Hrant Dink
cinayetinin ardından: Çekin kirli
ellerinizi Trabzonumuzdan
Özhan Öztürk, Trabzonlu yazar
macukali[at]karalahana.com
19 Ocak Cuma günü
katledilen AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in
katilinin yakalanması ve kimliğinin açıklanması ile birlikte ulusal
medya son derece haklı gerekçelerle sanığın Trabzon’lu
olduğunu üzerine basa basa vurgulanırken, tıpkı 6 Nisan 2005
tarihinde yaşanan TAYAD üyelerine linç girişiminde, 5 Şubat 2006’da
Santa Maria Kilisesi rahibinin cinayetinde hatta ulusal basına
yansımamış Doğulu inşaat işçilerinin molotof kokteylli tacizi ve
aralarında öğretim üyelerinin de bulunduğu küçük çaplı pek çok
cinayet vakasında olduğu gibi bu durumun gerçek nedenleri
sorgulanmadan pek çok yayın organında doğrudan Trabzon özellikle
Trabzonluluk hedef tahtasına yerleştirilmiştir. Trabzon
Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ahmet Şefik Mollamehmetoğlu’nun “Son
iki yılda meydana gelen olaylar ve kişiler arasındaki benzerlikler
rastlantı olamaz. Trabzon’a çöreklenen, hem bu kentin hem de
ülkemizin onur ve çıkarını zedeleyen hücreler, şebekeler bir an önce
ortaya çıkarılmalıdır” açıklaması çoğulcu, demokrat ve
özgürlükçü bir Türkiye hayaliyle yaşayan tüm aydınların ortak
çığlığı olması gerekirken, bürokrasi, hükümet ve gemi azıya almış
milliyetçi çevrelerin oluşturduğu koronun “komplo”,
“provokasyon”, “karanlık güçler”, “vatan hainleri”, “dış güçlerin
oyunları” açıklamalarının sekiz sütun manşetlerde yeralması
dahası hayatını bir çocuk masumiyetiyle yaşamış pırıl pırıl bir
insanın namertçe katlinin “Diaspora’nın eline koz verdik”,
“ülkemizin imajı zedelendi” gibi makyevelist ve gayrı insani bir
mantık silsilesi halinde yorumlanarak, tıpkımızın aynısı bir Andolu
çocuğunun gazete sayfalarından taşan delik ayakkabılı fotoğrafının
altında haber konusu yapılması, ve okuyucuların işlenen cinayet ve
vicdanlarıyla yüzleşmesine engel olmuştur. Fail karanlık güçlerse o
karanlığın yaratılmasında, provokasyonsa insanların
kışkırtılmasında, yirmi yaşındaki evlatlarımızın Kurtlar vadisi
jenerasyonuna, hazır kıta linççilere dönüştürülmesinde medyanın ve
bürokrasinin hiç mi kabahati yoktur? Size rağmen bu toprakların
sevdalısı bir yazarı namlunun ucuna itip Trabzon’da kendi
ellerinizle yarattığınız bir başka kurbana katlettirmenizin
kabahatini nasıl kentimize yükler aradan sıyrılırsınız? Trabzonlular
çok hırçınmış? Kimdir hangi olaylar dizisidir, bu uzak deniz
kentinin umut yüzlü emekçilerini bir kuşak içinde helaya bayrak,
maça döner bıçağına giden lümpen tetikçilere dönüştüren ?
Sorgulanmalıdır...
Amacım medyanın
tutumunu eleştirmek, köşe yazarlarının patronlarının çıkarları ile
araştırma içgüdüsü arasındaki dengeyi ya da medyanın vatandaşa haber
verme ile vatandaşı yönlendirme görevleri arasındaki gününe göre
değişebilen tercihini sorgulamak değil, benim işim de değil. Ama
adını bile hatırlamadığım dedelerimi baba ocağındaki mısır
tarlasının dibine gömmüş, Trabzonlu olmanın genetik ve kültürel
mirasını onurla taşıyan birisi olarak yaşananlara dahası yakın
gelecekte yaşanması muhtemel olaylara isyan ediyorum.
