
Yomralı yaylacı (foto: Özhan Öztürk)
Doğu Karadeniz Bölgesinde
insan-mekan-kültür ilişkisi
Yazı: Özhan Öztürk*
Toprak insan
ilişkisi
Cumhuriyet
döneminde Türk coğrafyacıların Ankara’yı merkez alarak batı sınırını
Ordu Melet Suyu olarak belirlediği ve Doğu Karadeniz Bölgesi olarak
adlandırdığı yöremiz ile ilgili bir terminoloji sorununu
hatırlatarak başlatmak gerekir. Uydu fotoğraflarına veya dünya
haritasına baktığımızda ve konumumuzu Karadeniz’e göre
belirlediğimizde yöremizin Karadeniz’in doğusunda değil
güneydoğusunda yeraldığını görürüz. Yinede geleneği bozmadan bildik
terminolojiyi kullanacağım.
Doğu Karadeniz
dağlık bir bölge olup yeryüzü şekillerinin dağılımında ağırlıklı
yeri dağlar kaplamakta, akarsuların oluşturduğu küçük alüvyal
düzlükler dışında bölgede ova bulunmamaktadır. Trabzon ilinin % 77,6
sı, Artvin’in % 79,8 i, Ordu’nun %83, 6 sı, Giresun’un %94 ü,
Rize’nin ise %78’i dağlarla kaplı olmasına karşın bölge toprakları
tarıma elverişlidir. Örneğin Rize topraklarının %92’si
Giresun’un %92,4’ünde
Ordu’nun %99’unda
ekim yapılabilir. Kıyıya paralel doğu-batı yönünde sıralanan Doğu
Karadeniz dağları’nın kuzeye bakan yamaçları dik ve sarp olup,
kaynağını dağlardan alan birbirine paralel sıralanmış çok sayıda
dere ve nehir tarafından yarılmakta, nehirler kuzeye doğru akarak
suyunu Karadeniz’e boşaltmaktadır. Bol yağışla beslenen ve arazinin
engebelik yapısınının oluşmasında önemli rol oynayan nehirler dağ
sıralarını güneyden kuzeye doğru alçalan birbirine paralel vadilere
ayırmışlardır. İç kesimdeki yerleşimler arasında doğu-batı yönünde
bağlantı olmaması yeni yerleşimlerin vadi boyunca oluşmasını
dolayısıyla ortak soy ve kültür özelliklerine dayanan aynı
derelilik olgusunu ortaya çıkarmıştır.
Karadeniz
dağlarının bugünkü morfolojisi dördüncü zaman dislokasyonları ile
ortaya çıkmış olup, oluşumlarında volkanik faaliyetler rol
oynamamıştır.
Yüksek meyil ve şiddetli yağmurlar derelerin çakıl taşlarını
toplayıp getirme miktarını arttırmış, dördüncü zamanda özellikle
dere ağızlarında ve sahile yakın yerlerde alüvyal teşekküller
meydana getirmiştir. Yerleşim, tarım ve kentleşmeyi olumlu yönde bu
teşekküller özellikle Samsun’un sağ ve solunda Yeşilırmak ve
Kızılırmak deltalarında büyük alanlar kaplamaktaysa da konumuzu
teşkil eden Ordu ile Artvin sahili arasında sınırlı miktarda
kalmıştır. Dik yamaçlı vadilerin sonlandığı dere ve nehir
ağızlarında biriken alüvyal teşekküllerin oluşturduğu bu dar
sahil şeridi bölgenin ilk liman ve yerleşimlerine ev sahipliği
yapmıştır. Kıyı kentleri arasındaki ulaşım 1930’lara dek büyük
ölçüde deniz yoluyla gerçekleştirilmekteydi.
