Karalahana.com! Laz uşaklarının gayrıresmi web sitesi

 

|  Mail gönder Sık kullanılanlara ekle  ENGLISH

 Mehmet Bilgin ile Karadeniz tarihi söyleşisi

Sürmeneli araştırmacı yazar Mehmet Bilgin ile Karadeniz tarihi, çalışmaları, güncel siyaset ve projeleri üzerine Karalahana Karadeniz gazetesi olarak sohbet ettik.

Mehmet Bilgin

SORU 1-  Doğu Karadeniz Bölgesi tarihine ilişkin araştırmalarınıza doğduğunuz kent Sürmene kitabı ile başladınız. Yolculuğunuz,” Doğu Karadeniz tarih kültür insan” adlı çalışma ile tarihi etnik kökenlere, Sarallar ile de ailelere kadar genişledi. Araştırma tutkunuzun kendi coğrafyanız ve kendi tarihinizi deşmenin ötesinde sebepleri var mı?

Bu soruya anlaşılabilir bir  cevap vermek için biraz teferruat gerek. Yoksa nereden nereye uzandığı anlaşılmaz. Hem de yavan olur. Bu arada beni tanımak isteyenlere de biraz bilgi vermiş olalım. Kitap ve okumaya merakım ilk okul yıllarında başladı. İtiraf etmek gerekirse Teksas – Tommiks’le başladım. Rahmetli Gasteci Saffet Ağa en büyük dostumdu. Gezerek gazete ve dergi satardı.  O’nu görünce sevinirdim. Çünkü yeni çizgi romanlar getirirdi. Bütün serileri okudum. 4.sınıfta öğretmenim Naime Çakır, bir ünite dergisine bizi abone etti. Ders kitabı ve çizgi roman dışında ilk abone olduğum dergi budur. Onun arka sayfasında yayınlana “Çirkin Ördek Yavrusu” adlı çizgi roman, beni duygusal olarak çok etkilemiştir. Hala daha unutamam.  Ciddi anlamda kitap okumam, anneme yaptığım ısrarlarıma dayanamayan dedemin  ölmeden birkaç hafta önce, hasta yatağında iken verdiği para ile almış olduğum tek ciltlik  5.sınıf Ansiklopedisi iledir. Ondaki bilgilerin bir çoğunu büyük bir zevkle okuduğumu hatırlıyorum. Kitabın içinde Hz. Muhammed’in hayatı ve bir de deve üstünde resmi vardı.

 

 Ortaokula başladığım günlerde köydeki evin tavan arasında babamın ilk ve ortaokul kitaplarını buldum. Bir büyük atlas ve bir de tarih kitabı benim için çok etkileyici oldu. O zamanki tarih kitabı kalın cilt kapaklı ve her cildi 5-600 sayfalık bir kitap. Tarih Kitabı deyip geçmeyin. Kırklı yıllarda ilk ve orta dereceli okullarda okutulan 4 ciltlik tarih kitaplarını yıllar sonra Kaynak yayınları tıpkı basım yapıp yayınladı.  Piyasada bulabilirsiniz. Görme şansınız var. Bugün üniversitelerde okutulan tarih kitapları ile mukayese edin.Tek bir kelime bile abartı yok. Orada yazılıp da bugün değişmiş bir gerçek de yok. O kitabı da büyük bir heyecanla parça parça okudum.  Bu bilgilere sahip bir öğrenci olarak tarih ve coğrafya derslerinde öğretmenlerin anlattıklarını hiç dinlemedim. Hep onlardan çok bildiğimi düşünüyordum. Onları bir anlamda küçümsemem, belki de edebiyat hocalarımdan etkilenmemin nedenleri arasındadır. O bilgilere sahip olmanın verdiği coşku ile tarih kitabının içindeki resimleri keserek odamın duvarına yapıştırıp duvarda bir tarih panosu yaptım. Bu pano her yılın müfredat  konusuna göre yenileniyordu. Kitaptaki  resimler de altmışlı yıllardaki kitaplarda yer almış resimlerden daha kaliteli ve daha çoktu. Kitapla işim bittiği zaman çöpe attım. Ne yaptığımın farkına da 20 yıl sonra vardım.

       Pek iyi bir talebe olduğum söylenemez. Ortaokul son sınıfta bir sene kaybım var. Lise birde edebiyat hocamız sınıfa iki dergi getirdi. Türk Dili ve Hisar. İsteyenlerin bu dergilere abone olabileceğini söyledi. Ben Hisar’a abone oldum. Türk Dili’ne de abone olan arkadaşım vardı. Birkaç ay sonra o arkadaşlarla aramızda bazı konuları tartışmaya başlamıştık. Farklı şeyler düşünüyor ve savunuyorduk. Nereden çıktı bu? Müfredatta öğretilenden başka  görüşler günlük hayatımıza girmeye başlamıştı. O yıllarda Türkiye gerçek anlamda bir değişim yaşıyordu. Artık vatandaş çarşıda yamalı pantolonla gezmeyi ayıp kabul ediyordu. 68 kuşağının gençlik hareketleri başlamıştı. Biz bir şey bilmiyoruz. Bir “boykot” var. Bir de “Anarşit”.  Çok iyi hatırlıyorum ajanstan haber dinlerken, filan okulda öğrenciler boykot yaptı derse girmedi dedi mi, ortalığa bomba düşmüş gibi milletin morali bozuluyor. Bu gün televizyonda şehit haberlerini izledikten sonra oluşan hava gibi.

O yıllarda yüksek tahsil yapan bir çok Sürmeneli abi var. Bir çoğunun babaları çarşıda esnaf. Herkes tedirgin. O abiler yazın Sürmene’ye geldi mi, favoriler ve saçlar uzun geliyor. İspanyol paça pantolon giyiyorlar. Çakı gibi. Biz de etkileniyoruz. Millet onlara yabancı mahluk gibi bakıyor. Görmeye alıştıklarından farklı bir manzara. Bir iki tane de sakal bırakan var. Sakallar hırpani. Onlar anarşit yada militan. Ama halk onlara Makariyos diyor. Makariyos Sabahattin gibi. Bu onların babalarını eziyor. Çarşıda hep ezik dolaşıyorlar. Büyük fedakarlıklarla yüksek tahsil yaptırdıkları çocukları ile gururlanamıyorlar. Bunun toplumsal baskı denilen şey olduğunu, çok uzun yıllar sonra kendimi on dört ay boyunca sosyoloji okumaya verdiğim zaman bunu öğreniyorum.

Lisede edebiyat hocamızın etkisi ile düzenli okumaya başladım. Okuduğum kitaplar klasik romanlar. Pek bir şey anlamadım dersem yalan olmaz. Trabzon’a gidince 24 Şubat Kitapevinin vitrininde kitap gördüm. O zaman kitap satan dükkanlar daha çok kırtasiyeci ve vitrinler de  kırtasiye ile dolu. Vitrini kitapla dolu tek dükkan orası. Orhan Karaali öldü. Ama daha sonra  kızı ile de görüştüm. Babasına sunamadığım saygımı kızına ileterek borcumu ödemeye çalıştım. Çünkü Trabzon’un kültür tarihine çok katkıları olmuştur. Eski Trabzon fotoğraflarını dükkanının camında sergilemesi bile bir çok kişiyi etkilemiştir. Bazen dükkanında folklorik ürünlerden oluşan sergiler düzenlerdi. Bu yetmişlerdeki Trabzon’un kültür ortamını gösterir. İnanır mısın Trabzon’da kırklı, ellili yıllarda kültür ortamı daha canlı, daha renkli idi. Büyük bir heyecan vardı. Yayın faaliyeti, spor ve tiyatro çalışmaları bugünkünden çok sağlıklı idi. Sürmene’de de aynı. Halkevi’nin yarış kayıkları ve kürek takımı vardı. Sürmene’nin Voleybol’da Türkiye ikinciliği var. O da tecrübesizlikten Galatasaray’a yenilmişiz. Tahsilden dönen gençler her yaz bir tiyatro sahneye koyar. Bunlar unutulmayı, yok sayılmayı hak etmiyor. Bu da bizim ayıbımız.

Dönelim 24 Şubat Kitapevi’ne. Dükkanda genellikle edebi eserler var. Yaşar Kemal’in kitaplarını ilk defa orada gördüm. Hürriyet gazetesi İnce Memed’i  resimletip, tam sayfa tefrika etmişti. Yaşar Kemal ismini oradan biliyorum. Kitabın adı “Bu Diyar Baştan Başa”. Cebimdeki parayı verdim. Kitabı aldım. Sürmene’ye dönecek minibüs param yok. Allah’tan Numune Hastanesi’ne hasta ziyaretine gelmiş yakınlarımı durakta buldum ve Sürmene’ye döndüm. Yediğim çok güzel şeylerin tadını unuttum. Fakat o röportajların tadını unutmadım. Hele Yaşar Kemal’in anlattığı  o çam kabuklarının içindeki zarın, yalabuğun tadını hiç unutamam. Şimdi Yaşar Kemal’in röportajlarını bilen var mı? Daha sonra bütün kitaplarını okudum. Lisede dönem ödevi olarak “Ağrı Dağı Efsanesi”nin özetini çıkardım. Kitap resimlerle süslenmişti. Özeti de resimli yaptım. En zevkli yaptığım ödev budur diyebilirim.   

24 Şubat Kitapevi’nin vitrini Trabzon’da benim içimi ısıtan, en sevdiğim yerdi. Vitrinde öne konan ne varsa onu seçerdim. Orhan Kemal’i okumam da bu yüzden. Sonra Kemal Tahir’i vitrinde gördüm. Başlayış o başlayış. Kemal Tahir’in bütün eserlerini okudum. Onunla ilgili her şeyi okudum. Kendi kendimi Kemal Tahir uzmanı ilan ettim. Bu konuda yazmıyorum ama bu iddiam devam ediyor. Lise sondaydım. Kendimi okuduklarım hakkında bir şeyler söyleyebilecek durumda hissediyordum. Milliyet Sanat dergisinin sadık okuyucusuyum. Gerçek Yayınevi’nin 100 soru dizisi var. Fethi Naci’yi okudum. Kendimi artık edebiyat eleştirmeni olarak görüyordum.

