Mehmet
Bilgin ile Karadeniz tarihi söyleşisi
Sürmeneli araştırmacı yazar Mehmet Bilgin ile
Karadeniz tarihi, çalışmaları, güncel siyaset ve
projeleri üzerine Karalahana Karadeniz gazetesi
olarak sohbet ettik.

SORU 1- Doğu Karadeniz Bölgesi
tarihine ilişkin araştırmalarınıza doğduğunuz
kent Sürmene kitabı ile başladınız.
Yolculuğunuz,” Doğu Karadeniz tarih kültür
insan” adlı çalışma ile tarihi etnik kökenlere,
Sarallar ile de ailelere kadar genişledi.
Araştırma tutkunuzun kendi coğrafyanız ve kendi
tarihinizi deşmenin ötesinde sebepleri var mı?
Bu soruya anlaşılabilir bir
cevap vermek için biraz teferruat gerek. Yoksa
nereden nereye uzandığı anlaşılmaz. Hem de yavan
olur. Bu arada beni tanımak isteyenlere de biraz
bilgi vermiş olalım. Kitap ve okumaya merakım
ilk okul yıllarında başladı. İtiraf etmek
gerekirse Teksas – Tommiks’le başladım. Rahmetli
Gasteci Saffet Ağa en büyük dostumdu. Gezerek
gazete ve dergi satardı. O’nu görünce
sevinirdim. Çünkü yeni çizgi romanlar getirirdi.
Bütün serileri okudum. 4.sınıfta öğretmenim
Naime Çakır, bir ünite dergisine bizi abone
etti. Ders kitabı ve çizgi roman dışında ilk
abone olduğum dergi budur. Onun arka sayfasında
yayınlana “Çirkin Ördek Yavrusu” adlı çizgi
roman, beni duygusal olarak çok etkilemiştir.
Hala daha unutamam. Ciddi anlamda kitap
okumam, anneme yaptığım ısrarlarıma dayanamayan
dedemin ölmeden birkaç hafta önce, hasta
yatağında iken verdiği para ile almış olduğum
tek ciltlik 5.sınıf Ansiklopedisi iledir.
Ondaki bilgilerin bir çoğunu büyük bir zevkle
okuduğumu hatırlıyorum. Kitabın içinde Hz.
Muhammed’in hayatı ve bir de deve üstünde resmi
vardı.
Ortaokula başladığım günlerde
köydeki evin tavan arasında babamın ilk ve
ortaokul kitaplarını buldum. Bir büyük atlas ve
bir de tarih kitabı benim için çok etkileyici
oldu. O zamanki tarih kitabı kalın cilt kapaklı
ve her cildi 5-600 sayfalık bir kitap. Tarih
Kitabı deyip geçmeyin. Kırklı yıllarda ilk ve
orta dereceli okullarda okutulan 4 ciltlik tarih
kitaplarını yıllar sonra Kaynak yayınları tıpkı
basım yapıp yayınladı. Piyasada
bulabilirsiniz. Görme şansınız var. Bugün
üniversitelerde okutulan tarih kitapları ile
mukayese edin.Tek bir kelime bile abartı yok.
Orada yazılıp da bugün değişmiş bir gerçek de
yok. O kitabı da büyük bir heyecanla parça parça
okudum. Bu bilgilere sahip bir öğrenci
olarak tarih ve coğrafya derslerinde
öğretmenlerin anlattıklarını hiç dinlemedim. Hep
onlardan çok bildiğimi düşünüyordum. Onları bir
anlamda küçümsemem, belki de edebiyat
hocalarımdan etkilenmemin nedenleri arasındadır.
O bilgilere sahip olmanın verdiği coşku ile
tarih kitabının içindeki resimleri keserek
odamın duvarına yapıştırıp duvarda bir tarih
panosu yaptım. Bu pano her yılın müfredat
konusuna göre yenileniyordu. Kitaptaki
resimler de altmışlı yıllardaki kitaplarda yer
almış resimlerden daha kaliteli ve daha çoktu.
Kitapla işim bittiği zaman çöpe attım. Ne
yaptığımın farkına da 20 yıl sonra vardım.
Pek iyi bir talebe olduğum söylenemez. Ortaokul
son sınıfta bir sene kaybım var. Lise birde
edebiyat hocamız sınıfa iki dergi getirdi. Türk
Dili ve Hisar. İsteyenlerin bu dergilere abone
olabileceğini söyledi. Ben Hisar’a abone oldum.
Türk Dili’ne de abone olan arkadaşım vardı.
Birkaç ay sonra o arkadaşlarla aramızda bazı
konuları tartışmaya başlamıştık. Farklı şeyler
düşünüyor ve savunuyorduk. Nereden çıktı bu?
Müfredatta öğretilenden başka görüşler
günlük hayatımıza girmeye başlamıştı. O yıllarda
Türkiye gerçek anlamda bir değişim yaşıyordu.
Artık vatandaş çarşıda yamalı pantolonla gezmeyi
ayıp kabul ediyordu. 68 kuşağının gençlik
hareketleri başlamıştı. Biz bir şey bilmiyoruz.
Bir “boykot” var. Bir de “Anarşit”. Çok
iyi hatırlıyorum ajanstan haber dinlerken, filan
okulda öğrenciler boykot yaptı derse girmedi
dedi mi, ortalığa bomba düşmüş gibi milletin
morali bozuluyor. Bu gün televizyonda şehit
haberlerini izledikten sonra oluşan hava gibi.
O yıllarda yüksek tahsil yapan
bir çok Sürmeneli abi var. Bir çoğunun babaları
çarşıda esnaf. Herkes tedirgin. O abiler yazın
Sürmene’ye geldi mi, favoriler ve saçlar uzun
geliyor. İspanyol paça pantolon giyiyorlar. Çakı
gibi. Biz de etkileniyoruz. Millet onlara
yabancı mahluk gibi bakıyor. Görmeye
alıştıklarından farklı bir manzara. Bir iki tane
de sakal bırakan var. Sakallar hırpani. Onlar
anarşit yada militan. Ama halk onlara Makariyos
diyor. Makariyos Sabahattin gibi. Bu onların
babalarını eziyor. Çarşıda hep ezik
dolaşıyorlar. Büyük fedakarlıklarla yüksek
tahsil yaptırdıkları çocukları ile
gururlanamıyorlar. Bunun toplumsal baskı denilen
şey olduğunu, çok uzun yıllar sonra kendimi on
dört ay boyunca sosyoloji okumaya verdiğim zaman
bunu öğreniyorum.
Lisede edebiyat hocamızın
etkisi ile düzenli okumaya başladım. Okuduğum
kitaplar klasik romanlar. Pek bir şey anlamadım
dersem yalan olmaz. Trabzon’a gidince 24 Şubat
Kitapevinin vitrininde kitap gördüm. O zaman
kitap satan dükkanlar daha çok kırtasiyeci ve
vitrinler de kırtasiye ile dolu. Vitrini
kitapla dolu tek dükkan orası. Orhan Karaali
öldü. Ama daha sonra kızı ile de görüştüm.
Babasına sunamadığım saygımı kızına ileterek
borcumu ödemeye çalıştım. Çünkü Trabzon’un
kültür tarihine çok katkıları olmuştur. Eski
Trabzon fotoğraflarını dükkanının camında
sergilemesi bile bir çok kişiyi etkilemiştir.
Bazen dükkanında folklorik ürünlerden oluşan
sergiler düzenlerdi. Bu yetmişlerdeki Trabzon’un
kültür ortamını gösterir. İnanır mısın
Trabzon’da kırklı, ellili yıllarda kültür ortamı
daha canlı, daha renkli idi. Büyük bir heyecan
vardı. Yayın faaliyeti, spor ve tiyatro
çalışmaları bugünkünden çok sağlıklı idi.
Sürmene’de de aynı. Halkevi’nin yarış kayıkları
ve kürek takımı vardı. Sürmene’nin Voleybol’da
Türkiye ikinciliği var. O da tecrübesizlikten
Galatasaray’a yenilmişiz. Tahsilden dönen
gençler her yaz bir tiyatro sahneye koyar.
Bunlar unutulmayı, yok sayılmayı hak etmiyor. Bu
da bizim ayıbımız.
Dönelim 24 Şubat Kitapevi’ne.
Dükkanda genellikle edebi eserler var. Yaşar
Kemal’in kitaplarını ilk defa orada gördüm.
Hürriyet gazetesi İnce Memed’i resimletip,
tam sayfa tefrika etmişti. Yaşar Kemal ismini
oradan biliyorum. Kitabın adı “Bu Diyar Baştan
Başa”. Cebimdeki parayı verdim. Kitabı aldım.
Sürmene’ye dönecek minibüs param yok. Allah’tan
Numune Hastanesi’ne hasta ziyaretine gelmiş
yakınlarımı durakta buldum ve Sürmene’ye döndüm.
Yediğim çok güzel şeylerin tadını unuttum. Fakat
o röportajların tadını unutmadım. Hele Yaşar
Kemal’in anlattığı o çam kabuklarının
içindeki zarın, yalabuğun tadını hiç unutamam.
Şimdi Yaşar Kemal’in röportajlarını bilen var
mı? Daha sonra bütün kitaplarını okudum. Lisede
dönem ödevi olarak “Ağrı Dağı Efsanesi”nin
özetini çıkardım. Kitap resimlerle süslenmişti.
Özeti de resimli yaptım. En zevkli yaptığım ödev
budur diyebilirim.
24 Şubat Kitapevi’nin vitrini
Trabzon’da benim içimi ısıtan, en sevdiğim
yerdi. Vitrinde öne konan ne varsa onu seçerdim.
Orhan Kemal’i okumam da bu yüzden. Sonra Kemal
Tahir’i vitrinde gördüm. Başlayış o başlayış.
Kemal Tahir’in bütün eserlerini okudum. Onunla
ilgili her şeyi okudum. Kendi kendimi Kemal
Tahir uzmanı ilan ettim. Bu konuda yazmıyorum
ama bu iddiam devam ediyor. Lise sondaydım.
Kendimi okuduklarım hakkında bir şeyler
söyleyebilecek durumda hissediyordum. Milliyet
Sanat dergisinin sadık okuyucusuyum. Gerçek
Yayınevi’nin 100 soru dizisi var. Fethi Naci’yi
okudum. Kendimi artık edebiyat eleştirmeni
olarak görüyordum.
Üniversiteyi kazanmama rağmen
tek dersten kaldım ve liseden mezun olamadım.
Ankara Siyasal’ı kazanmıştım. Bir sene
kaybettim. İkinci sene, ilk tercihlerimden olan
A.Ü. D.T.C.F- Kütüphanecilik bölümünü kazandım.
