|
|
|
Trabzon
gezisi
Gezi anıları

18 Mayıs günü ailecek, İstanbul’dan Trabzon’a uçtuk. Gerçi
evvelce de görev dolayısıyla yöreye gitmişliğim var ama, o
zamanlar sadece işi düşündüğüm için olsa gerek, etrafın pek
farkına varamıyor, çevreyi ve anıtları gezmeye vakit
bulamıyordum. Bu defaki gezimizde, serâzat bir kafa ile, çevre
güzelliklerinin, yeşilin çeşitli tonlarının farkına vardık.
Çevre ile beraber, tanıdığımız insanlarla da güzel günler
geçirdik.
Trabzon, kıyı paralelinde yükselen dağlar ve derelerin açtığı
yarlar üzerinde kurulmuş bir kent. Tarih boyunca, Horasan ve
İran’ın mallarını, Erzurum ve Zigana geçidi yolu ile
Karadeniz’e, oradan da deniz yolu ile dış pazarlara ulaştıran
bir ticaret kenti olarak büyük gelişme göstermiş. Bu günün
Trabzon sözcüğü, Trapezus veya Trapezunta isimlerinin devamı.
Çok çok eski tarihlere gitmeden özetlersek, Büyük İskender’le
Pontos devletinin temeli atılıyor. Bunu II’nci yüzyılda Roma
İmparatorluğu’nun egemenliği izliyor. Bu dönemde Hadrianus,
kente bir çok saray, tapınak, su kemerleri ve liman
kazandırıyor. Arkadan gelen Gotlar kenti yakıp yıkıyor.
1204’teki IV’üncü Haçlı Seferlerinde, Constantinople Lâtinlerin
eline geçince, Komnenoslar da buraya gelip bağımsız Pontos
devletini kuruyorlar ve kente 257 yıl hükmediyorlar. Tâ ki
1461’de Fatih Sultan Mehmed’in kenti ve yöreyi fethine kadar.
1496’da Yavuz Sultan Selim, kentte valilik yapıyor. I’inci Dünya
Savaşında, 1916-18 arası Rus işgali var. Daha sonra îtilâf
devletlerinin Pontos’u ihya teşebbüsleri oluyor. Ama Büyük
Atatürk’ün tarihin seyrini ve Türk’ün yazgısını değiştirmesi ile
kent yine Türkiye Cumhuriyeti’nde kalıyor. 1923 mübadelesi
sonucunda, Rum halkın Yunanistan’a göçü ile, 46 bin olan nüfus,
24 bine iniveriyor.
Ama gördüğüm kadarı ile bu günün Trabzon’u, eski şâşaalı
günlerine geri dönüyor. ‘Efendim, kentte eskiden 6 tane yabancı
dilde gazete yayınlanırmış, kentin operası varmış, bu gün bunlar
yok’ gibi bazı yakınmalar var.
Bu gün okuyucusu olmadığı için yabancı dilde gazete
yayınlanmaması çok doğal, ama Mersin’de opera var da burada niye
yok derseniz, gelişen kültür paralelinde zamanla her şey
mecrasını bulacaktır kanısındayım. Bir de dünle bu gün
arasındaki farkı dikkate almak lâzım. O zamanki halk, operayı
kendi iradesi ile kuruyordu. Şimdi ise opera, devlet iradesi ile
kuruluyor. Halk, o kültürü almadığı için de bu gibi sanatlara
karşı yabancı kalıyor.

Trabzon havalimanı pisti, denize paraleldir. Uçağınız, böylece
denizin yanından kentin içine iniverir. 1963’te kurulan
Karadeniz Teknik Üniversitesi yerleşkesi (kampus) önünden
geçerek kent merkezine varırsınız. Otelimiz, çarşı içinde ve 5
yıldızlı Zorlu Grand Hotel. Mimarîsi hiç de fena değil. Ancak
Türkiye’de mimarlık ve de mimarlar önemsenmediği için, mimarın
adı plâkette yer almıyor; esasen, kimliği de kimseyi
ilgilendirmiyor. (Kültür dünyasının önemli olayı Pritzker
mimarlık ödülü bu yıl Brezilyalı mimar Paulo Mendes da Rocha’ya
verildi. Ödül töreni geçenlerde İstanbul’da yapıldı. Ne yazılı
basının ne de TV’lerin kılı kıpırdamadı. Bu kültür düzeyi ile
nasıl AB üyesi olabileceğiz, bilmiyorum.) Neyse, konuyu
dağıtmayalım. Otelin ‘Lobby’si, katları da gösteren yüksekliği
ile etkileyici.
