|
Mevsim bahar, konumuz aşk!
Lazona’nın destanlaşan aşkları
Filiz Acar
Hikayemiz bundan elli yıl
önce, Lazona’nın bir köyünde başlar. Delikanlı
genç kızı görür, ona sevdalanır. Genç kız da
delikanlıya kayıtsız kalmaz.
İletişim sözsüz
kurulur. Gözlerle, işaretlerle ve birtakım
simgelerle... O yıllar yoksulluk yıllarıdır.
Erkeklerin yoğun olarak gurbet yollarına
döküldüğü, geride kalan kadınların çocuklarıyla
birlikte üretimi sürdürerek ayakta kalma
mücadelesi verdiği yıllardır. Ve o coğrafyada
tek geçim kaynağı tarım olduğundan toprak çok
değerlidir. Çay tarımı henüz emekleme döneminde
olduğundan krallık mısırdadır. Mısırın yanında
tütün dikimi de yapılmaktadır. Bunlar da ancak
ailenin ihtiyacını karşılamaya yetmektedir.
Köylü, ekonomik değeri olan tek ürünü; tütünü
satacak, o parayla üst baş alacak, oğlunu
evlendirecek, düğün dernek kuracaktır.
Öyle ki bir düğünün
aileye maliyeti beş ya da on yıllık tütüne denk
gelmektedir. Manzara bundan ibarettir. Olsun.
Aşk, varlık yokluk dinlemez. Bütün engellere
karşın filizlenir genç yüreklerde. Ancak kızın
ailesi, delikanlının arazi yönünden yoksul
olduğunu öne sürerek kızı vermek istemez.
Gençler de aşklarının gücünü ispatlamak için
anlaşır ve kaçar. Lazona’nın dağları onlara
mekan olur bir zaman. Olur ama bu sefer de kanun
dikilir karşılarına. Öyle ya kızın yaşı
küçüktür. Bütün çırpınmalara karşın aile
anlaşmaya yanaşmaz ve kız baba evine, delikanlı
hapishaneye yollanır. İki sevdalının yolları
kesinkes ayrılmıştır artık. Genç kız bir süre
sonra ailenin varlıklı saydığı biriyle
evlendirilir. Aşkın yürekleri ısıtan sıcaklığı
yazık ki köyün yoksul iklimine yenik düşer.
Düşer ama bu acıklı hikaye, atadan şair olan
kahramanımız tarafından destanlaştırılarak
ölümsüzleşir.
Bir dest’n yazayim başuma gelen
Kimse k’inamasun bu yolda
ölen
Ben vurulayim da sevduğum evlen
Vurulmezden ele vermem ben seni
...
Elumden aldiler ufak’t’i yaşi
Kendumi bozmadum duşmana k’arşi
Annesi babasi buyuk k’ardaşi
Zor hal ile götürdiler evine
Lazona’da sonu ayrılıkla
biten bu ve buna benzer pek çok aşk hikayesi var
kuşkusuz, ama biz kahramanları hayatta olan bir
hikayeyi; Servet dayının hikayesini seçtik.
Doğrusu başta endişelerimiz yok değildi. Öyle ya
bir insana gideceksiniz, elli yıl önceki
anılarını, daha doğrusu acılarını hatırlamasını
ve belki de hayatının en mahrem sayfalarını
açmasını isteyeceksiniz... Neyse ki
kahramanımızın anlayışı sayesinde olayın özeline
çok da fazla girmeden Lazona’nın iklimine göre
şekillenen eski aşkları (sevdaluklari),
ayrılıkları, hatta evlilikleri konuşmayı
başardık ve bizim için çok değerli olan
bilgilerle döndük. Biz sorduk, Servet dayı
cevapladı ve aşağıdaki söyleşi böylece hayat
buldu.
-
Bundan elli yıl
önce Laz köylerinde hayat nasıldı? Gençler
birbirini nerelerde görüp sevdalanırdı?
