|
|
|
Gideros’un Saklı Koyu: Cide

Birkaç yıldır Türkiye’nin en doğusu ile en
batısı arasında yaptığımız yolculuklarda
Karadeniz sahilinden geçiyoruz. Doğu’dan batıya
doğru Sinop’tan sonra yol daralıyor, tam bir
orman yoluna dönüyor. Genişletilip yok edilmeden
önce geçmeli o yollardan. Çünkü herkes el
birliği etmiş, nedense bu güzelim yolun
genişletilmesine çalışıyor. Karadeniz’in tadına
hiç varmadan, Sarp’tan Edirne’ye bir çırpıda
geçip gidivermek istiyorlar…
Yazı ve Fotoğraflar: Sinan
Kılıç
Karadeniz’in bu yanında,
aman ha sakın bozulmaması gereken yerlerden biri
de; Gideros Koyu. Sanki denizle bağlantısı yok.
Kestane, meşe, kayın ve şimşir ağaçlarıyla
örtülü tepelerin arasında duran küçük bir göl
gibi…
Aslında burası tam bir sığınak, bir liman, bir
saklı koy. Karadeniz’de fırtına çıktı mı, at
kendini Gideros’a rahat et. Herhalde bu sığınak
zamanında bir korsan yuvası idi. Böyle de
anlatılıyor. Anlatılan başka bir şey de,
Kurtuluş Savaşı yıllarında Sovyet Rusya’dan
gönderilen askeri yardımı Batı’daki cephelere
ulaştıran kayıkçıların burada gizlendikleri.
Çünkü teslim alınan boğazlardan Karadeniz’e
geçen İngiliz ve Yunan savaş gemileri bu
kayıkların peşinde sürekli.
Cide’den 12 km uzaktaki Gideros Koyu’nun
çevresinden dolaşırken güzelliğine hayran
kalınıyor. Doğu kıyısında birkaç evden oluşan
küçük bir yerleşme var. Burası, Cide’ye bağlı
Kalafat Köyü’nün bir mahallesi. Kültür
Bakanlığı’nın korunması gereken kültür varlığı
ilan ettiği cami eski bir taş bina. Binanın
yanına kadar taş döşeli yoldan iniyorsunuz.
Sonra yol bitiyor. Dar bir sokak sizi kıyıya
çıkartıyor. Burada kadınların işlettiği bir
pansiyon var. Güzel bir teras, birkaç masa,
birkaç insan ve birkaç ördek yavrusu size
bakıyor: Gündoğdu Pansiyon. İşletmeci kimseye
yüz vermeyen, ciddi yüzlü ve sert bakışlı bir
hanım. Aklınıza Antik Çağ’ın Karadeniz
savaşçıları; Amazon kadınları geliyor.
Koyun karşı kıyısında da “Kazım’ın Yeri” adlı
bir balık lokantası var. Oranın sahibi daha mı
misafirperver acaba? Oranın aşçısı da bir
Amazon: Hanife Yılmaz. Balıkları ve salataları o
hazırlıyor.
İ.Ö. 7.yüzyılda yaşayan İzmirli Ozan Homeros da
Gideros’dan söz ediyor: İlyada’nın ikinci
bölümünde şöyle anlatıyor öyküyü: ‘’Zeus,
Agememnon’a yalancı bir düş göndermiş. Ona
Troia’yı alabileceğini düşündürmüş. Agememnon
uyanır uyanmaz Akhaları toplantıya çağırmış.
Ancak herkes 9 yıldır süren savaştan bıkmış,
evlerine geri dönmek istiyormuş. Hera ile Athena
bu duruma el koymuş. Olimpos’tan Akhaların
arasına inmişler. Onların akıllarını çelmişler.
Böylece Akhalar, Troia kalesinin önünde yeniden
savaş düzeni almışlar’’.
İşte efsanenin tam burasında Homeros, her iki
ordudaki komutanların adlarını ve memleketlerini
saymaya başlıyor. Troia ordusunda yer alan
komutanlar arasında Paphlagonyalı Pylaimenes de
var. Azra Erhat ile A.Kadir’in çevirisinden
dinleyelim (İlyada II 851-855):
‘’Erkek yürekli Pylaimenes komuta eder
Paphlagonyalılara,
Gelmişler yaban katırlarıyla ünlü Enetlerin
yurdundan,
Kytoros’ta, Sesamos’ta otururlar,
Parthenios ırmağı çevresinde kurmuşlardır ünlü
saraylarını,
Kentleri Kromna, Aigialas, yüksek Erythinoi’dur’’.
