
Yukardaki logoyu tıklayarak Bağımsız Karadeniz
Gazetesini okuyabilirsiniz.

Dünyanın tüm televizyonlarını Canlı seyretmek,
tüm gazeteleri tek bir sayfadan okuyabilmek için önemlilinkler.com
www.lahana.org
sitesini sık kullanılanlara ekleyin.
|
|
|
19. YÜZYILIN İKİNCİ YARISINDAN CUMHURİYET’E KADAR ARTVİN’DE
SOSYO-EKONOMİK HAYAT
Yazı: Taner Artvinli
Artvin’de sosyal ve
ekonomik hayat, tarih boyunca hep çetin
olmuştur. İl, coğrafi konum ve yapısı gereği
fazla bir gelişme gösterememiş, iktisadi ve
ekonomik yönden geri kalmıştır. Halk, öteden
beri sürekli doğayla mücadele etmiş, zorlu yaşam
koşullarında yıpranmış ve kıt kanaat
geçinegelmiştir. Ekilebilir toprakların az,
sanayinin yok denecek durumda oluşu, yolların
yokluğundan kaynaklanan ulaşımdaki sorunlar gibi
başlıca nedenlerden ilde ekonomik ve ticari bir
canlılık olmamış; halk üretememiş, üretemediği
için de satamamış ve yeterli gelir
sağlayamamıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından
Cumhuriyet’e kadarki 73 yıllık dönemde bölgenin
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) ve
1914-1918 Birinci Dünya Savaşı gibi iki büyük
savaşa sahne olması, halkı iyice
yoksullaştırmış; bu durumdaki halka bir de
ödeyemeyeceği kadar ağır vergiler yüklenmesi
yoksulluğu daha da katmerlendirmişti. 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Kars, Ardahan ve
Batum sancaklarının savaş tazminatı olarak
Rusya’ya bırakılması üzerine Rus hakimiyetine
giren Artvin merkez, Borçka, Şavşat, Ardanuç ve
Hopa Kemalpaşa bölgelerdeki halk, Rus yönetimi
altında; Osmanlı topraklarında kalan Arhavi,
Hopa ve Yusufeli bölgelerindeki halk ise yerel
derebeylerinin vergi zulmü ve çeşitli baskıları
altında yoksul bir yaşam sürüyorlardı.
Cumhuriyet öncesinde halkın en büyük sıkıntısı
hiç kuşkusuz ulaşımdı. Yolların ve buna bağlı
olarak motorlu araçların yokluğu, yaşamı iyice
zorlaştırıyordu. Taşımacılık yük hayvanları ve
bizzat insan gücüyle, arkayla yapılıyordu. İnsan
iş gücü ve yük hayvanları günümüzde bile önemini
korumaya devam etse de bu durum, toplumsal
yaşamı buna göre biçimlenmiş halkın dünyayı ve
teknolojiyi takibine engel olamamıştır. Örneğin:
Dağ köylerinde yaşayan bir köylü, şehirden
aldığı çanak anteni köy minibüsüyle köye, araç
yolunun bittiği yere kadar götürür. Çanak anteni
buradan yaya bir saat uzaklıkta, yolu olmayan
mahalledeki evine kadar da eşeğine yükleyip
götüren bir köylüyle, ‘teknoloji eşek sırtında’
dedirten bir manzarayla karşılaşmak sıradandır,
hayret verici bir durum değildir Artvin’de.
Cumhuriyet ile birlikte Artvin’in de çehresi
değişmeye başlamış, ilde sosyal ve ekonomik bir
canlanma olmuş olsa da sosyal hayatta rahatlama
1950’lerden sonra kendini göstermiş, 1980’lerde
hızlanmıştır. Yine de Artvin, bugün Türkiye’de
sosyal ve ekonomik bakımdan en zorlu yaşam
koşullarına sahip illerdendir. Geçen doksan yıla
yakın zamanda gelinen nokta tatmin edici
değildir.
