
Yukardaki logoyu tıklayarak Bağımsız Karadeniz
Gazetesini okuyabilirsiniz.

Dünyanın tüm televizyonlarını Canlı seyretmek,
tüm gazeteleri tek bir sayfadan okuyabilmek için önemlilinkler.com
www.onemlilinkler.com
sitesini sık kullanılanlara ekleyin.
KARADENİZ FOTOĞRAFLARI
Deeğerli Lahana forum üyeleri
Karadeniz fotoğraflarınızı galerimizde otomatik olarak
yayınlayabilirsiniz.
TIKLAYIN
KARALAHANA DA YAZAR OLUN
Yazılarınızı yayınlamamız için bize
gönderebilirsiniz |
|
|
|
| |
|
|
Çaykara Tarihi

Makale: Vahit
Tursun.
Bu yazı "Çaykara'nın
Reel Tarihi" adlı çalışmanın orta bölümlerinden
alıntıdır. Bazı bölümleri henüz taslak halinde
olup yetersizdir!
DOĞU ROMA – BİZANS DÖNEMİ (MS 395 – 1453)
MS 395 yılında başlayıp MS 1453 yılına kadar
süren bu dönem, önemli oranda güncel olarak
Helenceyi kullanan, tamamen Hıristiyanlaşmış,
Batı Roma’dan kendilerini farklı görmelerine
rağmen, kendilerini Roma vatandaşı “Romios,
Romeos” kabul eden, Elen ve farklı toplulukların
bir çatı altında ayakta kalma mücadelesi verdiği
bir dönemdir.
Türkler Anadolu tarih sahnesinde, ilk defa bu
dönemde yerlerini almaya başlar.[1]
Roma İmparatorluğunun MS 395 yılında ikiye
ayrılması ile Trabzon, Doğu Roma / Bizans
imparatorluğunun sınırları içinde kalmıştı.
Bizans döneminde imparator Justinianus zamanında
bu kentte bazı önemli imar faaliyetleri
başlatılarak su kemerleri yaptırılmış, surlar
onarılmış, birçok kilise yeniden restore
ettirilmişti.[2]
6. yüzyıla gelindiğinde, İslâm dini ortaya çıkar
ve Bizans, Arapların sayısız saldırılarına maruz
kalır. Bu sırada Arapların saldırıları Türk
memleketlerine kadar ilerler ve İslâm oralarda
da yayılmaya başlar. Daha sonra Müslüman olan
Türkler, Pers, Arap ve doğu kökenli farklı
Müslüman halklar ile birlikte Bizans’a
saldırılar düzenlemeye başlarlar. O sıralarda,
Bizans içinde Orta Asya kökenli Türkler de
bulunur.
Bizans ordusunda paralı asker olarak görev alan
Türkler, Bizans’a karşı açılan savaşlarda,
Bizanslıların yanında yer alırlar. Bizans
imparatoru İraklios (Herakleios) döneminde
İranlılar (MS 611), Bizans’ın büyük
şehirlerinden Antakya’yı ve Şam’ı, daha sonra
(MS 614) Kudüs’ü ve son olarak MS 619 yılında da
Mısır’ı ele geçirmişlerdi. Ancak Bizans ordusu,
MS 627’de, daha önce kaybettiği yerleri tekrar
ele geçirmede, Türk kabilelerin yardımı
olmuştu.[3] Bu olaylara, Kur’andaki Rum
Suresi’nde de kısaca şöyle değinilir: “Rumlar,
yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar
yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip
geleceklerdir. Önce de, sonra da emir
Allah'ındır. O gün Allah'ın (Rumlara) zafer
vermesiyle müminler sevinecektir. Allah
dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir,
çok merhametlidir. Bu Allah'ın vadidir; Allah,
vadinden geri dönmez. Ancak insanların çoğu
bilmezler.”[4]Sonuçta İslâm, Roma halkının en
zayıf toplum tabakalarında kabul görmeye başlar.
İlerleyen tarihlerde, Rumca, Türkçe, Persçe ve
Arapça konuşan Müslümanlardan oluşan bir devlet
kurulur. Bu devletin adı “Diyar-ı Rum”, yani
“Roma diyarı” gibidir. (1040 – 1246) Selçuklu
devleti, “Mülük-i Selçukiyye-i Rumiyye”,
“Selçuklu Roma Devleti” gibi isimlerle
anılmıştır. Bu devletin içinde adı, bir ölçüde
bu devleti oluşturan halkın kökeni hakkında
fikir vericidir. Zaten sadece Türklerden veya
başka bir kökene sahip bir halk tarafından
kurulmuş bir devlet olsa, adına Rum eklenmesinin
açıklanabilir bir tarafı olamazdı. Ayrıca,
Müslüman bir devlet olmasına rağmen, Selçuklu
sarayında şarabın bolca tüketilmesi, şarap
kültürüne sahip yerel halkın ne denli bu
devletin oluşumuna katkı sağladığını
göstermektedir.
Selçuklular 1243 yılında, Erzincan’a yakın
Kösedağ bölgesinde, en büyük düşmanları
Moğollarla girdikleri savaşta kaybettikten
sonra, ortada Selçuklu ordusu diye bir ordu
kalmaz. Selçuklu Roma devleti, Moğollar
tarafından harabeye çevrilir.
Bizans İmparatorluğunun merkezi olan
İstanbul'un, Haçlı ordusunca işgal edilerek
burada bir Latin devleti kurulması üzerine
imparator I. Andronikos Komnenos'un İstanbul'dan
kaçan torunları Alexios ve David tarafından
akrabaları olan Gürcü kraliçesi Tamara'nın da
yardımıyla 1204'de Komnenos Krallığı kurulmuş ve
bu krallığın başkenti de Trabzon olmuştur.