Trabzon, yüzyılın
ilk çeyreğinde Yahya Kahya ve Mustafa Suphi gibi İttihat ve Terakki
imzalı önemli siyasi cinayetlere ev sahipliği yapmıştır... Kimse
kentimizin huzur ve mutluluğun doya doya yaşandığı efsanevi
Şangri-La ülkesi olduğu iddiasında da değil zaten. Fakat
yaşananların göz göre göre, göstere göstere gerçekleşmesi kentimize,
kimliğimize ne derece pervasızca tecavüz edildiğinin delili
değilmidir?
TAYAD’lı Aileler,
F tipi cezaevlerinde süren tecridi perotesto etmek için pek çok ilde
yaptıkları gösteriyi Trabzon’da düzenleyince hiçbir yerde
karşılaşmadıkları bir tepkiye maruz kalmışlar, birkaç genç
üzerlerine saldıran binlerce kişi tarafından tartaklanmış ve linç
edilmek istenmiştir. İnsan Hakları Derneği (İHD) Trabzon Şubesi
yaşanan saldırıyı ve olayları başlatanın bir "sivil emniyet
görevlisi" olduğunu açıklamışsa da, olay sonrasında linç girişiminde
bulunanlar yerine bizzat saldırıya uğrayanlar tutuklanmış, Trabzon
Valisi istifa edeceği yerde “Hiç kimsenin adaletin yerine geçmeye
hakkı olmadığı gibi sağduyu sahibi yüce Türk milletinin huzurunu
bozmaya da hakkı yoktur” demeciyle adaletin yerine gelmesini
engellemenin yanısıra, saldırganların sırtını sıvazlayan bu
demeç ilerde yaşanması gebe olayların da başlangıç noktası olmuştur.
Çağdaş ve demokrat bir devlete yakışmayan bu resmi tavır yazık ki
geleceğe yönelik etkileri doğru analiz edilmeden yerel basında da
sahiplenilmiş, ulusal basında ise yeteri dozda eleştirilmemiş,
adalet duygusunu yaralayan ve vatandaşlar arasında ayrımcılık yapan
bu garip tavrın nedenleri sorgulanmamıştır.
5 Şubat 2006
tarihinde Santa Maria kilisesinde görevli rahip Andrea Santaro'nun
katlini yine sekiz sütuna manşet veren basınımız maktül
yakalanmasına karşın bir yıldır aydınlanmayan olayın muhtemel
nedenlerini ısrarla araştırmadan soğumaya bırakmış, hatta adeta
ilahi bir tesadüfle gerçekleşen ertesi gün İtalya’da oniki Türk
turistin ölümüne yol açan kaza için her olayın ardından “komplo,
karanlık güçler” diyen ağızlar suskun kalmıştır. Kendisi de bir
kurban olan Hrant Dink’in katili yakalandığı gün ilk ifadesinde
“Dink aleyhine yayın yapan internet sitelerinden etkilendiğini,
eylem için Trabzon’dan temin ettiği tabancayla İstanbul’a geldiğini”
sözleriyle sözde bireysel olayın hiçbir zaman aydınlanmayacağını
gerçek arka planının aydınlanmayacağını da kamuoyuna duyurmuştur.
