
Laz ustaların muhteşem eseri
: Güneyce Hacı Şeyh Camii
Filiz ACAR
Bir kitap okudum hayatım
değişti deriz zaman zaman. Ben daha da ileri
giderek “Kitapta
bir cümle okudum, hayatım değişti”
diyeceğim. Bölge üzerine araştırmalar yapan
Fatih kardeşim (Sultan Kar) bir gün elinde Rize
Yıllığı (75. yıl) ile çıkageldi. Yıllığın bir
bölümünde Rize’deki tarihi camiler
anlatılıyordu. Ve bu bölümde yer alan ahşap
camilerden biri de Güneyce Hacı Şeyh Camii idi.
Caminin tanıtım yazısı şöyleydi :
“Kurtuluş mahallesinde
(Yukarı mahalle) meyilli bir arazide
kurulmuştur. Hicri 1304 , Miladi 1888 tarihinde
İstanbul Kütüphane Müdürü Hacı Osman Niyazi
Efendi (Şeyh Efendi) tarafından yaptırılmıştır.
Ustaları ise Pazarlı Ali ve Hasan’dır.”

Zemin katında taş duvarlı bir medrese katına
sahiptir. Esas cami, ahşap olarak inşa
edilmiştir. Kuzeydeki giriş kapısının sağında
birkaç mezardan oluşan bir Hazire vardır.
Harim’in batı duvarı eğimden dolayı taş
yapılmıştır. Ana plan, giriş bölümü ve bir Harim
kısmından meydana gelmektedir. Giriş tadil
edilmiştir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre
kuzey cephede diğer camilerdeki gibi içeriye
bağlı bir Fevkani Mahfil vardı. Bugün giriş
bölümünün sağında ocaklı orijinal bir oda
bulunur. Bu oda sol tarafa da yerleştirilmiştir.
Harim’in girişinde Mahfil bulunur. Mahfil, U
şeklinde, kıble duvarına kadar uzanır. Düz
tavanın ortasında birkaç kademeden oluşan dıştan
kare içten sekizgen planlı, ahşap oyma bezemeli
bir göbek kısmı bulunmaktadır.
Camide çok zengin ve
kaliteli bir ahşap süsleme ile
karşılaşırız. Kapı
Söğeleri’nde, Minber’de burma zincir-zencerek ve
örgü motifi yer alır. Minber’in yan yüzlerinde
taksimatlandırılmış panolar içerisinde stilize
ağaçlar, barok S ve C kıvrımlar, değişik
kartuşlar bulunmaktadır. Ayrıca burada altı
köşeli yıldızlar ve rozetler de vardır. Ahşap
Minber Nişi’nin çevresi hayat ağacı motifi ile
süslenmiştir.”
“Bu işlemeler ne güzel
kanaviçe olur”
Hayatımı değiştiren cümle,
giriş paragrafının sonundaki
“Ustaları ise Pazarlı (O
zamanki adıyla Atina) Ali ve Hasan’dır.”
cümlesi oldu. Bunu okuyunca birden kafamda bir
şimşek çaktı. Burada adı geçen ustalar bizim
büyük dedelerimiz olabilirdi. Ta çocukluğumdan
beri anne ve babamdan dinlediğim hikayelerden
büyük dedelerimizin İkizdere’de bir cami
yaptıklarını biliyorduk ama hangisi olduğu
hakkında kesin bilgimiz yoktu. Hatta Samsun’da
da bir kilise (Bu onarım da olabilir) yaptıkları
biliniyordu.
Hazine bulmuş gibi
sevinçle telefona sarılarak babama,
“Galiba büyük dedemizin
camisini buldum”
dedim. O da heyecanla,
“Nereden biliyorsun?”
diye sordu. Caminin kitabesinde bir yazı
olduğunu söyledim ve 1888 yılında Hasan
dedemizin kaç yaşında olabileceğini bulmasını
istedim. Babam hemen kalem kağıda sarılarak bir
hesap çıkardı. 1935 yılında vefat eden Hasan
dedemizin o yıllarda 37 yaşlarında olduğunu ve
döneminin çok önemli ahşap süsleme ustası olan
dedesinin (Ali) torunu Hasan’ı, sanatını
öğretmek ve yetiştirmek için küçüklüğünden beri
yanında gezdirdiğini söyledi. 1800’lü yılların
başlarında doğduğu tahmin edilen Ali Usta
hakkında bilgiye ulaşmak yazık ki mümkün
olmuyor, ama Hasan Usta’nın Cumhuriyet
Mahallesi’nde (Noğadixa) ve Subaşı (Xaç’ap’it)
köyünde yaptığı evleri görenlerden hayatta
olanlar vardı. Tanıklar, tavanları ahşapla süslü
konakta bir düğüne katılan genç kızların
“Bunlardan ne güzel
kanaviçe örneği çıkarılır”
diye söz ettiklerini ve
“Konağın süslemelerine
bakmaktan kimse gelinin yüzünü bile görmedi”
diyerek
hayretlerini dile getirdiklerini anlatmaktadır.