Severek okudum. Babam bu bölümden pek memnun
değildi. Tekrar imtihana girdim. İstanbul
Hukuk’u kazandım. Babam ne bilirsen onu yap
dedi. Kütüphanecilikte kaldım. İyi ki de
kalmışım. Çünkü eşimle aynı sınıfta okuyordum.
Okul bitince bir defa daha imtihana girdim ve
A.Ü İşletme fakültesini kazandım. Kayıt
yaptırdım fakat okula gitmedim. Eğer memuriyet
yapsaydım ikinci fakülteyi de okuyacaktım.
Ticarette karar kılınca Sürmene’ye döndüm.
Üniversite yılları üzerinde de
bir şeyler söylemem lazım. Olayların tekrar
başladığı dönemdi. Kimlik ve kişilik sorunumun
olmaması ve birikimim beni rüzgarın etkisiyle
hareket etmekten alıkoymuştur. Bir çok
arkadaşımız, çıkış yapma ve kendini ispat etme
uğruna heba olup gitti. Çoğunun fikri bir
birikimi de yoktu. Modaya uymuşlardı. Bir tanesi
arkadaşlar tarafından önemsensin diye kendi
kendini ayağından vurdu ve saldırıya uğradığını
söyledi. Kantinde yapmadıklarını yaptım
diye anlatanların, bire bin katanların hepsi
daha sonra 12 Eylül’de bazı olayların
dosyalarına dahil edildiler ve mahvoldular.
İnanarak hareket edenler de ağır bedel ödediler
ve Türkiye’ye zarar verdiler. O dönemde
olayların nasıl kurgulandığının canlı tanığıyım.
Zaten kurgulayanların bir çoğu da daha sonra
bunu itiraf etti. Niçin kurgulandığını da
Türkiye’de yaşadığım dönüşüm ve değişimlerle
anladım. Olaylara bir birikimle yaklaştığınız
zaman çok şey görüyorsunuz. Toplumun ise bunları
görme ve anlama şansı yok. Bir şey öğrendim.
Hiçbir şey bize sunulduğu gibi değildi. Bunun
farkına varmak için ortalığın durulması ve biraz
zaman geçmesi gerekti. Toplumun bir kesimi bunu
daha sonra anladı. Ama günlük olaylarda, olaylar
taze iken bunu anlamak çok zor.Özel bir yetenek
ve uzmanlık işi.
Lisede ders bakımından çok
başarılı değildim ama aynı şeyi fakülte
için söyleyemem. Çünkü gerek derslerde gerekse
çevrede birikimlerimi kullanma imkanım olmuştu.
Parlak bir talebe idim. Ayrıca her hangi bir
fikre sığınacak değil kendi fikrini çevresine
kabul ettirebilecek durumdaydım. Sağ olsun
babam, evde kalacak ve arkadaşlarıma da
destek olacak şekilde beni destekliyordu. Sonra
bölümden özel bir burs aldım. Kendime o günün
şartlarına göre iyi bir kütüphane kurdum. Dört
yıl boyunca yoğun bir okuma dönemi yaşadım.
Tespit ettiğim bir konuda yoğun şekilde
okuyordum. Her konuda en az 4-5 kitap okuyup ben
bu konuyu anladım diyene kadar devam ediyordum.
Bir de kitap haline gelmeyen makaleler var.
Bunlar bazen kitaplardan önemlidir. Onları
kütüphanelerden bulup okumak benim için bir
zevkti. Yoğun olarak okuduğum ilk konu
Türkiye’nin Batılılaşma serüvenidir.
Mehmet H. Doğan, Niyazı Berkes, İdris Küçük Ömer
ve Atilla İlhan’ı ard arda bu dönemde
okudum. Atilla İlhan beni etkilemişti.
Sonra bütün yazdıklarını okumaya başladım.
Atilla İlhan’ı okumak için yıllarca
Cumhuriyet aldım. Ölünce de Cumhuriyeti
bıraktım.
Bu yıllarda hayatıma Cemil
Meriç girdi. “Cemil Meriç’i okumayan gence
yazık” diye düşünürüm. Şimdiki gençler bırak
okumayı anlayamıyorlar bile. Tarık Buğra’yı
okudum. Edebiyatımızın devlerindendir.
Yazdıkları roman mı şiirmi diye hala düşünürüm.
Tadı damağımdadır. Bahaettin Özkişi’yi Köse Kadı
adlı romanıyla tanıdım. Hikayeleri de beni çok
etkilemişti. Motor Teknisyeni imiş. Fazla eser
veremeden aramızdan ayrıldı. Mustafa Necati
Sepetçioğlu’nun Malazgirt’ten itibaren Türk
tarihini anlatan bir roman dizisi var. Kilit,
Anahtar, Çatı, Kapı, Konak.. diye devam eden 8-9
ciltlik bir seri. Onun ruh dünyasını hep merak
ederdim. Son yıllarında yazmayı bırakmıştı.
“Yazmayı bıraktım, artık biraz da kendim için
okumak istiyorum” diyordu. Benim de en mutlu
olduğum anlar kendim için okuduğum anlardır.
Yaşar Nuri’nin bütün eserlerini okudum. Bunları
son yıllarda kendim için okuduğum kitaplar
arasında sayabilirim. En son dizi halinde
okuduğum Oktay Sinanoğlu’dur. Bir de merak
ediyorum acaba gençler ne yapıyor. Ne okuyor.
Beğendikleri, etkilendikleri yazarın bütün
eserlerini okumak gibi bir takıntıları var
mı. Kendilerini yetiştirme gibi bir idealleri
var mı. İçlerinde bizi cebinden çıkartacak çok
kişi var. Birkaçını tanıyorum. Bizim neslin
parlak gençleri gibi heba olup gitmezler
inşallah.
Fakültede kredi tamamlamak
için tarih bölümünden dersler aldım.
Osmanlıca öğrenmek benim için kolay
olmuştu. Çünkü küçük yaşlarda camiye gitmiş ve
Kur’an okumayı öğrenmiştim. Faruk Sümer’den ders
aldım. Osmanlı Müesseseleri Tarihi dersi okudum.
Fakülte Hocam Necmettin Sefercioğlu, Türk Yurdu
dergisinin dizinini çıkartacaksın dediği zaman
nasıl bir yük aldığımı bilmiyordum. Farkına
vardığım zaman tez konusu değiştirir mi diye
hocayı ziyaret ettim. Gülerek tavana baktı.
Dışarı çıktım. Milli Kütüphanede karargah
kurdum. Daha önce stajımı burada yazma eserler
bölümünde yapmıştım. Buna rağmen çok zorlandım.
Daha doğrusu hiç zorlanmadım. Çünkü Genel Müdür
Müjgan Cumbur hocamdı. Zorlandığım yerde, kapıyı
çalmadan içeri girip yardım istiyordum. Benim
okuyamadığım isimlerin hayat hikayelerini bile
anlatıyordu. Milli Kütüphanede çalışan bazı
kişiler bu yüzden beni kıskanıyor bazen
bunun acısını benden çıkarmaya çalışıyordu. Daha
sonra Müdür olan birisi Müjgan hanımın
öğrencilerine çok yardım ettiğini kendisinin de
çok yardım gördüğünü ama işe girdikten sonra
anasından emdiğini burnundan getirdiğini
söyleyerek Milli Kütüphane’de çalışmamam için
beni uyarmıştı. Bin dokuz yüz onlu
yılların Osmanlı fikir dünyasını bu sohbetlerde
öğrendim. Bugün o konuda yazılan kitapları
okuyorum. Çok yavan geliyorlar. Tez bittiği
zaman kendimi 1900-1960 Türk fikir
hayatının birinci el kaynağı zannediyordum. Bu
birikimle 27 Mayıs ve 12 Mart’ı okuyordum. Hem
milli kütüphane depoları hem de Türk Yurdu’nun
makalelerinden çok şey öğrenmiştim. Ayrıca Türk
tarihi konusunda kendimi çok iyi yetiştirmiştim.
İslamiyet de ilgi duyduğum konular arasında idi.
Muhammed Hamidullah’ı da o yıllarda
okudum.Rasony ve Kuman boylarını o zamandan
biliyorum. Doğu Karadeniz adlı kitabımda ortaya
koyduğum tez o yıllarda kafamda oluşmuştu.
Sadece nasıl ne şekilde ve ne zaman yazacağım
belli değildi. Bir de birileri çıkar yazar,
nasıl olsa diye düşünüyordum. Hala daha
böyle düşündüğüm konular var. Pontos Meselesi de
bunlardan biri idi.
Fakülte bittiği yıllarda
Ankara kan gölü idi. Aslında ülkenin her tarafı.
Sürmene’ye dönmeye karar verdim. Kabuğuma
çekilmiştim. Ticaretle uğraşacaktım. Babamın
işlerinden biri olan çiçek soğanları ve tıbbi
bitkiler ihracatını geliştirmeye karar verdim.
15 yıl Kuzeydoğu Anadolu’nun tüm dağlarını
yaylalarını, en ücra köşelerini gezdim.
Bitkilerini, ormanlarını, insanlarını,
köylerini, dağlarını tanıdım. Tabii bu arada
kafamda olan bilgilerin canlı örnekleri ile de
karşılaşıyordum. Bunları sadece hafızama
kaydediyordum. Sadece kendim için okuyor,
fikirlerimi çok yakın arkadaşlarımla
paylaşıyordum. O kadar. O günlerde sohbet
ettiğimiz arkadaşlar yıllar sonra aradıklarında,
ben unutsam bile sohbetlerin en ufak ayrıntısını
ve aldıkları zevki hatırlatırlar.
1986 idi galiba. Bir gün
Sürmene’de Halk Eğitim Müdürü olan Ömer Yıldırım
yazıhaneme geldi. Kendisini ilk defa görüyordum.
Daha önce 12 Eylül’de Yomra da Belediye
başkanlığı yapmış. Sonradan 3-4 dönem daha
yaptı. Bir Sürmene yıllığı hazırlıyoruz. İhraç
ettiğin mallarla ilgili bu yıllığa bir yazı yaz
dedi. Kaymakam rahmetli İsmet Gürbüz Civelek,
fişek gibi adam. Tuttuğunu koparıyor. Ama benim
onunla da görüşmüşlüğüm yok. Kendi kabuğuma
çekilmişim. Ömrüm dağlarda ve işyerimde geçiyor.
Çok yoğun bir tempo. Ama işimi çok seviyorum.
Bütün dünyam, bana mal toplayan köylüler,
işçilerim ve yurt dışından gelen müşterilerim.