Bu olay da
öncekilerde olduğu gibi, bürokrasi ve siyasi erkânın insan zekasını
hiçe sayan, bilgi vermekten ziyade kitleleri kontrol etme amacı
güden, “görev başındayız imajını” gözümüze sokmaktan başka
işe yaramayan tekdüze açıklamalarından ibaret kalıp halkın vicdanını
tatmin etmezse –ki öyle görünüyor- failleri karanlıkta kalacak ve
devamı katlanarak gelecek demektir. Gerçekten de bizzat ailesi
tarafından polise ihbar edilen katilin yaklanması hatta sözde çetesi
ve azmettiricisine ilişkin bilgilerin akıl almaz süratle ortaya
çıkışı, dezenformasyonun vehameti olayın gerçek arka planının
karartıldığı, saklanmak istendiği şüphesini zihnimizden eksik
etmemektedir. Dahası Hrant’ın cenazesine katılanların yüreklerindeki
acı ve vicdanlarındaki anlık empatiyi döktükleri “Hepimiz Hrant’ız”
sloganına karşı toplumun önemli bir kesimince destek gören sağ
entelijansiyanın utanmasalar “Hepimiz Ogün Samast’ız” olarak
özetlenebilecek karşı tepkisi yapılanın bireysel hatta örgütsel bir
terör eylemi olmasının ötesinde güçlü olmayı zayıfı ezmek, egemen
olmayı farklı olana hayat hakkı tanımamak olarak algılamaya
şartlanmış bir toplumun ideolojik şartlanmışlığını ortaya
koymaktadır. Etienne Copaeaux’un “Türk tarih Tezinden Türk –İslam
sentezine” adlı kitabında belirttiği “(sınıfta öğretilen
dersler), tüm bir kuşağın ortak tabanını oluştururlar, pek
sorgulanmayan bir uzlaşma yaratırlar ve özellikle gerilim ya da
bunalım anlarında duyumsanan refleks düşüncelere kaynaklık
ederler” sözünü doğru çıkarırcasına 1980 darbesi sonrasında
yetişmiş gençlerin önceki kuşaklardan farkları ortaya böylece
ortaya çıkmaktadır. Önce okulda, ardından ticari TV programlarıyla
beyinleri yıkadığımız, hayal etme ve emeğiyle bir şeyler başarma
keyfinden mahrum bıraktığımız, şiddete özendirdiğimiz, sadece askere
alırken adam yerine koyduğumuz, işsiz, aşsız, eğitimsiz bırakmamıza
rağmen taşıyamayacağı misyonlar yükleyerek, el birliğiyle
varettiğimiz bu Kurtlar vadisi jenerasyonunun geri dönüşümünü
nasıl sağlayacağız? Kendini ayakta tutmak için sürekli düşman
yaratmak zorunda olan, toplum vicdanının sorgusundan kaçabilmek için
gençlerimizi kimi zaman cellat kimi zaman kurban olarak seçen ve
kışkırtan insan/ideoloji tacirlerinin elinden bu çocukları nasıl
kurtaracağız? Ne yapacağız da 70’lerin kabusunu tekrar görmek
zorunda kalmayacak, karanlığın mimarlarının gönderdiği sahte
peygamberleri kurtarıcı olarak bağrımıza basmayacağımız bir Türkiye
yaratacağız? Ülkemizin geleceğini emanet edeceğimiz gençlerin
üzerine dökülen ağuyu nasıl temizleyeceğiz? Türk aydınları olarak
geç olmadan önce kendimize sormamız gereken öncelikli sorular
bunlardır. Kendi adıma ağlayıp, dövünmenin sadece umut etmenin
gerçekçi bir mücadele yöntemi olduğunu sanmıyorum.
EK: Neden Trabzon?
Doğu Karadeniz’de kan davası,
pek çok ailenin köyünü terketmesi ile sonuçlanmış ve geçmişe oranla
azalmış görünse de nesiller boyu devam edip tüm sülaleyi zan altına
sokan köklü bir gelenektir. Bu sebepten dolayı babasından gizli
sigara bile içmeyen gençlerin muhatap gayrı müslim/yabancı da olsa
kafasına estiğinde ailesinin onayı olmadan cinayet işlemesi
öncelikle aklın kendisinesonra bölgenin gelenek ve gerçeklerine
aykırıdır.