Üniversiteyi kazanmama rağmen tek dersten kaldım ve liseden mezun olamadım.  Ankara Siyasal’ı kazanmıştım. Bir sene kaybettim. İkinci sene, ilk tercihlerimden olan A.Ü. D.T.C.F- Kütüphanecilik bölümünü kazandım. Severek okudum. Babam bu bölümden pek memnun değildi. Tekrar imtihana girdim. İstanbul Hukuk’u kazandım. Babam ne bilirsen onu yap dedi. Kütüphanecilikte kaldım. İyi ki de kalmışım. Çünkü eşimle aynı sınıfta okuyordum. Okul bitince bir defa daha imtihana girdim ve A.Ü İşletme fakültesini kazandım. Kayıt yaptırdım fakat okula gitmedim. Eğer memuriyet yapsaydım ikinci fakülteyi de okuyacaktım. Ticarette karar kılınca Sürmene’ye döndüm.

Üniversite yılları üzerinde de  bir şeyler söylemem lazım. Olayların tekrar başladığı dönemdi. Kimlik ve kişilik sorunumun olmaması ve birikimim beni rüzgarın etkisiyle hareket etmekten alıkoymuştur. Bir çok arkadaşımız, çıkış yapma ve kendini ispat etme uğruna heba olup gitti. Çoğunun fikri bir birikimi de yoktu. Modaya uymuşlardı. Bir tanesi arkadaşlar tarafından önemsensin diye kendi kendini ayağından vurdu ve saldırıya uğradığını söyledi.  Kantinde yapmadıklarını yaptım diye anlatanların, bire bin katanların hepsi daha sonra 12 Eylül’de bazı olayların dosyalarına dahil edildiler ve mahvoldular. İnanarak hareket edenler de ağır bedel ödediler ve Türkiye’ye zarar verdiler. O dönemde olayların nasıl kurgulandığının canlı tanığıyım. Zaten kurgulayanların bir çoğu da daha sonra bunu itiraf etti. Niçin kurgulandığını da Türkiye’de yaşadığım dönüşüm ve değişimlerle anladım. Olaylara bir birikimle yaklaştığınız zaman çok şey görüyorsunuz. Toplumun ise bunları görme ve anlama şansı yok. Bir şey öğrendim. Hiçbir şey bize sunulduğu gibi değildi. Bunun farkına varmak için ortalığın durulması ve biraz zaman geçmesi gerekti. Toplumun bir kesimi bunu daha sonra anladı. Ama günlük olaylarda, olaylar taze iken bunu anlamak çok zor.Özel bir yetenek ve uzmanlık işi.

Lisede ders bakımından çok başarılı değildim ama  aynı şeyi fakülte için söyleyemem. Çünkü gerek derslerde gerekse çevrede birikimlerimi kullanma imkanım olmuştu. Parlak bir talebe idim. Ayrıca her hangi bir fikre sığınacak değil kendi fikrini çevresine kabul ettirebilecek  durumdaydım. Sağ olsun babam, evde kalacak  ve arkadaşlarıma da destek olacak şekilde beni destekliyordu. Sonra bölümden özel bir burs aldım. Kendime o günün şartlarına göre iyi bir kütüphane kurdum. Dört yıl boyunca yoğun bir okuma dönemi yaşadım. Tespit ettiğim bir konuda yoğun şekilde  okuyordum. Her konuda en az 4-5 kitap okuyup ben bu konuyu anladım diyene kadar devam ediyordum. Bir de kitap haline gelmeyen makaleler var. Bunlar bazen kitaplardan önemlidir. Onları kütüphanelerden bulup okumak benim için bir zevkti. Yoğun olarak okuduğum ilk konu Türkiye’nin Batılılaşma serüvenidir.  Mehmet H. Doğan, Niyazı Berkes, İdris Küçük Ömer ve  Atilla İlhan’ı ard arda bu dönemde okudum. Atilla İlhan  beni etkilemişti. Sonra bütün yazdıklarını okumaya başladım. Atilla İlhan’ı  okumak için yıllarca  Cumhuriyet aldım. Ölünce de Cumhuriyeti bıraktım.

Bu yıllarda hayatıma Cemil Meriç  girdi. “Cemil Meriç’i okumayan gence yazık” diye düşünürüm. Şimdiki gençler bırak okumayı anlayamıyorlar bile. Tarık Buğra’yı okudum. Edebiyatımızın devlerindendir. Yazdıkları roman mı şiirmi diye hala düşünürüm. Tadı damağımdadır. Bahaettin Özkişi’yi Köse Kadı adlı romanıyla tanıdım. Hikayeleri de beni çok etkilemişti. Motor Teknisyeni imiş. Fazla eser veremeden aramızdan ayrıldı. Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Malazgirt’ten itibaren Türk tarihini anlatan bir roman dizisi var. Kilit, Anahtar, Çatı, Kapı, Konak.. diye devam eden 8-9 ciltlik bir seri. Onun ruh dünyasını hep merak ederdim. Son yıllarında yazmayı bırakmıştı. “Yazmayı bıraktım, artık biraz da kendim için okumak istiyorum” diyordu. Benim de en mutlu olduğum anlar kendim için okuduğum anlardır. Yaşar Nuri’nin bütün eserlerini okudum. Bunları son yıllarda kendim için okuduğum kitaplar arasında sayabilirim.  En son dizi halinde okuduğum Oktay Sinanoğlu’dur. Bir de merak ediyorum acaba gençler ne yapıyor. Ne okuyor. Beğendikleri, etkilendikleri yazarın bütün  eserlerini okumak gibi  bir takıntıları var mı. Kendilerini yetiştirme gibi bir idealleri var mı. İçlerinde bizi cebinden çıkartacak çok kişi var. Birkaçını tanıyorum. Bizim neslin parlak gençleri gibi heba olup gitmezler inşallah.

Fakültede kredi tamamlamak için  tarih bölümünden dersler aldım. Osmanlıca  öğrenmek benim için kolay olmuştu. Çünkü küçük yaşlarda camiye gitmiş ve Kur’an okumayı öğrenmiştim. Faruk Sümer’den ders aldım. Osmanlı Müesseseleri Tarihi dersi okudum. Fakülte Hocam Necmettin Sefercioğlu, Türk Yurdu dergisinin dizinini çıkartacaksın dediği zaman nasıl bir yük aldığımı bilmiyordum. Farkına vardığım zaman tez konusu değiştirir mi diye hocayı ziyaret ettim. Gülerek tavana baktı. Dışarı çıktım. Milli Kütüphanede karargah kurdum. Daha önce stajımı burada yazma eserler bölümünde yapmıştım. Buna rağmen çok zorlandım. Daha doğrusu hiç zorlanmadım. Çünkü Genel Müdür Müjgan Cumbur hocamdı. Zorlandığım yerde, kapıyı çalmadan içeri girip yardım istiyordum. Benim okuyamadığım isimlerin hayat hikayelerini bile anlatıyordu. Milli Kütüphanede çalışan bazı kişiler bu yüzden  beni kıskanıyor bazen bunun acısını benden çıkarmaya çalışıyordu. Daha sonra Müdür olan birisi Müjgan hanımın öğrencilerine çok yardım ettiğini kendisinin de  çok yardım gördüğünü ama işe girdikten sonra anasından emdiğini burnundan getirdiğini söyleyerek Milli Kütüphane’de çalışmamam için beni uyarmıştı.   Bin dokuz yüz onlu yılların Osmanlı fikir dünyasını bu sohbetlerde öğrendim. Bugün o konuda yazılan kitapları okuyorum. Çok yavan geliyorlar. Tez bittiği zaman  kendimi 1900-1960 Türk fikir hayatının birinci el kaynağı zannediyordum. Bu birikimle 27 Mayıs ve 12 Mart’ı okuyordum. Hem milli kütüphane depoları hem de Türk Yurdu’nun makalelerinden çok şey öğrenmiştim. Ayrıca Türk tarihi konusunda kendimi çok iyi yetiştirmiştim. İslamiyet de ilgi duyduğum konular arasında idi. Muhammed Hamidullah’ı da o yıllarda okudum.Rasony ve Kuman boylarını o zamandan biliyorum. Doğu Karadeniz adlı kitabımda ortaya koyduğum tez o yıllarda kafamda oluşmuştu. Sadece nasıl ne şekilde ve ne zaman yazacağım belli değildi. Bir de birileri çıkar yazar, nasıl olsa diye düşünüyordum.  Hala daha böyle düşündüğüm konular var. Pontos Meselesi de bunlardan biri idi.

Fakülte bittiği yıllarda Ankara kan gölü idi. Aslında ülkenin her tarafı. Sürmene’ye dönmeye karar verdim. Kabuğuma çekilmiştim. Ticaretle uğraşacaktım. Babamın işlerinden biri olan çiçek soğanları ve tıbbi bitkiler ihracatını geliştirmeye karar verdim. 15 yıl Kuzeydoğu Anadolu’nun tüm dağlarını yaylalarını, en ücra köşelerini gezdim. Bitkilerini, ormanlarını, insanlarını, köylerini, dağlarını tanıdım. Tabii bu arada kafamda olan bilgilerin canlı örnekleri ile de karşılaşıyordum. Bunları sadece hafızama kaydediyordum. Sadece kendim için okuyor, fikirlerimi çok yakın arkadaşlarımla paylaşıyordum. O kadar. O günlerde sohbet ettiğimiz arkadaşlar yıllar sonra aradıklarında, ben unutsam bile sohbetlerin en ufak ayrıntısını ve aldıkları zevki hatırlatırlar.