Bu tarihlerde, Bizans’a yönelik saldırılar devam
eder. Bizans, sürekli olarak irili ufaklı Türk
boylarının saldırılarına maruz kalır. Bizans
aynı zamanda, kendi içinde bulunan Türkleri de
Hıristiyanlaştırarak, bunları diğer Türklere
karşı da kullanmaya çalışır. Bu dönemde, epey
Türk boyu Hıristiyanlaşmıştır. Hıristiyan olan
Karamanlılar ile Gagauzlar buna örnek olarak
verilebilir. Karamanlılar Hıristiyan olmalarına
ve Helence okuma yazma öğrenmelerine karşın,
yazdıklarını kiril alfabesi kullanarak Türkçe
yazıyorlardı.
Bizans’ın toplam nüfusu otuz milyondu ve bu
nüfusun üçte biri kadarı Helence konuşmaktaydı.
Helence konuşan nüfusun en büyük bölümü de
Anadolu’da olmalıydı. Çünkü, diğer Bizans
hakimiyeti altında olan Arap ve Mısır
bölgelerini incelediğimizde, Helence
toponimlerin (yerleşim birimi adları),
Anadolu’daki kadar yoğun olmadıklarını
görüyoruz. Ayrıca bugün oralarda yaşayan halkın
dili içerisinde, Türkçe’deki kadar yoğun Helence
kelimelere rastlanmadığı da, bu açıdan dikkat
çekicidir.
Neticede, yüzyıllar boyunca kendine yönelik
saldırılarla mücadele eden Bizans, en sonunda
Osmanlıların İstanbul’u ele geçirmeleriyle,
hükümdarlık hayatı son bulur. Ancak Osmanlılar,
yine de aynı halkın başına buyruk ve aynı
sistemin başına yönetici olarak geçerler.
TRABZON İMPARATORLUĞU DÖNEMİ (MS 1204 – 1461)
Papa III. İnnocentius, Kudüs'ü kurtarmak
maksadıyla; tüm Avrupa'yı sefere davet eder.
Toplanan ordunun komutasında bulunan Romalıların
ticari çıkarları doğrultusunda, Haçlı Ordusu
Kudüse değil, Bizans İmparatorluğunun merkezi
İstanbul’a yönlendirilir ve 1200-1204 civarı
İstanbul işgal edilerek orada bir Latin
İmparatorluğu kurulur.
Haçlı ordusu İstanbul’a saldırdığı sırada,
İstanbul’da yaşayan ve Bizans askeri
aristokrasisi içinde yer alan Komnenos
ailesinden Aleksios A ve kardeşi David,
İstanbul’dan kaçarak, o zamanlar bir Gürcü
kraliçesi olan teyzeleri Tamara’ya sığınırlar.
Daha sonra teyzelerinin desteğiyle, 1204 yılında
ve hiç bir güçlükle karşılaşmadan Trabzon’u ele
geçirirler. Aleksios A hükümdarlığında ve
Trabzon merkez olmak üzere bir İmparatorluk
kurarlar. Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan
şehirlerden sadece Amisos (Samsun), kurulmuş
olan bu imparatorluğu tanımaz, ve o zamanlar
merkezi İkonio’da (Konya) bulunan Selçuklu Roma
Devleti’yle işbirliği yapar. Selçuklulara
limanlarını açarak, onların ticaret yapmalarını
sağlar.
Bu arada, Latin kumandasındaki Haçlı ordusunun
İstanbul’u işgali sırasında İstanbul’u terk edip
İznik’e yerleşen eski Bizans hükümdarı Aleksios
Paleoloğos, 1261’de Latinlere karşı düzenlediği
saldırı sonucu, Bizans’ın merkezi olan İstanbul
şehrini geri alır. Ancak Trabzon İmparatorluğu,
bundan sonra da hayatını Bizans’tan bağımsız
olarak sürdürür.
Trabzon İmparatorlarının kroniği:
MS 1204 – 1222 Aleksios A
MS 1222 – 1235 Andronikos A
MS 1235 – 1238 Yoanis A
MS 1238 – 1263 Manuil A
MS 1263 – 1266 Andronikos B
MS 1266 – 1280 Georgios
MS 1280 – 1285 Yoanis B
MS 1285 – 1297 Theodora
MS 1297 – 1330 Aleksios B
MS 1330 – 1332 Andronikos C
MS 1332 – 1332 Manuil B
MS 1332 – 1340 Vasilios
MS 1340 – 1341 İrini Paleoloğina
MS 1341 – 1342 Anna Anaxutlu
MS 1342 – 1344 Yoanis C
MS 1344 – 1349 Mixail
MS 1349 – 1390 Aleksios C
MS 1390 – 1417 Manuil C
MS 1417 – 1429 Aleksios D
MS 1429 – 1458 Yoanis D
MS 1458 – 1461 David
Neticede, MS 1204 yılında kurulan Trabzon
İmparatorluğu, Fatih Sultan Mehmed’in MS 1453
yılında İstanbulu ele geçirmesiyle Bizans
İmparatorluğu, sekiz yıl sonra (MS 1461)
Trabzon’u ele geçirmesiyle, Trabzon
İmparatorluğu da son bulur.[5]
OSMANLI DÖNEMİ (MS 1299 – 1923)
Bu dönem, İslâmiyetin ilk yıllarından itibaren
yavaş yavaş Müslümanlaşmaya başlamış Anadolu
toplumunun, savaşçı Türk kabileleriyle birlikte
Bizans’ın hakimiyetine son verip, yine önemli
oranda Bizans kökenli Hıristiyan nüfusun
Müslümanlaşarak ve Müslümanlaştırılarak, İslâm
dini temelinde bir arada yüzyıllar boyu yaşamış
farklı toplulukların dönemidir.