Trabzon’da ne
olmuştur? Nasıl bir süreç yaşanmıştır da yüzyıl öncesinin Türk, Rum
ve Ermenileri halklarının yanısıra Avrupalı, İranlı tüccarların da
barındığı çok kültürlü kozmopolit yaşam merkezinin deniz suyunun
getirdiği medeniyete aşina halkının evlatları silahsız birkaç kişiyi
linç etmeye teşebbüs edebilecek oranda hoşgörüsünü yitimiştir?
·
1915
yılında Ermeniler, 1923 yılında Rumlar’ın kentten gönderilmeleri
nesiller boyu sürdürülen hoşgörü ve birlikte yaşam kültürünün yeni
kuşaklara intikalini engellemiştir.
·
Orta
Çağ’da İpek yolu üzerinde bulunmasının yanısıra İran ve Doğu Anadolu
kentlerinin ticari ürünlerini de pazarlayan zengin ve stratejik bir
liman kenti olan Trabzon 19. yüzyılda alternatif ticaret yollarının
keşfi, Gümüşhane madenlerinin kapatılması gibi pek çok gelişmeye
rağmen Tebriz, Batum, Viyana, İstanbul, Kahire, Marsilya gibi
kentlerle doğrudan ticaret yapmaktadır. Kent merkezinde Anadolu
içlerinden gelen deve kervanları limanda yabancı bandıralı yük hatta
yolcu gemileri eksik olmamaktadır. Kentte ciddi bir sermaye birikimi
söz konusudur. Sözgelimi bugün Atatürk köşkü olarak kullanılan
binanın ilk sahibi olan Kapogiannidis ailesi nakliye gemilerinden
oluşan bir ticaret filosunun yanısıra Fransa’da bile şubesi bulunan
bir bankanın ve pek çok gayrimenkulün sahibidir. Roma ve Osmanlı
döneminde tüm Karadeniz’in en önemli lima kenti iken, günümüzde
limanı çalışmayan, çay ve fındığın da getirisini kaybetmesiyle
ekonomik açıdan iyice zayıflayan Trabzon’da piyasada dönen paranın
komik rakamları ifade etmesinin yanısıra ticari ilişkilerin artık
uluslararası değil son derece lokal ve çevre ilçelere dönük olduğunu
söylemeye gerek yok sanırım.
·
Osmanlı dönemi Trabzon’u günümüze oranla sayı ve nitelikte çok daha
kaliteli Türkçe, Yunanca, Rusça, Ermenice dillerinde günlük
gazetelerin basıldığı, diğer Anadolu illerinde adı bile duyulamış
iken düzenli gösterilen yapıldığı bir opera binasına sahip bir
kültür kentiydi. Osmanlı toplumunda liberal düşüncenin öncülüğünü
yapmış entellektüel kuşağın barındırmaktaydı ki onların bıraktığı
miras başta Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Hasan İzzettin Dinamo,
olamk üzere İsmet Zeki Eyüboğlu, Altan Öymen, Bahriye Üçok, Ahmet
Özer, Oktay Rifat Horozcu, Yaşar Miraç, Alâettin Bahçekapılı, Sunay
Akın, Kudret Emiroğlu, Nihat Genç gibi Cumhuriyet dönemi Türk
kültürü üzerinde derin izler bırakan ikinci ve üçüncü kuşak
entellektüellerin yetişmesine katkıda bulumuştur. Son derece zarif
mimari çizgilere sahip olan opera binası Cumhuriyet döneminde
sinemaya dönüştürülmüş ardından yıkılmıştır. Günümüzde Trabzon
asıllı aydınların nerdeyse tamamı Trabzon dışında ikamet etmektedir
ve entellektüel birikimleri Trabzon’a aktarılmamaktadır. Parmakla
sayılacak 1-2 örnek dışında ise Karadeniz yerel medyasının çizgisi
lokal ticari menfaatleri kollamak, siyasi çekişmelere taraf olmak
ile ulusal/yerel tarikatların sözcülük ve propagandasını yapmaktan
öteye gidememektedir. Son günlerde Karadeniz konulu TV dizilerinin
ve İstanbul’da aranje edilen çıstaklı Karadeniz müziklerinin kentte
gördüğü ilgiden anlıyoruz ki Trabzon kendi kültürünün dışardan ithal
eden entellektüel zavallık içindedir.
