1929 Kışı Bir Şehir Efsanesi – Haz:
Cengiz Kahraman

En soğuk şehir efsanesi
Yazan: EMRE AYVAZ Yazı Kaynağı: Kitap
Zamanı
Reşat Ekrem Koçu, ünlü
İstanbul Ansiklopedisi’nin altıncı cildindeki
“Buz, İstanbul Bogazının ve İstanbul Limanının
Buz Kitleleri ile Kaplanıp Örtülmesi”
maddesinde, İstanbul Boğazı’nın 20. yüzyılda iki
kere buz istilasına uğradığını söylüyor.
İkincisi 1954 Şubatı’ndaymış,
ama Cengiz Kahraman’ın hazırladığı ’1929 Kışı:
Bir Şehir Efsanesi’ adlı kitaptan, Koçu’nun ilk
tarih konusunda yanıldığını anlıyoruz: 1928
değilmiş.
Herkesin hasret ve
tedirginlikle kışı beklediği şu günlerde 1929
Kışı’nı okumak, insanın içini kitapta
bahsedilenden farklı bir felaket duygusuyla
dolduruyor. Tam yetmiş sekiz sene önce,
bugünlerde bütün Avrupa’yla beraber Türkiye’yi
de kar ve tipi kasıp kavuruyormuş meğer. Yollar
kapanıyor, tepelerindeki kar yükünü taşıyamayan
ahşap evler çöküyor, her gün birkaç kişi donarak
ölüyor, taksiciler fırsattan istifade bol bol
müşteri kazıklıyor, vapurlar çarpışıyor,
İstanbul’a aç kurt ve yaban domuzu sürüleri
iniyor, banliyö trenleri kara saplanıyor, su
boruları patlıyor, Şehremaneti nereye, nasıl
yetişeceğini bilemiyormuş. 13 Ocak’ta
Trabzon’dan gelen Sakarya vapurunun
güvertesindeki koyunların bir kısmı şiddetli
dalgalar sonucu denize dökülmüş; 1 Şubat günü,
kış beklenenden şiddetli geçtiği için camilere
mahya kurulamayacağına karar verilmiş; ekmek
yoğurma makineleri elektrikler bir önceki gece
kesildiği için çalışmıyormuş, bu yüzden 3 Şubat
günü fırıncılara ekmekleri elleriyle yoğurmaları
talimatı verilmiş; 11 Şubat günü defnedilmek
üzere Topkapı mezarlığına getirilen cenazeler,
yoğun kar yağışı yüzünden ertesi gün gömülmek
üzere mezarlıkta bırakılmış; 28 Şubat’ta Rusya
ve Bulgaristan sahillerinden kopan büyük buz
kütlelerinin İstanbul Boğazı’na doğru yola
çıktığı haberi alınmış; 1 Mart günü Boğaz
buzların istilasına uğramış; 8 Mart sabahı 1929
yılının son karı serpiştirmiş; ve 12 Mart’ta,
Ramazan Bayramı’nın ilk günü, nihayet kış sona
ermiş.
1929 Kışı’nın her
sayfasında biraz daha derinleştirdiği felaket
duygusu, biri ballandıra ballandıra
mutluluğundan bahsederken onu dikkatle dinleyen
ötekinin elinde olmadan ve suçluluk duygusuyla
kendi mutsuzluklarına gömülmesine benziyor.
Şubatın başına gelmişiz, ama kış hâlâ
görünürlerde yok. Bir uğursuzluk var, bir
felaket yaklaşıyor. O zaman, bitmek bilmeyen
kıştan illallah demiş insanların, binaların ve
sokakların fotoğraflarına -hele o insanların
gülümsediği ve o binalarla sokakların
inanılmayacak kadar ‘güzel’ göründüğü
fotoğraflara- bakarken, ister istemez bu
felakettense o felakete uğramayı istiyor, gelip
gelmeyeceği meçhul bir şeyi bekleyip durmanın,
gitmek bilmeyen bir şeyin gitmesini beklemekten
daha zor olduğunu seziyorsunuz.
