Beş Şehir – Ahmet Hamdi Tampınar
Yazan:Mehmet Emre Ayhan Yazı
kaynağı: Dünyabizim.com

Olur ya, size birisi “bana
şehrini tarif et, senin şehrin nasıldır, nasıl
bir yere şehir dersin” diye sorsa ne cevap
verirsiniz! Kimse sormaz ama diyelim ki sordu
bana birisi, benim cevabım şöyle olurdu
tahminimce: “şehir, muhakkak bir akarsu, dere,
çay, ırmak tarafından (ama etrafını yıkan
cinsinden değil, sakince akan) ikiye bölünmüş ve
yine muhakkak eteğine kurulduğu tepenin başında
o şehre göz kulak olan, koruyan bir/kaç
evliyanın türbesi, makâmı bulunan bir yerdir”
derdim. Tabii bu tarifte bir de orada yerleşik
insan unsurunun özelliklerine de değinmek gerek;
ne de olsa ‘şerefi’l mekân bi’l-mekîn’, yani bir
mekâna asıl şerefini veren oradaki insanlardır.
Şehrin manevî
mimarları
Bu, bir şehirde bir/kaç
evliya makâmı olması çok önemlidir; o şehri
kuran, fetheden askerî ve siyasî dehalar ne
kadar maddi mimarlarsa evliyalar da manevî
mimarlarıdır o şehrin. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın
Beş Şehir‘inden
aşinasınızdır bu konuya, o ne diyordu ‘Ankara’
bahsinde, bir bakalım:
“Evliya
Çelebi’nin Ankara’sı, muasırı olan yahut
sonradan gelen seyyahlarınkine pek benzemez.
Daha ziyade fantastik bir sergüzeştin etrafında
toplanır. Ankara’ya gelen Evliya, vâkıa şehri,
kalesi, hisarı, Paşa sarayı, serdarı, hususî
kazanç kaynakları, bahçelerinin meyvası, mektep
ve medrese, cami sayıları ve âdetleriyle tasvir
etmekten geri kalmaz, fakat asıl orkestrasyonunu
bugün, yattığı yerin adı bile unutulan bir Türk
evliyasında yapar. Evliya’nın Hacı Bayram-ı Veli
için bir hatim başladığı halde kendisini
unutmasına üzülen Erdede Sultan gece onun
rüyasına girmekle kalmaz, aynı zamanda gaipten
gönderdiği bir elçiyle sabahleyin ona kendi
merkadini gösterir. Evliya Çelebi’nin el ele
Ankara sokaklarında yürüdüğü ve sonradan
birdenbire fazla tecessüsü yüzünden kaybettiği
gaip âlemlerden gelen bu rehberin elleri
kemikmiş ve sesi toprak altından gelir gibi
derin ve boğukmuş.”
Tanpınar, dediğimiz
gibi Beş Şehir‘inin
‘Ankara’ bahsinde bunu aktardıktan sonra kendisi
de bu meçhul gönül erinin mezarını aramaya
koyuluyor Ankara’da, fakat bulamıyor. Derken
bahsin devamında şu tespitte bulunuyor, ya da
itirafta: “Seyahatlerine,
doğruluğundan şüphe ettirecek derecede lâtif ve
mizahî bir rüya ile başlayan Evliya Çelebi’nin
rüyalarına ne kadar inanabiliriz! Bunu pek
bilemem. Zaten ben Evliya Çelebi’yi tenkit etmek
için değil, ona inanmak için okurum.”
der ve bu işten hep kârlı çıktığını da ekler.
Yukarıdaki ifadenin altını, size saygısızlık
etmek için değil, önemini vurgulamak amacıyla
çizdim. Nedense o cümleyi okuduktan sonra
zihnimde muhterem Sadettin Ökten Hocamızın bir
sohbette söyledikleri geldi; efendim bazı
tarihçi akademisyenler Ziya Nur Aksun’un 6
ciltlik Osmanlı Tarihi‘ni,
indeksi olmadığı için pek ciddiye almazlarmış.
Yahu, demişti Sadettin Hoca aynen Tanpınar gibi,
ben onu tenkit etmek için okumam ki, inanmak
için okurum. Başka bir sohbette de, arasıra Ziya
Nur’un tarihinden rastgele bir sayfa açıp tefeül
ettiğini de söylemişti.