·
Karadenizliler, 19. yüzyılın son çeyreğinden 1917 yılına dek
geçimlerini büyük ölçüde Osmanlı toprağında değil Rusya’da
armaktaydı. Aile fertlerinden en az biri yılın bir bölümünü Rusya’da
inşaatçılık, fırıncılık gibi işlerde çalışarak geçirmekte kazancının
bir bölümünü tahıl satın alıp kalan parasını da (Rus manatı)
gerektiğinde her an bozdurabileceğinden emin olarak nakit olarak
yanında getirmekteydi. SSCB’nin kurulmasının ardından sınırlar
kapanıp, gurbetçiliğe dayanan bu karma düzen sarsılınca bölge
ekonomisi ciddi bir krizle karşı karşıya gelmiş, 1950’lerde bir
sanayi ürünü olan çayın yaygın ekimi ve fındık üretiminin islah
edilmesine dek kriz sürmüştür. Nesiller sonra 90’larda Sarp sınır
kapısının açılması ile bölge ekonomisinin geçici olarak canlanacağı
ve eski refah dolu günlerin geri geleceği inancını doğurmuşsa da
bavul ticaretinin geçici olduğunun anlaşılması ile yerini tekrar
umutsuzluğa bırakmış dahası bölge ekonomisine o güne dek tecrübe
edilmemiş kirli bir çark eklenmiştir. Halk arasında Nataşa
adı verilen eski Sovyet Cumhuriyetleri mensubu Rus, Azeri, Gürcü
kadınların bölgede fuhuş ekonomisi yaratılmasında temel hammadde
olarak kullanılmıştır. Bu iğrenç et pazarının gereği olarak ardı
ardına otellerin açılmış, ortaya çıkan paranın paylaşımında yerel
bürokrasi ile birdenbire varolup güçlenen fuhuş mafyası arasında
menfaat ilişkisi tesis edilmiştir. Kente komşu Doğu Anadolu illeri
üzerinden fuhuş amaçlı gelen yeni müşterilerinin büyüttüğü ekonomi
yeni asayiş sorunlarıın yanısıra, yerli halkın içine kapanmasını
dolayısıyla Nataşa sektörünün aile üzerindeki yıkıcı etkisine karşı
tepki olarak bir İslam’a dönüş hareketi başlatmıştır. Fuhuşa
karşı tepki olarak güçlenip yayılan bölgedeki tarikatların başta
Trabzon göçmenler aracılığıyla geldikleri İstanbul dahil büyük
kentlere nüfuz etmeleri, kendi medyalarını oluşturmaları, güç
alanlarının sınırlarını çizmelerini, dostu-düşmanı ayırmalarını
gerektirmiş olmalıdır. Dahası zaten nesiller önce gerçekleşen
mübadelenin ardından birlikte yaşam kültüründen uzaklaşan halkımız,
fuhuş sektörüyle talihsiz bir şekilde yabancılarla tekrar
karşılaşmış, Hristiyanlık ve yabancı imajı son derece yıkıcı bir
düşman olarak biliçaltlarına kazınmıştır. Yöremizde devlet ya da
devlet adına hareket ettiğini iddia eden kişi ve gruplar ile
tarikatlar, yerel medya, aşırı sağcı örgüt/siyasi partiler ve fuhuş
mafyası arasındaki ilişkiler bizzat devlet tarafından açığa
çıkarılmalıdır.