1986 idi galiba. Bir gün Sürmene’de Halk Eğitim Müdürü olan Ömer Yıldırım yazıhaneme geldi. Kendisini ilk defa görüyordum. Daha önce 12 Eylül’de Yomra da Belediye başkanlığı yapmış. Sonradan 3-4 dönem daha yaptı. Bir Sürmene yıllığı hazırlıyoruz. İhraç ettiğin mallarla ilgili bu yıllığa bir yazı yaz dedi. Kaymakam rahmetli İsmet Gürbüz Civelek, fişek gibi adam. Tuttuğunu koparıyor. Ama benim onunla da görüşmüşlüğüm yok. Kendi kabuğuma çekilmişim. Ömrüm dağlarda ve işyerimde geçiyor. Çok yoğun bir tempo. Ama işimi çok seviyorum. Bütün dünyam, bana mal toplayan köylüler, işçilerim ve yurt dışından gelen müşterilerim. Tam on yıl tatil yapmadım. Sadece yatağa uzanırken kitap okuyarak uyuyordum. Yazı yazmak bana zor geliyor. Benden bir şey talep edildi mi hiç geri çekilemedim. Ne yapıyorsunuz bir bakayım dedim. Yapılanlara baktım. Yutkundum. Ömer Bey bir yandan tarih bölümünün lisedeki tarih öğretmeni tarafından yazıldığını anlatıyor, diğer yandan kaymakamın acele ettiğinden bahsediyor. Bir buçuk daktilo sayfası bir metin. Cumhuriyetin  ilanından falan bahsediyor. İçinde  Sürmene kelimesi bir defa geçiyor. Düşman işgalinden kurtuluş tarihi bile yok. “Bir Sürmeneli olarak böyle bir şey beni utandırır” dedim. “İyi aga “ dedi. “O zaman iyisini sen yaz”. Gülerek kafamı kaldırdım. Dostluk başladı. Ben ona hep “Hazreti Ömer” dedim, ama o sarı bıyıkları ile daha çok Atatürk’e benziyordu. O da herkese yaptığı gibi bana da  “aga“ demeye devam etti.

“Ben bunu biraz düzelteyim” demiştim. Akşam eve gidince metne biraz daha baktım. Neresi düzelecek diye. İçinden çıkamadım. Aklıma bir fikir geldi. Trabzon’da Trabzon tarihi ile ilgilenen ve bu konularda yerel gazetelerde yazan tanıdığım insanlar var. Daha önce benden yardım istemişlerdi. Bunu onlar yapabilirler. Onlara gidelim. Ömer Bey kabul etti. Atladık gittik.

Saygı duyduğum, babamın da tanıdığı olan şimdi rahmetli olan yaşlı bir  araştırmacının bu işi en iyi yapabileceğini düşünmüştüm. Bize, elinde Sürmene ile ilgili geniş bir dosya olduğunu. Bu işi severek yapabileceğini söyleyerek bir hafta müsaade istedi. Sevinerek yanından ayrıldık. Bir hafta sonra gittim. Kahveleri içtik. Ben dosyayı bekliyorum adamda ses yok. Neyse kıvranarak istedik. Dedi ki siz bana kesin bir şey söylemediniz. Sonra ortada resmi bir şey yok. Acaba paramı istiyor diye yokladım. Kesinlikle yok dedi. Neyse anladık ki kaymakamdan resmi bir yazı istiyor.Gittik kaymakama,  görevlendirildiğine dair yazıyı yazdırıp geldik. Kaymakam benim de görevlendirildiğime dair bir yazı da verdi. Şimdi tamam dedi. Ben sizi ararım. Yaklaşık bir ay geçti aramadı. Bahanesiyle ziyaret ettim. Adamda tık yok. Aylık ziyaretlerim  sürdü. Altı ay geçti. Hazırlıyorum diyor, başka bir şey demiyor. Sonunda çok kesin ifadelerle kaymakama mahcup olduğumu ve  metni en geç bir ay sonra istediğimi söyledim. Bir ay sonra gittim. Kahveleri içtik gene tık yok. Ses tonumu ayarlayarak dosyayı almak için geldiğimi söyledim. Çekmeceyi açtı. Mavi bir dosya çıkardı. Utandım. Ses tonumdan pişman olmuştum. Mahcubiyetle dosyaya uzandım. Elime aldım. Daha fazla orada durmak istemediğim için kapıya yöneldim. Arkamdan geldi. Yolculamak istediğini düşündüm. Ama yüzüne bakamıyordum. Gözüm dosyaya takıldı içinde iki sayfa vardı. Şaşırdım. Elimdeki dosyayı aldı ve bu dosyayı ancak matbaada, kitap basılırken teslim edebilirim dedi. Nasıl dışarı çıktığımı, nasıl Sürmene’ye geldiğimi hatırlamıyorum. Merakla beni bekleyen Ömer Bey’e Sürmene Tarihi’ni ben yazacağım dedim.

Türk tarihi yaz deseler kolay da Sürmene Tarihi’ni yaz dediler mi ne yazacaksın, nasıl yazacaksın. Sürmene Tarihi diye de Türk tarihi yazılmaz ki. Çalışmaya başladım. Çok kısa sürede bölge tarihi ile ilgili bulabildiğim eserleri topladım. İçlerinde Sürmene ile ilgili  bir şey yok. 25 - 30 sayfalık bir metin hazırladım. Ama kafamda olan yerel bilgileri bunun neresine yerleştireceğim onu bilemiyorum. Eski müze müdürü  Prof. Dr. Haşim Karpuz dostum, arkadaşım. O da yerel çalışmalar yapıyor. Trabzon’a tatil için gelmiş. Görüştük. Müzede yabancı yazarların makaleleri olduğunu söyledi. Dolaptaki yerine kadar anlattı. Heyecanla müzeye gittim. Müdire hanım beni dinledi fakat yardımcı olmadı, makaleleri de vermedi. Elime bir Trabzon Salnamesi geçmişti.  22 tane olduklarını öğrenince hepsinin fotokopisini almaya karar vermiştim. Atladım Ankara’ya gittim. Salnamelerin fotokopilerini aldım. Milli Kütüphane, D.T.C.F ve Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde aradığım yabancı makaleler yoktu. İngiliz Arkeoloji Enstitüsüne gittim. Ne yapmak istediğimi anlattım. Ne varsa alabilirsin dediler. Üç gün sabahtan akşama kadar fotokopiciye kitap taşıdım. Yanıma kimse gelip de ne yapıyorsun demedi. Ayrılırken teşekkür etmek için yanlarına gittim. Başka bir isteğin olursa yaz. Fotokopisini yurt dışından getirtiriz dediler. 5-6 kez yazdım. İçine bir mektup koyarak fotokopileri gönderdiler. Bir kuruş da almadılar. Atatürk Üniversitesi Kütüphanesinden bir kitap istedim. Önce kaç kuruş  ise fotokopi parasını banka hesabına yatırdım. Ödediğim havale parası gönderdiğim paranın en az on misli idi. Makbuzu gönderdim. Fotokopilerim geldi.

Yabancıları okuyunca, Türkçe eserlerde dişe dokunur bir şey olmadığına inandım. Anthony Bryer önümde yeni bir ufuk açmıştı. Bütün yazı ve kitaplarını temin ettim. Araştırma metotları sağlamdı. Bilgileri genişti. Ufuk açılmaması olanaksız. Heath Lowry’nin eseri de bu konuda nasıl araştırma yapılması gerektiği konusundaki sorularıma cevap vermişti. Bir de arşiv malzemelerine bakayım dedim. Bu arada 3 - 4 kaymakam değişmiş, 3 - 4 sene geçmişti. Ben Sürmene Tarihini iki defa yazmış üçüncü defa değiştirmeye hazırlanıyorum. Çünkü arşiv malzemesi ile haşır neşir olmak  görüşlerimi tekrar değiştirmişti. Arşive girince olaylara daha geniş bakma imkanı elde ettim. Orada gördüm ki Osmanlı bizim beynimizi şekillendiren önyargılardan habersizdi. Bizim için önemli  kabul edilenler Osmanlı için sıradandı. Onun için Kürt ise Kürt, Gürcü ise Gürcü, Ermeni ise Ermeni, Müslüman ise Müslüman, Hıristiyan ise Hıristiyan. O kadar. Gerisini sonradan biriler uydurmuş. Önem addetmiş. Bölge halkı zorla İslamlaştırılmıştır diye en az on beş yabancı  makale veya kitapta okumuştum. Doğru olduğuna da inanıyordum. Oysa belgeler bunu yalanlayacak kayıtlarla dolu idi. Bunu yazan alimler hayal dünyalarını kullanmışlar yani uydurmuşlar. Bunun gibi onlarca yalan yada önyargı bize gerçek diye yutturulmuş. Bütün bunlar benim düşünce dünyamı şekillendirdi ve zenginleştirdi. Yabancıların yazdıklarına da eleştirisel gözle bakmak gerektiğini öğrenmiştim. Ayrıca arşivde onların yazdıklarını yalanlayacak bir sürü malzeme var  Bunları bilmek bana rahat hareket etme, güven içinde söyleme ve yazma imkanı veriyor.  Biri biraz  itiraz etse bunları arka arkaya sıralamak çok daha kolay. Bir de Michael E. Meeker var. Onunla 1989 da Samsun’da bir Sempozyumda karşılaştım. Benim ilk katıldığım ve bildiri sunduğum bir sempozyumdu. Hikaye uzun ama ondan da bazı şeyler öğrendim. Toplum yapısında bazı öğeler var. Bunların bir kısmı kurumlaşmış. Bir kısmı önemini yitirmiş, bir kısmı da önemini yitirse bile hala daha etkili. Bunun süreci  aslında toplumun oluşma süreci.  Bütün bunlardan etkilendim. Onları, tarih anlayışımın  içine yerleştirdim. 

Sürmene Tarihi, bu anlamda benim için bir okul olmuştur. Çok uzun ve zor bir süreç. Ama ben bu okulda yetiştim. Daha sonra yazacağım kitaplar orada bir paragraf olarak geçer. Ondan öncekiler kişiliğimin oluşmasına katkıda bulundular. Sürmene Tarihi ise tarihçiliğimin. Orada çok az şeyi yazabildim. Tarihten ne anlıyorsam, Tarihçi olarak  ne anlatmak istiyorsam,  bölge tarihi konusunda yapacağım çalışmalarda ortaya koymaya karar verdim. Bu nedenle alanımı sadece Kuzey Doğu Anadolu Bölgesi’nin sınırları ile sınırlandırdım. Eğer bir tarihçi olarak kabul edileceksem bu konudaki eserlerimle edileceğim dedim. Zoru seçtiğimi biliyorum. Ama ilim budur. Ortaya yeni bilgiler koyuyorsun. Hikaye anlatmıyorsun. 

SORU 2 - Çalışmalarınızın sonuçları bugüne dek kabul edilen tarih anlayışıyla uyumlu mu?