Bölgenin iklimi
her ilde aynı olmayıp özellikle yıl boyunca düşen yağmur miktarı
farklılıklar göstermektedir. Samsun ve çevresinde yazları kurak
geçmekteyken doğusunda yazları ilkbahara nispeten daha
yağmurludur. Sözgelimi yıllık yağış miktarı Ordu’da Samsun’un
iki katı Rize’de ise Ordu’nun iki, Samsun’un dört katıdır. Yaz
aylarında rutubet nisbetinin yüksek olması toprak sıcaklığını
dolayısıyla flora ve faunanın özellik ve çeşitliliğini de
doğrudan etkiler. Çoruh vadisi’den Yeşilırmak vadisine kadar uzanan
sahil boyunca arazi dar ve engebeli olmasının yanısıra aile başına
düşen toprak miktarı sınırlı dolayasıyla çok kıymetlidir. 1927 yılı
nüfus sayımına göre Rize’de bir çiftçi ailesi başına 4.1 dönüm,
Trabzon’da 5.9 dönüm, Giresun’da 10dönüm , Ordu’da 11.6 dönüm
ekilebilir arazi bulunmaktayken, bir iki kuşak sonra arazilerin çok
sayıda kardeş arasında pay edilmesi neticesiyle kişi başına düşen
işlenebilir toprak miktarı iyice azalmış, bu durum 1970’lerde
hızlanan büyük kentlere göç olgusunun temel sebebi olmuştur.
1935 yılında
Ziraat Vekili Muhlis Erkmen refakatinde Doğu Karadeniz bölgesine
ormancı, veteriner, haşeratçı, tohum islahcısı, bankacılardan oluşan
araştırma amaçlı bir heyet gönderilir. Bu heyetin asırlardan beri
geleneksel usullerle tarım yapan ve ekmeğini yaşadığı topraklarda
çıkaramayan dolayısıyla geçimini yılın bir kaç ayını başka yerlere
gidip çalışarak sağlayan insanlar için yapıcı çözümler
üretmektir.
Bölgenin o
dönemki durumunu kitabın yazarı Gökgöl şu ifadelerle anlatmıştır:
“Batum
hududundan Sürmene’ye kadar olan kısmın ağaçlık, ormanlık ve kısmen
de mısır tarlaları, Trabzon bölgesinin tarlalar ve fındıklık, yani
ormanları tahrip edilmiş, Giresun bölgesinin mühim bir kısmının ve
Ordu’nun kısmen fındıklık ve bir kısmının da başlıca tarlalar
olduğunu görürüz”
Rize bölgesinde
portakal, mandalin, limon yetiştirildiği, çay tarımına yeni
başlandığı (1935 yılında 20 dönüm), sulamaya gerektirmeyen kır
pirinci yetiştirildiği, tüm bölgede mısır tarlaları arasına fasulya,
soya, kenarlarına karalahana ve kendir ekildiği, Espiye ve Tirebolu
taraflarında su pirinci ekildiği, Trabzon, Giresun ve Ordu’da fındık
ziraatinin yaygınlığından bahsedilmektedir.
Günümüzle
kıyaslandığında çay tarımının pek çok yörede henüz
gerçekleştirilmediği ya da yeni olduğu, mısırın günümüze oranla çok
daha yaygın ekildiği ve en önemlisi günümüzde yapılmayan kendir
tarımının her aile tarafından kendisine yetecek miktarda
tarlasının bir köşesinde gerçekleştirildiği görülmektedir. Hitit
kaynaklarında (MÖ 1600), Hitit İmparatorluğu’nun kuzeyinde Karadeniz
bölgesinde yaşıyan Kaska, Kaşku, Gasga adlı verilen bir
halkın keten dokumacılığı yaptığı kayıtlıdır. Antik Çağ
tarihçisi Herodot’da Kolhis’te yapılan keten dokumacılığından
bahsetmekte dahası keteni aynı şekilde işlediklerini belirttikten
sonra bu yüzden Kolhislilerle Mısırlıları özdeşleştirmektedir.
Bölgeden Roma,
Osmanlı ve cumhuriyetin ilk yıllarında kendir tohumu ve keten bezi
ihraç edildiği bilinmektedir. Hemen her aile kendi ihtiyacını
karşılayacak oranda kendir ekmekte, ihtiyaç fazlası kendir lifleri
ve ustupiler Trabzon, Sürmene ve Rize gibi merkez pazarlarda satışa
sunulmaktaydı. Kirman ve urgan, her türlü kendir lifinden yapılmakla
birlikte, dokuma yapılacaksa beyaz renkli elyaflar seçilir, daha
ince iplik yapılır, boyanır ve feretiko tezgahlarında dokunurdu.
Kısa elyaflarda çarık bağı, çuval ipi yapımında, kuvel adı verilen
kendirden kalın ipler elde edilip halat yapımında kullanılırdı.