Osmanlı imparatorluğu, herhangi bir etnisiteye
mensup bir imparatorluk değildi. Halkı, büyük
oranda Roma ve Bizans’ın bir devamıydı. Roma’dan
tek farkı; Müslüman oluşuyla, Türkçe, Persçe,
Arapça, Rumca, vb. dillerin karışımından ortaya
çıkan Osmanlıca’yı hakim dil olarak
kullanmasıydı. Yönetim sistemi ise, sanıldığı
gibi İslâmi değil, büyük oranda Roma ve
Bizans’ın bir kopyasıydı. * Örneğin; Roma
döneminde halkı soyup soğana çeviren
Dimosionas’lar, Osmanlı’da Derebeyi adını alır
ve eski usül aynen devam eder. Yine bu sistemin
sonucu halk fakirleşir ve derebeyleri ile
Osmanlı yönetimi arasında sorunlar çıkar. Birçok
yerde Osmanlı yönetimi hakim olamaz ve halk
birçok yerde derebeyilerin insafına terk
edilir.[6]
Osmanlılar’ın Trabzon’u ele geçirmeleri (26 Ekim
1461)
Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında İstanbul'u ele
geçirip Bizans’a son verdikten sekiz yıl
içerisinde gerekli hazırlıkları yaparak, 1461’de
Trabzon'u kuşatır. Bizzat kendisinin yönettiği
ordu tarafından kuşatılan Trabzon
İmparatorluğu’nun başkenti Trabzon, kuşatmaya
uzun süre dayanamayarak teslim olmak zorunda
kalır.
Trabzon’a giriş aşaması konusunda farklı
anlatımlar söz konusudur. Laonikos Xalkokondilis,
İmrozlu Kritovulos, Alman tarihçi Jac.
Fallmerayer, Odiseas Lamsidis, gibi ünlü
yazarlardan alıntı yaparak yazan son dönem
yazarlar, Fatih ve ordusunun Trabzon’a giriş
hikâyesini şöyle aktarmaktadırlar: Osmanlı
ordusu ile 32 gün boyunca Trabzon dışında
mücadele veren İmparator David’in ordusu,
sonuçta başarısız kalır. Osmanlılar’ın şehri
kuşattığını ve kurtuluşunun olmadığını anlayan
son İmparator David, şehir halkına zarar
verilmemesi ve servetine dokunulmaması şartıyla,
şehri teslim etmeye razı olabileceği düşüncesini
Fatih’e ulaştırır. Bu çerçeve’de Fatih ile bir
anlaşmaya gidilir. Böylece; 15 Ağustos 1461’de
Fatih ile yeniçerileri Trabzona girdiler. Fatih
ile yeniçerileri şehre giriş yaparken, öte
yandan İmparator David, daha önce Fatih ile
anlaştıkları gibi; çocuklarını, bazı yakınlarını
ve hazinesinin bir bölümünü yanına alarak, deniz
yoluyla Makedonya’ya doğru yola çıktı. Ancak
anlaşmada bulunanların bütününe uyulmadı. Fatih
Trabzon’a girer girmez, katliam ve talan
başladı. Halkın bir bölümü hemen Müslüman olarak
Fatih’in emrine girdi. Bir kısmı ise şehrin
dışına kaçtı. Şehrin bir bölümüne Azaplar (Gayri
nizamı askerler) yerleştirildi. Yüzlerce çocuk
yakalanıp toplandı. Bu çocukların sadece 800
civarı yeniçeri olmak için ayrıldı. En güzelleri
de haremlerde kullanılmak üzere ayrıldı. [7]
Farklı bir kaynakta, yukrıdaki hikâyenin benzeri
anlatılmakla birlikte, farklı olarak; Fatih
şehri üçe bölerek, bir bölümünü Bizans’a
(İstanbul) yolladı. Diğer bir kısmı, 800 kadar
genç erkek ve kızlardan oluşmaktaydı. Bunlardan
bazılarını kendisine ayırdı. Bazılarını etrafına
hediye etti. David’in kızı Anna’yı yanına aldı.
Ayrıca David’in kızı dışında, Duvera’lı Maria’yı
da yanına aldı ve daha sonra onu oğlu Bayezi (B)
ile evlendirdi. Daha sonra Maria, Gülbahar hatun
ismini aldı. Gülbahar, Sultan Selim’in
annesiydi. 1518’de öldü ve Hatuniyye Camisi
yanında bulunan mozole’de defnedildi. Geriye
kalan diğer Hıristiyan bölüme de vergi
yükleyerek gelir elde edece tebaayı
oluşturdu.[8]
Bir diğer kaynağa göre; İmparator David, kendisi
ve kadınları için can güvenliği istedi. Kaleyi
ve kalenin çevresindeki bölgeyi teslim etti.
Sultan’ın üzengilerini öpme şerefi verildi
kendisine. Sultan’ın şefkat ve iyiliği yüzünden,
kendisine duruma uygun hediyeler verildi. Ailesi
ve ev halkı, taşınabilir mallarıyla “güvenliğin
cennet mekânı” İstanbul’a gönderildi. Kale ve
devletin diğer bölümleri fethedildi. Buralara
bir vali, yargıçlar, kale komutanı ve muhafızlar
atandı. Kafirlerin kalesinin genç erkek ve
kızları, şimdi Sultan’ın olmuşlardı. Onların
taşınmaz mallarını ve diğer eşyalarını
kendilerine bıraktı. Bunlar kendi yerlerinde
kaldı. Bunlara cizye ve diğer vergi boyunduruğu
yüklendi. Bundan sonra tutsaklardan bir bölümü
ve mallar, deniz araçlarına yüklenerek
İstanbul’a gönderildi. Bu açıklama, Heath W.
Lowry’ nin Trabzon seferinin Divan Katibi Tursun
bey, bir başka ismiyle Tur’i Sina’dan yaptığı
alıntıdır.[9]
Yukarıda kalın harflerle verdiğimiz, Fatih’in
Trabzon seferinin Divan Katibi olduğu bilinen
Tur’i Sina’ya ait olan cümle, Fatih ve
ordusunun, fethettikleri yerlerde ele
geçirdikleri genç erkek ve kızlara yönelik
ilgilerini açıklar niteliktedir.
Yukarıdaki bütün yazılanları bir bir ve gayet
analitik bir şekilde ele alan Heath W. Lowry,
“Trabzon Şehrinin İslâmlaşması ve Türkleşmesi
1461 – 1583” adlı eşsiz eserinde, Fetih sonrası
nüfusun büyük bir kısmının yerinde kaldığını, bu
nüfusun daha sonra nasıl Müslümanlaştırlıdığını,
Osmanlı kaynaklarına dayanarak ortaya
çıkarmıştır.