Siirtli hikâye
anlatıcıları
Bu bir şeylere inanmak,
inanma ihtiyacı duymak meselesi önemlidir.
“Bana yalanlar söyle, aldanmak istiyorum”
diyen şairde de, içerisindeki büyük boşluğu bir
şeylere inanarak doldurma ihtiyacı sezilir.
Sanıyorum Tarık Tufan’ın Kraliçe’nin
Pireleri kitabında okumuştum;
eskiden Fatih merkeziyle sanıyorum Fener-Balat
arasında, genellikle Siirtlilerin oturduğu bir
mahalle varmış. Bu Siirtliler göçle gelip bir
şekilde boşalan oradaki büyük ahşap konaklara
yerleşmişler. Geniş aileler oldukları için belki
üç-dört nesil aynı çatı altında,
teyzeler-halalar-amcalar-dayılar hep bir arada
kalırlarmış. Tabii onları derleyip toparlayan,
bir araya getiren, hep bir arada kalmalarını
sağlayan da ailenin en büyüğü olan dedeymiş.
Demek ki Doğu’da, Güneydoğu’da ya da belki Siirt
özelinde böyle bir gelenek var; bu dede her
akşam toplarmış tüm aileyi –belki de onun böyle
bir çaba içerisine gerek kalmaksızın doğal bir
insiyakla toplanıyorlar-,
günlerdir-haftalardır-aylardır anlattığı
hikâyeyi kaldığı yerden anlatmaya devam edermiş.
Bu hikâyeyi bir yerden bakıp okumuyor, içinden
geldiği gibi, içine orada bulunanları da katarak
üstelik, anlatıyor da anlatıyor. Bu,
kahramanları aile bireyleri olan, konusu hem
tarihten hem güncel olaylardan alınan hikâyeyi
en olmadık, en heyecanlı yerinde keser, “bu
akşam bu kadar yeter” der, milletin dinleme
iştiyakının ertesi güne daha da artmış bir
şekilde devam etmesini sağlarmış. Hal böyle
olunca orada bulunanlar da ertesi gün hikayede
kendilerinin ne haltlar karıştıracağını, ya da
neler yapacaklarını merak ederlermiş, falan.
Gerçi Meksika Sınırı’nda Şam’da da böyle
hikâyecilerin, hikâye anlatılan kahvelerin hâlâ
var olduğunu duymuştum. İşte dede burada hem
toprağa bağlılığı simgelerken hem de aile
bireylerinin birlikteliğini, bağlılığını ve
ailenin sürekliliğini de sağlıyor.
Hayâl ve
harikuladeden nasiplenmek
Aslında belki de tam öyle de
değildir. Hikâye, hikâye anlatıcısı derken
‘hikâye’den ne kastettiğimiz önemli sanırım.
Tanpınar’ın Beş Şehir‘ini
okumaya devam edelim: (Efendim bu sefer
‘Erzurum’ bahsinde Tanpınar, bir halk ozanını
arayışından bahseder, sorar soruşturur, ‘şu
kahvede bulursun’ derler, o da güç bela bulur
kahveyi…)
“[kahveyi buldum
ama] O yok. Onun yerine Türkçe’yi mevlid gibi
adeta tecvidle telaffuz eden bir hoca, beş
mumluk bir petrol lambasının ışığında Battal
Gazi okuyordu. Yıpranmış kitap ve isli lamba,
kahvenin peykesine konmuş üstü mum lekeleriyle
dolu, küçük ve tahtadan bir iskemlenin
üzerindeydi ve adam bu rahlenin önünde iki diz
üstünde durmadan sallana sallana hikâyesini
okuyordu. İri burnu üstünde nasıl tutturduğuna
hâlâ şaşırdığım kırık gözlükleri, ince, kirli
saçı, kır düşmüş hafif sivri sakalı, zayıf yüzü
ve perişan kıyafetiyle bir insandan ziyâde
hiçbir zaman lâyıkıyle anlayamayacağımız bir
takım şartların, içtimaî olarak başlamış, fakat
zamanla biyolojik nizam emrine girmiş şartların
bir mahsülü gibiydi. Etrafında her cinsten bir
kalabalık toplanmıştı. Omuz omuza, yüzlerinde,
bilhassa gözlerinde acayip bir parıltı, nadir
görülen bir dikkatle onu dinliyorlardı. Öyle ki
bu kahvenin yarı aydınlığında ilk seçilen ve
görülen şey bu dikkatti diyebilirim. Pek az şey
bu kadar acıklı ve güzel olabilirdi. Çünkü
harbin, bakımsızlığın, yüklü irsiyetlerin yiyip
tükettiği bu çehrelerde, sonradan tanıdığım ve o
kadar sevdiğim Goya’nın o zalim fresklerinde
eşini görebileceğimiz bir hal vardı; bir hal ki
açıktan açığa karikatüre ve hicve gidiyordu.