Çalışmalarım tarihi araştırma usul ve metotlarına uygun. Ciddiye alınmak için  zaten uymak zorundasın.Tarihi araştırmada usul açısından bir eleştiri getirecek olan varsa saygı ile karşılarım.  Alışagelmişin dışında farklı şeyler söylüyorum. Bu doğal çünkü buna söylemeye yetecek bir birikim var. Önce bu birikimi sağladım ondan sonra da yazmaya başladım. Şu anda yazabildiklerim de bu birikimin çok az bir kısmı.

30 sene sürekli olarak çok yönlü bir okuma işinden elde edilen bir birikimle, Kemal Tahir gibi Türk Tarihinin kırılma noktalarını konu alan romanlar yazabilir ve anlatmak istediklerimi anlatabilirdim. Gerçi onu Kemal Tahir  yaptı. Başkaları da yapıyor. Kendi içselliğini, çelişkilerini yazanların yer bulduğu bir piyasada  beni de anlayanlar da bulunurdu herhalde. Sürmene’nin de tarihi mi olur. Türkiye tarihi yaz. Bu birikiminle güncel konuları yaz.  Önemli bir  adam olursun diyen dostlara inat tarihi kendime alan seçtim. Hem de spesifik bir konuda. O günkü birikimimle bana  zor gelen bir yolu seçtim. Bildiğim şeylerle uğraşmak bana zevk vermiyor. Sorarsan söylerim. Kapasiten kadar alır faydalanırsın. Ama  yeni şeyler öğrenmenin tadı bir başka. Bana göre dünyada bundan daha büyük bir zevk yok. Araştırdıkça öğrendim. Hem kendi susuzluğumu giderdim  hem de etrafa su dağıtıyorum.

Sorunuza gelince, özellikle ilgi alanıma giren konular  için söylüyorum. Benim sorunum  resmi yada cari (geçerli) tarih anlayışı ile.  Metotla bir sorunum yok. Söylediklerim ilgi alanım olan Kuzey Doğu Anadolu bölgesi için geçerlidir. Bu güne kadar tarihi gerçek diye sunulanların hepsini resmi tarih görüşü yada geçerli tarih anlayışı diye kabul ediyor ve eleştiriyorum. Dayatma içerenleri de red ediyorum. Eleştiri yönelttiğim bir konu da bakış açısı. Durduğunuz noktadan, daha önce belirlenmiş bir açıdan baktığınız zaman görebildiklerinizi, yada görmek istediklerinizi gerçeğin tamamı diye sunmanıza itirazım var.

Kabul edilen tarih anlayışı da budur. Bunu sen de kabul et, kafanı salla, onayla dediğiniz zaman ben o noktadan itibaren başlıyorum. Yaptığım şey şu. Farklı bir noktada durup farklı gerçeklerin de olduğunu göstermek. Yapmak istediğim şu. Bütünü tam olarak görebilmek, kavrayabilmek ve anlatabilmek. Bu noktadan gelen eleştiriler benim için faydalı olur. Hatta eksiklerimi tamamlar. Benim eksiklerimi tamamlayan çalışmalar olursa onlardan yaralanır, takdir eder ve desteklerim. Bu çalışmaları görmek bana başardım duygusunu verir.

 SORU 3 - Türk Tarih Kurumu, Anadolu ve Türk tarihi üzerine yapılan çalışmalarda bir onay makamımıdır? Ulus devletlerin tarihçilere özellikle yüklediği misyonlar var mı?

Böyle bir onay makamının olduğunu sanmıyorum. Tarih Kurumunu da bu şekilde algılamak  haksızlık olur. Böyle algılamaya yol açacak  önemli bir faaliyeti de yok. Orası da diğer araştırma kurumları ve üniversiteler gibi bir yer. Bazı kongreler düzenler ve yayınlar yapar. Çalışmaları proje bazında destekler. Bu tür faaliyetleri yapan kurumlar dünyanın her yerinde var. Kurumla hiç bir ilgim yok. Öğrenciliğimde birkaç kez kütüphanesini kullandım. Şu an başkan olan hocayla farklı yerlerde üç defa karşılaştım. Yeteri kadar ve gerektiği şekilde çalışmadıklarını ve yapılması gereken şeyler konusunda fikrimi söyledim. Binanın tamiri konusunda harcanan para ile araştırma çalışmalarına ayrılan paranın bile münakaşasını yaptık. Kütüphanenin  amacı ve bu amaç doğrultusunda oluşturulan koleksiyonun bana göre eksiklerini söyledim. Okuyucu hizmetlerinin daha geliştirilmesi gerektiğini vs. söyledim. Ama bir gerçeği de unutmamak lazım. Buranın yine de iyi hizmet veren, çok zengin bir kütüphanesi var. Bu bile çok önemli. Bunları yok saymak yanlış olur.

Burada parayı devlet veriyor. O halde devletin istediği olur diye düşünüyorsanız. Kurumun para kaynağı da belli. ama aynı kural dünyadaki diğer kurumlar için de geçerli. Parayı kim  veriyorsa yapılan çalışmalar da onların istekleri doğrultusunda oluyor. Uzun yıllar ticaret yaptım, sistemi ve  paranın mantığını bilirim. Hiçbir şey tesadüfi değildir. Nasrettin Hoca’nın büyüklüğü burada. Parayı veren düdüğü çalıyor. Tarih Kurumu’na hangi açıdan eleştiri yöneltiyorsanız, şu an mevcut tarih bilgisini ve tartışmalarını oluşturan kurumlarda da aynı şey var. Onları kabul et. Bizimkini reddet. Bu bizim aydınımızın hastalığı. Çünkü kişilik gelişmemiş. Kimlik olmayınca yalakalıkla ömür geçirirsin.

Sorunuzun ikinci kısmına gelince. Ulusların ve  ulus devletlerin aslında aydınlarına yüklediği misyonlar vardır. Hiçbir ulusun aydını yalakalığı, ikbal yada geçim yolu yapmamıştır.  Ama bizde ki aydınlar kendilerini daha çok uluslararası güçlerin yüklediği misyonlar doğrultusunda hizmet vermekle yükümlü görüyor. Tarihçi olarak söylersek, ulus ve ulus devlet hem oluşmasında, hem de yaşamını sürdürmede tarihçisine ihtiyaç duyar. Ondan beklentileri vardır. Burada da tarihçinin eğer aydın olma iddiası varsa, kendi kendine yüklediği misyon önemlidir. Ulus devleti yönetenlerin menfaatleri ile ulus üzerinde emelleri olan uluslararası güçlerin menfaatleri  örtüştüğü zaman, burada kaybeden ulus oluyorsa, o zaman aydının tavrı nasıl olması gerekiyorsa tarihçinin de kendine yüklediği misyon da öyle olmalıdır.