Cumhuriyet öncesinde halkın başlıca geçim
kaynakları tarım, hayvancılık, balıkçılık,
gurbetçilik, el sanatları, inşaat ve ağaç/orman
işçiliği, maden işçiliği ve kayıkçılıktı.
Günümüzde bile ekonomik bir uğraş olarak önemini
koruyan gurbetçilik, eskiden de en önemli geçim
kaynaklarındandı. Sahil kesiminden daha yoğun
olmakla birlikte tüm ilden erkekler özellikle
Batum ve Rusya taraflarına çalışmaya gidiyordu.
Artvin’in anavatana katılmasından sonra
gurbetçiler çalışmak ve para kazanmak için
İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun hemen her
tarafına dağılır oldular. Buralarda başta
dülgerlik, taş duvar ustalığı, pastacılık,
fırıncılık, inşaat ve çatı ustalığı gibi iş
kollarında bahardan kışa kadar çalışıp para
biriktiriyorlar, kışa doğru köylerine dönüyorlar
ve kışı aileleriyle birlikte geçiriyorlardı.
Gurbette kazandıkları parayla kışı geçirip
baharla birlikte tekrar gurbete çıkıyorlardı.
Arhavi ve Hopalı ustalar, inşaat, çatı ve
dülgerlik sahasında ün kazanırken, taş duvar
işinde Yusufelili ustalar aranan kişilerdi.
Hopa ve Arhavi’de kendirden ağ ipliği üretiliyor
ve İstanbul’a gönderiliyordu. Arhavi’de
bakırcılık ve kuyumculuk ilerlemişti. Ayrıca
iskemle yapımında kullanılmak üzere sarmaşık
ihraç ediliyordu. Yine bu kesimlerde halk bolca
mısır üretiyor ve balıkçılık yapıyordu.
İnşaatçılık ve ağaç işleri de diğer önemli gelir
kaynaklarıydı.
Karadeniz kıyısındaki Hopa’nın küçük bir limanı
bulunuyordu ve ticari faaliyetler diğer
ilçelerden daha hareketliydi. Buna bağlı olarak
nüfus da kalabalıktı ve bu dönemde Hopa nüfusu,
il merkezinin nüfusundan fazlaydı. 1879 yılı
Trabzon Vilayeti salnâmesine göre Hopa’da 16
İslâm mektebi, 10 medrese; Arhavi’de ise 20
İslâm mektebi ve 7 medrese bulunuyordu.
Borçka halkının bir kısmı çömlekçilik ile
uğraşıyor; pişmiş topraktan çanak, çömlek,
güveç, testi, kiremit ve tuğla üretiyordu. Daha
çok Batum, İstanbul ve çevre illere götürülüp
pazarlanan bu kap-kacaklardan yılda 10 bin kadar
yapılıp satılıyordu. Burada üretilen tuğlalar
kaliteliydi ve çok rağbet görüyordu.
Artvin merkez, Şavşat, Ardanuç, Yusufeli, Kars
ve Ardahan’ın dışarıdan aldığı eşya ve mallar
hemen hemen tamamıyla Hopa üzerinden
getiriliyordu. Borçka ise Rusya’dan getirilen
malların stoklandığı, depo edildiği ve buradan
dışarıya, iç kesimlere pazarlandığı bir merkez
konumundaydı. Artvin, Rusya’dan geri alınıp
anavatana katılınca, Borçkalı tüccarlar bir süre
kaçak yollarla Rusya’dan mal getirmeye devam
ettiler. Borçka, o yıllarda ticari eşya
pazarının merkezi sayılıyordu.
1878 yılında il merkezinde (Livana kazası) 1
fırın, 1 han, 1 mağaza, 6 dükkân, 8 kahvehane, 6
çömlekçihane, 6 tabakhane bulunuyordu.