Tam on yıl tatil yapmadım. Sadece yatağa
uzanırken kitap okuyarak uyuyordum. Yazı yazmak
bana zor geliyor. Benden bir şey talep edildi mi
hiç geri çekilemedim. Ne yapıyorsunuz bir
bakayım dedim. Yapılanlara baktım. Yutkundum.
Ömer Bey bir yandan tarih bölümünün lisedeki
tarih öğretmeni tarafından yazıldığını
anlatıyor, diğer yandan kaymakamın acele
ettiğinden bahsediyor. Bir buçuk daktilo sayfası
bir metin. Cumhuriyetin ilanından falan
bahsediyor. İçinde Sürmene kelimesi bir
defa geçiyor. Düşman işgalinden kurtuluş tarihi
bile yok. “Bir Sürmeneli olarak böyle bir şey
beni utandırır” dedim. “İyi aga “ dedi. “O zaman
iyisini sen yaz”. Gülerek kafamı kaldırdım.
Dostluk başladı. Ben ona hep “Hazreti Ömer”
dedim, ama o sarı bıyıkları ile daha çok
Atatürk’e benziyordu. O da herkese yaptığı gibi
bana da “aga“ demeye devam etti.
“Ben bunu biraz düzelteyim”
demiştim. Akşam eve gidince metne biraz daha
baktım. Neresi düzelecek diye. İçinden
çıkamadım. Aklıma bir fikir geldi. Trabzon’da
Trabzon tarihi ile ilgilenen ve bu konularda
yerel gazetelerde yazan tanıdığım insanlar var.
Daha önce benden yardım istemişlerdi. Bunu onlar
yapabilirler. Onlara gidelim. Ömer Bey kabul
etti. Atladık gittik.
Saygı duyduğum, babamın da
tanıdığı olan şimdi rahmetli olan yaşlı bir
araştırmacının bu işi en iyi yapabileceğini
düşünmüştüm. Bize, elinde Sürmene ile ilgili
geniş bir dosya olduğunu. Bu işi severek
yapabileceğini söyleyerek bir hafta müsaade
istedi. Sevinerek yanından ayrıldık. Bir hafta
sonra gittim. Kahveleri içtik. Ben dosyayı
bekliyorum adamda ses yok. Neyse kıvranarak
istedik. Dedi ki siz bana kesin bir şey
söylemediniz. Sonra ortada resmi bir şey yok.
Acaba paramı istiyor diye yokladım. Kesinlikle
yok dedi. Neyse anladık ki kaymakamdan resmi bir
yazı istiyor.Gittik kaymakama,
görevlendirildiğine dair yazıyı yazdırıp geldik.
Kaymakam benim de görevlendirildiğime dair bir
yazı da verdi. Şimdi tamam dedi. Ben sizi
ararım. Yaklaşık bir ay geçti aramadı.
Bahanesiyle ziyaret ettim. Adamda tık yok. Aylık
ziyaretlerim sürdü. Altı ay geçti.
Hazırlıyorum diyor, başka bir şey demiyor.
Sonunda çok kesin ifadelerle kaymakama mahcup
olduğumu ve metni en geç bir ay sonra
istediğimi söyledim. Bir ay sonra gittim.
Kahveleri içtik gene tık yok. Ses tonumu
ayarlayarak dosyayı almak için geldiğimi
söyledim. Çekmeceyi açtı. Mavi bir dosya
çıkardı. Utandım. Ses tonumdan pişman olmuştum.
Mahcubiyetle dosyaya uzandım. Elime aldım. Daha
fazla orada durmak istemediğim için kapıya
yöneldim. Arkamdan geldi. Yolculamak istediğini
düşündüm. Ama yüzüne bakamıyordum. Gözüm dosyaya
takıldı içinde iki sayfa vardı. Şaşırdım.
Elimdeki dosyayı aldı ve bu dosyayı ancak
matbaada, kitap basılırken teslim edebilirim
dedi. Nasıl dışarı çıktığımı, nasıl Sürmene’ye
geldiğimi hatırlamıyorum. Merakla beni bekleyen
Ömer Bey’e Sürmene Tarihi’ni ben yazacağım
dedim.
Türk tarihi yaz deseler kolay
da Sürmene Tarihi’ni yaz dediler mi ne
yazacaksın, nasıl yazacaksın. Sürmene Tarihi
diye de Türk tarihi yazılmaz ki. Çalışmaya
başladım. Çok kısa sürede bölge tarihi ile
ilgili bulabildiğim eserleri topladım. İçlerinde
Sürmene ile ilgili bir şey yok. 25 - 30
sayfalık bir metin hazırladım. Ama kafamda olan
yerel bilgileri bunun neresine yerleştireceğim
onu bilemiyorum. Eski müze müdürü Prof.
Dr. Haşim Karpuz dostum, arkadaşım. O da yerel
çalışmalar yapıyor. Trabzon’a tatil için gelmiş.
Görüştük. Müzede yabancı yazarların makaleleri
olduğunu söyledi. Dolaptaki yerine kadar
anlattı. Heyecanla müzeye gittim. Müdire hanım
beni dinledi fakat yardımcı olmadı, makaleleri
de vermedi. Elime bir Trabzon Salnamesi
geçmişti. 22 tane olduklarını öğrenince
hepsinin fotokopisini almaya karar vermiştim.
Atladım Ankara’ya gittim. Salnamelerin
fotokopilerini aldım. Milli Kütüphane, D.T.C.F
ve Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde aradığım yabancı
makaleler yoktu. İngiliz Arkeoloji Enstitüsüne
gittim. Ne yapmak istediğimi anlattım. Ne varsa
alabilirsin dediler. Üç gün sabahtan akşama
kadar fotokopiciye kitap taşıdım. Yanıma kimse
gelip de ne yapıyorsun demedi. Ayrılırken
teşekkür etmek için yanlarına gittim. Başka bir
isteğin olursa yaz. Fotokopisini yurt dışından
getirtiriz dediler. 5-6 kez yazdım. İçine bir
mektup koyarak fotokopileri gönderdiler. Bir
kuruş da almadılar. Atatürk Üniversitesi
Kütüphanesinden bir kitap istedim. Önce kaç
kuruş ise fotokopi parasını banka hesabına
yatırdım. Ödediğim havale parası gönderdiğim
paranın en az on misli idi. Makbuzu gönderdim.
Fotokopilerim geldi.
Yabancıları okuyunca, Türkçe
eserlerde dişe dokunur bir şey olmadığına
inandım. Anthony Bryer önümde yeni bir ufuk
açmıştı. Bütün yazı ve kitaplarını temin ettim.
Araştırma metotları sağlamdı. Bilgileri genişti.
Ufuk açılmaması olanaksız. Heath Lowry’nin eseri
de bu konuda nasıl araştırma yapılması gerektiği
konusundaki sorularıma cevap vermişti. Bir de
arşiv malzemelerine bakayım dedim. Bu arada 3 -
4 kaymakam değişmiş, 3 - 4 sene geçmişti. Ben
Sürmene Tarihini iki defa yazmış üçüncü defa
değiştirmeye hazırlanıyorum. Çünkü arşiv
malzemesi ile haşır neşir olmak
görüşlerimi tekrar değiştirmişti. Arşive girince
olaylara daha geniş bakma imkanı elde ettim.
Orada gördüm ki Osmanlı bizim beynimizi
şekillendiren önyargılardan habersizdi. Bizim
için önemli kabul edilenler Osmanlı için
sıradandı. Onun için Kürt ise Kürt, Gürcü ise
Gürcü, Ermeni ise Ermeni, Müslüman ise Müslüman,
Hıristiyan ise Hıristiyan. O kadar. Gerisini
sonradan biriler uydurmuş. Önem addetmiş. Bölge
halkı zorla İslamlaştırılmıştır diye en az on
beş yabancı makale veya kitapta okumuştum.
Doğru olduğuna da inanıyordum. Oysa belgeler
bunu yalanlayacak kayıtlarla dolu idi. Bunu
yazan alimler hayal dünyalarını kullanmışlar
yani uydurmuşlar. Bunun gibi onlarca yalan yada
önyargı bize gerçek diye yutturulmuş. Bütün
bunlar benim düşünce dünyamı şekillendirdi ve
zenginleştirdi. Yabancıların yazdıklarına da
eleştirisel gözle bakmak gerektiğini
öğrenmiştim. Ayrıca arşivde onların yazdıklarını
yalanlayacak bir sürü malzeme var Bunları
bilmek bana rahat hareket etme, güven içinde
söyleme ve yazma imkanı veriyor. Biri
biraz itiraz etse bunları arka arkaya
sıralamak çok daha kolay. Bir de Michael E.
Meeker var. Onunla 1989 da Samsun’da bir
Sempozyumda karşılaştım. Benim ilk katıldığım ve
bildiri sunduğum bir sempozyumdu. Hikaye uzun
ama ondan da bazı şeyler öğrendim. Toplum
yapısında bazı öğeler var. Bunların bir kısmı
kurumlaşmış. Bir kısmı önemini yitirmiş, bir
kısmı da önemini yitirse bile hala daha etkili.
Bunun süreci aslında toplumun oluşma
süreci. Bütün bunlardan etkilendim.
Onları, tarih anlayışımın içine
yerleştirdim.
Sürmene Tarihi, bu anlamda
benim için bir okul olmuştur. Çok uzun ve zor
bir süreç. Ama ben bu okulda yetiştim. Daha
sonra yazacağım kitaplar orada bir paragraf
olarak geçer. Ondan öncekiler kişiliğimin
oluşmasına katkıda bulundular. Sürmene Tarihi
ise tarihçiliğimin. Orada çok az şeyi
yazabildim. Tarihten ne anlıyorsam, Tarihçi
olarak ne anlatmak istiyorsam, bölge
tarihi konusunda yapacağım çalışmalarda ortaya
koymaya karar verdim. Bu nedenle alanımı sadece
Kuzey Doğu Anadolu Bölgesi’nin sınırları ile
sınırlandırdım. Eğer bir tarihçi olarak kabul
edileceksem bu konudaki eserlerimle edileceğim
dedim. Zoru seçtiğimi biliyorum. Ama ilim budur.
Ortaya yeni bilgiler koyuyorsun. Hikaye
anlatmıyorsun.
SORU 2 - Çalışmalarınızın sonuçları
bugüne dek kabul edilen tarih anlayışıyla uyumlu
mu?