Bu evler bölgede “ocak yeri” darlığından
dolayı maalesef
yıkılıp yerine betonarmeler yapıldı. Ali Usta
ile ilgili bilgiye ulaşamamamızın
bir nedeni de Laz
kültürünün yazılı değil sözlü geleneğe dayalı
olmasıdır.
Yüz yirmi yıl öncesine
yolculuk...
İşte bu tarihten sonra o
tek cümlenin izini sürerek ana dilim (Lazca) ve
kültürüm üzerine yapmayı düşündüğüm
çalışmalarıma hız verdim. Sanki beni bir el
görevlendirmişti. O el belki de yörede kılı kırk
yaran, işine titiz, namuslu, kararlı ve ilkeli,
‘sözü senet’ sayılan büyük dedem Hasan Usta’nın
(Xasa Badi)
eliydi. Ben bu
yolla ona ve atalarıma
olan borcumu az da
olsa ödeyebilecektim.
Hedefim ilk fırsatta gidip
camiyi görmekti. Bu fırsat senelik iznimde elime
geçti. Geçen yılın Ağustos ayında babam ve
kardeşlerimle birlikte güneşli bir günde yüz
yirmi yıl öncesinin izini sürmek için Varda’nın
yolunu tuttuk. Rize merkezden hareketle dere
boyunu izleyerek Güneyce beldesine vardık.
Festival hazırlıkları dolayısıyla hummalı bir
koşturmacanın yaşandığı merkez, solda tarihi taş
köprülü Ovit deresi ve sağda sağlık ocağıyla
evlerin bulunduğu bir meydandan oluşuyordu.
Sağlık Ocağı’nın sağından virajlı yokuşu
tırmanarak caminin kapısına vardık. Günlük
güneşlik bir noktada kurulu olan ahşap cami bizi
ta karşıdan büyülemişti. Basamakları çıkarak
giriş kapısında durduk.
Müthiş bir heyecan
ve duygu seli içerisindeydik.
“Kusursuz simetrilerle işlenmiş en dış kapı
böyleyse kim bilir içerisi nasıldır?”
diye hepimiz birbirimize bakarken tokmağı
tıklattık. İçeriden ses gelmeyince kendimiz
dolaşmaya karar verdik. Dedelerimizin eserini
görmek, ona dokunmak için sabırsızlanıyorduk.
Papyonlu pencere panjurları...
Caminin iç kapısı
birincisinden güzel, hatta muhteşem görünüyordu.
Sağda geleneksel Laz evlerinde bulunan ve mutfak
işlevi gören (Ortada yanan ateşin üzerine
tavandan asılı zincirin ucuna kazan takılır ve
yemek pişirilir) bir oda yer alıyordu. Duvar
rutubete karşı önlem alınarak yeniden ahşapla
kaplanmıştı ama zincir (K’lemuri) ve ucunda
asılı duran güğüm (K’uk’ma) sembolik olarak
korunmuştu. Bu oda büyük ihtimalle zamanında
yatılı okuyan talebelerin
yemek ihtiyaçları
için kullanılıyordu. Soldaki sade oda ise papyon
şeklindeki panjur
süslemeleriyle
dikkat çekiyordu. Kapıyı ve özellikle üzerindeki
kitabeyi fotoğraflayarak devam ettik ve halıları
birkaç yıl önce yenilenmiş olan büyük odaya
geçtik. Her bir santimetresi ince işçilikle
bezenmiş ayrıntılar karşısında büyülenen ve
adeta dili tutulan bizler, süslemelerin her
kıvrımına dedelerimizin mübarek eline dokunur
gibi dokunduk, eğilip öptük. Sonra hepimiz
birbirimize baktık. Yüreklerimiz sonsuza kadar
orada kalmak istiyordu.