SORU 4 - Doğu Karadeniz kitabınızda Şark meselesine vurgu yapıyorsunuz… Oryantalizm dünya tarih yazımını etkiledi mi? Bu etki ülkemizin de bulunduğu coğrafya da sürüyor mu?
Doğu Karadeniz tarihine bakışı, benim suçladığım “resmi bakışı” belirleyen emperyalizmdir. Oryantalizm  belirleyici değil. Çizilen yola taş döşeyen. Emperyalizmin baş yardımcısıdır. Hep de öyle olmuştur. Bunu tartışmak ve açıklamak  için en az  40-50 sayfa yazmam lazım. Ama ben çok basite indirgeyerek anlatmak istiyorum. Tafsilatını da tartışmaya hazırım. Yakın döneme ait programımda yok,  ama bir gün bunları da yazmak nasip olur herhalde. Önce konumuz açısından ilgisiz diyebileceğim bir bölgede, Afrika’da olanları açıklamak, sonra da bizim coğrafyamızdaki duruma işaret etmek istiyorum. Kara talihli, siyah Afrika, 1884-85 de Berlin Konferansı’nda, aç kurtlar tarafından taksim edilmiştir. Kim kimin malını kimler paylaşıyor diye sorma. Mesele uzar. Sadece o günlerde en güçsüz Avrupa devletine Afrika’nın maden bakımından en verimsiz bölgesi verildiğini belirtmekle yetinelim.
 Neyi kast ettiğim iyice anlaşılsın diye yakın zamanda  Prof.Dr. Doğan Aydal’ın “Maden Savaşları” diye bir kitabı yayınlandı. Misalimi oradan seçerek anlatmak istiyorum. Çünkü isteyen kitabı kolaylıkla bulur. Tafsilatını okur. Önce Emperyalizmi açıklayayım.  Afrika’da bir devlet vardı. Rodezya diye. Şimdi bir kısmının ismi Zimbabwe. İsim değişince da  pek bir şey değişmedi. Bu bölgeyi, silahlı çeteleri ile kontrolü altına alan ve devlete kendi adını veren Cecil Rhodes’dir. Bu olaylar, şan şöhret için değil, maden sahaları için olmuştur. Tafsilatlar kitapta var. Konunun anlaşılabilmesi için başlangıç kabilinden isminden bahsettik.
Afrika yağmalanırken bu yağmadan pay almak isteyen Avrupa’nın küçük devleti Belçika Kralı II.Leopold (1865 – 1909),  Belçika’nın 80 katı büyüklüğündeki topraklara kendi şahsi malı olarak el koyar ve bunu o zamanki dünya sistemine onaylatır. Şahsı malı olan ülkenin adı Kongo – Hür Ülke’dir. Ne güzel.Yaşasın hürriyet. Sonra buradaki maden haklarını çeşitli şirketlere kiralar. Para kazanır. Aç gözlü II.Leopold, bundan yeteri kadar kar elde edemediğini düşündüğü için, o günlerde önemli bir sanayi hammaddesi haline gelen Kauçuk ticaretine başlar. İşçiye ihtiyacı vardır. Sahibi olduğu ülkede halkın vergi vermesi gerektiğini, herkesin bunu çalışarak ödeyebileceğini söyler. Kişi getirmekle yükümlü olduğu kauçuğu getirinceye kadar ailesi rehin tutulur. Baskıya dayanamayan bazı Kongolular itiraz eder. Kauçuk ormanlarının bir kısmını yakar. Kralın, Avrupalı subaylar tarafından yönetilen paralı askerleri var. Kaçakları yakalamak için yağmur ormanlarına girerler. Çok kişi öldürülür. Çünkü öldürülen asi başına para ödenmektedir. Cesetleri taşıyıp para talep etmek zor olduğu için çok basit bir yol bulunur. Ölünün sağ elini getir, paranı al. Artık asi bulmaya bile gerek  kalmamıştı. On binlerce kadın ve çocuğun sağ eli kesilir.Paralar alınır. Bu kampanyada tahminen 8-10 milyon kişi öldürülmüştür.
Belçika Kralının şahsi malı olan ülkede yaşananlar, uzun bir müddet kimsenin dikkatini çekmez. Ama, Kauçuk ticaretinden kazanılan paralar bazılarının dikkatini çeker. Bu olayları gündeme getirerek Leopold’u sıkıştırırlar. II. Leopold 1908 yılında Kongo’yu iyi bir para karşılığında Belçika hükümetine devretme zorunda kalır. 1909 yılında öldüğü zaman  Belçikalılar krallarını ne kadar sevdiğini gösterir. Kongo’dan kazandığı paralarla bol bol inşaat yaptığı için Belçikalılar onu hala daha “inşaat yapıcı Leopold” olarak sevgiyle anıyor. Bunu da en küçük emperyalist ülkede, sevgiyle anılan bir kişinin, şahsı adına hareket ederek yaptıklarına bir örnek olsun diye anlattık. Siz hayalinizi canlandırın. Güneş Batmayan İmparatorluğu, Büyük Britanya’yı kuran İngilizlerin, Küresel güç ABD’nin neler yaptığını düşünün. Gerçi düşünmenize bile gerek yok. ABD ve İngiltere Irakta aynı şeyleri yapmaya devam ediyor. Televizyon da da şiiler saldırdı, sünniler saldırdı diye bizi uyutuyorlar.
Müsaade ederseniz aynı kitaptan hareketle bir olaya daha işaret edeceğim ki hem emperyalizm, hem de oryantalizm anlaşılsın. Bir ülkeyi işgal eden ya da koloni kuran batılı güçlerin uyguladıkları bir taktik vardır. Bu hiç değişmez. Bu gün Irak’a bakın görürsünüz. Böl ve yönet. Bunun için bir grubu kendi yanlarına çekerler. Onlara biraz daha fazla imkan verirler. Onlara dayanarak ülkeyi kolayca idare ederler. Bu grubun  da azınlık olmasına dikkat ederler. Doksanlı yılların sonunda  televizyonlara, Afrika’da çok vahşi ve kanlı sahneler içeren görüntüler ve bazı haberler yansıdı. Bunlarda Tutsi ve Hutular’ın birbirini öldürdüğü anlatılıyordu. Meseleyi iyi anlayabilmek için bu olaydan ve olayların kahramanı Tutsiler ile Hutular’dan biraz bahsetmek istiyorum.
Belçikalılarda bölgeye gelir gelmez  etnik ayırım yapabilecekleri bir unsur aradılar. Ancak belirgin bir fark yada etnik grup yoktu. Yıllardır beraber yaşamış, aynı dilin farklı lehçelerini kullanan bir halk vardı. Biraz daha araştırınca bölgede bir grup halkın, sığır besiciliğiyle, bir kısmının da tarımla uğraştığı dikkatlerini çekmişti. Sığır besiciliğiyle uğraşanların daha az sayıda olduğunu hesapladılar.. Böylece halk arasındaki ilk ayırım, sahip olunan sığır sayısı esas alınarak yapıldı. Ondan fazla sığırı olanlara Tutsi, ondan az sığıra sahip olan ve tarımla uğraşanlara da Hutu denildi. Siz şimdi hemen heyecanlanıp sağda solda emperyalizm sömürmek için insanları koyun besleyenler, sığır besleyenler diye ikiye ayırır. Birbirine düşman eder. Bu kavga yıllarca sürer ve sırf bu yüzden milyonlarca kişi ölür demeyin. Ben dediğim için biliyorum. Uçmuş bu adam derler. Komplo teorisi üretiyor. Ürettiği teori de biraz mantıklı olsa bari diye de gülerler.
Tecrübeler, ilk ayırıma bazı etnik farkların da ilave edilmesi gerektiğini gösteriyor. İlim de bunun için var zaten. Boşuna mı bu kadar para harcanıyor.Tutsilerin burnu uzun; Hutuların burnu basıktı. Halkı iki ayrı grup olduğuna inandıracak en önemli delillerden biri daha tesbit edilmişti. Tutsiler zayıf ve uzun; Hutular ise basık ve toplu denildi. Etti mi iki önemli unsur. Bir de şöyle düşünün. İki zenci birbirlerinin ne kadar farklı olduğunu anlamak  için burunlarını elliyorlar. Ama o kadar kolay değil tabi. Evlenmeler yolu ile karışmalar olmuş. Az basığı var çok basığı var. Bu basit ayırımlar yeterli gelmedi ki ilim biraz daha çalıştı, Tutsilerin ağız içi mukozalarının daha koyu renkli, Hutularınkinin daha açık renkli olduğuna karar verdi. Bunlar ciddi ciddi yazıldı çizildi. Konuşuldu, anlatıldı. Emperyalizm bu işlerde tecrübeli. Biraz da tarih  ve mistik hava lazım. Bunun için de Tutsilerin kayıp Atlantis kıtasının halkı olduğu, Nuh’un gemisine dayandıkları, Habeşistan’dan gelen üstün ve yönetici bir ırk olduğu konusunda bilimsel (!) makaleler yazdırıldı. Sen Türk Tarih Tezi’ne kafanı takmışsın. Elin oğlu ne bilimsel (!) çalışmalar yapıyor.Yaptırıyor, yayınlıyor. İnsanları inandırıyor. Farkında bile değilsin.
Anlayacağınız azınlık olan Tutsilere seçilmiş, üstün, yönetici sıfatları  takıldı. Eğitim görmeleri sağlandı ve aynen Irak’ta olduğu gibi ne kadar idari makam varsa Tutsiler oralara oturtuldu. Onlar da emperyalizmin işbirlikçisi olarak davrandılar. Hakkını vermeye çalıştılar. Bu 1959 yılına kadar böyle devam etti. Dünyada demokrasi gibi kavramlar yayılmaya başlayınca, Belçikalılar üstün ırkı seçerken yanıldıklarını söylemeye başladılar. Hutuları üstün ırk ilan edip ön plana çıkarmanın zamanı geldiğine karar verdiler. Uluslar arası baskılara dayanamayıp 1962 yılında  Rwanda’ya bağımsızlık verdikleri zaman Hutular iktidarı seçimle kazandılar. Bunlar olurken Afrika’nın, aynı Irak gibi bir coğrafya öğretmenleri tarafından cetvelle bölünmüş ülkelerden oluştuğunu unutmayın
Geçmişin acılarını unutmayan Hutular iktidara gelir gelmez  kendilerini ezen Tutsiler’den intikam almaya karar verdiler. Acıların tek sebebinin Belçika olduğu, Afrika’nın dışında olduğu, Afrika’nın zenginlikleri ile müreffeh bir şekilde yaşayan toplumların varlığı, hiç akıllarına bile gelmedi. Hutular, eğitilmiş Tutsilerden ülke yönetiminde faydalanacakları yerde yılların biriktirdiği nefretin peşine düştüler. Onları öldürmek ülkeden kovmak için harekete geçtiler. Yüzbinlerce Tutsi  başta Kongo olmak üzere komşu ülkeye sığındı. Burindi’de hala iktidar olan Tutsiler’de 1966’da Hutulara saldırdı. Bu defa katliama uğraya Hutular idi. Onbinlerce Hutu da Rwanda’ya kaçtı.
Hutuların pek silahı yok. Bakın savaşa nasıl hazırlandılar. Çin’den yüz binlerce satır ve tonlarca çivi sipariş ettiler. Çiviler sopalara çakılarak silah haline getirdiler ve Tutsileri sabahtan akşama kadar satırla doğradılar. Çivili sopalarla öldürdüler. Kurşunla ölmek, daha az acı çekerek ölmek için rüşvet veren Tutsiler bile vardı. Bunlar ve daha fazla tafsilat bağımsız kuruluşların bölge ile ilgili raporlarında mevcut. Sakın çatışmada din ögesi var mı diye düşünmeyin. Misyonerler her iki grubun da  %90’ını Hıristiyan – Katolik yapmış bile. Bu çatışmalar günümüzde de devam ediyor. Dökülen kana rağmen madenler kesintiye uğramadan işletiliyor. Fransa, Tutsilerin tekrar Rwanda’yı ele geçirmesini önlemek için askeri müdahalelerde bulunmasına rağmen katliamları önlemek için elini kıpırdatmadı. Türkiye’yi Ermeni soykırımı ile suçlayan Fransa’nın Cumhurbaşkanı Mitterand 12 Ocak 1998 tarihli Le Figaro gazetesinde yayınlanan demecinde “ O ülkelerde soykırımın yaşanması o kadar önemli bir şey  değil” diyor. Tabi bunları en iyi bilen biri de bayan Mitterand.
Yukarıda anlattığım olaylar, günümüzde de faaliyetine devam eden emperyalizmi açıklamak içindi. Şarkiyatçı dediğimiz de Tutsilerle, Hutuları iki ayrı etnik gruba  ayıran, Tutsilerin yönetici ırk olduğuna dair öğeleri tespit edip bilimsel makalelerle  tescil eden bilim adamları. Onlar bu işin benzerini Şark toplumlarında yaptılar. Oyunun kuralları dün de aynı bu gün de aynı. Yapılan işin hiç farkı yok. Afrika’da elmas, altın, petrol için. Ortadoğu’da ve Kafkaslar’da ticaret, petrol, doğal gaz ve enerji kaynakları ve su için. Siz buna  zenginlik kaynağı diğer madenleri de ilave edebilirsiniz.
Bu anlattıklarımla yaşadığımız coğrafyaya bir bakın. Şarkiyatçılığın / Oryantalizmin etkilerinin yaşadığımız coğrafyada sürüp sürmediğine siz karar verin. Ayder de  yayla şenliklerinde kavga eden gençlerin  kavga sebepleri, acaba Tutsi ve Hutulerin kavga sebepleri gibi çok mu ciddi(!)?  Ne oluyor, ne yapıyoruz. Şöyle bir silkinip düşünmeliyiz.