Çalışmalarım tarihi araştırma
usul ve metotlarına uygun. Ciddiye alınmak için
zaten uymak zorundasın.Tarihi araştırmada usul
açısından bir eleştiri getirecek olan varsa
saygı ile karşılarım. Alışagelmişin
dışında farklı şeyler söylüyorum. Bu doğal çünkü
buna söylemeye yetecek bir birikim var. Önce bu
birikimi sağladım ondan sonra da yazmaya
başladım. Şu anda yazabildiklerim de bu
birikimin çok az bir kısmı.
30 sene sürekli olarak çok
yönlü bir okuma işinden elde edilen bir
birikimle, Kemal Tahir gibi Türk Tarihinin
kırılma noktalarını konu alan romanlar yazabilir
ve anlatmak istediklerimi anlatabilirdim. Gerçi
onu Kemal Tahir yaptı. Başkaları da
yapıyor. Kendi içselliğini, çelişkilerini
yazanların yer bulduğu bir piyasada beni
de anlayanlar da bulunurdu herhalde. Sürmene’nin
de tarihi mi olur. Türkiye tarihi yaz. Bu
birikiminle güncel konuları yaz. Önemli
bir adam olursun diyen dostlara inat
tarihi kendime alan seçtim. Hem de spesifik bir
konuda. O günkü birikimimle bana zor gelen
bir yolu seçtim. Bildiğim şeylerle uğraşmak bana
zevk vermiyor. Sorarsan söylerim. Kapasiten
kadar alır faydalanırsın. Ama yeni şeyler
öğrenmenin tadı bir başka. Bana göre dünyada
bundan daha büyük bir zevk yok. Araştırdıkça
öğrendim. Hem kendi susuzluğumu giderdim
hem de etrafa su dağıtıyorum.
Sorunuza gelince, özellikle
ilgi alanıma giren konular için
söylüyorum. Benim sorunum resmi yada cari
(geçerli) tarih anlayışı ile. Metotla bir
sorunum yok. Söylediklerim ilgi alanım olan
Kuzey Doğu Anadolu bölgesi için geçerlidir. Bu
güne kadar tarihi gerçek diye sunulanların
hepsini resmi tarih görüşü yada geçerli tarih
anlayışı diye kabul ediyor ve eleştiriyorum.
Dayatma içerenleri de red ediyorum. Eleştiri
yönelttiğim bir konu da bakış açısı. Durduğunuz
noktadan, daha önce belirlenmiş bir açıdan
baktığınız zaman görebildiklerinizi, yada görmek
istediklerinizi gerçeğin tamamı diye sunmanıza
itirazım var.
Kabul edilen tarih anlayışı da
budur. Bunu sen de kabul et, kafanı salla,
onayla dediğiniz zaman ben o noktadan itibaren
başlıyorum. Yaptığım şey şu. Farklı bir noktada
durup farklı gerçeklerin de olduğunu göstermek.
Yapmak istediğim şu. Bütünü tam olarak
görebilmek, kavrayabilmek ve anlatabilmek. Bu
noktadan gelen eleştiriler benim için faydalı
olur. Hatta eksiklerimi tamamlar. Benim
eksiklerimi tamamlayan çalışmalar olursa
onlardan yaralanır, takdir eder ve desteklerim.
Bu çalışmaları görmek bana başardım duygusunu
verir.
SORU 3 - Türk Tarih Kurumu, Anadolu
ve Türk tarihi üzerine yapılan çalışmalarda bir
onay makamımıdır? Ulus devletlerin tarihçilere
özellikle yüklediği misyonlar var mı?
Böyle bir onay makamının
olduğunu sanmıyorum. Tarih Kurumunu da bu
şekilde algılamak haksızlık olur. Böyle
algılamaya yol açacak önemli bir faaliyeti
de yok. Orası da diğer araştırma kurumları ve
üniversiteler gibi bir yer. Bazı kongreler
düzenler ve yayınlar yapar. Çalışmaları proje
bazında destekler. Bu tür faaliyetleri yapan
kurumlar dünyanın her yerinde var. Kurumla hiç
bir ilgim yok. Öğrenciliğimde birkaç kez
kütüphanesini kullandım. Şu an başkan olan
hocayla farklı yerlerde üç defa karşılaştım.
Yeteri kadar ve gerektiği şekilde
çalışmadıklarını ve yapılması gereken şeyler
konusunda fikrimi söyledim. Binanın tamiri
konusunda harcanan para ile araştırma
çalışmalarına ayrılan paranın bile münakaşasını
yaptık. Kütüphanenin amacı ve bu amaç
doğrultusunda oluşturulan koleksiyonun bana göre
eksiklerini söyledim. Okuyucu hizmetlerinin daha
geliştirilmesi gerektiğini vs. söyledim. Ama bir
gerçeği de unutmamak lazım. Buranın yine de iyi
hizmet veren, çok zengin bir kütüphanesi var. Bu
bile çok önemli. Bunları yok saymak yanlış olur.
Burada parayı devlet veriyor.
O halde devletin istediği olur diye
düşünüyorsanız. Kurumun para kaynağı da belli.
ama aynı kural dünyadaki diğer kurumlar için de
geçerli. Parayı kim veriyorsa yapılan
çalışmalar da onların istekleri doğrultusunda
oluyor. Uzun yıllar ticaret yaptım, sistemi ve
paranın mantığını bilirim. Hiçbir şey tesadüfi
değildir. Nasrettin Hoca’nın büyüklüğü burada.
Parayı veren düdüğü çalıyor. Tarih Kurumu’na
hangi açıdan eleştiri yöneltiyorsanız, şu an
mevcut tarih bilgisini ve tartışmalarını
oluşturan kurumlarda da aynı şey var. Onları
kabul et. Bizimkini reddet. Bu bizim aydınımızın
hastalığı. Çünkü kişilik gelişmemiş. Kimlik
olmayınca yalakalıkla ömür geçirirsin.
Sorunuzun ikinci kısmına
gelince. Ulusların ve ulus devletlerin
aslında aydınlarına yüklediği misyonlar vardır.
Hiçbir ulusun aydını yalakalığı, ikbal yada
geçim yolu yapmamıştır. Ama bizde ki
aydınlar kendilerini daha çok uluslararası
güçlerin yüklediği misyonlar doğrultusunda
hizmet vermekle yükümlü görüyor. Tarihçi olarak
söylersek, ulus ve ulus devlet hem oluşmasında,
hem de yaşamını sürdürmede tarihçisine ihtiyaç
duyar. Ondan beklentileri vardır. Burada da
tarihçinin eğer aydın olma iddiası varsa, kendi
kendine yüklediği misyon önemlidir. Ulus devleti
yönetenlerin menfaatleri ile ulus üzerinde
emelleri olan uluslararası güçlerin menfaatleri
örtüştüğü zaman, burada kaybeden ulus oluyorsa,
o zaman aydının tavrı nasıl olması gerekiyorsa
tarihçinin de kendine yüklediği misyon da öyle
olmalıdır.
SORU 4 - Doğu Karadeniz kitabınızda
Şark meselesine vurgu yapıyorsunuz… Oryantalizm
dünya tarih yazımını etkiledi mi? Bu etki
ülkemizin de bulunduğu coğrafya da sürüyor mu?
Doğu Karadeniz tarihine
bakışı, benim suçladığım “resmi bakışı”
belirleyen emperyalizmdir. Oryantalizm
belirleyici değil. Çizilen yola taş döşeyen.
Emperyalizmin baş yardımcısıdır. Hep de öyle
olmuştur. Bunu tartışmak ve açıklamak için en
az 40-50 sayfa yazmam lazım. Ama ben çok basite
indirgeyerek anlatmak istiyorum. Tafsilatını da
tartışmaya hazırım. Yakın döneme ait programımda
yok, ama bir gün bunları da yazmak nasip olur
herhalde. Önce konumuz açısından ilgisiz
diyebileceğim bir bölgede, Afrika’da olanları
açıklamak, sonra da bizim coğrafyamızdaki duruma
işaret etmek istiyorum. Kara talihli, siyah
Afrika, 1884-85 de Berlin Konferansı’nda, aç
kurtlar tarafından taksim edilmiştir. Kim kimin
malını kimler paylaşıyor diye sorma. Mesele
uzar. Sadece o günlerde en güçsüz Avrupa
devletine Afrika’nın maden bakımından en
verimsiz bölgesi verildiğini belirtmekle
yetinelim.
Neyi kast ettiğim iyice anlaşılsın diye yakın
zamanda Prof.Dr. Doğan Aydal’ın “Maden
Savaşları” diye bir kitabı yayınlandı. Misalimi
oradan seçerek anlatmak istiyorum. Çünkü isteyen
kitabı kolaylıkla bulur. Tafsilatını okur. Önce
Emperyalizmi açıklayayım. Afrika’da bir devlet
vardı. Rodezya diye. Şimdi bir kısmının ismi
Zimbabwe. İsim değişince da pek bir şey
değişmedi. Bu bölgeyi, silahlı çeteleri ile
kontrolü altına alan ve devlete kendi adını
veren Cecil Rhodes’dir. Bu olaylar, şan şöhret
için değil, maden sahaları için olmuştur.
Tafsilatlar kitapta var. Konunun anlaşılabilmesi
için başlangıç kabilinden isminden bahsettik.
Afrika yağmalanırken bu yağmadan pay almak
isteyen Avrupa’nın küçük devleti Belçika Kralı
II.Leopold (1865 – 1909), Belçika’nın 80 katı
büyüklüğündeki topraklara kendi şahsi malı
olarak el koyar ve bunu o zamanki dünya
sistemine onaylatır. Şahsı malı olan ülkenin adı
Kongo – Hür Ülke’dir. Ne güzel.Yaşasın hürriyet.
Sonra buradaki maden haklarını çeşitli
şirketlere kiralar. Para kazanır. Aç gözlü II.Leopold,
bundan yeteri kadar kar elde edemediğini
düşündüğü için, o günlerde önemli bir sanayi
hammaddesi haline gelen Kauçuk ticaretine
başlar. İşçiye ihtiyacı vardır. Sahibi olduğu
ülkede halkın vergi vermesi gerektiğini,
herkesin bunu çalışarak ödeyebileceğini söyler.
Kişi getirmekle yükümlü olduğu kauçuğu
getirinceye kadar ailesi rehin tutulur. Baskıya
dayanamayan bazı Kongolular itiraz eder. Kauçuk
ormanlarının bir kısmını yakar. Kralın, Avrupalı
subaylar tarafından yönetilen paralı askerleri
var. Kaçakları yakalamak için yağmur ormanlarına
girerler. Çok kişi öldürülür. Çünkü öldürülen
asi başına para ödenmektedir. Cesetleri taşıyıp
para talep etmek zor olduğu için çok basit bir
yol bulunur. Ölünün sağ elini getir, paranı al.