Buradaki Kytoros adı günümüze Gideros,
Parthenios adı günümüze Bartın ve Aigialos adı
ise günümüze Aydos olarak ulaşmış. Yani
Homeros’dan bu yana, 2700 yıldır hemen hemen
aynı adları kullanıyoruz. Ne heyecan verici
değil mi?
İ.Ö. 3. yüzyılda yaşayan Apollonios da
buralardan söz ediyor (Argonautika II 936-945):
‘’Karanlığa kadar ara vermeden gittiler,
Sesamos’u ve yüksek Erythinoi kayalıklarını
geçerek,
Krobilaos’u ve Kromna’yı ve sık Kytoros
ormanlarını’’.
Buradaki Sesamos, Amasra’nın eski adıdır.
Amasra’dan doğuya doğru gidilirse gerçekten
denize dik inen kayalıklar görülür. Apollonios
buraya Homeros gibi Erythinoi diyor. Argonautlar
daha sonra iki küçük yerleşme yeri daha
geçiyorlar: Krobilaos ya da Kobilaos ile Kromna.
Her iki yerin de bugünkü Kurucaşile ile Cide
arasında bir yerlerde bulunduğu, hatta
Kromna’nın bugünkü Kurucaşile olduğu
düşünülüyor. Ve ardından Kytoros Ormanları
geliyor. Bugün halen yerli yerinde duran
ormanlar.
Bir de İ.Ö. 1. yüzyılda yaşamış olan Amasyalı
Strabon’a bakalım isterseniz. 57 yaşındayken,
yani İ.Ö. 7 yılında yazdığı ünlü Coğrafya adlı
kitabının 12. bölümünde Strabon, Kallisthenes’e
göndermeler yaparak şu bilgileri aktarıyor: ‘’Parthenios
Nehri yöresinde görkemli evlerinde yaşayan
Kaukonlar, Polykles’in oğlu tarafından
yönetiliyordu. Bu nehirden sonra Kytoron’u
elinde tutan Henetler/Enetler bulunuyor
(Coğrafya XII 3/5). Kytoron bir zamanlar
Sinopluların ticaret yeri idi. Efsaneye göre
burası, adını Phryksos’un oğlu Kytoros’dan
almıştı (Coğrafya XII 3/10)’’.
İ.Ö. 4. yüzyılda yaşamış olan Kallisthenes,
Aristoteles’in yeğeni ve Büyük İskender’in en
yakın arkadaşlarından biridir. Makedonya
Kralı’nın seferlerine katılmış ve ayrıntılı
kayıtlar tutmuştur. Dolayısıyla Anadolu tarihi
coğrafyasını iyi biliyor olmalıdır.
Yukarıda sözü edilen efsane ise şöyle: ‘’Phryksos
kız kardeşi Helle ile birlikte üvey annesi
tarafında denize atılmış. Anneleri Nephele hemen
yardımlarına gelerek onları altın bir koçun
sırtına oturtmuş. Ama bu sırada Helle denize
düşüp boğulmuş. Phryksos yalnız başına Kolkhis’e
(Karadeniz’in doğu kıyıları) ulaşmayı başarmış.
Burada altın koçu kurban etmiş ve postunu kral
Aienes’e sunmuş. O da Phryksos’un kendi koruması
altında yaşamasına izin vermiş’’.
Bu efsaneye bakılırsa Phryksos da Karadenizli,
onun çocukları da…
Doğrusu Kytoros, Kytoron ya da Gideros adlarıyla
Cide adının benzerliği dikkat çekicidir. Demek
bin yıllardır aslında hep aynı yerlerden söz
ediyoruz. Siz siz olun bu yerlere bir kez olsun
gitmeden bu dünyadan göçüp gitmeyin.
* Yazar dostlar: Karadeniz Bölgesi, Gezi, Folklor ve
yöresel tarih ile ilgili kitaplarınız hakkında bilgi
gönderin bu köşede
tanıtalım
|
Karalahana Bağımsız Karadeniz Gazetesi'nden makaleler:
Karadeniz Bölgesi haberleri
|
|
|
| |
|
| |