Derken namaz saati geldi ve içeriye ak sakallı
biri girdi. Bu, caminin otuz yıllık imamı Cemil
Amil Hoca idi. Bizi içeride gören hoca, durumu
hiç yadırgamadı. Tarihi camiyi her zaman görmeye
gelenler oluyordu, ama bizim için durumun farklı
olduğunu, camiyi inşa eden ustaların torunları
olduğumuzu söyleyince o da yakından ilgilendi.
Bize camiyi yaptıran Şeyh Osman Niyazi Efendi’yi
Ali ve Hasan Usta’yı ve caminin yapılışına
ilişkin hikayeleri Vardalı yaşlılardan duyduğu
kadarıyla anlattı. Canlı tanık zaten yoktu. Zira
cami 120 yıllıktı.
Laz ustaların hüneri,
Şeyh Efendi’nin ilmiyle birleşti...
İspirli Cemil Amil Hoca,
1947 yılında doğmuş, ilk ve ortaöğrenimden sonra
eski medreselerde hafızlık yapmış, Arapça
okumuş, derken 1978’de Diyanet görevlisi olarak
Güneyce’ye (Varda) atanmış. 1982’den bu yana da
Kur’an Kursu’nda öğretici olarak görev yapan
Cemil Hoca, caminin yapımıyla ilgili net bir
bilgi olmadığını ancak rivayetlere göre camiyi
yaptıran Şeyh Efendi’nin köyünde rençberlik
yaparken İstanbul’a çağrıldığını, orada
belli bir süre
tahsil yaptıktan sonra Sultan Abdülhamit’in
kütüphaneler müdürlüğüne getirildiğini, daha
sonra kendi memleketine, Karadeniz’e hizmet ve
irşad için gönderildiğini
söylüyor ve devam
ediyor:
“İlk
olarak Varda’nın Çarşı mahallesine gelen Osman
Niyazi Efendi, bir yandan İstanbul’da aldığı
eğitim modelini (Nakşibendi tarikatıyla ilgili
okutma, kıldırma, tasavvuf) uygulamaya gayret
ederken bir yandan da kafasında oluşan tasarıyı
hayata geçirmenin yollarını arıyor. Her ne kadar
başka bir mahallede imamlık yapıyor da olsa baba
ocağının bulunduğu yere sık sık gelip gidiyor.
Caminin taş olan alt katı o zamanlar mahalle
odası olarak kullanılıyor. Osman Niyazi Efendi,
burada mahalle sakinleriyle bir araya gelip eski
Osmanlı zamanındaki gibi bir ilim merkezini
nasıl inşa edebileceklerini tartışıyor. “Odanın
üstüne bir cami yapalım, etrafına da medrese
odaları koyalım, orada eğitim verelim”
derken yukarıdan iki kişinin geldiğini fark
eder. Selam verirler. Bu iki kişinin omuzlarında
balta, onun ucunda eskiden hemençe dedikleri bir
torba. Torbada keser, rende, el demiri...
Bu kişilere,
“Siz kimsiniz, ne iş
yaparsınız?” diye
sorduklarında “Biz
ustayız” cevabını
alırlar. Görmüş geçirmiş, ilim sahibi bir
şahsiyet olan Şeyh Efendi, bu kişileri sınamak
için “Madem
ustasınız, şurada bir ağaç var, hele onu bir
yontun bakalım. Anlayalım gerçekten usta
mısınız, yoksa geçinmek için mi dolaşıyorsunuz?”
der ve izlemeye
koyulur.
Orada oturanlar
bekliyor ki ağacı yontmak için ustalar
Hemençe’den Çipri çıkaracaklar, ağaca
vuracaklar, öyle kesecekler. Oysa ustalar öyle
yapmıyor. Ağacı bacaklarının arasına alıp Çipri
vurmadan, önce bir uçtan sonra diğerinden işe
girişip ağacı sanki Planya’dan çıkmış gibi
dümdüz çıkarıyorlar. Orada oturanlar usta değil,
ama baltayı vurma işinden bunların esaslı
ustalar olduğuna kanaat getiriyorlar. Şeyh
Efendi, birinin adı Ali, diğerinin Hasan olan bu
iki Laz ustayı bırakmayarak pazarlığa başlıyor.
Ustaların isimleri ve Pazarlı oldukları,
Lazistan’dan geldikleri (Eskiden o bölge öyle
anılırdı) hatta yapıyı üç buçuk yılda
tamamladıkları bilgisi kesin. Ustalar, zaman
zaman izne gitseler de inşaat süresince alttaki
odada kaldılar, yemeklerini de mahalle halkı
verdi. “
Ruslar, ‘yahşi yahşi’ demiş...