Eskiden yapılar şimdiki
gibi değildi. Evler ahşaptı. Yarım kapılardan
(K’o3’ophort’a)
evin içine kar dolardı kışın. Çorap yok,
ayakkabı yok. Yalın ayak, baş açık. Bu şekilde
yetişiyordu çocuklar.
Her evde inek
olurdu çok sayıda. İnek otlatmaya giderdi
gençler. Yaprak silmeye, ot biçmeye. Dağlarda ya
da yollarda karşılaşıyorlardı. Bir de değirmene
giderlerdi. Buğday ekmeği yoktu. Mısır ekmeği
tüketilirdi. Haftada bir mutlaka değirmene mısır
öğütmeye gidilirdi ve bu sabaha kadar sürerdi.
Bazı geceler delikanlılar da eşlik ederdi
kızlara, korkmasınlar diye. Derken yakınlık
kurulurdu.
-
Sevdalıklar hep köyün içindeki kızlarla mı
yapılıyordu? Toplum kapalı yaşıyor, ulaşım ya da
haberleşme de yok...
Sevdalık genellikle köy
içinde yaşanıyordu. Köyün dışından olanlar
görücü usulüyle evlendiriliyordu ve kızla erkek
birbirini görmüyordu. Genelde düğün günü
karşılaşıyordu. Eski usul sevdalığın son
temsilcisi benim. Benden sonra bu tür bir şey
pek olmadı. Köylerde bayramdan çok önce hazırlık
yapılırdı. Çok fazla bir şey yok tabii ama bir
pantolonla bir gömleğin varsa senden iyisi yok
demekti. Bayram günlerinde salıncaklar
kurulurdu. Bir gün öncesinden yabani asmalar
toplanır, onlar birbirine bağlanarak salıncak
ipi haline getirilirdi. Gürgenle ıhlamur ağacı
salıncak kurmak için idealdi. Civar köylerden
bile salıncakta sallanmak için genç kızlar
gelirdi. Kız salıncağa oturur, iki yandan iki
delikanlı iple sallardı. Bazen delikanlılar
beğendikleri kıza ipi inadına çarparlardı. O
zaman da ufak tefek kavgalar çıkardı.
- İletişimin kurulmasında yardımcı olan, aracı
olanlar var mıydı?
Mahallenin kadınları,
gelinleri sevenler arasında elçi görevi görürdü.
Bir de yaşlı kadınlar gençlere yardımcı olurdu.
Patika yollarda kızın ne tarafa gittiğini onlar
tarif ederdi. Kızı yakından görmek mümkün değil
de uzaktan ya bir el sallanır, ya da yolda
karşılaşılırdı. En fazla yan yana otururlardı ve
erkek kızın elini tutardı. Onda da bakır gibi
kızarırlardı utançlarından.
-
Köylerde bir eşarp kapma
(mandili moyo3’alu) hikayesi vardı. O nasıl
gelişirdi?
O zamanlar sevdiğin kızın
başından eşarbını aldıysan onu artık kimse almak
istemezdi. O senin kabul edilirdi artık, ama
eşarp kapmak da o kadar kolay değildi. O dönem
daha muhafazakar baktıkları için olaya, namahrem
saçını gördü, bir nevi onu lekeledi gibi bir
zihniyet vardı. Çevreden kimse almazdı o kızı,
ama kızlar da her ne kadar sevseler, delikanlıyı
gördüklerinde utanıp kaçarlardı. Korku vardı.
Aileler duysa
kızlarını döver, hapsederlerdi. Boşuna
yazılmamış bu satırlar:
Gzay memagi ti3’ale elaguti
Yolda karşılaştık,
aşağı durdun
Vixap’arat’et’u mova doguti
Konuşacaktık niye
durmadın
Muti va gi3’hvişe mo emiguti
Daha bir şey
söylemeden düşman kesildin
Hani gogoç’ondru e yarişk’imi
Bunları unuttun ey
sevdiğim
-
Değirmen maceraları nasıldı?
O zamanlar elektrik yok, her taraf karanlık.