Bununla beraber bu yüzlere biraz dikkat edilince
zayıf ışığın, sefaletlerini ve gözlerinin
sıtmalı parıltısını daha belirli yaptığı bu
insanların, oraya, en fazla muhtaç oldukları
şeyden, hayâl ve harîkulâdeden nasiplerini almak
için geldikleri görülüyordu. ”
Hayâl ve harikulâdeden
nasiplerini almak… Sahi, “hayâl” ve harikulâde”
ile aramız nasıl bizlerin, onlardan nasibimizi
almak için ne yapıyoruz, şiir okuyor muyuz
mesela, en son hangi söz, cümle, buluş bizi alıp
başka yerlere götürdü! Biz hangi hikâyenin
içindeyiz, hangi hikâyeye inanıyoruz, bir
hikâyemiz var mı! Hayâl ve harikulâdeden
nasiplendiren Evliya Çelebi’ler, Ziya Nur
Aksun’lar, Siirtli hikâye anlatıcıları, ( zihin
nelere çağrışım yapıyor, Cem Karaca’nın “sevda
kuşun kanadında” adlı şarkısında geçen ‘dağ
başındaki ak sakallı birisi’ ya da ), Battal
Gazi okuyucusu…
Yoksa, yine Tanpınar’ın
deyişiyle, “hulasa bir yığın ahmaklığa hayran
[mı] oluyoruz”!.. Bugün için bunun ayırtına
varmamız belki de zor, çünkü ahmaklıklar o kadar
güzel süslenip pazara sunuluyor ki, harikulade
olan şeylerden ayıramıyoruz.
Mâşerî vicdan
Biraz önceki mesele dönelim.
Sadettin Ökten Ziya Nur ile hayâlî bir
konuşmasını aktarır Ziya Nur Aksun’a
Armağan kitabında. 30 küsur
senelik suskunluk nöbetine girmeden önce Ziya
Nur en önemli Marmaratörlerden birisidir, sözü
dinlenir, güncel meselelere tarihî bir bakış
açısı getirip yorumunu tarihten beslenerek yapan
bir Ziya Nur portresi çizer ve sohbetlerinden
bahseder. Şimdi yine böyle bir sohbet halkanda
bulunsam, der, sen tarihîmizde yaşanan
olaylardan bahsetsen, “rüyâ ile hareketin el ele
yürüdüğü çağlardan” dem vursan yani, biz de
sanki o olay yanı başımızda cereyan
ediyormuşçasına, sanki biz de hemen o
kahramanların yanındaymışızcasına dinlesek; ben
mühendislere has zihin yapımla ‘nereden
biliyorsun ağabey, orada mıydın’ diye sorma
cüretinde bulunsam sana ve sen desen ki “bunu
ben uydurmuyorum, mâşerî tarihimiz böyle
söylüyor, tarihi hakikat öyle olmasa dahi biz
öyle biliriz, öyle inanırız, yakıştırırız”…
Aslında bu hayâlî muhavereyi direkt kitaptan
anlatsam daha anlaşılır olurdu fakat aklımda
kaldığı kadarıyla aktarmaya çalıştım. Yine de
meselenin özünü verebildim sanırım. Tanpınar’ın
“hayâl ve harikulâdeden nasibini almak” sözüyle
anlatmak istediği şeyle “tarihi hakikat öyle
olmasa dahi mâşerî tarihimiz, vicdanımız böyle
söylüyor” lafı arasında bir ilişki var.
Bu topraklarda herkesin bir
hikâyesi var. Bugün ne kadar fark etmesek de,
yer altı ırmakları gibi gürül gürül akan bir
serüvenin parçasıyız hepimiz. Çünkü hakikate,
güzele ve güzelliğe, harikuladeye aşinayız.