SORU 5 -   Ülkemizde kendi dillerinde eğitim hakkından tutun, federasyona hatta bölünmeye dek talepleri bulunan Kürtler ile Balkan ve Kafkasya kökenli diğer etnik grupları ya da Anadili Türkçe olmayan otokton Anadoluluların kendi tarih ve kültürlerini irdelemesine siz, Türk tarih tezi ve bu tezi benimseyenler  aynı gözle mi bakıyor.
Benim bakış açım şu. Tarihi olayları o dönemin şartları içinde değerlendirirseniz gerçeğe daha çok yaklaşırsınız. Bu günkü şartlarla ya da değerlerle bakarsanız yanılabilirsiniz yada gerçekleri çarpıtırsınız. Bir çok insan eski  yol güzergahları ile bu günkü güzergahların aynı olduğunu düşünür. Ulaşacağı sonuçların ne kadar yanlış olacağını siz tahmin edin.  Benim bakış açım, sözünü ettiğiniz olayların ne zaman gündeme geldiğine bakmamı söyler. İki kutuplu dünya düzeni bitmiş. Yeni bir paylaşım dönemi başlamış. O zaman birileri düğmeye basıyor ve bir takım hak talepleri gündeme geliyor. Bunun için bir de hazırlık dönemi var. Onu da biliyorsunuz. Bunun bir proje olduğunu düşündürecek daha bir sürü şey.
Bu ölçüde bir paylaşımı ilk defa görmüyoruz. Daha önce iki defa  olmuş. Şimdi olanların bir çoğu da geçmişte olanların devamı. Bir arada yaşama kültürünün oluşturulduğu, en güzel örneklerinin sergilendiği yakın sayılabilecek 700 yıllık bir geçmişiniz var. Şu anda söz konusu ettiğiniz diller, kökenler o geçmişte yaşayabilmiş. Miras olarak bize ulaşmış. Hepsi bizim zenginlikleriniz, değerleriniz. Bunları bize karşı kullanan oyun kurucular, geçmişte kendilerinde  mevcut bu zenginlikleri yok etmiş. Amerika kıtasında da böyle. Avrupa da da. Aztekler’den, Mayalardan, Fransa’da Almanya’da yok edilen,soykırıma uğrayan dil ve gruplardan bahsedip sözü uzatmayalım. Biz yaşatmışız. Bizim senin sözünü ettiğin şeylerle bir problemimiz yok. Daha doğrusu problem yaratacak düşünceler bizim kültürümüzde yok. Olsaydı bu gün sözünü ettiğin gruplar olmazdı. Güney ve Kuzey Amerika’dakiler gibi, Avrupa’dakiler gibi çoktan yok olmuşlardı.
       Türk tarih tezi ve bu tezi benimseyenlerden neyi kast ediyorsunuz bilmiyorum. Bana Oryantalist bir söylem çağrışımı yapıyor. “Türklerin 1071 de Malazgirt’ten Anadolu’ya girmiştir” şeklinde bir tez var. Ben bu tezin saçma olduğunu  ortaya koydum. Bu konuda  ortaya konulanlar için Doğu Karadeniz Tarih Kültür ve İnsan kitabıma ve daha geniş tafsilat için kitabın genişletilmiş 3. baskısına bakabilirsiniz. “Türkler Anadolu’ya çok daha önceki dönemlerde Kafkasların kuzeyi ve Balkanlardan girmiştir” diyorum. Doğu Avrupa ve Balkan toplumlarının oluşmasına Türk kavimleri çok önemli roller oynamıştır. Bunu ben değil  bahsedilen coğrafyada yetişen tarihçiler söylüyor. “Türkler, tarihin çok eski dönemlerinde ön Asya’da  vardı” diyen görüşler de var. Bunların hangisi Türk tarih tezi. Seç al. Onun üzerinde konuşalım. “Türklerden iyi bahsediyorsa, Türkleri haklı görüyorsa Türk tarih tezidir” diye bir görüş var. Ama o görüşün sahiplerinin de Türkleri yok etmek gibi sapık fikirleri  var. Bunu her fırsatta sergiliyorlar. 
       Mesele yanlış ortaya konuyor. Tuzak bu. Bu tuzağa düşüp yanlış yapan halklar bedelini çok acı ödedi. Bu gün Irak halkı ödüyor. Saddam’dan bizi kurtardı diye şenliklerle karşıladıkları güç ülkeyi cehenneme çevirdi. Ülkenin belli bölgelerinde ırzına geçmedikleri kadın kalmadı. Komşusunun başına gelenlere sevinenlerin akıbeti de komşusu gibi olmuştur. Kazanan hep oyun kurucular. Bu günkü etiketleri ile söyleyelim. Küresel güçler. Tamam küreselcilerin yeni söylemleri var. Ama ya yaptıkları. Irak’a bak. Vahşi emperyalizm. Araplar alın petrolü, bırakın bizi diye boşuna bağırmıyor.  Bunda anlaşırsak bundan sonra çözemeyeceğimiz bir sorun yok. Çünkü en azından bin yıldır bu coğrafyada  bu insanlarla birlikte yaşıyoruz. Bu gün ikimiz de varsak çıkış noktamız  bu gerçeğin içinde mevcut.

SORU - 6.        Küreselleşme, yabancı sermayeye kapılarımızı ardına dek açmamız - bölgesel anlamda- Karadenizliyi nasıl etkiledi. Karadenizliye yeni imkanların kapısını açtı  mı yoksa elimizdekini demi kaybedeceğiz?
Küreselleşme, bildiğimiz emperyalizmin en son versiyonu. Yeni bir söylem ama amaç aynı. Yeni söylemler, yeni taktikler geliştirmişler. Şartlara uygun yeni işbirlikçiler yetiştirmişler. Teçhizat yeni. Hepsini kabul ediyorum. Nasıl izah edilirse edilsin ama korumacılığın kaldırılması, kapalı ekonomilerin küresel sermayeye açılmasını ele alalım. Bunun ABD donanmasının Japon limanlarına gidip ya  limanlarını benim ticaretime aç yada seni bombalarım demesinden  farklı ne amacı var. Tamam metot farklı. Bu ilişkide şimdiye kadar kim kazanmış kim kaybetmiş o da belli. Bak bakalım dünyanın gelişmiş devletleri, bölgeleri hangisi, az gelişmiş bölgeleri hangisi. Amerika’da bir çocuğun günlük gıdası ile Afrika’da 150 çocuk besleniyor. Küreselleşme dediğin bunun kalıcı olmasından başka neyi amaçlıyor. Yoksa bizim bilmediğimiz, bize henüz  göstermediği, iyi bir niyeti de mi varmış. Küreselleşmeciliğin borazanlığını yapanlar, eğer onun insanlık yararına vaat ettiği bir şey varsa, sadece o vaadin hatırı için, Irak’ta yapılanlara bir şey söylesinler. En son ‘Irak’a ve bölgeye demokrasi geliyor’da  kalmışlardı.
SORU - 7.       Karadeniz Sahil yolunun yapımı ulusal stratejimizin bir ürünümüdür yoksa ABD’nin BOP projesinin parçası olan Kafkasya ve Orta Asya’ya açılmasını kolaylaştıracak ortak bir adımıdır. Yoksa devletimiz vatandaşının köyüne kolay ulaşmasını, müteahhidinin yüzünü güldürmeyi sağlayacak derecede sevecen bir yapı mı inşa etmiştir.
Ulusal bir stratejimiz mi varmış?   Karadeniz sahil yolunun pahalıya mal olan bir çevre felaketi  olduğunu düşünüyorum. Ayrıca aynı yol aynı paraya; çevreye daha az zarar vererek de yapılabilirdi. Şimdilik söyleyeceğim bu.

SORU - 8.      Trabzonlu olarak son derece milliyetçi bir yapıya sahip olmamıza karşın –her ne kadar başarı ve etkileri tartışılsa da- Cumhuriyet mitingleri neden Doğu Karadeniz’de düzenlenmedi. Papaz cinayetinden tutun Hrant Dink’n katline denk gelişen olaylarda Trabzon adı tesadüfen mi ön planda yer aldı?
 
Cumhuriyet mitinglerinin, Türk siyasetini de etkilemiş, sosyolojik bir olgu olduğuna inanıyorum. Mitingi duyup, bayrağını alarak yüreği ile meydana koşan insanlarla, mitingleri bir tarafa bağlamaya  çalışanları da ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca o mitingler olmasaydı, Türkiye seçim sürecine girmeyebilir ve  bir takım üzücü olaylar yaşanabilirdi. Çok merak etmeyin bunları da ileride yazarlar. Mitinglerin neden Trabzon’da düzenlenmediğinin cevabını da ancak mitingi düzenleyenler verebilir. Kaldı ki Trabzon’da tansiyon çok yüksek. Küçük bir gürültü çıktımı millet toplanıyor. Evlere bayrak asılıyor. Yani miting düzenlemeye gerek yok. Ayrıca düzenlenen mitinglere  Trabzon’dan otobüsle gelenlerin olduğu da biliniyor.

Terör olaylarında fail olarak neden Trabzonluların adı geçiyor konusuna,  geniş cevap veren bir röportajı, “Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk” adlı son kitabıma koydum. Burada Neden Trabzon ve Trabzon’da bu atmosfer nasıl yaratıldı? Ne amaçlanıyor? gibi sorulara geniş cevaplar var. Önce  bu tür olaylarda Trabzon’un adı geçmesi çok üzücü. Aynı şeyi halkta hissediyor. Böyle bir olaya karışanı yada bu tür faaliyetler içinde olanları önce babaları karakola bildiriyor. Bunu hassasiyetleri göstermek bakımından söylüyorum. Gençlerin bu tür eğilimlere yönelmesi, bunu bir çıkış olarak görmesi, ortamın uygun olmasıyla doğrudan ilgili. Bölgenin hiçbir sorununa çözüm getirilmedi. Aksine sorunlar insanları bunaltacak, çıldırtacak kadar yığıldı. Ben hep önümüze konan olaylara farklı bakılması gerektiğini göstermeye çalışıyorum. Resmi görüşler, yaygın söylemler çoğu zaman bize çözüm değil tuzak sunuyor.
 