Ama kitabın her sayfasından
yükselen bu felaket duygusunun, her felakette
olduğu gibi bir büyüsü ve azameti de var. Doğaya
karşı koyamayan insanın çaresiz teslimiyeti, baş
etmeye çalışmanın beyhude olduğu bir büyüklük ve
şiddet, büyülenmiş halde bakakalmaktan başka
hiçbir şey yapamamanın insaniliği. ‘Aydınlanma
çağı’ öncesinde, henüz bilim dalları arasına
bugünkü gibi sınırların çekilmediği ve dünyanın
bugün alışık olduğumuzdan çok başka bir mantıkla
tasnife tabi tutulduğu zamanlarda, bilgi
şaşkınlıktan ayrı bir şey değildi. İbn-i
Sina’nın, Gazzali’nin ya da onlardan altı yüz
sene sonra yaşamış Athanasius Kircher’in
bilgilenme yolları sistematik bir şaşkınlıktı.
Her olay, her nesne, her canlı aynı temel şeyin
kendisini gösterdiği birer işaretti, hepsinden
aynı hakikat yükseliyordu ve insan ancak
şaşırabildiğinde, büyülenmiş bir şekilde her
şeye uzun uzun bakarsa işaretleri okuyabilirdi.
İşaretler sıra dışı mecralardan, mesela tuhaf
bir hayvan iskeletinden, kafadan yapışık doğmuş
ikizlerden, ayna oyunlarından ya da infilak eden
bir yanardağdan geldiğindeyse, dünyanın büyüsü
ve sırrı kendisini daha da şiddetle açığa vurmuş
oluyordu.
Buzlarla kaplı Haliç
fotoğrafları okuyucuyu böyle büyülüyor. Tıpkı
Halley kuyruklu yıldızı, kocaayak ya da
uzaylılar gibi, pek çok şahidi olduğu bilindiği
halde sık karşılaşılmadığı için bir rivayet,
efsane, masal muğlaklığıyla değişe değişe
kulaktan kulağa dolaşan bir ‘tuhaf vaka’yı
capcanlı fotoğraflarla karşınızda buluyorsunuz.
Hem karadan, hem havadan, hem denizden saldıran
bir felaketin (hatta hem de ‘ateşle’: 21 Ocak
1929 gecesi, kar bütün şiddetiyle yağmaya devam
ederken, Tatavla’da yangın sonucu tam 216 ev kül
olmuş) insanları ‘mahsur ve mahzun’ bırakışını;
mutlulukla kar topu oynayanların yakınında bir
yerde donarak ölenleri; bundan yetmiş sekiz sene
öncesinin buz tutmuş bir kaldırımında ayağı
kayan bir adamın, yüzükoyun yere kapaklanmadan
hemen önceki halini görüyorsunuz. 1929 Kışı’nın
içinde, tıpkı bir zamanlar bozulmasını
engelleyici kimyevi sıvılara bulanıp bir fanusun
içine konulan hilkat garibeleri gibi, şaşkınlık
yaratıcı, derin ve büyülü bir şey var.
Burhan Felek’in, kitabın en
sonuna konulmuş ‘Eski Kışlar’ başlıklı yazısının
sonunda dediği gibi, “hayırlı kışlar
temennisiyle!..”
Not: Kitapta kışın
kronolojisi çıkarılırken, muhtemelen dalgınlık
sonucu bir hata yapılmış. 57. sayfadaki 17 Ocak
tarihinin altına da 52. sayfadaki 16 Ocak
başlıklı metin konulmuş. Yani aynı metin iki
kere basılmış, 17 Ocak günü ne olup bittiğini
okuyamıyoruz. İlgililere duyurulur.
Satın almak için
aşağıdaki resmi tıklayın:
Bu makaleyi
beğendiniz mi?
|