Birde, Osmanlının Trabzon şehrine yerleştirdiği
tespit edilen ve “Azaplar” olarak bilinen
kişilerin gayri nizamı askerler, yani terörist
yapıda insanlardan oluşması da ayrıca dikkat
çeken bir konu olarak görülmesi gerekmektedir.
Osmanlının bu kişileri tam olarak neden şehre
yerleştirdiğini bilemiyoruz. Ancak ilk
değerlendirmede, bu kişilerin, halkı sindirmek
ve korkutmak amacıyla bölgeye yerleştirildiği
akla gelmektedir.
Neticede, Trabzon'u da ele geçirerek, bu şehri
de Osmanlı İmparatorluğuna katan Fatih, birkaç
gün şehirde kaldıktan sonra, Kalipoli (Gelibolu)
Sancak Beyi Kazım Bey'i (Bazılarına göre Kasım)
Trabzon valiliğine atayarak kentten ayrıldı.
İslâmlaştırma faaliyetleri
Aslında Osmanlı, her ne kadar İslamlaşmayı bir
devlet politikası haline getirmemiş olsa da,
derebeyi ve diğer yöneticilerin bu konudaki
gayretlerine ve bazı insafsız yaptırımlarına
mani de olmuyordu. Bu durum, bugün Türkiye’nin
bazı durumlarda, resmi politikasında bulunmadığı
halde, bazı İslâmi oluşumlara veya Türk
ırkçılığı yapan bazı gruplara karşı sessiz
davrandığı gibi algılanabilir. Genelde
Hıristiyan toplumun Müslümanlaşması, bazı
kimselerin veya yönetici kesiminin zorlamasıyla
gerçekleştiği gibi, mevcut kötü şartlardan, iç
karışıklıklardan ve vergi politikalarından
dolayı da kaynaklanıyordu. Yani Müslümanlaşma,
tek bir nedene bağlı değildi.
Din değiştirme nedenlerinden en hafifi,
Hıristiyan halka yapılan psikolojik işkencedir.
Buna örnek; her Hıristiyanın, her yerde ikinci
sınıf muamelesi görmesidir.
Hıristiyanlar, özel hukuk (Müslüman kadınla
evlenememe), usül hukuku (Müslümanlara karşı
şahitliklerinin kabul edilmeyişi) ve ceza hukuku
(Hıristiyanı öldüren Müslümana ölüm cezası
verilmeyişi) açılarından olduğu kadar, sosyal
kurallar açısından da Müslümanlardan daha aşağı
statülere sahiptirler. Örneğin; Müslümanların
giydiği elbselerden giyemezler, aynı kumaşları
kullanamazlardı. Ermeniler’in şapka ve
ayakkabıları kırmızı, Rumlar’ın siyah,
Yahudilerin mavi olmak zorundaydı. Müslümanlar
kadar yüksek ev inşa edemezlerdi. Evlerinin
Müslüman mahallelerine bakan taraflarına pencere
yapmaları yasaktı. Dini ayinlerini, Müslümanları
rahatsız etmeden yapmak zorundaydılar; yani, çan
çalamazlardı. Yeni kilise inşa etmeleri yasaktı;
eskilerin tamiri için, Padişah’tan özel izin
almaları gerekirdi. Bu kuralların yanı sıra,
silâh taşımaları ve ata binmeleri de
yasaklanmıştı.[10]
Yukarıdaki yasaklara ek olarak bir başka örnek;
Müslümanlığın aleyhinde konuşmak yasaktı.
Sokakta ve Müslümanların görebileceği yerlerde
istavroz (haç işaretinin, iki omuz, karın ve
alın arasında el ile çizilmesiyle yapılan dua)
çıkaramazlardı. Düğün, seyran, gece, eğlence,
vb. gibi organizasyonlarda Müslümanları rahatsız
edecek gürültü yaratmaları yasaktı.
Cenazelerinde dahi fazla gürültü yapamazlardı.
Müslümanların dini bayram ve şenliklerine de
katılmaları yasaklanmıştı.[11]
İslamlaşmada önemli rolü olan nedenlerden birisi
de, ağır vergi koşulları altında ezilen
insanların ekonomik çaresizlik içine
sürüklenmeleriydi. Osmanlı vergi sistemi
içerisinde o kadar çok vergi türleri vardı ki,
burada saymakla bitmez. Kafa karışıklığına maruz
kalmamak için burada sadece bir kaçı üzerinde
duralım:
Cizye vergisi: Müslümanların fethettikleri
yerlerde, Müslüman olmayanlardan alınan ve
devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı
olan vergi. Bir nevi kelle vergisiydi denebilir.
Avarız vergisi: olağanüstü durumlarda, divanın
kararı ve Padişah’ın emri ile toplanan vergi
türüydü.
Harac vergisi: Hıristiyanlardan alınan bir
vergiydi ve Harac-i Mukassem ve Haracı Muvazzaf
olarak ikiye eyrılıyordu. Harac-i Mukassam, elde
edilen üründen, Harac-i Muvazzaf ise, toprak
üzerinden alınıyordu.
İspenc veya İspençe vergisi: Hıristiyan
köylülerden alınan çift vergisiydi.
Aslına bu gibi vergi türleri her ne kadar
Osmanlı tarafından kullanılıyorduysa da, Osmanlı
bu vergi sistemini, büyük oranda Bizans’tan
devralmıştı.[12]
Ancak Osmanlı’da sadece gayrimüslimlere
uygulanan ağır vergilerle, henüz savaşın
yaralarını atlatamayan halk üzerinde bu
vergilerin işkence niteliği taşıdığı bir
gerçekti.
Özellikle İslâm’a toplu geçişlerin en etkili
nedeni; Timar sahipleri, Ayanlar, Derebeyleri,
vb. gibi yönetici kesiminin, vergisini
toplamakla mükellef oldukları yerleşim
birimlerinde, halka karşı olumsuz ve bazen de
insafsız davranışlarıydı.
Söz konusu yerel yöneticiler, zaman zaman
Osmanlı yönetim sisteminin kontrolünden de
çıkıyor, kafalarına göre davranıyorlardı.