Gerek engebeli
arazi yapısı gerekse yakın zamana dek kıyı yerleşimleri arasında
kara yoluyla ulaşımın güçlüğü sebebiyle köylerin birbiriyle ve
kent merkeziyle ilişkisi sınırlı kalmakta bu durumda kapalı
toplum niteliklerinin sürmesine yol açmaktaydı. Geleneksel tarım ve
hayvancılık yöntemleriyle kendisine yetmeyi amaçlayan bir döngüde
süregelen yaşam geleneksel yapı ve kültürün sürekliliğini
sağlamaktaydı. Köy evleri, bir merkezde kümelenmiş Anadolu
köylerinden farklı olarak, Kafkasya köylerine benzer olarak,
vadi yamaçlarında birbirinden uzak konumlanmışlardır. Bazen
yakın akraba evleri gruplaşmalar oluşturmaktaysa
da genellikle evin önünde konumlanan tarlalar ve serander, merek
gibi yardımcı yapılar asla ortak kullanılmaz. Köyde üretilenlerin
fazlası haftanın bir günü kasaba pazarında daha çok kadınlar
tarafından satılmaktadır.
1970’lerde ulaşım imkanlarının
artması kasaba merkezine haftanın bir günü pazar yapmak amacından
giden, hasta olmadıkça kent merkezine inmeyen köylünün kentle ve
kent kültürüyle ilişkisini arttırmış, dahası elektiriğin dolayısıyla
radyo ve televizyonun köylere girmesiyle ulusal lehçe ve kültür,
hatta dublaj film ve diziler sayesinde evrensel kültürden de
etkilenilmiştir. Yerel kültürleri koruma ve yaşatmaya ilişkin bir
kültür politikasının izlenmemesi de artı bir faktör olarak
geleneksel yapının çözülüşünü hızlandırmıştır. Pek çok geleneksel
meslek bu süreç içinde yokolmuş ya da kabuk değiştirmiştir.
Sözgelimi geçmişte köyler ile kent merkezi arasında taşıma işlevini
üstlenen takalar karayollarının gelişmesiyle işlevini yitirmiş,
tekne yapımcılığıyla uğraşanların işlerini yitirmelerine ya da
balıkçık sektörüne yönelmelerine sebep olmuştur.
Evler
Trabzon
merkezinden Hopa’ya dek kıyı boyunca evler birbirine benzer
özellikler göstermektedir. En az üç odalı olan evlerin alt katında
duvarları yığma taştan örülen bir de ahır bulunmaktadır. Kıyı
kesiminde ev duvarları göz dolma, ahşabın bol olduğu iç kesimlerde
ise blok ahşap dolma yöntemiyle inşa edilmektedir. Odaların tabanı
ahşap döşemeyken aşhanenin
ki tokmaklanmış topraktan yapılmaktadır.
Neden aşhane zemini topraktır? çünkü ev halkı ahiralti adıyla da
bilinen ve fasülye, salatalık, patates, karalahana ekilen bahçeyle
sürekli ilişki içindedir ve çamurlu ayakkabılarını çıkarmadan
topladıklarını eve aşhane üzerinden ulaştırabilmektedir. Yemek
yer sofrası üzerine konulan sinide yenilir, yere veya gorc da
denilen arkalıksız basit oturaklara oturulur. Aşhane’de tavanda
ucundaki çengele kazanların asıldığı bir zincir (kremul) bulunmakta,
altında sürekli ateş yakılan bir bölüm yeralmakta burası yemek
pişirme, su ısıtma, sığırlara verileek yalı hazırlama amacıyla
kullanılmaktadır.
Deniz ile koyun
koyuna bir yaşam
Karadeniz,
böbrek formunda 424.000 km² yüzözlçümüne sahip, az tuzlu bir deniz
olup batı ve kuzey kıyıları alçak ve tarıma elverişli geniş
düzlüklerle çevriliyken doğusu ve güneydoğusu dağlıktır. Kuban,
Don, Dinyeper, Dinyester ve Tuna nehirlerinin denize taşıdığı
organik madde miktarı deniz suyundaki bakterilerin normalde
ayrışabileceğinden daha fazla olduğundan, bakteriler suyunun bir
bileşeni olan sülfür iyonlarından oksijeni ayırarak Hidrojen
sülfürün ortaya çıkmasını sağlarlar. Son derece zehirli bir gaz olan
Hidrojen sülfür 150-200 metre arasında değişen derinliğin altında
canlı yaşamasına izin vermez. Suyun üstü ise yöremizin ekonomi
ve kültürünü asırlar boyunca derinden etkilemiş bir canlı olan
hamsinin (Engraulis encrasicolus ponticus) yaşam alanıdır. Doğu
Karadeniz Bölgesinde, Ekim Ayının ikinci haftası dualar okunarak,
kurbanlar kesilerek hamsi avı sezonu açılmakta ve Evliya
Çelebi’nin de zamanında belirttiği gibi
en az kırk çeşit yemeği yapılmaktadır. Hatta bol olduğu dönemlerde
hamsinin fazlası gübre olarak tarlalara dökülürdü.