Zamanın tüm yıkıcılığına, hoyrat ayakların
bahçemizi tarumar etmesine, hep kötülüğün
gözümüze sokulmasına rağmen bu hikâye
anlatılmaya devam ediyor. Hâlâ derinlerde bir
yerde suyun çağıldadığını duyabiliyoruz, hâlâ
ufacık şeylere hayranlık duyabiliyoruz, hâlâ hiç
beklemediğimiz anlarda bir küçük hareket, bir
eda bizi alıp ötelere götürüyor. Hâlâ dört
yanımızı saran insan kalabalığına rağmen ansızın
bir hüzün bulutu göğümüzü kaplayıverip bizi
derin bir daüssıla hissiyle, gurbet hissiyle baş
başa bırakabiliyor.
Esma kızın yaptıkları
Geçenlerde hiç olmadık bir
yerde ve zamanda, üstelik biraz da neşeliyken,
böyle bir ân yaşadım ben de. Evimin hemen
yakınında sürekli alışveriş ettiğim küçük bir
bakkal var, akşam eve dönerken bakkala uğradım,
baktım küçücük, incecik, “gül dalı” gibi bir kız
çocuğu ortalıkta dolaşıyor, ben girince bana da
şöyle “sen de kimsin yabancı mahlukat” der gibi
baktı. . “Kızınız herhalde” dedim bakkala, “adı
ne!” “Esma” dedi. Kıza baktım, o da başını 45
derece kadar yukarı kaldırıp bana bakıyor hâlâ;
“inşallah adın kadar güzel bir hayatın olur”
dedim ama onun o tatlı bakışıyla sanki çiçekler,
böcekler, ırmaklar, dağlar, ağaçlar, tüm kainat
vecd halinde zikre durdu, benim de göz
pınarlarımın kilidi açıldı, kendimi dışarı zor
attım. Onca neşeliyken bunca hüzne boğulmak o
akşam beni epey yormuştu.
Tabii hep böyle hüzünle o
büyük hikâyeye ortak olmuyorsunuz; bazen o kadar
hoş şeylere rast geliyorsunuz ki gönlünüzden
şükür kuşları havalanarak sizi de o büyük
hikâyeye yetiştiriyor. Haber bültenlerinde
rastlamışsınızdır: Amerika’da göl kenarında bir
şehir, gölün kıyısında bir cadde, caddenin
üzerinde bir banka, tek katlı bankanın çatısına
yuva yapmış bir yeşil ördek. Yaklaşık on tane
yavrusu olmuş ördeğin ve epey de büyümüşler.
Artık anne ördeğin yavrulara suda yüzme
derslerini vermesi gerekiyor fakat bir sorun
var. Anne uçabiliyor yani rahatça çatıdan yere
inebiliyor. Fakat yavrular öyle mi! Daha
kanatları tam gelişmemiş bile. Çoktan yere inen
annelerine bakıp “ee biz nasıl ineceğiz” diye
bir iniş yolu aranıp duruyorlar. En sonunda “ne
olursa olsun artık” diye kenara gelip
kendilerini boşluğa bırakıyorlar sırayla. Hemen
korkmayın yavrulara bir şey oldu diye. Çünkü
yoldan geçen ve durumu fark eden bir adam hemen
aşağılarında durup bekliyor, yavrular sırayla
düştükçe yakalayıp yere bırakıyor her birini,
annelerinin yanına. Derken tüm ördek ailesi
efradı bir araya gelince artık göle gitmenin
vakti geldi. O adam ve çevreden onlarca kişi
caddeyi trafiğe kapatıyor, anne ördek önde,
yavru ördekler arkada paytak paytak geçiyorlar
karşıya, görseniz dünya umurlarında değil.
Ardından suya ulaşıyorlar hemen ve atlıyorlar,
yüzüyorlar, gölün içlerinde kayboluyor
arkalarına –hayâlen de olsa- beni yani bu çirkin
ördek yavrusunu da katarak.
Bir tebessümün
peşinde
Hayâl ve harikulâde…
Tanpınar’a dönelim, bakalım o bize neler
anlatacak:
Bir an, bu çok
sevdiğim şehirde [Bursa'da] kendi hâtıralarımı
aramak hülyâsına düştüm. “Acaba Hüdevendigâr
Camii’ne gitsem, onun akşam rengi loşluğu
içinde, beş yıl önce bu camii beraberce
gezdiğimiz güzel çocuğun tebessümünü bulabilir
miyim!”