Aralarında sataşmalar, hatta savaş boyutunda
çarpışmalar dahi yaşıyorlardı. Yer yer
Osmanlı’ya karşı da isyan eden bu obur takımının
halkı bıktırdığı ve devleti zayıflattığı bir
dönemde, Osmanlı bunlarla oturup bir anlaşma (29
Eylül 1808) yapma ihtiyacı duymuştur. Bu
anlaşmanın adı “Sened-i İttifak” tır. Toplam
yedi maddeden oluşan bu anlaşmaya göre ayanlar,
padişah’ın emirlerini dinleyeceklerine dair söz
veriyorlardı. Ayrıca, ayanların idareleri
altında bulunan bölgelerde, fakirlerin
vergilendirilmesinde adaletli davranılacağına ve
şeriata aykırı şekilde zulüm eden olursa, o
ayanın hep birlikte dışlanacağına ilişkin
anlaşıyorlardı.
Bu ittifaktan bile, halkın ne derecede bu
oburların insafına terk edilmiş olduğu
anlaşılmaktadır. Bu nedenle de, halk sürekli
olarak ya bir yerlere kaçıp sığınıyor, ya da
Müslüman olup bir nebze bunların baskısından
kurtulmaya çalışıyordu. Sürekli ve adaletsiz
vergi vermekten bıkıp, bilinçli olarak fakirliği
tercih edenlerin sayısı az değildi. Kırsal
alanlarda ve ekilebilir düz arazisi bulunmayan
ormanlık bölgelerde yerleşim birimi
oluşturanlar, hep bu oburların halkı soyup
soğana çevirmesi yüzünden bu yolu seçmek zorunda
kalmıştı. Malı yoksa verecek vergisi de yoktu ve
başı rahattı. Müslüman da olmuşsa, hepten mesele
kalmamıştı.
İşte bu nedenle, özellikle 16. yüzyılda, Trabzon
civarında yoğun bir Müslümanlaşmanın yaşandığı,
osmanlı kayıtlarından da belli olmaktadır.[13]
ÇAYKARA TARİHÇESİ
Çaykara civarında nüfus hareketi ve dinsel
değişim
Osmanlı Tahrir Defterleri kayıtlarından
anlaşıldığına göre; 1486’da yukarıda bahsi geçen
ve Çaykara İlçesi dahilinde bulunan köylerden
Ğorğoras, Holayisa, Paçan ve Zeno’da, 243 hanede
yaklaşık nüfus 1277 iken, sadece Holayisa
köyünde Ahmed adında bir Müslüman ile üç
Müslüman hane bulunmaktaydı. Müslüman haneler
de, görevli memurlardan oluşmaktaydı. 1583’te bu
sayı; hane olarak 628, nüfus olarak 3198, köy
olarak 12 köy şeklinde değişime uğramıştır. Yani
97 yılda nüfus üçe katlanmış ve bu yoğun
hareketlilik daha sonraları hızla devam etmiş,
sonucunda daha bir çok yeni köy kurulmuştur.
1486 – 1555
– 1554 – 1583 yılları içerisinde nüfus
hareketliliği
Yıl 1486
|
Köyler
|
Hıristiyan hane
|
Müslüman
hane
|
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte
toplam nüfus
|
|
Ğorğoras
|
48
|
0
|
249
|
|
Holayisa
|
45
|
1
|
247
|
|
Paçan
|
62
|
0
|
335
|
|
Zeno
|
79
|
0
|
446
|
|
Toplam
|
234
|
1
|
1277
|
Yukarıdaki
tabloda görüldüğü üzere, 1486 yılında
Çaykara civarında sadece dört köy bulunmakta
ve toplam 234 hanede dört Müslüman hane
yaşamaktaydı.
Yıl 1515
|
Köyler
|
Hıristiyan hane
|
Müslüman
hane
|
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte
toplam nüfus
|
|
Ğorğoras
|
31
|
4
|
247
|
|
Holayisa
|
45
|
3
|
246
|
|
Paçan
|
35
|
16
|
307
|
|
Zeno
|
45
|
12
|
351
|
|
Toplam
|
156
|
35
|
1151
|
Yukarıda bulunan ve
1515 yılına ait tablo, 1486 yılının
tablosuyla karşılaştırıldığında, tabloda adı
geçen köylerde İslâmlaşma ile ilgili
karışıklıkların yaşanmış olduğu
anlaşılmaktadır. Daha önce sadece Holayisa
köyünde sadece 1 Müslüman hane bulunurken,
bu tarihte Ğorğoras’ta 4, Holayisa’da 3,
Paçan’da 16 ve Zeno’da 12 Müslüman hane
ortaya çıkmıştır. Muhtemelen çıkan
karışıklık veya zorlamalar nedeniyle, bu
köylerden zoraki ayrılışların yaşanmış
olduğu da anlaşılmaktadır. 1486 yılından
1515 yılına kadar geçen 29 yılda artış
göstermesi gereken Ğorğoras, 48 haneden 35
haneye düşmüştür. 45 hanelik Holayısa, 29
yılda ancak 3 hanelik bir artış
gösterebilmiştir. Bu arada en belirgin
değişiklik, Paçan ile Zeno köylerinde
yaşanmış, daha önce 62 hane olan Paçan 51
haneye ve 79 hane olan Zeno’da 57 haneye
düşmüştür. Yani, Ğorğoras’tan 13, Paçan’dan
11 ve Zeno’dan 22 hane olmak üzere toplam 47
hane köylerini terk etmek zorunda
bırakılmıştır. Burada sorulması gereken; her
köyden bu kadar aile köyü terk ederken,
diğer ailelerin tepkisinin ne olduğudur.
Herhalde evlerini barklarını, tırnaklarıyla
kazıyıp açtıkları tarlalarını, kısaca yegâne
servetlerini terketmek zorunda kalanlar,
bunu öyle kolay kolay yapmamışlardır. Burada
bir çatışmanın ortaya çıktığı kesin
gözükmektedir. Ayrıca, yukarıda verilen
tabloların elde edildiği kaynaklarda geçen
“Müsellemi cedid = Yeni müslüman olmuş”
tarifi de, bu yörede İslâmlaştırmanın
yaşanmış olduğunun bir kanıtıdır.
