Gülbeşeker Türk
Tatlıları Tarihi
Priscilla – Mary Işın

Yazan: Oylum Yılmaz Yazı Kaynağı: Sabit Fikir
Kitap Eki
Romanın
sonlarına gelmiş, artık çözüm bölümüne
yaklaşmışızdır; Feride Anadolu’dan nihayet geri
dönmüş ve Kamuran’a öğretmenlik yaptığı
şehirlerden birinde öğrendiği gülbeşeker adlı
bir tatlı sunmaktadır köşkün bahçesinde…
“Gülbeşekeri sevdin mi?” diye sorar Feride
Kamuran’a ve ısrarla tekrar tekrar sevdim
cevabını duymak ister, öyle ki sahne Feride’nin
büyük bir buhran eşinde ağlayarak bahçeyi terk
etmesiyle sonlanacaktır. Zira “Gülbeşeker”
Feride’nin ta kendisidir. Ona bir zamanlar
takılan bu lakap, bu tatlı ismi, kendine de
Kamuran’a da bir türlü itiraf edemediği aşkının
güçlü bir yansısı olarak Reşat Nuri Güntekin’in
“Çalıkuşu”nda yer eder. Biz okurlara ise Türk
edebiyatının bu güzel ve gururlu kadın
kahramanına yakıştırılan gülbeşekerin nasıl bir
tatlı olabileceği merakı kalır.
Aklımın
bir köşesinde, köşkün bahçesinde tek kişilik bir
ilan-aşk sahnesi olduğu halde, “Gülbeşeker”in
sayfalarını çevirmeye başladım. İlk gençlik
yıllarımın ötesine uzanarak içimde yeniden
uyanan bu unutulmuş eski, çocuksu merakla evvela
gülbeşekeri aradım. Kitabın ortalarına doğru
reçeller bölümünde buldum onu. Meğer bir tür gül
reçeliymiş gülbeşeker! Öğrendiğim şey hayalimde
yarattığım tatlıyla hiç mi hiç uyuşmadı, bir
nevi hayal kırıklığı bile yarattı diyebilirim
üzerimde. Ancak reçele bir tür kahvaltılık
muamelesi yapan, onu tatlıdan saymayan günümüz
Türkiyesi’nin aksine geleneksel mutfağımızda
reçelin misafirlere özellikle sunulan (hem de
öyle kap kap değil, sadece bir kaşık) önemli bir
tatlı türü olduğunu da öğrendim hemen ardından.
Derken hafızamda bir kıpırdanma oldu;
Mevlana’nın gülbeşekeri … “Onun şekeriyle, onun
gül bahçesinde gülbeşekere dönmüşüm” diyordu
Mevlana. Tanrı lütfuyla insan varlığını temsil
eden bir tatlıydı ona göre gülbeşeker… Merakım
git gide yatışırken diğer yandan da , “Türk
Tatlıları Tarihi” gibi iddialı bir alt başlıkla
yayımlanan bu çalışmanın adının “Gülbeşeker”
olmasını hiç mi hiç yadırgamadım.
“Gülbeşeker”in yazarı Priscilla Mary Işın, bir
İngiliz. Yıllar önce yaşamaya başladığı
Türkiye’de, ilgisini çeken mutfak kültürünü
İngilizlere tanıtmak amacıyla yola çıkmış en
başta. Bunda İngiltere’de yediği Türk
yemeklerinin berbat oluşunun da önemli bir
etkisi olduğunu belirtiyor yazar. Hazırladığı
kitaba Türk yemeklerinin kökenine dair tarihi
bir önsöz yazmak istemesi ise onu bugün
elimizdeki kitaba “Gülbeşeker” e getirmiş. Öyle
ki, kaynaklara birinci elden ulaşmak için
Osmanlıca bile öğrenmiş Priscilla Mary Işın. Bu
kitabın öncesinde ise Tercüme-i Kenzü’l-İştiha
(Ahmed Cavid’den çevriyazı, Kitap Yayınevi) ve
Aşçıbaşı (Mahmud Nedim bin Tosun’dan çevriyazı,
YKY) gibi önemli çalışmalara da imza atmış.
