduklarını, o ülkenin eğitimini ve
çocuklarından başka bir şey düşünmediklerini
Grozni’den Dağıstan’ın başkenti Mohaçkala’ya
giderken yolda yaşadıkları bir olay açıkça
ortaya koyuyor: “Tam araba hareket edip beş on
metre ilerlediğinde arkada oturan Ömer Bey,
‘Durun bir dakika. Şu çocuk bizim öğrenci.’
dedi. Ömer Bey’le arabadan inip annesinin
elinden tutmuş çocuğun yanına vardığımızda
öğrendiklerimiz insanın kanını donduracak
cinstendi. ‘Ne yapıyorsunuz burada!’ dediğimizde
verecek cevapları yoktu. Kadın yutkundu. Başını
öne eğdi. Gözünden birkaç damla yaş süzüldü.
Titrek sesle konuşmaya başladı: ‘Evimiz.’ dedi.
‘Bombalandı. Kocam cephede. Nerede olduğunu
bilmiyorum.’ Elindeki naylon poşeti göstererek,
‘Bütün eşyamız bu. Gidecek bir yerimiz yok.
Köydeki akrabalarımızı bulmaya çalışacağız.’
dedi. Ben soğukkanlı davranmaya ve teselli
vermeye çalışıyordum. O anda aklıma nereden
geldiyse, ‘Çocuğunuzu verin. Biz Türkiye’ye
götürüp okutalım.’ dedim. Kadın hiç düşünmeden
‘Alın’ dedi sadece. Yüreğine taş bastığı
belliydi. Çocuğunun yaşaması için her şeyi göze
almıştı.”
İçeriğin bu denli hareketli
ve ilgiyi diri tutucu olan kitabın mimarisine
dair birkaç söz etmek istiyorum: Her kitabın bir
mimarisi vardır. Ön kapaktan başlayıp arka
kapakta biten bir yapıdır her kitap. Bir kitap
gerekirse bir önsözle başlar, ardından
içindekiler, ara başlıklar, bölümler vs… Bu,
kitaba ve okura bir katkı, kolaylık sağlar ki,
söz konusu kitap Türkiye, Azerbaycan, Dağıstan
ve Çeçenistan hatıraları olarak
bölümlenebilirdi. 128 sayfalık kitap “Kırılma
Noktası” başlığı ile başlıyor ve öylece sonuna
kadar soluk almadan gidiyor. Kitabın bundan
sonraki yolculuğunda kendini geliştirerek
yürümesini diliyoruz.
Satın almak için
aşağıdaki resmi tıklayın:
Bu makaleyi
beğendiniz mi?
|