Artık asi bulmaya bile gerek kalmamıştı. On
binlerce kadın ve çocuğun sağ eli
kesilir.Paralar alınır. Bu kampanyada tahminen
8-10 milyon kişi öldürülmüştür.
Belçika Kralının şahsi malı olan ülkede
yaşananlar, uzun bir müddet kimsenin dikkatini
çekmez. Ama, Kauçuk ticaretinden kazanılan
paralar bazılarının dikkatini çeker. Bu olayları
gündeme getirerek Leopold’u sıkıştırırlar. II.
Leopold 1908 yılında Kongo’yu iyi bir para
karşılığında Belçika hükümetine devretme zorunda
kalır. 1909 yılında öldüğü zaman Belçikalılar
krallarını ne kadar sevdiğini gösterir.
Kongo’dan kazandığı paralarla bol bol inşaat
yaptığı için Belçikalılar onu hala daha “inşaat
yapıcı Leopold” olarak sevgiyle anıyor. Bunu da
en küçük emperyalist ülkede, sevgiyle anılan bir
kişinin, şahsı adına hareket ederek yaptıklarına
bir örnek olsun diye anlattık. Siz hayalinizi
canlandırın. Güneş Batmayan İmparatorluğu, Büyük
Britanya’yı kuran İngilizlerin, Küresel güç
ABD’nin neler yaptığını düşünün. Gerçi
düşünmenize bile gerek yok. ABD ve İngiltere
Irakta aynı şeyleri yapmaya devam ediyor.
Televizyon da da şiiler saldırdı, sünniler
saldırdı diye bizi uyutuyorlar.
Müsaade ederseniz aynı kitaptan hareketle bir
olaya daha işaret edeceğim ki hem emperyalizm,
hem de oryantalizm anlaşılsın. Bir ülkeyi işgal
eden ya da koloni kuran batılı güçlerin
uyguladıkları bir taktik vardır. Bu hiç
değişmez. Bu gün Irak’a bakın görürsünüz. Böl ve
yönet. Bunun için bir grubu kendi yanlarına
çekerler. Onlara biraz daha fazla imkan
verirler. Onlara dayanarak ülkeyi kolayca idare
ederler. Bu grubun da azınlık olmasına dikkat
ederler. Doksanlı yılların sonunda
televizyonlara, Afrika’da çok vahşi ve kanlı
sahneler içeren görüntüler ve bazı haberler
yansıdı. Bunlarda Tutsi ve Hutular’ın birbirini
öldürdüğü anlatılıyordu. Meseleyi iyi
anlayabilmek için bu olaydan ve olayların
kahramanı Tutsiler ile Hutular’dan biraz
bahsetmek istiyorum.
Belçikalılarda bölgeye gelir gelmez etnik
ayırım yapabilecekleri bir unsur aradılar. Ancak
belirgin bir fark yada etnik grup yoktu.
Yıllardır beraber yaşamış, aynı dilin farklı
lehçelerini kullanan bir halk vardı. Biraz daha
araştırınca bölgede bir grup halkın, sığır
besiciliğiyle, bir kısmının da tarımla uğraştığı
dikkatlerini çekmişti. Sığır besiciliğiyle
uğraşanların daha az sayıda olduğunu
hesapladılar.. Böylece halk arasındaki ilk
ayırım, sahip olunan sığır sayısı esas alınarak
yapıldı. Ondan fazla sığırı olanlara Tutsi,
ondan az sığıra sahip olan ve tarımla
uğraşanlara da Hutu denildi. Siz şimdi hemen
heyecanlanıp sağda solda emperyalizm sömürmek
için insanları koyun besleyenler, sığır
besleyenler diye ikiye ayırır. Birbirine düşman
eder. Bu kavga yıllarca sürer ve sırf bu yüzden
milyonlarca kişi ölür demeyin. Ben dediğim için
biliyorum. Uçmuş bu adam derler. Komplo teorisi
üretiyor. Ürettiği teori de biraz mantıklı olsa
bari diye de gülerler.
Tecrübeler, ilk ayırıma bazı etnik farkların da
ilave edilmesi gerektiğini gösteriyor. İlim de
bunun için var zaten. Boşuna mı bu kadar para
harcanıyor.Tutsilerin burnu uzun; Hutuların
burnu basıktı. Halkı iki ayrı grup olduğuna
inandıracak en önemli delillerden biri daha
tesbit edilmişti. Tutsiler zayıf ve uzun;
Hutular ise basık ve toplu denildi. Etti mi iki
önemli unsur. Bir de şöyle düşünün. İki zenci
birbirlerinin ne kadar farklı olduğunu anlamak
için burunlarını elliyorlar. Ama o kadar kolay
değil tabi. Evlenmeler yolu ile karışmalar
olmuş. Az basığı var çok basığı var. Bu basit
ayırımlar yeterli gelmedi ki ilim biraz daha
çalıştı, Tutsilerin ağız içi mukozalarının daha
koyu renkli, Hutularınkinin daha açık renkli
olduğuna karar verdi. Bunlar ciddi ciddi yazıldı
çizildi. Konuşuldu, anlatıldı. Emperyalizm bu
işlerde tecrübeli. Biraz da tarih ve mistik
hava lazım. Bunun için de Tutsilerin kayıp
Atlantis kıtasının halkı olduğu, Nuh’un gemisine
dayandıkları, Habeşistan’dan gelen üstün ve
yönetici bir ırk olduğu konusunda bilimsel (!)
makaleler yazdırıldı. Sen Türk Tarih Tezi’ne
kafanı takmışsın. Elin oğlu ne bilimsel (!)
çalışmalar yapıyor.Yaptırıyor, yayınlıyor.
İnsanları inandırıyor. Farkında bile değilsin.
Anlayacağınız azınlık olan Tutsilere seçilmiş,
üstün, yönetici sıfatları takıldı. Eğitim
görmeleri sağlandı ve aynen Irak’ta olduğu gibi
ne kadar idari makam varsa Tutsiler oralara
oturtuldu. Onlar da emperyalizmin işbirlikçisi
olarak davrandılar. Hakkını vermeye çalıştılar.
Bu 1959 yılına kadar böyle devam etti. Dünyada
demokrasi gibi kavramlar yayılmaya başlayınca,
Belçikalılar üstün ırkı seçerken yanıldıklarını
söylemeye başladılar. Hutuları üstün ırk ilan
edip ön plana çıkarmanın zamanı geldiğine karar
verdiler. Uluslar arası baskılara dayanamayıp
1962 yılında Rwanda’ya bağımsızlık verdikleri
zaman Hutular iktidarı seçimle kazandılar.
Bunlar olurken Afrika’nın, aynı Irak gibi bir
coğrafya öğretmenleri tarafından cetvelle
bölünmüş ülkelerden oluştuğunu unutmayın
Geçmişin acılarını unutmayan Hutular iktidara
gelir gelmez kendilerini ezen Tutsiler’den
intikam almaya karar verdiler. Acıların tek
sebebinin Belçika olduğu, Afrika’nın dışında
olduğu, Afrika’nın zenginlikleri ile müreffeh
bir şekilde yaşayan toplumların varlığı, hiç
akıllarına bile gelmedi. Hutular, eğitilmiş
Tutsilerden ülke yönetiminde faydalanacakları
yerde yılların biriktirdiği nefretin peşine
düştüler. Onları öldürmek ülkeden kovmak için
harekete geçtiler. Yüzbinlerce Tutsi başta
Kongo olmak üzere komşu ülkeye sığındı.
Burindi’de hala iktidar olan Tutsiler’de 1966’da
Hutulara saldırdı. Bu defa katliama uğraya
Hutular idi. Onbinlerce Hutu da Rwanda’ya kaçtı.
Hutuların pek silahı yok. Bakın savaşa nasıl
hazırlandılar. Çin’den yüz binlerce satır ve
tonlarca çivi sipariş ettiler. Çiviler sopalara
çakılarak silah haline getirdiler ve Tutsileri
sabahtan akşama kadar satırla doğradılar. Çivili
sopalarla öldürdüler. Kurşunla ölmek, daha az
acı çekerek ölmek için rüşvet veren Tutsiler
bile vardı. Bunlar ve daha fazla tafsilat
bağımsız kuruluşların bölge ile ilgili
raporlarında mevcut. Sakın çatışmada din ögesi
var mı diye düşünmeyin. Misyonerler her iki
grubun da %90’ını Hıristiyan – Katolik yapmış
bile. Bu çatışmalar günümüzde de devam ediyor.
Dökülen kana rağmen madenler kesintiye uğramadan
işletiliyor. Fransa, Tutsilerin tekrar Rwanda’yı
ele geçirmesini önlemek için askeri
müdahalelerde bulunmasına rağmen katliamları
önlemek için elini kıpırdatmadı. Türkiye’yi
Ermeni soykırımı ile suçlayan Fransa’nın
Cumhurbaşkanı Mitterand 12 Ocak 1998 tarihli Le
Figaro gazetesinde yayınlanan demecinde “ O
ülkelerde soykırımın yaşanması o kadar önemli
bir şey değil” diyor. Tabi bunları en iyi bilen
biri de bayan Mitterand.
Yukarıda anlattığım olaylar, günümüzde de
faaliyetine devam eden emperyalizmi açıklamak
içindi. Şarkiyatçı dediğimiz de Tutsilerle,
Hutuları iki ayrı etnik gruba ayıran,
Tutsilerin yönetici ırk olduğuna dair öğeleri
tespit edip bilimsel makalelerle tescil eden
bilim adamları. Onlar bu işin benzerini Şark
toplumlarında yaptılar. Oyunun kuralları dün de
aynı bu gün de aynı. Yapılan işin hiç farkı yok.
Afrika’da elmas, altın, petrol için. Ortadoğu’da
ve Kafkaslar’da ticaret, petrol, doğal gaz ve
enerji kaynakları ve su için. Siz buna
zenginlik kaynağı diğer madenleri de ilave
edebilirsiniz.
Bu anlattıklarımla yaşadığımız coğrafyaya bir
bakın. Şarkiyatçılığın / Oryantalizmin
etkilerinin yaşadığımız coğrafyada sürüp
sürmediğine siz karar verin. Ayder de yayla
şenliklerinde kavga eden gençlerin kavga
sebepleri, acaba Tutsi ve Hutulerin kavga
sebepleri gibi çok mu ciddi(!)? Ne oluyor, ne
yapıyoruz. Şöyle bir silkinip düşünmeliyiz.