Detayların, son yılların modası, post-modern akımlara uyma
uğruna yapıldığını zannettiğim, XIX’uncu yüzyıl Avrupa’sının
‘art nouveau’ stilinden motifler içermesini hoş görüyoruz.
Lobide tam bir İngiliz dekoru ile düzenlenmiş bir ‘English Pub’
var. Ama bu İngiliz dekoru içinde, o dekora uyan bir müzik
dinlemek yerine, bir maganda müşterinin israrla çaldırdığı
CD’den Ebru Gündeş dinlemek durumunda kalıyoruz. Yine de, tur
düzenleyen bazı firmaların, yolcuları yönlendirdiği 3 ve 4
yıldızlı otellerdeki gibi alkollü içki vermeyen, içki isteyene
‘Gidin bakkaldan alın, odanızda için’ diyen garsonların
bulunduğu otellerden değil.
Gezinin ikinci günü, Of sapağından Dernekpazarı ve Çaykara yolu
ile Uzungöl’e gittik. Uzungöl, 1500 metre râkımlı bir yayla.
Doğu Karadeniz Dağları dizisinden Soğanlı Dağı’ndan gelen
sularla oluşan dere, burada aşağı yukarı dik dörtgen formunda
bir göl oluşturuyor, sonra da çağlaya çağlaya aşağılara iniyor
ve denize kavuşuyor. Burası, yerli turizmle geçinen küçük bir
kasaba. Tüm göle ve orman peyzajına hâkim sahile, yani turizme
açılması gereken bölgeye, kötü bir şehircilik anlayışı ile –ki
böyle bir anlayıştan söz etmek bile yersiz- bir ilkokul ile bir
cami kondurulmuş.
Cami, kitle ile orantısız iki yüksek minaresi olan, kubbeli ve
büyük bir yapı. Kasaba halkı ve de gelen turistler, bu kadar
büyük bir camiyi dolduracak kadar cemaat oluşturuyorlar mı,
yoksa bu büyüklükle simgesellik mi aranmış, bilemiyorum. Şu da
var ki, eğer Cuma namazı vakti orada iseniz, esnafın, dükkân ve
restoranlarını kilitleme gereği duymadan boş bıraktıklarına ve
tümü ile namaza gittiklerine tanık olursunuz. Halbuki daha
yüksek bir araziye, çevreye uyum sağlayacak ahşap ve kiremit
çatılı, ölçülü minareli bir cami yapılsa idi yöreye daha çok
yakışırdı.
Üçüncü gün, Maçka yolundan Sümelâ Manastırına gittik. Sümelâ
Manastırı (Meryemana Manastırı da deniyor), Zigana Dağları’nın
yamacına yaslanmış bir büyük manastırdır.
Sarp yamaçta bulunan doğal oyuntu, Manastır’ın çekirdeğini
oluşturmuş. Kapıdaki yazıta göre Manastır’ı, III’üncü
Aleksios’un IV’üncü yüzyılda kurduğu anlaşılıyor. Osmanlı,
çeşitli fermanlarla buranın hak ve hukukunu korumuş, Ortodoks
reaya rahatlıkla dînî vecibelerini yerine getirmiş. XVIII’inci
yüzyılda Eflak Voyvodaları ek binalar inşa ettirmişler. XIX’uncu
yüzyılda manastır, Anadolu, Balkanlar ve Kafkasya’daki Ortodoks
halkın ianeleri ile altın dönemini yaşamış. Ancak, 1923
mübadelesinden sonra sahipsiz kalan manastır, yağmaya ve
tahribata uğramış. Demek ki zamanın hükümeti, manastır kapısına
iki üç jandarma dikememiş. Bir ara, Kıbrıslı bir papazın, elini
kolunu sallayarak manastıra girdiğini, bulduğu ikona, kitap,
v.s. gibi menkul malları toplayıp götürdüğünü Giresunlu Sayın
Faik Beyden öğrendik. Yani, mimarlık ve kültür mirasına sahip
çıkmamışız.
Manastıra, aşağıda iyi bir mimari ile yapılmış bir
otel-restoranın yanından ve merdivenle çıkılıyor. Bir de daha
yukarılara kadar gidebilen araçlardan sonra, birkaç yüz metre
yürüyerek ulaşabileceğiniz bir yol var. Manastırda, merdivenleri
çıkıp kapıdan girince, küçük bir avluya ulaşılıyor. Avlunun
solundaki doğal oyukta kilise, sağında kütüphane ve misafir
odaları yer alıyor. Avlunun ilerisinden, keşişlerin yaşadığı
büyük bölüme geçiliyor. Ancak bu kısım onarım dolayısıyla
kapalı. Duvarlarda çeşitli dinsel konuları işleyen freskler var.