Tanpınar epey hüzünlüdür. Bu
hüzünle camiye gitmekten vazgeçer, yanından
geçtiği bir kır kahvesinde oturmaya karar verir:
Belki bu karanlık
düşünceler oturduğum kır kahvesinde de devam
edecekti. Fakat ihtiyar kahvecinin çok zarif bir
hareketi onları olduğu yerde kesti. Bir eliyle
bana oturacağım iskemleyi düzelten adam öbürüyle
kırmızı ve muhteşem bir gülü önümdeki şadırvanın
küçük kurnasına fırlatıvermişti. Gözlerimin
önünde saat, manzara hepsi bir anda bir bahar
tazeliğine boyandı. Bu ihtiyar ve biçare adam bu
sanatkâr hareketi nereden öğrenmişti! Kendi
talihine bırakılmış bu biçare adamda hangi asil
terbiye, hangi güzellik ananesi devam ediyordu!
Onun bu hediyesiyle ben birdenbire yeniden
kıymetlerin dünyasına doğmuştum.
Hikâye devam ediyor, en
olmadık anda, hiç beklemediğiniz bir adam bir
sanatkâr hareketle güzelliği devam ettiriyor,
hem de bakın nelere sebep olarak:
“İki güvercin,
şadırvanın yalağının kenarında sanki bu kaideyi
bir aşk istiaresiyle tamamlamak ister gibi boyun
boyuna duruyorlar. Belki onları buraya
kahvecinin ben gelir gelmez attığı gül çekti.
Suyun hareketiyle o gül sallandıkça onlar da aşk
türkülerini söyleyecekler. Hiçbir şey düşünmek
istemiyorum. Sadece bu ânı ve bu aydınlığı Bursa
ovası denen büyük ve zümrütten yontulmuş
kadehten içmekle kalacağım, ‘En iyisi budur,
diyorum; eşyayı bırakmalı, güzelliğinin
saltanatını içimizde kursun’”
En çok hangi şehri
anlatışını sevdin!
“Beş Şehir
Beş Şehir deyip
duruyorsun, e söyle bakalım, bu beş şehir içinde
hangisini çok sevdin” diye bir soru sorar
mısınız bilmiyorum, ben sordunuz farzedip
cevabımı vereyim: Bursa. Bilmiyorum, belki
Tanpınar’ın anlatımından, belki bugüne kadar
sadece bir kez -o da çok güzel bir geziyle-
güzelliğini görüp bir daha görmek nasip
olmamaklığından ileri gelen bir hasretten, belki
Bursa’nın Osmanlı’nın kuruluş dönemini temsil
ettiği (Tanpınar’ın deyimiyle “Türk
ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahip
olduğu”) ve bu dönemin nazarımda
saflığı, tevazuu ve henüz karmaşıklaşmamış
yapısıyla bana daha yakın geldiği içindir,
bilemiyorum.
Evliya Çelebi kaç kez
Bursa’ya gitti, gittiğinde ne kadar kaldı
bilmiyorum ama seyahatnamesinde Bursa
çeşmelerinden uzun uzun bahsettikten sonra,
“velhasıl Bursa sudan ibarettir” diye kestirip
atmış. Bu Evliya Çelebi film gibi bir adam
doğrusu, her ne kadar hakkında çok az şey bilsem
de kendisinden bahsedilirken hep bir gülümseme
eklenmesi yüzlere, ne bileyim, kendinden yapılan
alıntılarda ince, zevkli nükteler olması böyle
bir kanaate varmama sebep oldu.
Osmanlı bir aşk
hikâyesi ile mi başladı! Tanpınar
kitapta Osmanlı’nın bir aşk romanıyla
başladığını iddia ediyor, Osman Bey’in Mal
Hatun’a olan aşkı… Fakat kendi deyimiyle asıl
“orkestrasyonu”, kurguyu Orhan Bey ve Nilüfer
Hatun ile yaptıktan sonra, kaseti biraz geriye
sararak Osman Bey’e geliyor. Zaten Bursa Orhan
Bey ile, Orhan Bey ile Nilüfer Hatun’un
hatıralarıyla Bursa olmuş. Fakat bu devirde aşk
hikâyesi bir değil, iki değil, üç’tür. Osman
Bey-Mal Hatun, Orhan Bey-Nilüfer Hatun veee…
“Aydos Kalesi’nin kapılarını
Türklere, Orhan’ın akrabasından Abdurrahman
Gazi’ye âşık olan bir tekfur kızı açar.”