Tatlı ve şekerleme kültüründe Osmanlı’nın
rakipsiz olduğunu söyleyerek başlıyor tatlı
tarihimizi anlatmaya Mary Işın. Çalışmasının
henüz ilk adımında, son derece yüklü ve ilgi
çekici bilgiler veriyor. Osmanlı sofralarında
yemeklerin tatlı-tuzlu ayrımı yapılmadan
verildiğini öğreniyoruz mesela; kuzu tandırın
ardından baklava, baklavadan sonra etli bamya,
derken pilav, yoğurt ve sütlaç, çorba, balık,
vişne şurubu, en nihayetinde de kahve
sunulantürlü çeşit sofralar getiriyor gözümüzün
önüne. Anlıyoruz ki yemekten sonra tatlıya
geçilme faslı ancak 20. yüzyılda adet haline
geliyor. Mutfağımızdaki batı etkisi yadsınamaz,
“Gülbeşeker” de Osmanlı’dan Avrupa’ya,
Avrupa’dan tekrar Osmanlı’ya geçen
tatlı-şekerleme türleriyle, onları pişirme
yöntemleriyle dopdolu.
“Gülbeşeker”i
sadece bir yemek kültürü kitabı olarak
değerlendirmek çok yetersiz olacaktır. Açıkçası,
tam anlamıyla toplumsal kültüre, gündelik yaşama
dair bir çalışmayla karşı karşıyayız.
Şehzadelerin sünnet törenleri için düzenlenen
şeker bahçelerinden misafirliklerde sunulan
reçellerin nasıl yendiğine, yeniçerilerin
ramazanın 16′sında padişahın armağanı baklavayı
kabul etme törenlerinden yanlarında tuhaf bir
şekilde saat taşıyan 19.yüzyıl sokak
dondurmacılarına, bir döneme damgasını vuran
düdüklü horoz şekeri tarihinden, efsanevi ve
esrarengiz lokum pişirme yöntemlerine hatta
lokumu ilk ihraç eden kişi olan Hacı Bekir
efsanesine uzanıyor; damağımızda peynir
şekerinin, miskin, çifte kavrulmuş lokumun,
tatlı sucuğun hayali tadlarıyla şekerci
dükkanlarını geziyoruz: “Parislilerin
düşündüklerinden çok daha gelişmiş olan Osmanlı
yemek zevkleriyle tanıştırmak maksadıyla
arkadaşım şekerci dükkanlarından birine götürdü.
Dükkanın kendisi dikkat çekiciydi. Gemi
lombozlarındakiler gibi yelpaze şeklinde yukarı
çekilmiş kepenkler, dörtgen bölümlere ayrılmış,
sarı ve maviye boyanmış bir tür oyma tente
oluşturuyorlardı. Bunun altında kırmızı ve beyaz
şekerlerle dolu büyük cam kavanozlar, piramid
şeklinde lokumlar(…) kavanozlarda gül reçeli ve
kaselerde Şam fıstıkları vardı. İstanbul’un en
büyüklerinden bir olmasına rağmen, üç kişiyi zor
alan dükkana girdik. Şişmanca, esmer tenli,
siyah sakallı dükkan sahibi dostça fakat yine
korkunç bir edayla bize güllü ve beyaz
rahatü’l-hulkum ve çok çeşitli parfümlü, nefis
ancak Parisli bir damak için biraz fazla tatlı
olan egzotik şekerlemeler sundu. (…) Alçak
taburelere oturarak yoldan geçen rengarenk
kalabalığı seyrettik.” Bir Parisli’nin
kaleminden 19.yy İstanbul’unun şekerci dükkanı
işte böyle tasvir ediliyor. Parisli’nin yediği
rahatü’l hulkum, lokum anlamında. Boğaza
rahatlık veren şey, demek olan bu isim zaman
içinde bizim kullandığımız şekilde lokum haline
geliyor. Bu bile başlı başına tarihi bir hikaye
aslında. Priscilla Mary Işın, bu türden dile ve
yemeğe dair iz sürmelerle pek çok tarihi
hikayeyi de gözler önüne seriyor.
Son
derece akıcı, temposu hiç düşmeyen, edebiyatla
beslenen, dili kurcalayan keyifli ve dolayısıyla
şahane bir toplumsal tarih kitabı “Gülbeşeker”.
Benzerlerinin aksine bir yılda iki baskı yapması
da hiç tesadüf değil. Şöyle bir karıştırıp
bakayım, diyerek elinize almanız yeterli,
bitirmeden bırakamayacaksınız.
Gülbeşeker Priscilla – Mary Işın – Yapı Kredi
Yayınları
Satın almak için
aşağıdaki resmi tıklayın:
Bu makaleyi
beğendiniz mi?
|