SORU - 9.       Son seçimleri ve yeni parlamentoyu nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP, başarılı oldu mu? AKP’nin güneydoğuda ayrılıkçı partiye giden oyları bölmesi o bölgedeki vatandaşlarımızı devletin yeniden kazanabilmesi için bir fırsat mıdır?  AKP dışındaki partilerin de bugünden sonra bölgede etkili olabilecekleri stratejiler geliştirebilmesi, DTP’yi marjinalleştirmesi mümkün müdür.

Benim siyasetle fiili bir ilişkim yok. Hiçbir zaman da, o parti bu parti diyerek siyasi olaylara bakmadım. Genellikle söylediklerimin bir kısmı, birilerini memnun ederken, diğer kısmı da rahatsız eder. Buna bir çok defa şahit oldum. O nedenle görüşlerimi genel olarak söylerim. Sanırım sorunuzun cevabı da bunun içindedir.
Türkiye’nin bir çok sorunu var.  Demokrasi  bu sorunlarını çözmek için Türkiye’ye, diğer sistemlerden  daha çok imkan sunar. Son seçim süreci ve sonuçları, Türkiye’de demokratik sistemin sağlam köklerinin bulunduğunu göstermesi bakımından çok önemli. Sistemin güçlü olması, iyi işlemesi sabote edilmeyeceği anlamına gelmez. Başarılı yada marjinal kavramları görecelidir. Biz göreceli kavramlardan hareket edersek rüzgara kapılırız. Eğer sorunlar, sistemin içinde yani milli iradenin temsil edildiği mecliste çözülecekse, bu önce çözüm istemeyenleri rahatsız edecektir. O zaman sabotaj olur. Bu aynı zamanda DTP’nin temsil ettiği kesimin, daha önceki yıllarda şov yaparak başlattıkları olayların da izahıdır. Gözünüzün önünde cereyan eden olayları doğru değerlendiremiyorsak bu da bizim sorununuz. Sorunu çözmek de herkesten  önce bizim vazifeniz.

SORU - 10.   İstanbul’da çoğunluğu Trabzonlu olmak üzere önemli bir bölümü 2. Hatta 3. kuşak çok sayıda Doğu Karadeniz göçmeni yaşıyor. Karadenizli aydınlar olarak hemşehrilerimizin sorun, endişe ve taleplerine duyarlı mıyız? İstanbul’daki sayısız hemşehri derneği bu konuda yapıcı çözümler üretebilmekte midir?
Doğu Karadenizlileri İstanbul’da göçmen olarak görmüyorum. Bunun yanlı bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Anadolu’dan İstanbul’a gelenlerin hiç biri göçmen değildir. İstanbul onlar için olsa olsa gurbet olur. Yine de sorunuza cevap vereyim. Karadenizli aydınlar da diğer Türk aydınlarla aynı hastalıklara sahip. Bu nedenle bir ayırım yapmanız gereksiz. Hemşehri derneklerine gelince. Bu konuda da bazı tecrübeler yaşadım. Sürmene Derneği ile bir dönem  ilgilendim. Trabzon Dernekler Birliği’nin kuruluş çalışmalarına katıldım. Giresun ve Rize derneklerini de çeşitli vesilelerle ziyaret ettim. Varlıkları mı, yoksa yokluklarımı daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Henüz karar verebilmiş değilim. Ziyaret ettiğim hemşehri derneklerinin lokallerinde büyük paraların döndüğü kumarlar oynanıyordu. Bir dönem Sürmene derneği ile ilişkim vardı. Derneği kumarhaneye çevirmek isteyenler bizi süpürdü.  Bu nedenle derneklerle ilişkilerim en alt düzeyde.

SORU - 11.   Ermenilerden sonra Yunanistan’daki bazı Rum dernekleri, benzer iddiaları dile getirmeye ve milli mücadelemizin başladığı Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı günü yas günü olarak kutlamaya başladılar. Trabzonlular olarak 1. Dünya savaşında muhacir çıkıp perişan olan bizlerken bu iddialar insafsızca gelmekteyse de iddia edilen bölgenin Rus işgaline uğramayan Batı Karadeniz olması kafaları karıştırıyor. Bu bölgedeki Rumlar da tehcire uğradılar mı? İddialarında gerçek payı var mı?
Son yayınlanan  “Doğu Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk” adlı kitabımda “Pontos Meselesine Tarihsel Bakış” adlı geniş bir yazı var. Burada bu soru konusunda çok geniş açıklamalar var. Orada Türk araştırmacıların Pontos Meselesini bir takım çetecilik olaylarına indirgemesine yönelen eleştiriler de var. Sanırım  bu sorunun ortaya konmasındaki çarpıklık, münferit bir olayı alıp bu olay çerçevesinde hüküm oluşturmak. Bu hükmü genele yönelik olarak sunmaktır.
Pontos Meselesini Orta Karadeniz Bölgesi’nde, Yunan iddiaları doğrultusunda ortaya koymak, çarpıtmanın daniskasıdır. Bahsettiğin, Yunanistan’ın meclisinde oyladığı, cumhurbaşkanına onaylattığı resmi tezidir. Resmi teze karşı duruşunu gösterenlere söylüyorum, bundan ala resmi tez mi olur. Buna karşı niye çıt yok. O’nun için Türkiye’de aydınlar ciddiye alınmıyor. O’nun için yalaka diye anılıyorlar. Türk tezlerine karşı olanlar, bunların resmi tez olduğunu söylerler. Peki bunun gibi resmi tezler karşısında neden susarlar. Türk tezleri resmi de Yunan tezleri gayri resmi mi. Yunan resmi tezlerinin çığırtkanlığını yapanlar da var. O da ayrı.
Suçlama Yunanistan’dan geldiği için soruyorum. Yunanistan’ın elleri temiz mi? Yunan Devleti’nin ilk kurulduğu Mora yarımadasında ve genişlediği diğer topraklardaki Müslüman nüfusa ne oldu dersiniz. O katliamların, soykırımların hesabı ne olacak. Hiç bu katliamlar için sizden özür diledi mi? Dostluk ödülü alan bu yazarın hangi kitabında emperyalist devletleri, Yunanlı politikacıları eleştiren en ufak bir ima var?  Hep Türkler mi suçlu? Hangi kitabında şu ya da bu şekilde Türklere okkalı bir küfür etmemiş. Bu mu dostluk?