·
1923
mübadelesinde oldukça kalabalık bir Rum nüfusu gönderen Trabzon’a
Samsun’da olduğu gibi karşılık olarak Yunanistan’dan müslümanlar
getirilmemiştir. Bununla birlikte mübadele din esasına göre
yapıldığından Tonya, Çaykara, Dernekpazarı, Maçka ilçlerinde bazı
köylerde İslam’a 17-18. yüzyıllarda geçmiş ailelerce Rumca halen
konuşulmaktadır. Yerli halkın Romeika adını verdiği Trabzon Rumcası
(İngilizce Pontic Greeek) bir dil olarak ilk olarak Alman dilbilimci
Deffner tarafından 1877 yılında, Of
ilçesinin Uzungöl (Rumca adı: Şerah) dialekti ise Oxford
Üniversitesinde Yunanca profesörü olan Peter Mackridge tarafından
incelenmiştir. 1997 yılında bu köylerden birinde doğmuş olan bir
Ömer Asan’ın kendi köyünü anlattığı ve Yunan alfabesinden
fontları da kullanarak açıklamaya çalıştığı yöresel diline ait
“Pontos Kültürü” adlı dilbilimsel-folklorik çalışma içeriğinden çok
adı yüzünden milliyetçi çevrelerde şiddetle eleştirilmiş, o
dönemde ilk olarak Yunanistan’da dillendirilmeye başlanan “Pontus
Soykırımı” adlı yeni bir tehdite karşı strateji geliştirmek
isteyen devletin - aynı dönemde Rize’nin doğu sahilinde yaşayan ve
bir Kafkas dilini konuşan Lazların hatta daha küçük bir topluluk
olan Hemşinlilerinde kendi dil, kültür ve geçmişlerini tanımaya
yönelik çalışma ve yayınlarının da ortaya çıkmasıyla - aşırı sağcı
çevrelerle birlikte başta Trabzon olmak üzere tüm Doğu Karadeniz
bölgesini çatışma alanı olarak görmeye başlamasına sebep
olmuştur. Asan’ın kitabı entellektüel çevreler dışında rağbet
görmemesine karşın sağ entelijansiya Güneş Dil Teorisi ve ikiz
kardeşi Türkçü- Turancı tarih anlayışından kaynağını alan –kimisi
yazarı doğrudan hedef gösteren, tehdit ve hakaretler de içeren- çok
sayıda karşıt makale ve kitabın yazılmasına sebep olmuştur. Yazarın
bizzat kendisi 2002 yılında ATV’ de yayınlanan bir programda tüm
samimiyetiyle sadece bir yazar olduğunu Türk Ulusunun bir ferdi
olduğunu itiraf etmesne karşın yörede görev yapan bürokratlar, sağcı
yazarlar, yerel gazetelerde olur olmaz adını duyurmak isteyen
fırsatçılar 10 yıldır itibaren durmaksızın -Pontus’un ne olduğunu
halkın hayal gücüne bırakarak- sözde anti Pontus propagandası adı
altında, hayali bir takım düşmanlar yaratarak, misyonerlerin bölgede
cirit attığından, topraklarımızı ele geçirmek istediklerinden
bahsederek, zaten farklı olana tahammül geleneği unutulmuş bir
bölgede ki paranoyayı tetiklemiş ve milliyetçi duyguları benzeri
ancak NAZİ Almanyası’nda ratlanacak düzeyde kışkırtmışlardır.
·
Osmanlı döneminde Temel fıkraları yoktu ama tipik Karadenizliyi
Karagöz oyunundaki Laz temsil etmekteydi. Laz, Tepeden tırnağa siyah
yöresel elbiseler içinde sert görünüşlü, coşkun bir iştahla ve
alışılmadık bir mantık dizgisiyle sıraladığı fikirlerini garip bir
aksanla konuşup duran bir karakterdir. Trabzon’da yaşasın ya da
yaşamasın bu özelliklerin biraz da genetik olduğuna ve nesiller
boyunca değişmeyeceğine inanmaktayım. Sert karakterli, çalışkan,
yerine göre acımasız olan Karadenzililer Osmanlı döneminde deniz
kuvvetlerinde istihdam edilmekteydi. Osmanlı’nın son dönemlerinde
sayısız eşkiya çetesine yuva olan Doğu Karadeniz bölgesi Atatürk’ün
Samsun’a çıkmasıyla Milli Mücadele’nin başlangıç noktası olmuştur.