SORU 5 - Ülkemizde kendi dillerinde
eğitim hakkından tutun, federasyona hatta
bölünmeye dek talepleri bulunan Kürtler ile
Balkan ve Kafkasya kökenli diğer etnik grupları
ya da Anadili Türkçe olmayan otokton
Anadoluluların kendi tarih ve kültürlerini
irdelemesine siz, Türk tarih tezi ve bu tezi
benimseyenler aynı gözle mi bakıyor.
Benim bakış açım şu. Tarihi
olayları o dönemin şartları içinde
değerlendirirseniz gerçeğe daha çok
yaklaşırsınız. Bu günkü şartlarla ya da
değerlerle bakarsanız yanılabilirsiniz yada
gerçekleri çarpıtırsınız. Bir çok insan eski
yol güzergahları ile bu günkü güzergahların aynı
olduğunu düşünür. Ulaşacağı sonuçların ne kadar
yanlış olacağını siz tahmin edin. Benim bakış
açım, sözünü ettiğiniz olayların ne zaman
gündeme geldiğine bakmamı söyler. İki kutuplu
dünya düzeni bitmiş. Yeni bir paylaşım dönemi
başlamış. O zaman birileri düğmeye basıyor ve
bir takım hak talepleri gündeme geliyor. Bunun
için bir de hazırlık dönemi var. Onu da
biliyorsunuz. Bunun bir proje olduğunu
düşündürecek daha bir sürü şey.
Bu ölçüde bir paylaşımı ilk defa görmüyoruz.
Daha önce iki defa olmuş. Şimdi olanların bir
çoğu da geçmişte olanların devamı. Bir arada
yaşama kültürünün oluşturulduğu, en güzel
örneklerinin sergilendiği yakın sayılabilecek
700 yıllık bir geçmişiniz var. Şu anda söz
konusu ettiğiniz diller, kökenler o geçmişte
yaşayabilmiş. Miras olarak bize ulaşmış. Hepsi
bizim zenginlikleriniz, değerleriniz. Bunları
bize karşı kullanan oyun kurucular, geçmişte
kendilerinde mevcut bu zenginlikleri yok etmiş.
Amerika kıtasında da böyle. Avrupa da da.
Aztekler’den, Mayalardan, Fransa’da Almanya’da
yok edilen,soykırıma uğrayan dil ve gruplardan
bahsedip sözü uzatmayalım. Biz yaşatmışız. Bizim
senin sözünü ettiğin şeylerle bir problemimiz
yok. Daha doğrusu problem yaratacak düşünceler
bizim kültürümüzde yok. Olsaydı bu gün sözünü
ettiğin gruplar olmazdı. Güney ve Kuzey
Amerika’dakiler gibi, Avrupa’dakiler gibi çoktan
yok olmuşlardı.
Türk tarih tezi ve bu tezi
benimseyenlerden neyi kast ediyorsunuz
bilmiyorum. Bana Oryantalist bir söylem
çağrışımı yapıyor. “Türklerin 1071 de
Malazgirt’ten Anadolu’ya girmiştir” şeklinde bir
tez var. Ben bu tezin saçma olduğunu ortaya
koydum. Bu konuda ortaya konulanlar için Doğu
Karadeniz Tarih Kültür ve İnsan kitabıma ve daha
geniş tafsilat için kitabın genişletilmiş 3.
baskısına bakabilirsiniz. “Türkler Anadolu’ya
çok daha önceki dönemlerde Kafkasların kuzeyi ve
Balkanlardan girmiştir” diyorum. Doğu Avrupa ve
Balkan toplumlarının oluşmasına Türk kavimleri
çok önemli roller oynamıştır. Bunu ben değil
bahsedilen coğrafyada yetişen tarihçiler
söylüyor. “Türkler, tarihin çok eski
dönemlerinde ön Asya’da vardı” diyen görüşler
de var. Bunların hangisi Türk tarih tezi. Seç
al. Onun üzerinde konuşalım. “Türklerden iyi
bahsediyorsa, Türkleri haklı görüyorsa Türk
tarih tezidir” diye bir görüş var. Ama o görüşün
sahiplerinin de Türkleri yok etmek gibi sapık
fikirleri var. Bunu her fırsatta
sergiliyorlar.
Mesele yanlış ortaya konuyor. Tuzak bu.
Bu tuzağa düşüp yanlış yapan halklar bedelini
çok acı ödedi. Bu gün Irak halkı ödüyor.
Saddam’dan bizi kurtardı diye şenliklerle
karşıladıkları güç ülkeyi cehenneme çevirdi.
Ülkenin belli bölgelerinde ırzına geçmedikleri
kadın kalmadı. Komşusunun başına gelenlere
sevinenlerin akıbeti de komşusu gibi olmuştur.
Kazanan hep oyun kurucular. Bu günkü etiketleri
ile söyleyelim. Küresel güçler. Tamam
küreselcilerin yeni söylemleri var. Ama ya
yaptıkları. Irak’a bak. Vahşi emperyalizm.
Araplar alın petrolü, bırakın bizi diye boşuna
bağırmıyor. Bunda anlaşırsak bundan sonra
çözemeyeceğimiz bir sorun yok. Çünkü en azından
bin yıldır bu coğrafyada bu insanlarla birlikte
yaşıyoruz. Bu gün ikimiz de varsak çıkış
noktamız bu gerçeğin içinde mevcut.
SORU - 6. Küreselleşme,
yabancı sermayeye kapılarımızı ardına dek
açmamız - bölgesel anlamda- Karadenizliyi nasıl
etkiledi. Karadenizliye yeni imkanların kapısını
açtı mı yoksa elimizdekini demi kaybedeceğiz?
Küreselleşme, bildiğimiz
emperyalizmin en son versiyonu. Yeni bir söylem
ama amaç aynı. Yeni söylemler, yeni taktikler
geliştirmişler. Şartlara uygun yeni
işbirlikçiler yetiştirmişler. Teçhizat yeni.
Hepsini kabul ediyorum. Nasıl izah edilirse
edilsin ama korumacılığın kaldırılması, kapalı
ekonomilerin küresel sermayeye açılmasını ele
alalım. Bunun ABD donanmasının Japon limanlarına
gidip ya limanlarını benim ticaretime aç yada
seni bombalarım demesinden farklı ne amacı var.
Tamam metot farklı. Bu ilişkide şimdiye kadar
kim kazanmış kim kaybetmiş o da belli. Bak
bakalım dünyanın gelişmiş devletleri, bölgeleri
hangisi, az gelişmiş bölgeleri hangisi.
Amerika’da bir çocuğun günlük gıdası ile
Afrika’da 150 çocuk besleniyor. Küreselleşme
dediğin bunun kalıcı olmasından başka neyi
amaçlıyor. Yoksa bizim bilmediğimiz, bize henüz
göstermediği, iyi bir niyeti de mi varmış.
Küreselleşmeciliğin borazanlığını yapanlar, eğer
onun insanlık yararına vaat ettiği bir şey
varsa, sadece o vaadin hatırı için, Irak’ta
yapılanlara bir şey söylesinler. En son ‘Irak’a
ve bölgeye demokrasi geliyor’da kalmışlardı.
SORU - 7. Karadeniz Sahil yolunun
yapımı ulusal stratejimizin bir ürünümüdür yoksa
ABD’nin BOP projesinin parçası olan Kafkasya ve
Orta Asya’ya açılmasını kolaylaştıracak ortak
bir adımıdır. Yoksa devletimiz vatandaşının
köyüne kolay ulaşmasını, müteahhidinin yüzünü
güldürmeyi sağlayacak derecede sevecen bir yapı
mı inşa etmiştir.
Ulusal bir stratejimiz mi
varmış? Karadeniz sahil yolunun pahalıya mal
olan bir çevre felaketi olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca aynı yol aynı paraya; çevreye daha az
zarar vererek de yapılabilirdi. Şimdilik
söyleyeceğim bu.
SORU - 8.
Trabzonlu olarak son derece milliyetçi bir
yapıya sahip olmamıza karşın –her ne kadar
başarı ve etkileri tartışılsa da- Cumhuriyet
mitingleri neden Doğu Karadeniz’de düzenlenmedi.
Papaz cinayetinden tutun Hrant Dink’n katline
denk gelişen olaylarda Trabzon adı tesadüfen mi
ön planda yer aldı?
Cumhuriyet mitinglerinin, Türk siyasetini de
etkilemiş, sosyolojik bir olgu olduğuna
inanıyorum. Mitingi duyup, bayrağını alarak
yüreği ile meydana koşan insanlarla, mitingleri
bir tarafa bağlamaya çalışanları da
ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca o
mitingler olmasaydı, Türkiye seçim sürecine
girmeyebilir ve bir takım üzücü olaylar
yaşanabilirdi. Çok merak etmeyin bunları da
ileride yazarlar. Mitinglerin neden Trabzon’da
düzenlenmediğinin cevabını da ancak mitingi
düzenleyenler verebilir. Kaldı ki Trabzon’da
tansiyon çok yüksek. Küçük bir gürültü çıktımı
millet toplanıyor. Evlere bayrak asılıyor. Yani
miting düzenlemeye gerek yok. Ayrıca düzenlenen
mitinglere Trabzon’dan otobüsle gelenlerin
olduğu da biliniyor.
Terör olaylarında fail
olarak neden Trabzonluların adı geçiyor
konusuna, geniş cevap veren bir röportajı,
“Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk” adlı son
kitabıma koydum. Burada Neden Trabzon ve
Trabzon’da bu atmosfer nasıl yaratıldı? Ne
amaçlanıyor? gibi sorulara geniş cevaplar var.
Önce bu tür olaylarda Trabzon’un adı
geçmesi çok üzücü. Aynı şeyi halkta hissediyor.
Böyle bir olaya karışanı yada bu tür faaliyetler
içinde olanları önce babaları karakola
bildiriyor. Bunu hassasiyetleri göstermek
bakımından söylüyorum. Gençlerin bu tür
eğilimlere yönelmesi, bunu bir çıkış olarak
görmesi, ortamın uygun olmasıyla doğrudan
ilgili. Bölgenin hiçbir sorununa çözüm
getirilmedi. Aksine sorunlar insanları
bunaltacak, çıldırtacak kadar yığıldı. Ben hep
önümüze konan olaylara farklı bakılması
gerektiğini göstermeye çalışıyorum. Resmi
görüşler, yaygın söylemler çoğu zaman bize çözüm
değil tuzak sunuyor.
SORU - 9.
Son seçimleri ve yeni parlamentoyu nasıl
değerlendiriyorsunuz? AKP, başarılı oldu mu?