Lozan’da koruma altına alınan Batı Trakya hariç, bu gün o topraklarda neden tek Müslüman yok. Yunanistan,  Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen, birliğin azınlıklara verdiği hakların hangisini Batı Trakya’daki Türklere verdi. Bırakın Müslümanları, ülkesindeki Arnavutlara , Makedon - Slavlara ne yaptı, ne yapıyor. Bulgarlara ne yaptı. Yunanistan’ın  mağdur ettiği, yok etmeye çalıştığı sadece Müslümanlar değil. Arnavut, Slav ve Bulgarlardan başka Anadolu, Karadeniz ve Kafkasya’daki Rumları da mağdur etmiştir. “Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz” diyen Karamanlı Ortodoks Türklere ne yaptınız? Nerede o güzel Türkçeleri? Kafanız niye karışıyor. Seni aşağılayan, suçlayana soru sormak aklına niye gelmiyor. Hep suçlanan, aşağılanan sen mi olacaksın. Aşağılık kompleksine kapılıp karşı tarafın piyonumu, papağanı mı olacaksın. Yoksa dik durup, hakkın adaletin peşinden mi gideceksin.
 Diyelim ki sürgün yapıldı. Yunanistan yapmadı mı?  Diyelim ki mübadele yapıldı. Sadece Rumlar mı mübadele acısı çekti? Türkler mübadele olmadı mı? Yunanistan Bulgarları topraklarından çıkarmadı mı? Mübadele yapmadı mı? Diyelim ki Samsun bölgesindeki Rumlar acı çekti. Samsun bölgesindeki Türkler çekmedi mi? Samsun’daki Rumlar topraklarından ayrıldı da aynı yıllarda Artvin’in, Rize’nin, Trabzon’un Türkleri köylerini terk etmiş Ordu’da, Samsun’da Sinop’ta Adapazarı’nda Merzifon’da perişan aç susuz ne arıyordu. Gezmeye mi çıkmışlardı. Açlıktan, hastalıktan on binlercesi öldü gitti. Niye tek kelime söylemek  yazmak için cesaretiniz yok. Yüreğiniz bu kadar mı çürük. Hangimizin ailesi bu felaketi yaşamadı. Buna neden benden cevap bekliyorsunuz.
Samsun ve hinterlandı, Sovyetlerin Milli Mücadeleyi desteklemek için verdiği silahların Ankara’ya ulaştırıldığı güzergah. Buradaki isyan, bu sevkıyatı önlemek için alevlendi. Ankara- Polatlı’ya kadar ilerleyen Yunan ordusunun kurmayları, bu bölgedeki isyanı planlarken, Türklerin arkasında ikinci bir cephe açmak istediler. İsyanı bastırmak için uygulanan tedbirler arasında, sansür, asker kaçağı olanları amele taburlarında askere almak, sürgün gibi uygulamalar vardı.15 - 55 yaşındaki erkekler, iç kesimlere, Sivas’a doğru sürüldü.  Fakat herkes kısa bir süre sonra sağ salim köyüne döndü. Onlar acı yaşadı da biz davul zurnamı çaldık. Aynı günlerde at pisliğinden arpa seçip yemedik mi? Sürgünün olması yada  olmaması bu gerçekleri yada acıları yok edecek mi?  Olayları araştırın. Olayların sorumlusu kim, mağduru kim ona bakın.
Bu insanlar İngiltere ve Yunanistan’ın önerisi ile  başlatılan görüşmeler sonunda, varılan bir anlaşmaya göre Yunanistan’a gittiler. İngiltere ve Yunanistan bu mübadeleyi önerirken bölgedeki Rumlara  sordular mı?. Gittikleri Yunanistan’da onlara ne sunuldu. Bölgedeki hayatlarından çok daha düşük bir hayat seviyesi. Yıllarca barakalarda sefil bir hayat yaşadılar. Sürgünü yaşayanlara sormak lazım. Sivas’ta ki kışlada mı rahattınız, yoksa anavatan diye götürdükleri Yunanistan’da mı. “Türk yönetiminde, yaşayan ölüden farksızsınız” diyerek ayaklandırdıkları insanları, alıp gittikleri Yunanistan’da ölmüşten beter biz mi yaptık. Yunanistan’a biz mi saldırdık?  İngiltere’nin, Yunanistan’ın size çektirdiklerinin hesabını bizden değil onlardan sorun.
Bafralılar, Türkçe’den başka lisan bilmez  Kuman / Türk asıllı Ortodoks. Pontos isyanında, en zor kontrol altına alınabilen çeteciler Bafralılardı. Söyleyin, Yunanistan’da ne yaptılar onlara. Dillerini, kültürlerini yok ettiler. Peki kurtuldular mı. Hayır. Hala daha öteki gözüyle bakıp  Türkpiçi diyorlar. Orta Anadolu’dan gidenler Karamanlı Rum dediklerimiz. Türkçe’den başka dil bilmez. Ortodoks – Türkler. Onların da akıbeti aynı. Dilleri, kültürleri ve kimlikleri yok edildi. Yunanistan’ın bunları, asimile etmeye, yok etmeye ne hakkı vardı? Bırakın Karamanlı-Rum olarak yaşasınlar. Ortodoks olmaları yetmiyor muydu? İlla Yunanlı mı yapılmaları gerekiyordu? Bunları hiç düşündünüz mü? Yunanistan aynı şeyleri Ortodoks Arnavutlara yaptılar. Ortodoks Slavlara yaptılar. Epir sorunu, Makedonya sorunu dedikleri nedir? Son kitabımdaki “Pontos meselesine tarihsel bakış” bölümünde bunun gibi birçok gerçek dile getiriliyor.
Yunanistan’ın istediği gibi bakarsan, olayları Yunanistan’ın istediği gibi ortaya koyarsan ben de haklı olarak “Benim dedem ninem acı çekmiş onun canı can değil mi?.” diye haykırırım. Onlarda “Tamam şimdi buldum. İşte Türk Tarih tezi. tuu.. kaka..” desin. Ama o kadar. Hiçbir gerçeğin üzeri örtülemez. Ben olaya baktığım zaman olayın müsebbiplerini  görüyorum. Bunu da çok açık söylüyorum. Bizim bölgemizde Birinci Dünya Savaşında yaşanan acıların müsebbibi aynı safta savaşan Çarlık Rusya’sı ve İngiltere. Bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonra oynanan son sahneler tamamen İngiltere’nin sorumluluğunda. Yunanistan, İngiltere’nin paravanı. O barışçı denilen Venizelos, İngiliz talimatları doğrultusunda Yunanistan’ı savaşa sokan, Anadolu’yu kana bulayan adamdır. İzmir ve civarını almış olmalarına rağmen, Ankara’nın reddettiği Sevr’i dayatmak için İngiltere’den emir alınca, İzmir’e geldi. Anadolu’nun içlerine doğru yürüyecek Yunan ordusuna moral verdi, İngiliz emperyalizmi adına kan döktü. Hem Türk, hem de Yunan kanı.  Bölgede yaşayan Rumlar ve Türkler sadece kurban, olayın mağduru. Mağdurlar birbirlerine düşmanlık gütmeye devam etsin. Venizelos da  barışçı olarak tarihe geçsin. İngiltere piyasada yok. Hep bir ağızdan Türkler katliam yapmış. Teçhir yapmış. Ben bunları son kitabımda yazdım. Bunları bazıları söyleyemez ve yazamaz. Çünkü beslenme hortumu kesilir. Diklenip söyleyeni de söylediğine pişman ederler. Türk tarih tezinden bahsetmeye başlarlar. İş ırkçılık suçlamalarına  kadar uzanır. Karalama kampanyasının kurbanı olursunuz.
Bu konuda benzeri bir soruyu,Yunanistan’dan, Mega kanaldan mülakat için gelen programcı  sormuştu. Soruya çetecilerden başladı. Dedim ki söze çetecilerden başlarsak sizin çete, bizim çete diye devam ederiz. Böyle bir sohbetten Türkiye ve Yunanistan arasında özlenen barışa ulaşamayız. Barış istemiyor musunuz?. Siz barışa mı inanıyorsunuz. Yoksa geçmişte yaşananların rövanşını mı almaya çalışıyorsunuz. Kararınız rövanş ise problem yok. Lafı da çete mete diye boşuna uzatmayalım. Yok barış istiyorsak geçmişteki acıları her iki tarafta çekti. Önce her iki tarafın acı çektiğini kabul edelim. Müsebbibi kim? Türkiye mi? Yunanistan mı? Ona bakalım. Ben baktım ve gördüm müsebbip İngiltere. İngiliz emperyalizmi. Sizi kim savaşa soktu. İngiltere. Size kim Anadolu’ya çıkın dedi. İngiltere. Hangi silah fabrikanızda ürettiğiniz silahla Anadolu’ya çıktınız. İngiliz silahı. Hangi kaynağınızla savaşı finanse ettiniz. İngiliz bankası ile. Siz yenildiniz banka battı. Şimdi Türkler ve Yunalılar birbirine düşman. Peki İngiltere nerede. Bunlar yok farz edip, niye sorunu çete diye soruyorsun, sohbete çete diye başlıyoruz. Giderken ,”On beş dakika diye başlamıştık. Ama tam bir buçuk saat çekim yaptım. Bakışınız çok ilginç geldi.” dedi. Kucaklaştık ayrıldık. Bu görüşmelerin kaydı bende de var.

SORU - 12.   Geçen yıl CNN’de çıkan bir haber de, 1917 sonrası SSCB’de kalan, Stalin döneminde pek çok halk gibi Sibirya’ya sürülen özellikle Sürmeneli ve Fındıklı’lı ailelerden bahsediliyordu. Almanya, aynı kaderi paylaşan pek çoğu Almanca’yı bile unutmuş olan Volga Almanları’nı tüm masraflarını karşılayarak hatta vatandaşlık statüsü vererek Almanya’ya getirip yerleştirdi.  Türkçe konuşan Müslümanlar olmanın yanı sıra aynı zamanda bizim coğrafyamız ve bizim kanımızdan olan bu insanları ülkemize getirmenin bir yolu bulunabilir mi?
Aynı akıbete uğramış çok sayıda Rum da var. Onların da bu akıbete niye uğradığını son kitabımda açıkladım. Bunların çoğu son yıllarda Yunanistan’a dönüyor. Dönenlerin sayısının milyondan fazla olduğu söyleniyor. Bir milyon iki yüz bin galiba. Bu rakamın tamamı eski SSCB’den döndü.
İkinci olarak olayı nasıl algılıyoruz. Farkında mısın? Bir değil, bir sürü halk teçhir edilmiş. Stalin döneminde diyorsun. Ne Rus halkını, ne Rus tarihini, ne SSCB’yi, ne de Komünizmi suçlamıyorsun. Hatta teçhir bile demiyorsun. Sürgün diyorsun.  Sadece bir dönemdeki uygulamayı, o uygulamanın sorumlusunun ismi ile anıyorsun. Bu bizim yaşam kültürümüzün ürürünü. Peki aynı konu bize yönelince neden Türkler, Türk kültürü, Türk tarihi yada Türklerin var olma, bağımsız yaşama hakkı mahkum edilmeye çalışılıyor?  Bu soruyu Türk aydını kendi kendine sormalı ve duruşunu ona göre ayarlamalıdır.
 Programı ben de izledim. Sürmenelileri tanıyorum. Bazıları Aksu köyünden. Bizim insanlarımız. Orada izole edildikleri için, bizim kaybettiğimiz bir çok şey onlarda yaşamış. İkincisi bu insanların çok yakın akrabalarının,  kardeş, amca, dayı,hala yada teyzelerinin bu gün köylerinde  yaşadığını biliyorum. Yani bölünmüş aile durumundadırlar. Türkiye’ye gelmek isteyenleri vakit geçirmeden getirilmeliyiz. Bu mümkün değilse, onların her türlü vatandaşlık haklarını tanımalı, onlarla çok sıkı bağ kurup oradaki sorunlarını çözmelerinde yardımcı olmalıyız. Çünkü bu insanlar parçalanmış aile durumundadır. Uluslararası hukukta bu soruna eğilen bir çok madde var.

SORU - 13.   Ufukta görünen yeni bir çalışmanız var mı?
Uzun zaman üzerinde çalıştığım iki proje var. Öncelikli olan, araya  hiç planlanmamış bir kitap girdiği için yine gecikti. Doğu Karadeniz Bölgesi’nde ki toplumun oluşma tarihini açıklamayı amaçlayan ilk projemin birinci kitabı “Doğu Karadeniz Tarih Kültür İnsan”. O’nun  genişletilmiş 3. baskısı bir kaç ay önce çıktı.  Üçüncü kitabı “ Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Bir Derebeyi Ailesi Sarıali-zâdeler” de onu  takip eden günlerde yayınlandı. Arada eksik olan ikinci kitap “Doğu Karadeniz’de Derebeylik Dönemi”.  2. kitabı bir an önce yayınlamak için çalışmam gerekirken, başka bir çalışmaya daldım. Bu günlerde “ Doğu Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk” adlı yeni kitabım piyasaya çıktı. Şimdi “Doğu Karadeniz’de Derebeylik Dönemi” üzerinde çalışıyorum. Tamamen arşiv belgelerine dayandığı için yorucu bir çalışma. Ama  değecek. Diğer çalışmalarımın ismini vermek istemiyorum. Bölge ile ilgili oldukları şüphesiz.  Bazı araştırmacılar yayınladıkları  çalışmalarda  eserlerinin 1. cilt olduğunu 2. cildin yakında çıkacağını da açıkladıkları halde 2. cildi  yayınlayamamıştı. Ben de enerjimin büyük bir kısmını bu ikinci ciltlerin ardında harcadım. Bazen yazarına ulaşıp nerde ikinci cilt diye sordum. Öğrendiklerim beni üzdü. Bu nedenle aynı şeyleri başkasının yaşamasını istemiyorum.
SORU - 14.   Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Emaneti teslim ettik. Bundan sonra yapacağım tek şey projeleri tamamlamak. Bana kendimi anlatmak fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederim.

          

Karalahana.Com! Doğu Karadeniz Bölgesi gezi, kültür, tarih ve müzik rehberi © 2007 | Tüm hakları saklıdır