Kızlar, iki arkadaş mısırları öğütmek için evden
ayrılır değirmene inerdi. Delikanlılar da onlara
yanaşır, taş atarlardı. Böylece bir iletişim
başlardı. Yine uzaktan. Yakınlaşmak yok. Bu tür
haberleşme yöntemleri vardı. Kızlar, yaprak
silmeye ya da ot yapmaya giderken delikanlılar
kollardı. Herkes herkesin arazisinin yerini
bilirdi tabii. Delikanlılar o zamanlarda çoğu
yol kenarlarında otururlardı. Birbirlerine haber
verirlerdi.
Gza 3’alenk’aleşe doyi meçama
Yolun altında
kestin otları
Megixiri oraği do merçala
Çaldım orakla
merçalayı*
Variyeno sevdaşi meyoçama
Tutmuyor
sevgilinin bedduası
Hani gogoç’ondru e yarişk’imi
Bunları unuttun ey
sevdiğim
-
Sevenlerin tümü kavuşamıyordu tabii. Bu durumda
gençler ne yapardı? Anne babalar sevdalıların
evlenmesine hangi gerekçelerle karşı çıkardı?
Kaçarlardı o zaman.
Eskiden maddiyata bakarlardı ve hemen
sorarlardı: Ne kadar toprağı var, mısırı yetecek
kadar mı? Kışlık mısırı varsa o zengin
sayılırdı. Toprağı olmayana kız vermezlerdi.
Geçim endişesi vardı. Bahçe, zenginliğin
ölçüsüydü. Garibanların evlenmesi çok zordu o
zamanlar. Delikanlı yakışıklı olurdu, kız da
severdi. O zaman kaçarlardı. Kaçınca mahkemeye
düşerlerdi. Kızın yaşı tutuyorsa, muamelesini
yaparlardı. Kız da kendi rızamla
kaçtım derse onunla
kalırdı. Aileler de bir süre sonra barışır,
ortalık sakinleşirdi. Ama zorla kaçırma olduysa
o başka...
-Erkekler hangi işlerde çalışırdı?
Gurbetçilikten başka...
Eskiden maaşlı iş hiç
yoktu. Emeklilik yoktu. Erkekler, hızarcılık
yaparlardı. Sabahtan akşama kadar hızar
biçerlerdi. Bir kısmı Trakya’da, Demirköy
vardır, oraya giderlerdi. Murgul, Borçka,
Artvin, Batum gibi yerlere çalışmaya gidenler
vardı. Bir, iki ya da üç senede bir köye
gelirlerdi. Demir elmanın çok yaygın olduğu
dönemlerde sandık
(yaşiği)
yaparlardı. Tonlarca elma olurdu. Pazar’da
(Atina) elma fabrikası vardı. Bu elmalar
sandıklarla fabrikaya taşınırdı. Erkekler
taşımaya yardım ederdi. Yol da yok. Sırtlarında
taşırlardı. Sonra elmalara pas vurdu. O da
öylece kalktı. Sonra tütün işi yapılırdı.
Puroluk tütün üretilirdi. Halk tütünle nefes
alıyordu. Düğünler ve masraflar onunla çıkardı.
Ama bir düğün için uzun süre borç ödenirdi. Hem
esnafa hem de etrafa borçlanılırdı.
-Evlilikler nasıl olurdu? Başlık parası var
mıydı?
Kız istemeye gidince pazarlık başlardı. Bu kadar
altın, giysi vs. yapılacak diye. Altın olarak
beşi birlik, zincir, bilezik, yüzük, küpe
konuşulurdu ki bu da bir hayli para tutardı. “Şeyi
oç’irdu”
(elbise yırtmak) geleneği vardı. Gelin ve
etrafındaki kadınlar alışverişe çıkar, gelin
giysilerinin yanında kumaş satın alınırdı.
Terziler vardı, onlara diktirilirdi. Daha yoksul
olanlar damat olurken köyde giyimine özen
gösteren gençlerden ödünç takım elbise
alırlardı. Düğünler genellikle güz mevsiminde
yapılırdı. Ürün kaldırılıp biraz para ele
geçtikten sonra.
-
Aile hayatı nasıl devam ederdi?