AKP’nin güneydoğuda ayrılıkçı partiye giden
oyları bölmesi o bölgedeki vatandaşlarımızı
devletin yeniden kazanabilmesi için bir fırsat
mıdır? AKP dışındaki partilerin de
bugünden sonra bölgede etkili olabilecekleri
stratejiler geliştirebilmesi, DTP’yi
marjinalleştirmesi mümkün müdür.
Benim siyasetle fiili bir
ilişkim yok. Hiçbir zaman da, o parti bu parti
diyerek siyasi olaylara bakmadım. Genellikle
söylediklerimin bir kısmı, birilerini memnun
ederken, diğer kısmı da rahatsız eder. Buna bir
çok defa şahit oldum. O nedenle görüşlerimi
genel olarak söylerim. Sanırım sorunuzun cevabı
da bunun içindedir.
Türkiye’nin bir çok sorunu var. Demokrasi
bu sorunlarını çözmek için Türkiye’ye, diğer
sistemlerden daha çok imkan sunar. Son
seçim süreci ve sonuçları, Türkiye’de demokratik
sistemin sağlam köklerinin bulunduğunu
göstermesi bakımından çok önemli. Sistemin güçlü
olması, iyi işlemesi sabote edilmeyeceği
anlamına gelmez. Başarılı yada marjinal
kavramları görecelidir. Biz göreceli
kavramlardan hareket edersek rüzgara kapılırız.
Eğer sorunlar, sistemin içinde yani milli
iradenin temsil edildiği mecliste çözülecekse,
bu önce çözüm istemeyenleri rahatsız edecektir.
O zaman sabotaj olur. Bu aynı zamanda DTP’nin
temsil ettiği kesimin, daha önceki yıllarda şov
yaparak başlattıkları olayların da izahıdır.
Gözünüzün önünde cereyan eden olayları doğru
değerlendiremiyorsak bu da bizim sorununuz.
Sorunu çözmek de herkesten önce bizim
vazifeniz.
SORU - 10. İstanbul’da
çoğunluğu Trabzonlu olmak üzere önemli bir
bölümü 2. Hatta 3. kuşak çok sayıda Doğu
Karadeniz göçmeni yaşıyor. Karadenizli aydınlar
olarak hemşehrilerimizin sorun, endişe ve
taleplerine duyarlı mıyız? İstanbul’daki sayısız
hemşehri derneği bu konuda yapıcı çözümler
üretebilmekte midir?
Doğu Karadenizlileri
İstanbul’da göçmen olarak görmüyorum. Bunun
yanlı bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum.
Anadolu’dan İstanbul’a gelenlerin hiç biri
göçmen değildir. İstanbul onlar için olsa olsa
gurbet olur. Yine de sorunuza cevap vereyim.
Karadenizli aydınlar da diğer Türk aydınlarla
aynı hastalıklara sahip. Bu nedenle bir ayırım
yapmanız gereksiz. Hemşehri derneklerine
gelince. Bu konuda da bazı tecrübeler yaşadım.
Sürmene Derneği ile bir dönem ilgilendim.
Trabzon Dernekler Birliği’nin kuruluş
çalışmalarına katıldım. Giresun ve Rize
derneklerini de çeşitli vesilelerle ziyaret
ettim. Varlıkları mı, yoksa yokluklarımı daha
iyi olurdu diye düşünüyorum. Henüz karar
verebilmiş değilim. Ziyaret ettiğim hemşehri
derneklerinin lokallerinde büyük paraların
döndüğü kumarlar oynanıyordu. Bir dönem Sürmene
derneği ile ilişkim vardı. Derneği kumarhaneye
çevirmek isteyenler bizi süpürdü. Bu
nedenle derneklerle ilişkilerim en alt düzeyde.
SORU - 11. Ermenilerden
sonra Yunanistan’daki bazı Rum dernekleri,
benzer iddiaları dile getirmeye ve milli
mücadelemizin başladığı Mustafa Kemal’in
Samsun’a ayak bastığı günü yas günü olarak
kutlamaya başladılar. Trabzonlular olarak 1.
Dünya savaşında muhacir çıkıp perişan olan
bizlerken bu iddialar insafsızca gelmekteyse de
iddia edilen bölgenin Rus işgaline uğramayan
Batı Karadeniz olması kafaları karıştırıyor. Bu
bölgedeki Rumlar da tehcire uğradılar mı?
İddialarında gerçek payı var mı?
Son yayınlanan “Doğu
Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk” adlı
kitabımda “Pontos Meselesine Tarihsel Bakış”
adlı geniş bir yazı var. Burada bu soru
konusunda çok geniş açıklamalar var. Orada Türk
araştırmacıların Pontos Meselesini bir takım
çetecilik olaylarına indirgemesine yönelen
eleştiriler de var. Sanırım bu sorunun
ortaya konmasındaki çarpıklık, münferit bir
olayı alıp bu olay çerçevesinde hüküm
oluşturmak. Bu hükmü genele yönelik olarak
sunmaktır.
Pontos Meselesini Orta Karadeniz Bölgesi’nde,
Yunan iddiaları doğrultusunda ortaya koymak,
çarpıtmanın daniskasıdır. Bahsettiğin,
Yunanistan’ın meclisinde oyladığı,
cumhurbaşkanına onaylattığı resmi tezidir. Resmi
teze karşı duruşunu gösterenlere söylüyorum,
bundan ala resmi tez mi olur. Buna karşı niye
çıt yok. O’nun için Türkiye’de aydınlar ciddiye
alınmıyor. O’nun için yalaka diye anılıyorlar.
Türk tezlerine karşı olanlar, bunların resmi tez
olduğunu söylerler. Peki bunun gibi resmi tezler
karşısında neden susarlar. Türk tezleri resmi de
Yunan tezleri gayri resmi mi. Yunan resmi
tezlerinin çığırtkanlığını yapanlar da var. O da
ayrı.
Suçlama Yunanistan’dan geldiği için soruyorum.
Yunanistan’ın elleri temiz mi? Yunan Devleti’nin
ilk kurulduğu Mora yarımadasında ve genişlediği
diğer topraklardaki Müslüman nüfusa ne oldu
dersiniz. O katliamların, soykırımların hesabı
ne olacak. Hiç bu katliamlar için sizden özür
diledi mi? Dostluk ödülü alan bu yazarın hangi
kitabında emperyalist devletleri, Yunanlı
politikacıları eleştiren en ufak bir ima var?
Hep Türkler mi suçlu? Hangi kitabında şu ya da
bu şekilde Türklere okkalı bir küfür etmemiş. Bu
mu dostluk?
Lozan’da koruma altına alınan
Batı Trakya hariç, bu gün o topraklarda neden
tek Müslüman yok. Yunanistan, Avrupa
Birliği üyesi olmasına rağmen, birliğin
azınlıklara verdiği hakların hangisini Batı
Trakya’daki Türklere verdi. Bırakın
Müslümanları, ülkesindeki Arnavutlara , Makedon
- Slavlara ne yaptı, ne yapıyor. Bulgarlara ne
yaptı. Yunanistan’ın mağdur ettiği, yok
etmeye çalıştığı sadece Müslümanlar değil.
Arnavut, Slav ve Bulgarlardan başka Anadolu,
Karadeniz ve Kafkasya’daki Rumları da mağdur
etmiştir. “Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe
söyleriz” diyen Karamanlı Ortodoks Türklere ne
yaptınız? Nerede o güzel Türkçeleri? Kafanız
niye karışıyor. Seni aşağılayan, suçlayana soru
sormak aklına niye gelmiyor. Hep suçlanan,
aşağılanan sen mi olacaksın. Aşağılık
kompleksine kapılıp karşı tarafın piyonumu,
papağanı mı olacaksın. Yoksa dik durup, hakkın
adaletin peşinden mi gideceksin.
Diyelim ki sürgün yapıldı. Yunanistan yapmadı
mı? Diyelim ki mübadele yapıldı. Sadece
Rumlar mı mübadele acısı çekti? Türkler mübadele
olmadı mı? Yunanistan Bulgarları topraklarından
çıkarmadı mı? Mübadele yapmadı mı? Diyelim ki
Samsun bölgesindeki Rumlar acı çekti. Samsun
bölgesindeki Türkler çekmedi mi? Samsun’daki
Rumlar topraklarından ayrıldı da aynı yıllarda
Artvin’in, Rize’nin, Trabzon’un Türkleri
köylerini terk etmiş Ordu’da, Samsun’da Sinop’ta
Adapazarı’nda Merzifon’da perişan aç susuz ne
arıyordu. Gezmeye mi çıkmışlardı. Açlıktan,
hastalıktan on binlercesi öldü gitti. Niye tek
kelime söylemek yazmak için cesaretiniz
yok. Yüreğiniz bu kadar mı çürük. Hangimizin
ailesi bu felaketi yaşamadı. Buna neden benden
cevap bekliyorsunuz.
Samsun ve hinterlandı, Sovyetlerin Milli
Mücadeleyi desteklemek için verdiği silahların
Ankara’ya ulaştırıldığı güzergah. Buradaki
isyan, bu sevkıyatı önlemek için alevlendi.
Ankara- Polatlı’ya kadar ilerleyen Yunan
ordusunun kurmayları, bu bölgedeki isyanı
planlarken, Türklerin arkasında ikinci bir cephe
açmak istediler. İsyanı bastırmak için uygulanan
tedbirler arasında, sansür, asker kaçağı
olanları amele taburlarında askere almak, sürgün
gibi uygulamalar vardı.15 - 55 yaşındaki
erkekler, iç kesimlere, Sivas’a doğru sürüldü.
Fakat herkes kısa bir süre sonra sağ salim
köyüne döndü. Onlar acı yaşadı da biz davul
zurnamı çaldık. Aynı günlerde at pisliğinden
arpa seçip yemedik mi? Sürgünün olması yada
olmaması bu gerçekleri yada acıları yok edecek
mi? Olayları araştırın. Olayların
sorumlusu kim, mağduru kim ona bakın.
Bu insanlar İngiltere ve Yunanistan’ın önerisi
ile başlatılan görüşmeler sonunda, varılan
bir anlaşmaya göre Yunanistan’a gittiler.
İngiltere ve Yunanistan bu mübadeleyi önerirken
bölgedeki Rumlara sordular mı?. Gittikleri
Yunanistan’da onlara ne sunuldu. Bölgedeki
hayatlarından çok daha düşük bir hayat seviyesi.
Yıllarca barakalarda sefil bir hayat yaşadılar.
Sürgünü yaşayanlara sormak lazım. Sivas’ta ki
kışlada mı rahattınız, yoksa anavatan diye
götürdükleri Yunanistan’da mı. “Türk
yönetiminde, yaşayan ölüden farksızsınız”
diyerek ayaklandırdıkları insanları, alıp
gittikleri Yunanistan’da ölmüşten beter biz mi
yaptık. Yunanistan’a biz mi saldırdık?