Karadenizliler, tüm varlık ve samimiyetleriyle işgalcilere,
işgalcilerle işbirliği yapanlara, hükümet kuvvetlerine, ayrılıkçı
azınlık çetelerine karşı ustaca kullanılmış üstüne üstük cephe
muhaberelerinde düzenli orduya katılarak düşmanla göğüs göğüse de
çarpışarak Milli Mücadeleye teredütsüz ve sonuna kadar destek
vermişlerdir. Hatta Karadenizli çetelerden bazıları Doğu Anadolu’da
ortaya çıkan bazı iç isyanların bastırılmasında (örneğin Giresunlu
Topal Osman’ın Laz müfrezesi) kullanılmıştır. Vatanseverlik
duyguları son derece güçlü, farklı etnisitelerle ilişki kurmada
muhafazakar olduklarından sadakatlerinden de şüphe duyulmayan
Karadenizliler 90’lı yıllarda Güneydoğu Anadolu bölgesinde PKK’ya
karşı ön saflarda en güvenilir elemanlar olarak
kullanılmıştır. Trabzon dahil Doğu Karadeniz’de şehit cenazesi
girmeyen köy neredeyse yoktur. Gerek askerlik yaptıkları sırasında
gerekse sağ medyada Karadenizliler “bu ülkenin çimentosu
oldukları” vurgusuyla sık sık karşılaşmaktadır. Neden
Karadenizliye diğer bölge ve kentlere yüklenmeyen bir misyon
yüklenmek istenmektedir? Adının başında Gazi, Kahraman, Şanlı olan
iller bulunmaktayken, diğer bölgelerin halklarından nasıl bir
ayrılcalığa mensubuz ya da neye hazırlanıyoruz ki çimento biziz?
Yukarıda değindiğim gibi son üç kuşak boyunca farklı olanla birlikte
yaşama kültürüne yabancılaşmış Trabzon’a gelen şehit cenazeleri
diğer yörelerden daha farklı düşman da -etnik ve dini bir çizgide-
algılanmıştır. Güneydoğudaki çatışmaların en ön safında yeralan
Trabzonlu gençler, Kürtsüz, tek etnisiteli, tamamı Sünni-Hanefi bir
kente döndüklerinde cephede kullanan ırkçı jargonuda birlikte
getirmiş ve karşı tepki almadan kullanabilmişlerdir.
·
İşsizlik oranı yüksek, futbolda yarattığı efsanenin ağırlığı altında
ezilen, fuhuş batağıyla manevi açıdan yara almış, her
alanda başarıya muhtaç, öz evlatlarını doyuramadığı için
nesiller/çağlar boyunca terkedilmiş, devlet tarafından kendi haline
bırakılmış, aşırı milliyetçiler tarafından farklı hesaplarla
kışkırtılmış, sahili/orjinal doğası katledilmiş, kendi varlığına
bile kızgın, kendisiyle tarihiyle halkıyla hesaplaşmamış bir kent
Trabzon’umuz...Kimilerimiz için bir gün dönme umuduyla arada bir
hatırlanan uzakta bırakılmış baba diyarı, kimileri için kendisini
işsizlik ve miskinliğe mahkum eden bir taşra kenti, kimisi için
Güneydoğu’da işler yolunda gitmezse gerektiğinde kullanılabilecek
birinci sınıf onbinlerce paramiliteri barındıran kahramanlar
diyarı...
22 Ocak 2007
|