Sitemiz Onbinlerce sayfa ve özgün fotoğraf içermektedir. Aradığınıza kolay ulaşmak için yukarıdaki arama kutusunu kullanabilirsiniz. İlginiz için teşekkür ederiz! - Please use this search for thousands of articles from our site

Gönderen Konu: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?  (Okunma sayısı 20851 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı admin

  • Macukali
  • Yönetici
  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 9445
  • Cinsiyet: Bay
    • Karadeniz Bölgesi
    • E-Posta
Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« : Ocak 09, 2009, 06:59:58 ÖÖ »
Milliyet gazetesinde yayınlanan Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark? konulu söyleşiyi aşağıya asıyorum.
---
TRT bu hafta “Muharrem yayını”na hazırlanırken biz de Alevi Bektaşilerin “Çelebi”lerinden, Postnişin Veliyettin Ulusoy’la bir “Muharrem sohbeti” yaptık. Ulusoy bize bir gülbenk okudu, dara nasıl durulduğunu tarif etti, cem birlik olunca neler hissettiğini anlattı

Bu kerelik “AKP’nin Alevi açılımı” hakkındaki tartışmayı ikinci plana bırakalım. Nasılsa aylardır tartışıyoruz, daha aylarca da tartışacağız ve zaten artık tarafların ne dediği de üç aşağı beş yukarı belli.

Alevilerin niye bu kadar dağıldıkları, ne yaparlarsa toparlanacakları, köyden kente göç ederken uğradıkları değişim, şu anda yaşadıkları dönüşüm, başlarındaki belalar… Hepsi çok önemli, ama şimdilik bunları da az öteye koyalım.

Aleviler yerel seçimlerde kime oy verecek, kimin oy deposu olacaklar, hangi vakfın başkanı ne demiş, ona karşı öteki ne buyurmuş; mümkünse bunlara zaten hiç girmeyelim…

Biz isterseniz tüm bu iri başlıkların yerine bugün daha basit bir şey üzerinde duralım. Daha basit, daha az konuştuğumuz ve belki de “Basit bilgiler” deyip ilgilenmediğimizden çok az fikir sahibi olduğumuz bir şey üzerine… Alevi Bektaşilik üzerine…

Üstelik bunu şunun için de yapalım: Madem ki Ramazanlarda diyetinden eski hikayelerine kadar tüm bildiklerimizin üzerinden defalarca geçiyoruz, Ramazan sohbetlerine doyamıyor, Ramazan’ın ritüellerini çok seviyoruz; o zaman bir Muharrem de Alevi Bektaşi’lerle ilgili konuşalım, bir sayfalık da olsa bir “Muharrem sohbeti” yapalım. Hele de Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy gibi elinde ince uçlu fırçayla konuşan bir “Çelebi”yle… Kabul buyurursanız, işte Alevi Bektaşilik üzerine birkaç “basit” soru-cevap:

Bazılarımız Muharremde soğan bile kesmez

- Siz “Muharrem ayı geldi, hoş geldi” demiyorsunuz galiba?

Demiyoruz; Ramazan bir sevinç ayıdır, ama Muharrem’de keder vardır. Biz bu 12 gün boyunca Kerbela’nın, Hz. Hüseyin’in, bu yolda yitirdiklerimizin yasını tutarız.

- O yüzden mi mesela siz “iftar” sözünü kullanmıyorsunuz?

Tabii, bizimkinin adı iftar olmaz, sadece “oruç açma” deriz. Mümkün olduğu kadar az yemeye çalışırız. Et yemeyiz. Çünkü canlı kesmeyiz. Soğan dahi kesmeyenlerimiz vardır. Eskiden evlerde aynaların üstü kapatılırdı, büyüklerimiz “Hadikatü-s Suada”yı (Saadete Ermişlerin Bahçesi) okurlardı. Suyu neredeyse hiç içmeyiz. Bilakis tuzlu yiyenlerimiz ya da sahura kalkmayanlarımız olur. Aşırıya kaçmadan, ama mümkün olduğu kadar aynı acıyı içimizde hissetmeye çalışırız. Hz. Hüseyin’in şehit edildiği Muharrem ayının 10. gününde de aşure yaparız. Bazı bölgelerde 12. günde yapılır ve aşureyle oruç açılır.

- Takvimini, saatlerini nasıl ayarlıyorsunuz?

Aynı şekilde, güneşin doğuş-batış saatine ve hicri takvime göre..

- Tarihte ilk Muharrem orucu ne zaman tutulmuş?