Kadınlar çok çalışır mıydı ?
İşleri ağırlıklı olarak kadınlar yapardı. Bağ
bahçe işleri, ineklerin bakımı hep kadınların
eline bakardı. Gelin sabah namazı ile kalkar,
akşama kadar çalışır didinirdi. Bir de
kaynanalar çok otoriterdi. Gelin fazla konuşmaz,
evin ortasında dururdu. Akşam da evdekilerin
hizmetini görürdü. Yaşlı kadınların da yükü
ağırdı. Onlar da ilçedeki pazarda haftanın iki
günü evde ürettikleri hayvansal ürünleri
satardı. Genç gelinler ve kızlar bu işin dışında
tutulurdu. Dönüşte de bir şişe gaz yağı
alabilirse ondan mutlu insan olmazdı, çünkü
elektrik yoktu. Aydınlatma idare lambalarıyla
sağlanıyordu ve o zamanlar gaz yağı çok
değerliydi.
-
Anneler, gelinlik kız seçerken ne gibi
kriterleri göz önünde bulundururdu?
Eskiden anneler düğünlerde kız seçerdi. Güçlü
kuvvetli, çalışkan kız bakarlardı.
O zamanlar kızlardan övgüyle bahsederken
şöyle derlerdi :
“Yerden yiğma, çipit’i kut’ist’eri, dolma
dolo3’opxeri”
(Balık etli, dolgun anlamında) İş yapabilmesi
lazım. Sabah ezanıyla kalkıp yatsıya kadar
aralıksız iş yapmak her baba yiğidin harcı değil
tabii. Zayıf olsa düşer.
O zaman ölçü oydu.
Ç’ubri munt’ri st’eri
(Kestane kurdu gibi) derlerdi. Onları da
kaldırmak zor olurdu. Her kızın kendine göre bir
ağırlığı, bir bedeli vardı. “Yegu”
(Başlık parası) vardı. Pazarlık yapılırdı.
-Parayı nereden ediniyorlardı? Bu durumda bir
kız için çekişen taraflar olur muydu?
Parayı gurbette çalışarak kazanıyorlardı. Genç
kızlar vitrin gibiydi ama nişanlandıktan sonra
karardan geri dönüş olmazdı.
O zaman cinayet çıkardı. Kız istemeye
anne, baba, varsa ağabey, bir de köyün ileri
gelen birisi giderdi. Arada konuşulanlara
şahitlik yapacak, sözüne güvenilen bir kişi. Kız
istemeye gece gidilirdi ama önceden bir bahane
bulunup ziyaret edilir, yoklama çekilirdi
kadınlar tarafından.
-Kız istemeye giderken giysiyi ters giyme adeti
varmış. Görücü, yeleği ters giyermiş...
Çok eskiden beri vardı o. Görücü geldim demekten
utanırlardı. Bir işaretti o. Elbise ya da ceket
ters giyilirdi. Anlaşılırdı o zaman. Eskiden
kızını istiyorum demek, ya da bir kıza seni
seviyorum demek çok zordu, büyük bir medeni
cesaret gerektirirdi. Delikanlı ile genç kız göz
göze geldiklerinde birbirine gülümserdi. Ondan
sonra delikanlı kızı her gördüğünde gözünde o
gülüşü arardı. Kızı genelde yanındaki arkadaşı
uyarırdı. Sevdaluk çok erken, 13-14 yaşlarında
başlardı. Camiye giderken bile sevdaluk
edenler vardı. Aileler, çocuklar ergenliğe
ulaşır ulaşmaz evlendirmeye kalkarlardı. Kız, 20
yaşına gelince evde kalmış derlerdi. Eskiden
hayat başka türlüydü.
- Servet dayı, bu konuda yerden göğe kadar
haklısın. Eskiden hayat gerçekten başka
türlüymüş!
Not:
Siyah beyaz fotoğraflar, bölge üzerine
araştırmalar yapan Fatih Sultan Kar’dan
alınmıştır.
* İp kesmesin diye omuza serilen eski giysi.
|