Cumhuriyet’ten sonra ticarette canlanmanın
olduğu, çok sayıda dükkân ve mağazanın açıldığı
görülüyor. 1927 yılında il merkezinde 3 otel, 3
han, 6 fırın, 6 kasap, 10 kahvehane, 3 lokanta
ve 200’ü aşkın dükkân ve mağaza vardı. Bu
yıllarda Tekel’in tütün imalathanesinden başka
işçi istihdam eden bir sanayi kuruluşu, fabrika
ya da imalathane bulunmuyordu.
Tarım ve hayvancılık
Coğrafi yapının dağlık ve kırık olması nedeniyle
tarıma elverişli alanlar oldukça azdır. Tarıma
elverişli araziler il yüzölçümünün yalnızca %
5’i kadardır. Bu nedenle tarımsal gelir yeterli
düzeyde değildi ve önemli ölçüde insan işgücüne
ihtiyaç vardı. Günümüzde bile bu topraklar,
traktör, biçerdöver vs. gibi tarım araç ve
makinaları kullanılamadığı için karasabanla
sürülüp orak ve tırpanla biçiliyor. Kol
kuvvetine dayalı tarımsal üretim, çoğu yıllar il
ihtiyacını dahi karşılayamıyordu. Hububat
ihtiyacı sebze, meyve ve çeşitli süt ürünleriyle
mübadele edilmek suretiyle komşu illerden
karşılanıyordu. Ticari ve ekonomik açıdan en
önemli tarımsal ürünler tütün, mısır, buğday,
üzüm, zeytin ve cevizdir.
Mısır, ilin hemen her yerinde yetiştiriliyordu.
Buğday, arpa gibi tahıl ürünleri daha çok
Ardanuç, Şavşat ve Yusufeli ilçelerinde
üretiliyordu, ancak üretim yetersiz olduğundan
Ardanuç-Şavşat çevresi, Ardahan’dan buğday almak
zorunda kalıyordu. Anadolu gezisi sırasında
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın hemen öncesinde
Artvin’e de uğrayan F. G. Burnaby, gezi
notlarında şu cümlelere yer veriyor: “Buğdayın
bu bölgede pahalı olduğunu öğrendim; okkası iki
buçuk kuruştu. Çoğunlukla Ardahan yöresinden
getiriliyordu ve nakliyatın çok güç yapılması
fiyatı inanılmaz miktarda artırıyordu.”
Tütün, en çok Ardanuç, Borçka ve Murgul’da, bir
miktar da Şavşat’ta yetiştiriliyordu. Ardanuç’ta
üretilen tütün kaliteliydi ve hemen hemen
sorunsuz bir şekilde pazarlanıyordu. Diğer
tarımsal ürünlere göre iyi gelir getiren, en çok
kazandıran tarımsal faaliyet olan tütüncülük,
1925 yılında Tekel’in uygulamalarıyla sekteye
uğrayacak ve üretim önemli ölçüde düşerek
değerini yitirecekti.
Çoruh Nehri kıyılarındaki zeytin yetişen
köylerde üretilen sofralık zeytin ve zeytinyağı,
zeytin üreticisi köylerin ihtiyacını karşılıyor,
ihtiyaç fazlası ise il içerisinde ve bir miktar
da Batum çevresinde satılıyordu.
Bağcılık, özellikle merkez ilçeye bağlı
Zeytinlik ve Ortaköy çevreleri ile Ardanuç’ta
yaygındı. Üretilen üzümün çoğu il içerisinde yaş
ya da kış için kurutulmuş olarak tüketiliyordu.
Birkaç ton kadar yaş üzüm de Batum ve çevre
illere götürülüp pazarlanıyordu. Üzüm yaş olarak
da tüketildiği gibi, bundan yaklaşık olarak
20-25 ton şarap, şıra ve mesas denilen bir çeşit
içki üretiliyor, üretim sırasında çıkan posadan
da rakı yapılıyordu. Bu içkiler il içerisinde
tüketildiği gibi, dışarıya da ihraç ediliyordu.
Yusufeli, ılıman iklimi ile sebze ve meyve
üretiminde söz sahibi olup pirinç üretilen tek
bölgedir. Çoruh Nehri boylarındaki verimli
toprak parçalarında üretilen pirinç, çevre il ve
ilçelerde pazar buluyordu.