Manastırın turistik önemi son yıllarda anlaşılmış olmalı ki,
epey onarım görmüş. Şu anda da onarım devam ediyor. İnşaat
levhasından anlaşıldığına göre son onarımın ihale bedeli 399 bin
YTL. Bir ilköğretim okulu inşaatının 2-3 milyon YTL’ye çıktığını
dikkate alırsak, bu bedelin böylesine muhteşem bir yapı için
devede kulak mesabesinde kaldığını görüyoruz. Demek ki onarım,
bütçe olanakları ölçüsünde etap etap devam edecek.
Buradan çıkışta Trabzon’a dönerek Ayasofya Müzesi’ni gezdik.
Ayasofya kilisesini I’inci Manuel Komnenos yaptırmış. 1461’deki
Osmanlı fethinden sonraki bir tarihte cami haline getirilmiş.
II’nci Dünya Savaşı sıralarında askerî depo olmuş. Nihayet 1964
yılında müze olarak açılmış. Öğrendiğimize göre, müzeye yerli ve
yabancı birkaç turist dışında fazla ilgi yok. Yolunu sorduğumuz
lise öğrencileri bile yerini tarif edemediler. Demek ki okulları
bile götürmüyorlar. İstanbul’da dahi, okul çocuklarını müzeye
götürmek yerine, tabur tabur Cevahir Çarşısını gezdirdiklerine
göre buna çok şaşmamak lâzım.
Bina, diğer Hristiyan kiliselerinde olduğu gibi dik dörtgen
formunda. Esas giriş, Batı yönündeki sütunlu ve kemerli
revaktan. Doğu ve Batı yönlerinde de yine sütunlu ve kemerli
revakla girilen tâlî kapılar var. Bina, böylece haç formunu
almış oluyor. İçeride orta mekân, 4 sütuna oturan yüksek
kasnaklı kubbe ile örtülü.
Yan kısımlar tam kemerli tonozlarla örtülmüş. Mihrap, ortadaki
daha büyük yarıçaplı 3 yarım dairesel nişten oluşuyor. Duvar
cephelerinde Havva’nın yaradılışı, yasak meyveyi Adem’e ikramı
sonucu Cennetten kovuluşları resmedilmiş. Diğer duvarlarda da
Hz. İsa’nın yaşam panoraması ve malûm mucizelerine ait freskler
yer alıyor.
Daha sonra, Yomra, Arsin, Araklı, Sürmene, Of, İyidere,
Derepazarı’ndan geçerek Rize’ye geldik. Burası da diğer kentler
gibi aynı tarihsel olayları yaşamış. Yine, Trabzon gibi coğrafî
engebeler üzerine yerleşmiş şirin bir kent. Eski yerleşimler,
bölgenin eski karakteristiği olan yemyeşil bahçeler içinde,
seyrek konutlardan oluşuyor. Yeni Rize ise, her yerde olduğu
gibi gelişigüzel, plansız yüksek blokların istilâsına uğramış.
Hepimizin bildiği gibi başlıca ürünü ve de üretimi çay.
Tesadüfen bu İl’e tarım müdürü olan Muğlalı bir tarım mühendisi,
Zihni Derin, Rize’nin Kafkas Dağlarının poyraz rüzgârlarını
tutması sonucu oluşan ılıman ve bol yağışlı ikliminin, Uzakdoğu
iklimlerindeki gibi çay tarımına elverişli olabileceğini
düşünmüş ve 1937 yılında çay fideleri getirtmiş. Bunları deneme
mahiyetinde eken Derin, 1940’lı yıllarda başarılı sonuçlar
almış. Genişletilen plantasyondan sonra Tekel’in kurduğu bir çay
fabrikası ile imalâta geçilmiş. (Okullarda, çiçeklerin taç ve
çanak yapraklarının adetleri belletilir de, bunlar anlatılmaz.)