Orhan Bey ve Nilüfer Hatun ne
yapmışlar! “…Bu isimlerin içinde bir
tanesi vardır ki Bursa’yı tek başına bütün bir
bahar güzelliğiyle doldurur: Bu beyaz zafer ve
ganimet çiçeği Nilüfer’dir. Genç Orhan’ın
kolları arasına günün birinde güzelliğin
kahramanlığa, hayatın istihkara bir mükafatı
gibi düeşn bu kadınla beraber kuruluş devrinin
sert simasına aşkın tebessümü gelir.”
Öyle ki Nilüfer, Bursa’nın boynuna takılan
zümrüt, yakut, elmas, bilumum mücevheratla
süslenmiş bir kolyeymiş. Peki dışarıdan görüntü
güzelleşti, içerdeki güzelliği kim kemale
erdiriyor: Orhan Bey. “Yaptırdığı
camilerin kandillerini kendi elleriyle yakan,
imaretlerinde pişirttiği ilk yemeği kendi eliyle
fakirlere ve gariplere dağıtan Orhan Gazi’nin
yarı evliya çehresi bu destanın asıl
merkezidir.”
Gelgelelim sonra ne olur!
Bursa sanki ikinci plana itilir, kendi kabuğuna
çekilir (belki o halis ruhu bu yüzden korur).
“Bu kuruluş asrından sonra Bursa,
sevdiği ve büyük işlerinde o kadar yardım ettiği
erkeği tarafından unutulmuş, boş sarayının
odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş
kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye
başlayan akları seyrede ede ihtiyarlayan eski
masal ustalarına benzer.”
Ah zaman…
“Şiiri hayatına
sindirmiş ince ve zarif ruhlu rüya adamlarının
ön safında” yer alan Tanpınar’ın
bu ince, zarif sözleri yanında benimkiler boş
gevezelikten öteye geçmiyor, farkındayım, zaten
sözü fazla yormamaya gayret ediyorum. Şiiri
hayatına sindirmiş ince ve zarif ruhlu rüya
adamlar… tüm bu tırnak içinde anlatılanlar…
neden bunları yazma, aktarma ihtiyacı duyuyorum
bilemiyorum. Fakat şu var, baktım okuya okuya
bir numara yok, ne kadar istesem de böyle zarif,
ince ruhlu olamıyorum, belki yazarsam daha çok
aklımda kalır da bazen hatıra geldikçe içlene
içlene yontulur muyum, diye bunları yazıyorum
sanırım…
Âh zaman, neden böylesin!
Masal anlatan nineler
Size küçüklüğünüzde masal anlatanlar oldu mu
bilmiyorum ama Beş Şehir‘in
Erzurum bahsinde Tanpınar da kendisine masal
anlatan ninesinden bahseder. Babasının Erzurum’a
tayin edilişinden sonra Erzurum’a doğru günlerce
sürecek bir yolculuk yaparlar ailecek. Bu
yolculuktan uzun uzun bahseden Tanpınar, hâlâ
Âşık Kerem hikâyelerinin anlatıldığı
coğrafyalardan geçtikçe, küçüklüğünde kendisi de
bu ve buna benzer hikâyelerden nasiplenen
ninesinin kendisine o dağlarda, ırmaklarda,
ovalarda aslında neler olduğunu anlattığını
söyler ve ekler: “bu dağlardan
sonra Âşık Kerem benim için bir hayalet yolcu
gibi kervanımıza takılmıştı. Zaten sık sık
hatırlayışları yüzünden bu yolculuk biraz da
onun namına yapılıyor gibiydi. Bu Trabzonlu
kadının bütün coğrafya bilgisi memleketiyle,
gençliğinde gittiği Yemen, Mekke bir yana
bırakılırsa, bu hikâyeden (Âşık Kerem hikâyesi)
gelirdi. Bu, bilgiden ziyade dine benzeyen bir
coğrafya idi. Bütün akarsulara, dağlara, canlı,
ebedî varlıklar gibi bakardı. Sanki şiir, din,
gurbet duygusu, hayat tecrübesi, birbiri ardınca
yaşanmış hayatların rüyalarımızda birbirine
karışmasına çok benzeyen bir yığın inanış
artığı, bu dağları, dereleri, ninem için ilâhî
varlıklar yahut veliler hâline getirmişlerdi.