Cumhuriyetin ilk yıllarında il genelinde
büyükbaş hayvan sayısı yaklaşık 15-20 bin
kadardı ve sığırlar küçük yapılı yerel
ırklardandı. Koyun ve keçi gibi küçükbaş hayvan
sayısı ise yeterli sayılırdı. Bunlardan elde
edilen et ve süt, iç tüketimi karşılamaya
yetiyor; yünlerinden de basit dokuma
tezgâhlarında elbiselik şal, yaygı için kilim ve
cecim üretiliyor, üretimin bir kısmı çevre
illere pazarlanarak gelir sağlanıyordu. Küçükbaş
hayvancılıkta en büyük sorun, otlakların
yetersizliğidir. Bu nedenle kışın köyde barınıp
beslenen sürüler, yaz başında yüksek yaylalara
çıkarılır, kışa doğru köye getirilir. Hopalı
sürü sahipleri, yaz başında sürüleri uzun bir
yolculuktan sonra Ardanuç-Ardahan arasında
bulunan Bilbilan yaylasına götürür, yaz boyunca
geniş otlaklarda otlattıktan sonra eylül ayı
sonlarında Hopa’ya, köylerine geri getirirlerdi.
1879 yılında keçi sayısı Hopa’da 6.311,
Arhavi’de 6.833 idi.
Bu dağlık coğrafyada ulaşım ve yük
taşımacılığında at, eşek gibi binek ve yük
hayvanları kullanılıyordu ve bunlar halk için
önemli bir ihtiyaçtı. Ancak, bu tektırnaklı
hayvanların yeterli sayıda olmadığını da yine
salnâmelerden anlıyoruz: 1876 yılı Trabzon
Vilayeti Salnâmesine göre, en büyük köylerden
biri olan Ortaköy (Berta) köyünde kayıtlı 114
hanede 499 nüfus yaşıyordu ve bu 114 hanenin
üçte biri bile yük hayvanına sahip değildi. 19
haneli Seyitler (Süvet) köyünde ise yalnızca beş
yük hayvanı bulunuyordu. Diğer köylerin de
durumu bunlardan farklı değildi. 1878 yılı
salnâmesinde Livana kazasında (bugün il mekezi
ve bağlı köylerde) toplam 329 eşek, 877 at;
Macahel nahiyesinde 21 eşek, 44 at bulunuyordu.
Osmanlı Devleti sınırları içerisinde kalan
yerlerde, savaş yıllarında devletin ‘tekalif-i
harbiye’ olarak halkın at, katır gibi
hayvanlarına el koyması, insanları bu zor
günlerde daha da sıkıntıya sokuyordu. Gençler
zaten askere alınmış olduklarından, köylerde
kalan yaşlılar da yükleri kendileri
sırtlanıyordu.
Arıcılık ilkel bir haldeydi. Yerli karakovanlar
yüksek ağaç dalları üzerine konarak ya da
kayalar arasındaki yarıklara yerleştirilerek
arıcılık yapılıyordu.
Artvin, dut ağacı bakımından zengin bir yer
olmasına karşılık, ipekböcekçiliği ‘günah’
sayıldığından yapılmamış, bu yüzden de iyi bir
gelir ve iş imkânı olabilecek ipek üretimi
yapılmamıştır.
Bakır madenleri ve fabrikalar
Zengin maden yataklarına sahip olan ilin bakır
madenleri Rus hükümeti zamanında
değerlendirilmiş, işletmeye açılmış ve
fabrikalar kurulmuştu. Bakır madeni, bölge
halkına önemli bir istihdam sağlıyor ve il
ekonomisini güçlendiriyordu. Ocaklarda ve
fabrikalarda çalışan işçilerin yanı sıra
hayvanlarıyla madeni fabrikalara ve fabrikadan
çıkan işlenmiş madeni sevkiyat noktalarına
taşıyan hayvan sahipleri ve kayıkçılar ile
dolaylı olarak esnaflar da bu madenlerden ekmek
yiyordu. Bakır fabrikaları sayesinde il
ekonomisi canlanmış, halkın gelir düzeyi
yükselmişti.