Hz. Peygamber döneminde de başlangıçta Muharrem ayında oruç tutuluyordu. Büyük ihtimalle cahiliye döneminden gelen bir gelenek olabilir.

- Muharrem yasıyla muharrem orucu farklı şeyler midir?Artık günümüzde farklı değildir. Bu ayda Hz. Hüseyin şehit edildiğinden aynı öneme haizdir.

Alevilik mezhep değil, asıl İslam’ın özüdür

- Ehlibeyt’i nasıl anlatırsınız?

Peygamber, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin… Ehlibeyt deyince bu çekirdek beş kişiyi ve onlardan gelenleri anlarız. Zaten kelime anlamı “ev halkı” demek. Peygamberimiz vedasında “Sizlere Kuranı ve bir de Ehlibeytimi emanet ediyorum” der. Ehlibeyt Alevi Bektaşiler için çok önemlidir. Ehlibeytsiz bir Alevilik olmaz.

- “Yol”dan ne anlamalıyız?

“Tarik-i nazenin” denir; yani herkesin nefsine hakim olamayacağı, zor, nazik bir yol manasında kullanılır. Dolayısıyla “yol” da tarikat demektir. Allah’a ulaşmanın şeklidir. Hacı Bektaş Veli bunu şöyle ifade eder: “Dört kapı, kırk makam.” Yani dört kapıdan, kırk makamdan geçeceksin, Allah’a ancak ondan sonra ulaşırsın, demek.

- Bu “yol” İslam içi midir, İslam dışı mı?

Bu çok saçma bir tartışma konusudur, çünkü biz “on iki imamları” andığımızda onlar kimdir? Peygamber kimdir? Hacı Bektaş Veli kimdir? Bunların hepsi İslam. O halde kimse Alevilik İslam’ın dışında diyemez. Bunu dediğiniz zaman siz Alevi Bektaşiliğe sadece dışarıdan bakmışsınız demektir. Bugün Alevilerin yüzde 99.9’u da İslam’ın içinde olduğunu bilir, “Elhamdülillah Müslümanız, Aleviyiz, Bektaşiyiz” derler. “Allah Muhammed Ali” diye bir üçleme vardır.

- Peki “Mezhep” denebilir mi?

Mezhebi biz kabul etmiyoruz, çünkü birincisi Hz. Ali’nin de bir mezhebi yok, Peygamberimizin de bir mezhebi yok, İmam Caferi’nin de yok. İkincisi, mezhep İslam’ın farklı yorumlanmasıdır. Biz ise diyoruz ki “Biz özden ayrılmıyoruz. İslam neyse biz ondan devam ediyoruz.” Bizim kılavuzumuz kim? Hz. Ali ve on iki imamlar, yani peygamberin sülalesi. Demek ki biz hiçbir yola sapmadık. Biz dosdoğru, o yoldayız, ama oysa mezhepler farklı farklı. Deniyor ki “Dört mezhep hak”; eğer gerçekten haksa o zaman birinin yaptığı öbüründe yasak olmaz. Ama mezheplerde birisinde haram olan, diğerinde helal oluyor.

- Nasıl tanımlamak gerekiyor o zaman?

Alevilik, Aleviliktir; Aleviliği tarif etmeye kalktığınızda muhakkak bir yerleri eksik kalır. Aslında zaten inançlar tarif edilmez, ancak yaşanır. Bir inancı ne kadar yaşarsan o kadar alırsın. Ama ille de bir şey diyeceksek, o zaman Alevi Bektaşilik için “İslam’ın Bâtınî tarzda bir yorumudur” diyebiliriz.

Alevi de Bektaşi de aynı insandır

- Hz. Hüseyin mi, Hz. Ali mi? Hangisi daha önce gelir sizin için?

Bunu söylemek bizim haddimize değildir, her ikisi de çok yücedir. Ancak şöyle bir fark vardır: Hz. Ali dediğinizde bizde herkes büyük bir saygı duyar, ama Hz. Hüseyin dediğinizde insanların gözleri dolar. O bir sembol. Tarihte yaşadığımız bütün Kerbelaların sembolü… Çocukluğumuzdan beri hep bu Hüseyin sevgiyle yetişiriz, ama bırakın çocukluğu genlerimize dahi işlemiş bir sevgidir.

- Aleviyle Bektaşi’nin farkı nedir?

Alevilik belli bir dönemden geçmiş, geçerken yıpranmış, erozyona uğruyor. Ta ki Hacı Bektaş Veli dönemine kadar. Hacı Bektaş ne yapıyor? Esastan ayrılmayıp, günün sosyal ekonomik şartlarını da dikkate alarak Bektaşiliği kuruyor. Ama bunun temelinde Alevilik var. O nedenle Alevilikle Bektaşilik birbirinden farklı şeyler değil, tam tersine etle tırnaktır.