“Burası
bölge için çok önemli bir merkezdir. Köylerde
okul sisteminin olmadığı dönemlerde herkes
camide okuyordu. Buradaki eğitim yüz yirmi
senedir hiç kesintiye uğramadan devam ediyor.
Talebe sayısı 100’e çıkmış, 30’a düşmüş ama
kesilmemiş.
Öyle ki Ruslar bile
işgal sırasında talebelerin cıvıl cıvıl sesini,
o hengameyi duymuş,
“yahşi, yahşi”
demiş, hiç müdahale etmemiş.
Burada okuyup
kademe kademe ilerleyen çok önemli isimler var.
Kendisi de Vardalı olan Prof. İsmail Kara’nın
kitabında (Gümüşhanevi Halifelerinden Şeyh Osman
Niyazi Efendi ve Güneyce-Rize’deki Tekkesi /
Dergah Yayınları /
Ocak 2004)
yer alan 86 isme ek
olarak Şeyh Efendi’nin torunu
Prof. Hüseyin Atay
(Ankara İlahiyat Fakültesi), Nuh Atay, Prof.
Bayraktar Bayraklı, Prof. Mustafa Kara, Prof.
Hasan Fehmi’nin isimlerini sayabilirim.”
Buraya çalışmaya gelen Laz
ustaların gerçek birer sanatkar olduğunu
söyleyen Cemil Hoca, sadece Varda’da 20’nin
üzerinde eski ev bulunduğunu ve başta Şeyh
Efendi’nin torunlarının kullandığı evler olmak
üzere onları da Laz ustaların yaptığını ifade
ediyor. Cemil hoca son olarak bir noktaya dikkat
çekmek istediğini söylüyor. Kültür Bakanlığı ve
Anıtlar Kurulu’na müracaat edilerek ahşap cami
için büyük tehlike oluşturan elektrik
tesisatının kaldırılması ya da en azından
caminin önündeki trafoya bir şalter konarak
kullanılmadığı saatlerde elektriğin kesilmesi!
Hoca, “Siz de bu
caminin varisi sayılırsınız”
diyerek bizden de yardım isterken fark ettik ki
gün ikindiye kavuşuyor. Ayrılık vakti deyip
Cemil Hoca ile vedalaşıyoruz. Hoca,
“İnşallah başka zamanlarda
da gelirsiniz” diye
uğurluyor bizi. Yola çıkınca camideki
dinginliğin ve huzurun aksine aşağıda şenlik
için sahnenin kurulduğunu ve kemençeyle tulumun,
çoğu Ankara’dan otobüslerle gelen Vardalılar’ın
damarlarına kan pompalamaya başladığını
görüyoruz. Eh gelmişken bu coşkuyu da kaçırmak
olmaz! Biz de yöre sanatçılarını dinlerken mavi
gözlü, ak pak yüzlü, güleç Vardalılar’a selam
verip yanlarına oturuyoruz. Tıpkı bundan yüz
yirmi yıl önce büyük dedelerimizin yaptığı
gibi...
Bir son söz
Laz müteahhitler
yoktur, Laz ustalar vardır!
Bugün büyük şehirlerde
yükselen dev
inşaat bloklarına
bakıp “Laz müteahhitlerin işi” diye
tanımlayanlar bu konuda çok yanıldıklarını yazık
ki bilmiyorlar. Çünkü onlar Laz müteahhitlerin
işi değil. Daha doğrusu o müteahhitler Laz
değil. Lazlar, Karadeniz’in doğu ucunda Rize’nin
Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Artvin’in Arhavi ile
Hopa ilçelerinde, batı ucunda ise İzmit,
Adapazarı, Bolu ve Yalova’ya bağlı yerleşim
bölgelerinde
yaşamaktadır.
Batıda yaşayanlar, zamanında ‘93 harbi’ olarak
bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından kaçıp bu
bölgeye yerleşen Lazlar’dır.
Asıl Laz ustalar,
yaşadıkları bölgelerde ahşap evler, konaklar,
serendeler,değirmenler, camiler inşa etmişler,
kaymaya meyilli arazilere istinat duvarları
örmüşlerdir. Onların, bölgenin yamaçlarına
nakşettikleri eserler, yıllara meydan okuyarak
varlığını sürdürmekte, Karadeniz’in yeşiliyle
büyük bir uyum içerisinde güneşe
gülümsemektedir.
|