Rus işgalinden beş yıl sonra (1883) Gümüşhaneli
Kör Lazarot adıyla tanınan bir Rum, Murgul’daki
bakır madenini keşfederek arama izni ve
imtiyazını aldı. Daha sonra bir kilometrekare
alana sahip olan bu arazi üzerindeki haklarını
750 bin Ruble karşılığında İngilizlere sattı.
İngilizler, 1901 yılında madeni işletmeye
başladılar ve dört yıl sonra da Murgul Bakır
Fabrikası’nı kurdular. Fabrika, 1910 yılında
yenilendi ve son sistemle donatıldı. Yenilenen
fabrikanın günlük kapasitesi 25 tondu ve günlük
olarak yaklaşık 15 ton işlenmiş bakır ihraç
ediliyordu. Bu fabrika, Birinci Dünya Savaşı’nda
(1914-1918) bütünüyle tahrip edildi ve
kullanılamaz hale geldi. Murgul, fabrika
açılmadan önce 10-15 hanelik küçük bir köy iken,
fabrika çalışmaya başladıktan sonra nüfusu hızla
arttı ve kısa zamanda hane sayısı yüzü geçen
hareketli bir bölge oluverdi. Muvahhid Zeki,
Artvin Vilâyeti Hakkında Malumat-ı Umumiyye
(1927) adlı kitabında, fabrikanın çalışır
durumda olduğu günlerde burada çalışan işçi ve
memur sayısının 4-5 bin kadar olduğu bildiriyor.
Fabrikanın çalıştığı dönemde Murgul’da 100’e
yakın dükkân ve işyeri bulunuyordu. Fabrikanın
kapanmasıyla birlikte sosyal ve ekonomik hayat
birdenbire durgunlaştı. Savaş sonrası fabrika da
çalışmayınca halk il dışına göç etmeye başladı.
1901 yılında merkeze bağlı Beşağıl köylü
İmamzade Mahmut Efendi, Bakırköy (Kuvarshan)
köyünde bulduğu maden örneklerini Rus
hükümetinin yol mühendislerinden Pasiç
Bagdaboviç’e gösterir. Rus mühendis, bu
örnekleri tahlil ettirir ve bakır madeni olduğu
anlaşılınca, örneklerin toplandığı yerlerin
arama ve işletme ruhsatlarını alarak bakır
madenini ortaya çıkarır. Bir süre sonra bu
madeni Alman Siemens şirketine satar. Madenin
bulunduğu yer Bakırköy ve Beşağıl köylerine ait
tarla, çalılık ve ormanlık alanlardı. Siemens
şirketi 1912 yılında burada bir fabrika kurdu ve
bakır madenini işlemeye başladı. Şirket, buradan
çıkardığı madeni Kuvarshan Bakır Fabrikası’nda
işliyor, işlenmiş bakırı Almanya’ya göndererek
orada şirkete ait bakır tel fabrikalarında
kullanıyor, ihtiyaç fazlasını da dışarıya
satıyordu. Yılda 500 ton bakır ihraç eden bu
fabrikada, fabrikanın çalışır durumda olduğu
günlerde 700-800 işçi çalışıyordu. Kuvarshan
Bakır Fabrikası, Birinci Dünya Savaşı’nda
çalıştırılmayarak terk edildiyse de fabrikanın
bütün tesisleri, araç ve gereçleri köylüler
tarafından korunarak tahrip edilmeleri
önlenmişti. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce
Fransızlar tarafından işletilen Hod köyünde
(bugünkü Aşağı ve Yukarı Maden köyleri) bulunan
Hod Bakır Fabrikası da bu savaşta tahrip oldu ve
bir daha işletmeye açılmadı.
|
|
| |