Yıl 1553
|
Köyler
|
Hıristiyan hane
|
Müslüman
hane
|
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte
toplam nüfus
|
|
Ğorğoras
|
60
|
0
|
378
|
|
Holayisa
|
70
|
0
|
388
|
|
Paçan
|
37
|
14
|
327
|
|
Zeno
|
50
|
7
|
370
|
|
Yente
|
9
|
0
|
51
|
|
Haldizen
|
3
|
1
|
22
|
|
İpsil
|
6
|
0
|
32
|
|
Aso
|
8
|
0
|
41
|
|
A.
Okene
|
5
|
0
|
25
|
|
Y.
Okene
|
19
|
0
|
95
|
|
Toplam
|
267
|
21
|
1729
|
Yukarıda mevcut olan tablolardan 1515 yılına
ait tablo, 1553 yılına ait tablo ile
karşılaştırıldığında, aradan geçen 38 yılda
hayli yoğun değişikliklerin yaşanmış olduğu
göze çarpmaktadır. En önemli değişiklik,
altı yeni köyün ortaya çıkışıyla, daha önce
35 hane olan Ğorğoras’ın 60 haneye, 48 hane
olan Holayisa’nın 70 haneye yükselişidir.
Ortaya çıkan değişiklikleri detaylandıracak
olursak; 1515 yılında mevcut olan 191 haneye
97 hane daha eklenerek, 1553 yılında 288
haneye çıkmış olduğunu görüyoruz. Toplam
nüfus olarak değerlendirdiğimizde ise;
1515’te toplam nüfus olan 1151 kişiye 578
kişi daha eklenerek, 1553’te toplam 1729
kişiye ulaşmış olduğunu anlıyoruz.
Dikkatlerden kaçmayan başka bir detay, daha
önce Ğorğoras’ta bulunan 4 Müslüman hane
ile, Holayisa’da bulunan 3 Müslüman hanenin
bu köyleri terk etmiş olduğu veya muhtemelen
bu kişilerin eski dinlerine dönmüş
olduklarıdır. Daha önce 57 hanesinden 12
hanesi Müslüman olan Zeno, toplam hane
sayısını korumuş olmasına karşın, Müslüman
hane sayısında 5 hane azalma göstererek 7
Müslüman haneye inmiştir. Burada da, daha
önce ortaya çıkan Müslümanların, daha sonra
tekrar eski dinlerine dönmüş olabilecekleri
ihtimali söz konusudur. Çünkü, Müslüman
hanelerin köylerini terk etmiş
olabileceklerini düşündüğümüzde, bu durumu
doğuran nedenlerin, diğer Müslüman haneleri
de etkilemiş olması gerekirdi.
Yıl 1583
(Hasan Umur’a göre)
|
Köyler
|
Hıristiyan hane
|
Müslüman
hane
|
Mücerred, dul, yamak, vb. birlikte
toplam nüfus
|
|
Ğorğoras
|
83
|
9
|
460
|
|
Holayisa
|
93
|
5
|
490
|
|
Paçan
|
13
|
2
|
75
|
|
Zeno
|
59
|
12
|
355
|
|
Yente
|
55
|
17
|
360
|
|
Haldizen
|
11
|
5
|
80
|
|
İpsil
|
14
|
4
|
90
|
|
Aso
|
28
|
|
140
|
|
Okene
|
50
|
4
|
270
|
|
Sero (Siros)
|
92
|
7
|
595
|
|
Alithinos
|
7
|
|
35
|
|
Mavreyas
|
6
|
|
30
|
|
Toplam
|
511
|
65
|
2980
|
Yukarıda bulunan 1583 yılına ait tabloyu,
bir önceki tablo ile karşılaştırdığımızda,
1553’ten 1583’e kadar geçen 30 yıllık bir
zamanda, aşağıdan kırsala doğru çok daha
yoğun bir göçün yaşandığını ve 3 yeni köyün
daha Çaykara köylerine eklendiğini
görüyoruz.
Şimdi bu son tabloda bulunan köyleri teker
teker inceleyelim:
Ğorğoras
Bu köy daha önce 60 hane iken, aradan geçen
otuz yılda 32 hane artış göstererek, toplam
92 haneye yükselmiştir. 1553 yılına ait
tabloda hiç Müslüman hanesi bulunmayan bu
köyde, bu son tabloda 9 Müslüman hane ortaya
çıkmış olduğu görülüyor. Altmış hanenin bu
kadar kısa sürede 32 hane artış
gösteremeyeceği dikkate alındığında, buraya
dışarıdan bir göçün yaşandığı ortaya
çıkmaktadır. Ancak Hasan Umur’un verdiği
kayıtlara göre; Ğorğoras’ta 1553 tarihinde
İskender adında bir Müslüman hane
bulunmaktaydı.
Holayisa
Bu köy de 30 yıl önce 70 hane iken, 28 hane
artış göstererek 98 haneye yükselmiştir.
Köyün nüfusuna yeni eklenen hanelerin
arasında da, 5 Müslüman hanenin bulunduğu
gözüküyor. Hasan Umur’un bu köye ait verdiği
kayıtlarda ise, bu köyde 1553’te 73 hanede
İskender, Ramazan ve Murad adından 3
Müslüman hane bulunmaktaydı. Otuz yıllık
süreçte, köyün 70 hanelik nüfusunun kendi
içerisinde 28 hane daha artamayacağı
düşünüldüğünde, bu köye de dışarıdan epey
Hıristiyan ve az miktarda Müslüman ailelerin
gelip yerleştiği görülmektedir.