Kültür
Sarp doğa
koşulları içinde, tarım ve hayvancılık ekonomisine dayalı özellikler
gösteren durağan yaşam içinde bölge insanı halk edebiyatı, halk
müziği, el sanatları, beslenme gibi alanlarda oldukça zengin bir
folklor geliştirmiş ve ülkemizde 1970’lerde Türkiye’nin tüm
yörelerinde görülen önceleri kent merkezlerinden başlayıp köylere
sıçrayan toplumsal değişme olgusu dönemine dek nesilden nesile
yaşatmıştır.
Dayanışma
gelenekleri
İki tür
dayanışma organizasyonu yapılmaktadır:
-
Yörede
meci, eğratluk adıyla bilinenen “imece”ler:
Köy halkının toplu halde, ücret almadan, karşılıklı olarak
birbirlerinin tarla, bağ, bahçe işlerine yardım etmesidir.
Kışlık odun hazırlamak, tarlayı kazmak, ekin ekmek, ot biçmek ve
taşımak, alaf getirmek, ev yaparken beton dökmek.
-
Yapı
davetleri:
Bedensel çalışmanın yanısıra para ve araç-gereç yardımını da
içeren dayanışma türüdür.
Yayla
şenlikleri
Karadenizliler,
büyükbaş hayvanlarının kışlık ot ihtiyacını karşılamak, yaz
mevsiminin bunaltıcı sıcağından kurtulmak için ilkbaharda mezere
denilen köyden biraz daha yüksek yerleşim birimlerine, yaz mvsiminde
ise yaylalara göçeder ve buralarda sonbahara mevsimine dek yayla
evlerinde kalırlardı. Genellikle iki
dönemde köye dönülürdü bunlar:
-
Ayitlama:
Haziran ayında lazut (mısır, darı, lağus) çimlenip belli bir
yüksekliğe ulaşınca, toprak çapalanır, zayıf fideler sökülerek
tarla seyrekleştirilir.
-
Ayitlama:
Ağustos ayında yapılır; toprak çapalanarak kabartılır, böylece
mısırın etrafına kök salması kolaylaştırılmaktadır.
Artvin’in iç
bölgelerinde
mısır çapasının bitimi ile çayır biçme arasındaki 5 günlük sürede
düzenlenen “Pancarcı Eğlenceleri” düzenlenmesinin amacı çalışma
dönemi öncesi güç toplamak ve evlenme çağına gelen gençlerin
kaynaşmasıdır. Benzer zamanlarda ve benzer amaçlarla Hemşin’de
Vartevor, Trabzon’da dernek adı verilen yayla şenlikleri düzenlenir.
Yöresel Müzik
ve halk oyunları
Doğu Karadeniz
sahilinde Samsun ile Artvin illeri arasında hatta Gürcistan’ın
Acaristan bölgesinde düğün, asker uğurlama, nişan ve yayla
şenlikleri gibi toplu eğlencelerde, kız, erkek veya karma olarak,
Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Gümüşhane’de kemençe, Ordu, Giresun,
Trabzon, Gümüşhane’de davul-zurna, Rize, Artvin’de tulum,
Trabzon’un Çaykara, Dernekpazarı, Köprübaşı, Sürmene, Of ilçelerinde
ve Hopa - Kemalpaşa’da kaval, Borçka ve Şavşat akordiyon eşliğinde
oynanılan halk oyunları “horon” olarak adlandırılmaktadır. Horonlar,
yöre insanının günlük yaşamından, yörenin tabiatından ve komşu
bölgelerden etkilenmiştir dahası antik çağ ve Ortaçağ yaşamına dair
izler taşımaktadır. Horonlar türkü eşliğinde (sözlü horon), sallama,
sıksara (Sera) horonlarında olduğu gibi sadece çalgı eşliğinde,
sadece kadınlar (kız horonu), sadece erkekler (erkek horonu) veya
kadın erkek karışık (karma horon) olarak, düz bir sıra halinde yada
halka oluşturularak oynanılabilir. Bunun yanısıra erkek çalgıcı
çağırmadıkları için kına gecelerinde kadınlar tef, fincan hatta
gügümün tersinin dövülmesiyle çıkan sesler eşliğinde horon
oynarlardı.