İngiltere’nin, Yunanistan’ın size
çektirdiklerinin hesabını bizden değil onlardan
sorun.
Bafralılar, Türkçe’den başka lisan bilmez
Kuman / Türk asıllı Ortodoks. Pontos isyanında,
en zor kontrol altına alınabilen çeteciler
Bafralılardı. Söyleyin, Yunanistan’da ne
yaptılar onlara. Dillerini, kültürlerini yok
ettiler. Peki kurtuldular mı. Hayır. Hala daha
öteki gözüyle bakıp Türkpiçi diyorlar.
Orta Anadolu’dan gidenler Karamanlı Rum
dediklerimiz. Türkçe’den başka dil bilmez.
Ortodoks – Türkler. Onların da akıbeti aynı.
Dilleri, kültürleri ve kimlikleri yok edildi.
Yunanistan’ın bunları, asimile etmeye, yok
etmeye ne hakkı vardı? Bırakın Karamanlı-Rum
olarak yaşasınlar. Ortodoks olmaları yetmiyor
muydu? İlla Yunanlı mı yapılmaları gerekiyordu?
Bunları hiç düşündünüz mü? Yunanistan aynı
şeyleri Ortodoks Arnavutlara yaptılar. Ortodoks
Slavlara yaptılar. Epir sorunu, Makedonya sorunu
dedikleri nedir? Son kitabımdaki “Pontos
meselesine tarihsel bakış” bölümünde bunun gibi
birçok gerçek dile getiriliyor.
Yunanistan’ın istediği gibi bakarsan, olayları
Yunanistan’ın istediği gibi ortaya koyarsan ben
de haklı olarak “Benim dedem ninem acı çekmiş
onun canı can değil mi?.” diye haykırırım.
Onlarda “Tamam şimdi buldum. İşte Türk Tarih
tezi. tuu.. kaka..” desin. Ama o kadar. Hiçbir
gerçeğin üzeri örtülemez. Ben olaya baktığım
zaman olayın müsebbiplerini görüyorum.
Bunu da çok açık söylüyorum. Bizim bölgemizde
Birinci Dünya Savaşında yaşanan acıların
müsebbibi aynı safta savaşan Çarlık Rusya’sı ve
İngiltere. Bolşeviklerin iktidara gelmesinden
sonra oynanan son sahneler tamamen İngiltere’nin
sorumluluğunda. Yunanistan, İngiltere’nin
paravanı. O barışçı denilen Venizelos, İngiliz
talimatları doğrultusunda Yunanistan’ı savaşa
sokan, Anadolu’yu kana bulayan adamdır. İzmir ve
civarını almış olmalarına rağmen, Ankara’nın
reddettiği Sevr’i dayatmak için İngiltere’den
emir alınca, İzmir’e geldi. Anadolu’nun içlerine
doğru yürüyecek Yunan ordusuna moral verdi,
İngiliz emperyalizmi adına kan döktü. Hem Türk,
hem de Yunan kanı. Bölgede yaşayan Rumlar
ve Türkler sadece kurban, olayın mağduru.
Mağdurlar birbirlerine düşmanlık gütmeye devam
etsin. Venizelos da barışçı olarak tarihe
geçsin. İngiltere piyasada yok. Hep bir ağızdan
Türkler katliam yapmış. Teçhir yapmış. Ben
bunları son kitabımda yazdım. Bunları bazıları
söyleyemez ve yazamaz. Çünkü beslenme hortumu
kesilir. Diklenip söyleyeni de söylediğine
pişman ederler. Türk tarih tezinden bahsetmeye
başlarlar. İş ırkçılık suçlamalarına kadar
uzanır. Karalama kampanyasının kurbanı
olursunuz.
Bu konuda benzeri bir soruyu,Yunanistan’dan,
Mega kanaldan mülakat için gelen programcı
sormuştu. Soruya çetecilerden başladı. Dedim ki
söze çetecilerden başlarsak sizin çete, bizim
çete diye devam ederiz. Böyle bir sohbetten
Türkiye ve Yunanistan arasında özlenen barışa
ulaşamayız. Barış istemiyor musunuz?. Siz barışa
mı inanıyorsunuz. Yoksa geçmişte yaşananların
rövanşını mı almaya çalışıyorsunuz. Kararınız
rövanş ise problem yok. Lafı da çete mete diye
boşuna uzatmayalım. Yok barış istiyorsak
geçmişteki acıları her iki tarafta çekti. Önce
her iki tarafın acı çektiğini kabul edelim.
Müsebbibi kim? Türkiye mi? Yunanistan mı? Ona
bakalım. Ben baktım ve gördüm müsebbip
İngiltere. İngiliz emperyalizmi. Sizi kim savaşa
soktu. İngiltere. Size kim Anadolu’ya çıkın
dedi. İngiltere. Hangi silah fabrikanızda
ürettiğiniz silahla Anadolu’ya çıktınız. İngiliz
silahı. Hangi kaynağınızla savaşı finanse
ettiniz. İngiliz bankası ile. Siz yenildiniz
banka battı. Şimdi Türkler ve Yunalılar
birbirine düşman. Peki İngiltere nerede. Bunlar
yok farz edip, niye sorunu çete diye soruyorsun,
sohbete çete diye başlıyoruz. Giderken ,”On beş
dakika diye başlamıştık. Ama tam bir buçuk saat
çekim yaptım. Bakışınız çok ilginç geldi.” dedi.
Kucaklaştık ayrıldık. Bu görüşmelerin kaydı
bende de var.
SORU - 12. Geçen yıl CNN’de çıkan
bir haber de, 1917 sonrası SSCB’de kalan, Stalin
döneminde pek çok halk gibi Sibirya’ya sürülen
özellikle Sürmeneli ve Fındıklı’lı ailelerden
bahsediliyordu. Almanya, aynı kaderi paylaşan
pek çoğu Almanca’yı bile unutmuş olan Volga
Almanları’nı tüm masraflarını karşılayarak hatta
vatandaşlık statüsü vererek Almanya’ya getirip
yerleştirdi. Türkçe konuşan Müslümanlar olmanın
yanı sıra aynı zamanda bizim coğrafyamız ve
bizim kanımızdan olan bu insanları ülkemize
getirmenin bir yolu bulunabilir mi?
Aynı akıbete uğramış çok
sayıda Rum da var. Onların da bu akıbete niye
uğradığını son kitabımda açıkladım. Bunların
çoğu son yıllarda Yunanistan’a dönüyor.
Dönenlerin sayısının milyondan fazla olduğu
söyleniyor. Bir milyon iki yüz bin galiba. Bu
rakamın tamamı eski SSCB’den döndü.
İkinci olarak olayı nasıl algılıyoruz. Farkında
mısın? Bir değil, bir sürü halk teçhir edilmiş.
Stalin döneminde diyorsun. Ne Rus halkını, ne
Rus tarihini, ne SSCB’yi, ne de Komünizmi
suçlamıyorsun. Hatta teçhir bile demiyorsun.
Sürgün diyorsun. Sadece bir dönemdeki
uygulamayı, o uygulamanın sorumlusunun ismi ile
anıyorsun. Bu bizim yaşam kültürümüzün ürürünü.
Peki aynı konu bize yönelince neden Türkler,
Türk kültürü, Türk tarihi yada Türklerin var
olma, bağımsız yaşama hakkı mahkum edilmeye
çalışılıyor? Bu soruyu Türk aydını kendi
kendine sormalı ve duruşunu ona göre
ayarlamalıdır.
Programı ben de izledim. Sürmenelileri
tanıyorum. Bazıları Aksu köyünden. Bizim
insanlarımız. Orada izole edildikleri için,
bizim kaybettiğimiz bir çok şey onlarda yaşamış.
İkincisi bu insanların çok yakın akrabalarının,
kardeş, amca, dayı,hala yada teyzelerinin bu gün
köylerinde yaşadığını biliyorum. Yani bölünmüş
aile durumundadırlar. Türkiye’ye gelmek
isteyenleri vakit geçirmeden getirilmeliyiz. Bu
mümkün değilse, onların her türlü vatandaşlık
haklarını tanımalı, onlarla çok sıkı bağ kurup
oradaki sorunlarını çözmelerinde yardımcı
olmalıyız. Çünkü bu insanlar parçalanmış aile
durumundadır. Uluslararası hukukta bu soruna
eğilen bir çok madde var.
SORU - 13. Ufukta görünen yeni bir
çalışmanız var mı?
Uzun zaman üzerinde
çalıştığım iki proje var. Öncelikli olan, araya
hiç planlanmamış bir kitap girdiği için yine
gecikti. Doğu Karadeniz Bölgesi’nde ki toplumun
oluşma tarihini açıklamayı amaçlayan ilk
projemin birinci kitabı “Doğu Karadeniz Tarih
Kültür İnsan”. O’nun genişletilmiş 3. baskısı
bir kaç ay önce çıktı. Üçüncü kitabı “ Doğu
Karadeniz Bölgesi’nde Bir Derebeyi Ailesi
Sarıali-zâdeler” de onu takip eden günlerde
yayınlandı. Arada eksik olan ikinci kitap “Doğu
Karadeniz’de Derebeylik Dönemi”. 2. kitabı bir
an önce yayınlamak için çalışmam gerekirken,
başka bir çalışmaya daldım. Bu günlerde “ Doğu
Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk” adlı yeni
kitabım piyasaya çıktı. Şimdi “Doğu Karadeniz’de
Derebeylik Dönemi” üzerinde çalışıyorum. Tamamen
arşiv belgelerine dayandığı için yorucu bir
çalışma. Ama değecek. Diğer çalışmalarımın
ismini vermek istemiyorum. Bölge ile ilgili
oldukları şüphesiz. Bazı araştırmacılar
yayınladıkları çalışmalarda eserlerinin 1.
cilt olduğunu 2. cildin yakında çıkacağını da
açıkladıkları halde 2. cildi yayınlayamamıştı.
Ben de enerjimin büyük bir kısmını bu ikinci
ciltlerin ardında harcadım. Bazen yazarına
ulaşıp nerde ikinci cilt diye sordum.
Öğrendiklerim beni üzdü. Bu nedenle aynı şeyleri
başkasının yaşamasını istemiyorum.
SORU - 14. Eklemek istediğiniz başka
bir şey var mı?
Emaneti teslim ettik.
Bundan sonra yapacağım tek şey projeleri
tamamlamak. Bana kendimi anlatmak fırsatı
verdiğiniz için size teşekkür ederim.
|