Daha sonra hemen hemen tüm dağlarda oluşturulan kademelerde
oluşturulan çay tarlaları ve özel sektöre ait 200 kadar özel çay
fabrikaları ile Rize ekonomisi epeyce kurtulmuş. Yoksa,
dağlardaki sekilere küfe küfe toprak taşıyan fedakâr ve cefakâr
kadınlarımızın ektiği mısırla Rize, hiçbir yere gelemiyecek,
kent insanı göç etmeye devam edecekti. Denizin hamsi veriminden
başka, tarıma elverişli geniş ovaların bulunmadığı bu güzel
kentin güzel insanları, tırnakları ile ancak bu kadar toprak
yaratarak yaptıkları üretimle de yetinmeyerek göçlerine devam
etmiş, sadece Türkiye’ye değil, Dünyaya da açılarak, gerek
komşu, gerekse uzak ülkelerde fırıncılıkla, pastacılıkla, inşaat
ustalığı ve müteahhitlik firmaları ile temayüz etmişlerdir.
Aynı gün dönüşle, Trabzon’dan sonra Akçaabat, Çarşıbaşı,
Vakfıkebir, Beşikdüzü, Eynesil, Görele, Tirebolu, Espiye,
Keşap’ı geçerek Giresun’a vardık. Tirebolu ismi, kent
tepelerinde üç kalenin bulunması nedeni ile ‘Tri Polis’ten
geliyor. Çok güzel bir balıkçı limanı ve limanda tipik bir
balıkçı meyhanesi var. Böylesine tipik meyhaneyi Karadeniz
boyunca kolay kolay bulamazsınız. İçinde yunusların oynaştığı bu
güzel koy, inşallah otoyol inşaatının kurbanı olmaz.
Kerasia, Grekçe kiraz anlamında. Miletosluların kurduğu Kerasus
da kiraz kenti oluyor. İsmi ile müsemma Giresun’da kiraza
rastlansa da, bu günün en önemli ürünü fındıktır. Dünyaca da
tanınan en kaliteli fındık, Giresun’un 0 -250 metre rakımlı
tepelerinde yetişiyor. Giresunlu, çoğunlukla, kaderini fındığın
getirisine bağlamış. Bu işle ilgili Fiskobirlik, büyük bir
teşekkül. Kentliler, koyların doldurulması ve yeni otoyolun
kenti denizden ayırmasından şikâyetçiler. Giresunlu, genelde
bahrî (denizci) bir karaktere sahiptir. Ama bu gidişle galiba
yavaş yavaş berrî (karacı) bir karaktere sahip olacaklar. Faik
Beyin hanımı, eskiden çocukların yürüme ile beraber yüzmeyi de
öğrendiklerini, yeni yetmelerin ise hiç yüzme bilmediklerini
yana yakıla ifade ediyordu.
Giresun’un bir ünü de millî mücadele günlerindeki mücahit Topal
Osman Ağa’dan gelir. İzmir’in 15/Mayıs/1919’daki Yunan işgaline
infial duyan Giresunlular, 17/Mayıs günü büyük bir miting
yaptılar. Bu arada Rum Belediye Başkanının oğlu, Pontos
devletini ihya etme çalışmaları için Londra’ya gitmiş, Lloyd
George ile de mutabakata varmıştı. Topal Osman Ağa, işte böyle
bir ortamda kurduğu gönüllü birlikleri ile, Türk köylerini basan
ve öldüren Rum çetecilerine karşı, kıran kırana mücadeleye
girişti. Topladığı 5000 kişilik silahendaz fedai ile sadece
Giresun’da değil, tüm çevredeki çetelere kan kusturdu; Sakarya
Meydan Savaşı’nda ve de Koçgiri Kürt isyanında dahi görev aldı.
Cumhuriyet döneminde bazı olaylara karıştı. Çankaya’yı muhasara
ettiği bile söyleniyor. Bir kahraman mı, yoksa bir sergerde mi
olduğu konusunu, Cumhuriyet tarihi henüz tam açıklığa
kavuşturamadı. Anıt-mezarı Giresun Kalesi’ndedir.
Dördüncü gün, Giresun’un yaylalarından biri olan Kümbet’e
çıktık. Kümbet, 1850 metre rakımlı bir yayla köyü. Köyün
yakınındaki araziye Vali Ali Haydar Bey (ki şimdi Çankırı
Valisi), İsviçre’nin şalelerini aratmayacak tesisler yaptırmış.
Burada yemyeşil çimenler ve muhteşem orman peyzajı var. Ama
tesisler bölgeye bol gelmiş olmalı ki, iki yıldır bir türlü
işletmeye açılamamış. Halbuki kongre salonları, otel, restoran,
sosyal merkez ve villâları ile yaz ve kış turizmine ve de çevre
ülkelerin kongre turizmine hizmet edebilecek mükemmellikte
tesisler.