Anadolu’da
olduğu gibi Karadeniz bölgesinde de oynanılan çok sayıda oyunun
tasnifinde belirlenmiş ve görüş birliğine varılmış bir sınıflandırma
yoktur. Kaldı ki aynı adı taşıyan horonlar bile ilden ile hatta
köyden köye farklılıklar göstermektedir. Kabaca bizde bir tasnif
yaparsak horonları
-
İllere göre
(Giresun, Rize, Trabzon horonları, karşılamaları)
-
Ayak
devinimlerine göre (iki ayak, üç ayak)
-
Diziliş
biçimine göre (Halka horon, sıra horonlar)
-
Oyuncu
sayısına göre (2 kişinin oynadığı bıçak oyunu ya da grupça
oynanan horonlar)
-
Hıza göre
(Ağır ve hızlı horonlar... 7/8’lik Akçaabat horon 7/16’lık
sıksara horonun yavaş tempoda ve farklı ritmde oynanılan bir
varyasyonudur)
-
Oynanılan
yere (Açık havada, kapalı mekanlarda)
-
Oynayanların cinsiyetine göre (Kız, erkek, karışık [Alaca
horon])
-
Eşlik
çalgısına göre (çalgılı, çalgısız)
-
Türkü
eşliğine göre (Sözlü, sözsüz)
-
Etnik gruba
göre (Laz, Hemşin)
-
Konularına
göre (Hayvan taklitleri – Dirvana [Güvercin]- ya da
savaş/yiğitlik konulu (bıçak, kılıç horonları)
Horon
terminolojisi:
-
Horon etmek:
Sahil boyunca en yaygın kullanılan terimdir. Özellikle Doğu
Trabzon ve Batı Rize’de eylemi ifade eden yegane terimdir.
Trabzon Rumcası aynı anlama gelen ḫoron aseftame terimi
kullanılır.
-
Horon
oynamak:
Sahil boyunca kullanılan ikinci yaygın terimdir. Lazca oxoronu
terimi aynı anlamı karşılamaktadır.
-
Horon
dönmek:
Geçmişte horonun halka şeklinde oynanmasından dolayı
yakıştırılmış bir terimdir.
-
Horon
tepmek:
Türkmenlerin yaşadığı bölgelerde kullanılan terminolojidir.
Trabzon yöresinde Çepnilerin yaşadığı Ağasar vadisi ve civarında
yaygındır.
Horon
oyunundaki figürler de çok sayıda yazar tarafından yorumlanmıştır.
Sera horonda görülen omuz silme figürünün yakalanan balığın can
çekişmesini ya da dalgalar arasında takaların sallanmasını tasvir
edildiği ileri sürülmüştür.
Oyunların
çember ya da düz sıra halinde oynanması ilgili bölgeyi çevreleyen
dağların dairesel ya da düz sıra halinde oluşuyla bağlantı kurulmaya
çalışılmıştır.
Anadolu’da
kartal barı, turna barı, İçel yöresindeki keklik oyunu gibi
benzerlerinde olduğu gibi Trabzon yöresinde oynanılan 2/4’lük
dirvana horonunda hayvan devinimlerinin taklidi yapılmaktadır.
Atlama oyunu
engebeli ve dağlık arazilerinde yaşamın zorluğunu tasvir eden bir
oyun olup erkekler tarafından oynanmakta, yiğitçe tavırlar ve
ayakların havaya kaldırılması suretiyle atlama hareketi tasvir
edilmektedir.
Erzurum ve Bayburt köylerinde oynanılan hançer ve Köroğlu barları,
Batı
Anadolu’da oynanılan kılıç kalkan oyunları, Kafkasya’da da çeşitli
halklar tarafından oynanılan farklı varyasyonları bulunan, savaş
oyunlarıdır. Hem müzik eşliğinde yörenin delikanlılarına yiğitlik ve
becerilerini gösterme amacı taşımaktadır aynı zamanda eski çağlarda
kabilenin gençlerini savaşa hazır tutma amacıyla da kullanılmış
olabilir. Savaş danslarının Anadolu’da rastlanılan yazılı ilk
örneklerine MÖ 401 yılında Anabasis adlı seyahatnamede rastlıyor ve
bu dansların Anadolu’nun yerli halkları tarafından oynanıldığını
görüyoruz.