Paçan
Paçan köyü ise, ta baştan beri, “en yoğun
hareketliliğin yaşandığı köy” özelliğini
burada da sürdürmüş gözüküyor. Daha önce 37
Hıristiyan ve 14 Müslüman hane olmak üzere
toplam 51 hanesi bulunan Paçan, bu tabloya
göre hayli değişiklik yaşamış, 37 Hıristiyan
hane sayısı 24 hane azalarak 13 haneye, 14
hanelik Müslüman hane sayısı da 12 hane
azalarak 2 haneye düşmüş olduğu oldukça
dikkat çekicidir. Paçan köyünde ortaya çıkan
bu ilginç değişim, Çaykara civarında
yaşanmış olan hareketliliğin merkezi
durumunda bir köy olduğu şüphesini
doğurmaktadır. Bu doğrultuda, bugün mevcut
olan “Müslümanlığın Paçan’dan yayıldığı”
inancı, burada daha da bir önem
kazanmaktadır. Ancak yine de, bu köyün tam
karşısında ve 92 Hıristiyan hane ve 7
Müslüman hane olmak üzere, toplam 99 hanelik
yoğun bir nüfusla ortaya çıkan Sero köyü
dikkate alındığında, daha önce Paçan’da
bulunan Hıristiyan ve Müslüman nüfustan
azalan sayının, bu köye veya civardaki diğer
köylere kaymış olabileceği de düşünülebilir.
Zeno
Zeno açısından bu son tabloyu ele
aldığımızda ise, bu köy, normalin çok
üzerinde bir değişikliği yaşamadığı
gözükmektedir. Daha önce 50 Hıristiyan ve 7
Müslüman hane olmak üzere toplam 57 hanesi
bulunan bu köy, aradan geçen 30 yıl
içerisinde, Hıristiyan hanelerini 9 hane,
Müslüman hanelerini de 5 hane olmak üzere
toplam 14 hane artırmıştır. Ancak,
Hıristiyan hane sayısının artışı normal
iken, Müslüman olan 7 hanenin 30 yıl gibi
kısa bir zaman içinde 5 hanelik artışı
anormal gibi gözükektedir. Burada belki, bu
Müslüman hanelerin bir iki hanesinin
dışarıdan gelmiş olabileceği de
düşünülebilir. Bu köyde de Hasan Umur’un
kayıtlarına göre değişiklikler var. Burada
1553 yılında 50 hanede yine İskender adında
bir Müslüman hane bulunmaktaydı.
Yente
Son tablonun en büyük deşiğikliği, Yente
köyü ile karşımıza çıkmaktadır. Daha önce
sadece 9 Hıristiyan hanesi bulunan Yente,
son tabloda 55 Hıristiyan ve 17 Müslüman
olmak üzere toplam 72 hane ile en yoğun göçü
kabul etmiş köy olarak ortaya çıkmaktadır.
Otuz yıl gibi kısa bir zaman içerisinde,
Hıristiyan nüfus ile birlikte Müslümanların
da kaçıp bu dağ köyüne yerleşmiş olmaları,
bu iki grubun daha önce bir arada yaşadığı
ve aynı baskılara maruz kaldığı kanısını
geliştirmektedir. Hatta, her iki dinsel
grubun da aynı etnik kökenden gelmiş
olabilecekleri de ihtimal dahilindedir.
Haldizen
Bu köyde daha önce 3 Hıristiyan hane ile 1
Müslüman hane mevcut iken, bu sayıya 8
Hıristiyan ve 4 Müslüman hane daha eklenmiş
ve bu köy, toplam olarak 16 haneye
yükselmiştir. Yukarıda bulunan ve Hanefi
Bostan’ın verdiği kayıtlara ait tabloya
bakıldığında, burasının da dışarıdan göç
aldığı anlaşılmaktadır. Ancak yine Hasan
Umur’un verdiği kayıtlara göre, ortada
önemli bir fark bulunmaktadır. Hasan Umur’un
verdiği tabloya göre, bu köyün 1553 yılında
11 hane olduğu ve aralarında Hamza adında 1
Müslüman ailenin bulunduğu belirtilmektedir.
İpsil
Bu köyde 1553 yılında 6 Hıristiyan hane
bulunurken, mevcut nüfusa 1583’te 8
Hıristiyan hane ile 4 Müslüman hane
eklenerek, toplam hane sayısını 18 haneye
yükseltmiştir. Aradan geçen otuz yılda 6
hanenin 12 hane daha artamayacağı dikkate
alındığında, bu köye de dışarıdan bir
nüfusun gelip yerleştiği anlaşılmaktadır.
Nüfusun azlığı ile burada yaşayanların
aralarındaki komşuluk ilişkileri dikkate
alındığında, her iki dinsel grubun akrabalık
bağlarının bulunduğu veya aynı etnik
kökenden olabilecekleri ihtimalini
güçlendirmektedir.
Aso
Bu köy daha önceki kayıtlarda 8 hane iken,
son tabloya göre 20 hane artarak 28 haneye
çıkmıştır. Hasan Umur’un kayıtlarında
bulunmadığından, 1583 tarihinde ne kadarının
Hıristiyan ve ne kadarının Müslüman olduğu
tespit edilememiştir.
Okene (Oçena)
Son tablonun durumuna göre, normalin dışında
yoğun göç kabul eden köylerden birisi de
Okene olduğu gözükmektedir. Hanefi Bostan’ın
verdiği kayıtlarda bulunan tabloya göre,
Okene köyünün daha önce 24 Hıristiyan hanesi
bulunurken, son tablo da Hıristiyan haneleri
26 hane daha artarak 50 Hıristiyan haneye
yükselmiş, daha önce Müslüman hanesi yok
iken, bu defa 4 hane de Müslüman eklenerek,
toplam 54 haneye yükselmiştir. Yine son
tabloya göre, Aşağı Okene ile Yukarı Okene
tek köy olarak kayda geçmiş olduğu göze
çarpmaktadır. Ancak Hasan Umur’un verdiği
kayıtlara göre Okene, 1553’te tek köy olarak
kaydedilmiş ve başta 4 hane Hıristiyan ve 1
hane de Müslüman olmak üzere, toplam 5 hane
olarak verilmiştir. Hasan Umur’un
kayıtlarında verilen Müslüman hane reisinin
adının yine Hamza olması da, oldukça dikkat
çekici bir nokta olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Sero (Siros)
Bu köy son tabloda ortaya çıkmasına karşın,
92 Hıristiyan ve 7 Müslüman hanesiyle toplam
99 hanelik nüfusunun bulunuşu, 1553 öncesi
sahil kesimlerinde ortaya çıkan
karışıklıkların boyutunu hesaplamak
açısından, oldukça dikkate değer bir
durumdur.