Şimdi, genel duruma bir bakalım. Karadeniz bölgesi, engebeli,
ancak derelerin denize döküldüğü ağızlarda bir miktar düzlüğü
bulunan bir coğrafî yapıya sahiptir. Onun içindir ki deniz
kenarından geçirilen yollardan başka iç kısımlarda denize
paralel yolları bulunmamakta, iç yerleşimlere ancak vâdî
tabanlarından ve dere kenarlarından, denize dik istikamette
ulaşılabilmektedir. Dağlardaki bitki örtüsü, nemcil orman
karakterindedir. Ağaç altı bitkilerinden ‘ormangülü’ tabir
edilen ve Lâtince ismi ‘rododendron’ olan çok güzel mor çiçekli
bitkiye yüksek rakımlarda çok sık rastlanmaktadır. Eski evler,
büyük bahçeler içinde ve dağınık yerleşim tarzında kurulmuştur.
Bu evlerde büyük ölçüde ahşap kullanılmıştır. İnşaat sistemi,
‘hımış’ tabir ettiğimiz, ahşap karkas dikme ve payanda
aralarının kâgir dolgu ile kapatılması esasına dayanır. Ne var
ki, sağlıksız büyümeler ve rant getirilerinin artışı ile bitişik
nizamda, 8-10 katlı beton blok apartmanların tüm kordon
boylarını kapatmış olduğunu görünce, üzülmemek elden gelmiyor.
Arkalarındaki parsellerin hava ve manzara hakkını gasp eden bu
anlayış, maalesef bu bölgeye de musallat olmuş. İmar
planlamasında, her parselin hakkını gözeterek, eğimli arazi
üzerinde, arkaya doğru kademe kademe yükselmek varken, böylesine
çirkin planlamaya cevaz veren yerel yönetimleri kınamaktan başka
elimizden bir şey gelmiyor.
İkinci önemli konu, devletin, hükümetlerin, kamu yönetimlerinin
yaptığı yanlışlar. Mimarlık, şehircilik, peyzaj, çevrebilim
gibi, bilim, sanat ve tekniklere gereken önemi vermeden,
politikacının çevreye hizmet götürüyorum edası içinde, resen
büyük yatırımlara girişmesi, ancak bizim gibi kültürel açıdan
gelişmemiş ülkelerin yazgısı oluyor.
Evet, deniz ulaştırmacılığımız gelişmemiş. Üstelik, otobüs ve
otomobil varken kimseyi de Karadeniz gibi yazın çalkantılı,
kışın hırçın dalgalı bir deniz üzerinde ve daha uzun zaman
alacak bir yolculuğa razı edemezsiniz. Onun içindir ki – bazı
mimarlar bana kızacak ama- otoyol yapmak gereklidir diye
düşünüyorum. Bunun için de en ekonomik çözüm, deniz kenarı
oluyor. Arka plandan otoyol geçirmek için sayısız tüneller ve
sayısız viyadükler inşa etmek gerekir ki, böyle bir yol hiçbir
zaman rantabl olamaz. Ancak, otoyolları kent ve kasabalara
rastlayan kısımlarda geri plana almak, gerekirse tünellerle
geçmek, zorunlu durumlarda yolları, viyadüklerle yüksek kotlara
alıp altlarını boş bırakmak suretiyle, yerleşimlerin denizle
ilişkilerini kesmemek, balıkçılığı dikkate alarak, güzelim liman
ve koyları doldurmamak, iyi bir bölge planlama sonucunda
başarılabilirdi. Viyadük çözümü, 1-2 yerde kullanılmış ama
yeterli olmamış. Mimarlık, peyzaj ve şehircilik ilkelerini,
insanı ve insanın sosyal yaşantılarını dikkate almadan, sadece
mühendisliğin ve ekonominin gereklerini yerine getirerek yol
inşa etmek, çok yanlış olmuştur.
4 günlük gezi izlenimlerim, biraz Evliya Çelebi üslûbuna benzedi
galiba. Bir de yöre yemeklerini ballandırarak anlatmaya yer
kalmadı. Yine de yazıyı okuyanlara gösterdikleri sabır
dolayısıyla teşekkürlerimi sunuyorum.
yerguvenc@superonline.com
Yılmaz Ergüvenç*
|
|
META
TAG: Trabzon
gezi, trabzon gezisi, trabzon turizm, gezi
anıları, sümela manastırı, sumela, soumela,
Evliya Çelebi,
Karadeniz,
Karadeniz bölgesi, horon video, Anadolu,
Trabzon, Rize, Artvin, Giresun,
| |