Bugünkü
Ordu civarında kalıntıları bulunan antik Kotyora kentinde
Paflagonya valisi Korylas’ın Onbinler adlı paralı Yunan askerlerinin
şereflerine düzenlediği eğlencede önce Trakya’ya adını vermiş Trak
halkından dansçıların flüt eşliğinde savaş oyunu yaptığı ardından
bugünkü Balıkesir civarında varolmuş Mysia’lıların yine flüt
eşliğinde mızrak ve kalkanlarla benzer bir dans yaptığı kayıtlıdır:
“Saçılar
yapılıp zafer türküleri söylendikten sonra, önce Thrak’lar kalkıp
silahlı olarak flüt sesiyle dans ettiler; hafifçe sıçrıyor,
hançerle dövüşür gibi yapıyorlardı. Sonunda dans edenlerden biri
eşine vurdu ve herkes onu yaraladığını sandı; çünkü adam büyük bir
ustalıkla yaralanmış taklidi yaparak kendini yere atmıştı”
iki Mysia’lının
flüt eşliğinde, flütün sesine uyularak kalkanlarıyla yaptığı,
çömelip, kalkma figürlerini de içeren bir Pers dansıyla devam edip,
Mysia’lı bir kadının elinde bir mızrakla pirihi (πυρρίχη)
adı ve-rilen bir savaş dansı yapmasıyla son bulmuştur.
Yöresel
giyim
Günümüzde
sadece horon oyuncuları tarafından giyilen geleneksel giyime
gelirsek:
Laz kıyafeti
olarak da bilinen baştan aşağıya siyah erkek kıyafeti Reşat Ekrem
Koçu’nun bildirdiğine göre XVI. Ve XVII. Yüzyıllarda korsan ve dağ
haydutlarını kılığı iken yaygınlaşmış ve yörenin milli kıyafeti
olmuşur. Başta uçları özel biçimde düğümlenen kabalak/kukul, sırtta
gömlek ve kara cepken, Anadolu’da Laz poturu ya da donu olarak
bilinen ağ kısmı pileli bacak kısmı dar bir şalvar trü olan zipka
pantul, ayaklarda çapula adlı çarık türü veya körüklü çizme. Gümüş
zincir, hamayıl, yağdanlık, Çerkes kayışı, kavlık, ve Çerkes kaması
da aksesuarlardır.
Kadınlar ise
başta ipekli başörtüsü (çember, poşu, yazma) ya da keşan adlı
pamuklu dokuma, sırtta kamis adlı gömlek, üstüne zibun adı verilen
üçetek, en üstte fermene adı verilen kolsuz yelek veya kadife adı da
verilen uzun kollu işlemeli yelek, belde rengi yöreden yöreye
değişen peştemal (Rize’de turuncu-siyah, Sürmene’de kırmızı-siyah,
Trabzon merkezden İnebolu’ya kadar kırmızı-beyaz) adlı önlük. Ayrıca
Trabzon’da yelek müstüne isparel adlı göğüslük de takılmaktaydı.
* ODTÜ 7-8
Aralık Karadeniz Kıyı müziği konulu Panel notlarından
Yurt Ansiklopedisi. Anadolu Yayıncılık. İstanbul, 1982-84.
s. 6341
Gökgöl, Mirza. Doğu Karadeniz Bölgesinde bir Araştırma
Gezisi. İstanbul, 1937. s. 1
“Kolkhisliler besbelli, Mısırlıdırlar, bunu ben
başkalarından işitmeden önce kendim anlamıştım...Sadece şu
varki, Mısırlılar da, onlar da keteni aynı biçimde işlerler;
yaşayışlarında ve dillerinde benzerlikler vardır.
Yunanlıların Sardunya keteni dedikleri, Kolkhis ketenidir;
Mısır’dan gelenine Mısır keteni derler...” Hereodot ii. 104,
105
Meeker,
M. E. 1971. “The Blacksea Turks: Some Aspects of Their
Ethnic and Cultural Background”. International Journal of
Middle East Studies. Vol 2 (4) pp. 318-345
Sözen, M. Eruzun G. Anadolu’da ev ve İnsan. Creative
Yayıncılık. İstanbul, 1992. s. 103
KSENOPHON. (1998), Anabasis. Sosyal Yayınlar. 2. Baskı.
İstanbul VI. 1. 5
|