İkide bir beni mahfesinin yanına çağırarak biraz
sonra uzağından geçeceğimiz veya huzuruna
varacağımız ebediyetin adını, varsa hikâyesini
söyler, Yunus’tan, Âşık Kerem’den beyitler
okurdu.”
Savaşlar, fetihler, dökülen
kanlar, alınan kaleler, yapılan siyasi
anlaşmalar, imar faaliyetleri, şu bu…
Anadolu’nun vatan olmasında, bu vatan ufkunda
sırayla dizilmiş mücevherler gibi şehirlerin
kurulmasında biraz da âşıkların, gariplerin,
abdalların, hikaye anlatıcılarının yani bize
ötelerden haber verenlerin, harikulâdeden,
‘güzel’den nasiplendirenlerin ve onların
hikâyesini torunlara anlatarak nesilden nesile
aktaran kadınların -şüphesiz büyük- rolü var.
Belki de en büyük pay onların.
Ve o damar hâlâ devam ediyor;
bu kadınlar, bu insanlar o güzel masalı
anlatmaya, en sıradan gündelik işlerinde bile
aslında ‘harikulâde’ şeyler yapmaya devam
ediyorlar. Geçenlerde yine TRT 2′de yayınlanan
“El Yapımı” diye bir programda Safranbolu’nun
Yörük Köyü’nde düğünlerde gelinlerin ellerine
yakılan ip kınasını tanıttılar yerinde. 5-6
yaşlı teyze toplandı, gelinin elini ince bir
sicimle doladı, tabii elin hepsini kapatmadılar,
arada irili ufaklı boşluklar kaldı ve kınayı o
sicim dolalı ellerin üzerine sürdüler. Kına
yakılmasının teferruatını biliyorsunuz zaten ama
benim dikkatimi orada başka bir şey çekti, o
70-80 yaşındaki teyzeler kınayı yakarken ne
söylüyorlardı hep bir ağızdan: “Kâbe’nin yolları
bölük bölüktür/ Benim yüreciğim delik deşiktir/
Dünya dedikleri bir gölgeliktir”
diyen Yûnus Emre’nin bir ilahisini…
Geldiğimiz yer belli
Tam da burada yine Tanpınar’a
dönelim. Bu sefer mütareke yıllarından bahseden
Tanpınar, “pencere önünde senelerce
bekleyen ihtiyarlar[ın], her kapı çalınışında
yitiğinin dönmesi umuduyla heyecanla açılan
kapılar[ın], 5-10 sene öncesinde ayrıldığı
yurduna hasbelkader dönen savaş artığı
insanların hikâyeleri”ni
anlatırken, meseleyi daha da somut hale getirmek
için, bir dostunun anlattıklarına dikkatini
çevirir:
“Daha şehre
girmeden, Aşkale’de yattığım hanın kahvesinde,
esirlikten yeni dönen yanık yüzlü, tek kollu bir
biçâre bana, giderken bıraktığı oğlu, karısı ve
anasından hiç birini, hatta evinin yerini bile
bulamadığı için, girdiği günün akşamında şehri
terk ettiğini söyledi.
-peki şimdi
nereye gidiyorsun, diye sordum.
Bir müddet
düşündü. Yüzü alt üst olmuştu. Nihayet:
-efendi, dedi;
nereye gittiğimi ne sorarsın! Geldiğim yeri sana
söyledim, yetmez mi!”
‘Güzel’den geldik, yine O’na
dönüyoruz. Bu hikâyeler, masallar, şiirler,
ağıtlar, sanatkârane hareketler, sözler, her şey
ama her şey ince şeylerden, edepten, zarafetten,
güzelliklerden, harikuladeliklerden
nasiplenebilmek için… ve dünya, yaşadığımız
çevre, atmosfer, şehir sadece bir gölgelik…
şehrin tüm esprisi bu… ve bundan önce tüm
yaptığımız, insanıyla ve çevresiyle bu gölgeliği
daha da güzelleştirmek üzerine kurulu, sanırım.
Yani öyle hissediyor ve
düşünüyorum.
Satın almak için
aşağıdaki resmi tıklayın:
Bu makaleyi
beğendiniz mi?
|