Alithinos
Bu köy de ilk defa bu tarihte kayda geçmiş
olup, yukarıdaki tablodan da anlaşıldığı
üzere sadece 7 haneden oluşmaktadır.
Mavreyas
Mavreyas bugün itibarıyla yayla olmasına
karşın, ilk olarak bir yerleşim birimi
olarak kaydedilmiş ve nüfusu da 6 hane
olarak kayıtlara geçmiştir. Ancak buradaki
nüfus, daha sonra muhtemelen Alithinos’a
inmiş olup bu köyle birleşmiştir. Mavreyas
bugün Alithinos’un bir yaylası durumundadır.
Buraya kadar 1486 ile 1583 yılları
arasındaki kayıtları inceledik. Buna göre
ortaya çıkan sonuç; başta Hıristiyan
oldukları anlaşılan ve son olarak 1583’ te
yaklaşık %88’i Hıristiyan olan Çaykaranın
eski ve yeni köyleri, 1583’ten sonra tamamen
Müslümanlaştırılmıştır. Civarda yaşanan
İslâmlaştırma sürecinin ne kadar bir zamanda
tamamlandığı ise, tam olarak tespit
edilememiştir. Çünkü, Çaykara civarı ile
ilgili nüfus bilgileri içeren 1583 tarihli
Tapu Tahrir Defterlerinden sonra, ilgili
olabilecek başka kayıtlar henüz bulunamamış,
varsa da piyasaya çıkarılmamış veya
çıkarılmışsa da, bizim elimize geçmemiştir.
Ancak 1654 tarihli Cizye-i Gebran Defterinde
yer alan kayıtlara göre; Çaykara civarında
sadece Holayisa’nın bir mahallesi gibi
gözüken Kadohor mahallesinde, sadece 3
haneden cizye vergisi alınmaktaydı.
Dolayısıyla bu yıllarda buralarda Hıristiyan
nüfusun kalmamış olduğu anlaşılmaktadır.
Kısaca; 1583 ile 1654 yılları arasında bir
zamanda, bölge tamamen
Müslümanlaştırılmıştır.
Zaten yöre ile ilgili Osmanlı kayıtlarında,
“Müsellemi Cedid = Yeni Müslüman olmuş”
tarifinin bulunması ise, civarda bir
Müslümanlaşma veya Müslümanlaştırmanın
yaşandığını yeterince ortaya çıkarmaktadır.
Şimdi biraz beyin jimnastiği yapıp, bir iki
noktayı ve birkaç soruyu birlikte
inceleyelim:
1583 ile 1654 yılları arasındaki zaman farkı
71 yıldır. Bu zaman aralığında, farklı etnik
kökenden bir toplumun, kırsal kesimde
bulunan bir köye baskın yaparak
yerleşmesiyle, oradan çıkmak zorunda kalacak
olan diğer etnik kökenden bir toplumun,
kültürel olarak bir birlerini ne kadar
etkileyebilecekleri iyi hesaplanmalıdır.
Aradaki gerçek etkileşim tarihi bu kadar da
değildir. Çünkü 1654 yılına ait kayıtlarda
gözüken, bu yılda burada Hıristiyan’ın
kalmadığıdır sadece. Giriş ve çıkışı bir
yelpaze gibi düşündüğümüzde, iki farklı
toplumun birbirlerini etkileyebilecek
yoğunlukta, bir arada yaşamış oldukları
süreç, en çok bir iki onyıl olarak
hesaplanabilir. Bu arada, baskın olan
tarafın, köyü terk etmeye zorladığı
taraftan, mahalle ve mevki toponimlerini
(yer adları), bitki, ağaç, hayvan ve
böceklere değin her şeyi öğrenerek, kendi
ana dilini unutup asimile olması
düşünülemez.
Yoksa Türk çocukları kiliselerdeki
Papazlardan mı ders alıyordu?
Çocuklar Rum okullarında Helence mi
öğreniyordu?
1583 yılında, 15-20 yaşlarında olan bir Türk
gençliğinin, Rum okularında eğitim görse
dahi, tamamen ana dilini unutması mümkün
değildir. Bu durumda, 1654’e gelindiğinde,
henüz ana dili Türkçe olan bir toplumun,
neden gelecek nesline köyünden kovaladığı
bir toplumun dilini öğretmiş olsun ki?
Ya bitkiler, ağaçlar, fideler, böcekler,
çocuk dili, vb. nasıl öğrenildi?
Her şey kırk elli yılda silinmiş gitmiş,
öyle mi?
Aslında her tür iddianın karşılığı ve birçok
sorunun yanıtı, yukarıda verdiğimiz ve
Osmanlı Tahrir Defterine ait kayıtlardan
elde edilmiştir. Ayrıca ileride
değineceğimiz yörenin kültürel yapısı, her
şeyi daha çok su yüzüne çıkaracaktır.
Müslümanlaşma ile ilgili en son üzerinde
durduğumuz 1654 tarihli Cizye-i Gebran
Defterinden sonra, 1681 yılına ait bir başka
enteresan kayıtla karşılaşıyoruz. Bu kayıt,
“Avarız hane Defteri” dir. Bu kayda ait
tablo incelendiğinde, bir önceki tabloda
karşımıza çıkan nüfusun hayli azaldığı
anlaşılmaktadır.
Yıl 1681
|
Köyler
|
Hıristiyan hane
|
Müslüman
hane
|
Mücerred
Nüfus
|
Toplam nüfus
|
|
Ğorğoras
|
0
|
22
|
|
110
|
|
Holayisa
|
0
|
38
|
|
190
|
|
Paçan
|
0
|
84
|
|
420
|
|
Zeno
|
0
|
34
|
|
| | |