- Aksi düşünenler yok mu?

İçimizde “Ben Bektaşiyim, Alevi değilim” diyenler var; onlar daha çok Babagan kolundan çıkar. “Ben Bektaşi değilim, sadece Aleviyim” diyenler de Dedegan kolunun bir kısmından çıkabilir.

- Çelebiler?

Biz Çelebiler Alevilerle Bektaşilerin ayrı olmadığını bilen, sentezcilerizdir. Zaten tarih boyunca aile olarak görevimiz Hz. Ali’yle Hacı Bektaş Veli’nin aslında aynı zatlar olduğunu anlatmaktır.

- Peki Alevi-Şii farkı nedir?

On iki imamcılık dışında hiçbir ortak tarafımız yoktur. Kadın haklarına farklı bakarız. Onlar dört kapıdan şeriat kapısına önem verir, biz ise daha çok tarikat ve hakikat kapılarına. Onlar Muharrem yasında kendilerine acı çektirirler, biz de ise hiçbir canlıya acı çektirmek yoktur.

- Alevi Bektaşi’likle Şamanlığın alâkası ne kadardır?

Semah Şamanizme dayanır. Dilek tutup çalılara iplik bağlamak, eşiklere niyaz etmek Şamanlık’tan gelir. Zaten her inançta bir öncekinin etkisi vardır. Ancak Şamanizm’in de Alevilik üzerindeki etkisi artık teferruatta kalmıştır, bizde öz İslam’dır.

Kanuni’den bu yana üçe bölündük

- Ne demek “bel evladı”?

Hacı Bektaş Veli’yle Kadıncık Ana’nın ve diğer dede ocakların soyundan gelenlere denir.

- Peki “yol evladı” ne demek?

Babagan kolundan gelenler, Hacı Bektaş Veli’nin evlenmediğine inanırlar; “mücerret”, yani evlenmemiş derler. Onlara göre bel evlatları yerine yol evlatları, yani “Yola inananlar” vardır.

- Bu iki “evlatlar” arasında rekabet var mıdır?

Babagan kolu ve Çelebi kolu arasında tarihte bir rekabet oluşmuş, ama bugün böyle bir şey yok.

- Taa 1530’larda mı?

Evet, çıkan köylü isyanı sırasında Hacı Bektaş Veli’nin torunu ve Hacı Bektaş dergahının postnişini olan Kalender Çelebi öldürülüyor. Kanuni hemen Sersem Ali Baba’yı postnişin olarak atıyor. Alevi Bektaşi tarihinde ilk “böl-parçala-yönet” politikası da o zaman başlıyor. Alevi-Bektaşi toplumunun parçalanmasının başlangıcıdır bu tarihtir.

- Kaça parçalanıyorlar?

Üç ana kol oluşuyor: Babagan kolu, yani Sersem Ali Baba’nın postnişin olarak atanmasından sonra başlayan ve “Hacı Bektaş Veli mücerrettir” iddiasında bulunanlar. Dedegan kolu, yani Hacı Bektaş Dergahından uzakta olan ocaklar ya da dergahın kontrolünde olup kendi ocaklarını öne çıkarmak ve bu kontrolden kurtulmak için, “Hacı Bektaş Veli mücerrettir” düşüncesini destekleyenler. Üçüncüsü de kadim olan ve Hacı Bektaş Veli döneminden bugüne kadar gelen Çelebi kolu.

- Babaganlar için “otoriteye daha yakın” denir; doğru mu?

Doğru, amaşu gerçeği de unutmayalım: Babagan kolu okumuş yazmış bir toplumdur. Daha çok Arnavutlar içersinde taraf bulmuştur. Devlette görev yapmış, çok güzel eserler vermişlerdir. Edip Harabi onlardandır.

- Dedeganların en ünlüsü İzzettin Doğan, Çelebilerin en ünlüsü de sizsiniz; Doğan’ı rakip olarak görüyor musunuz?

Rakip olarak görmüyorum, saygı duyduğum bir insandır, ama dedelerin maaş alması gibi birtakım düşüncelerine ortak değilim.

- Babaganların ünlüleri kimler?

Mustafa dedebaba, Teoman dedebaba, Haydar Ercan dedebaba var. Toplumları üzerinde çok etkilidirler. Hepsi de saygı duyduğumuz insanlardır.

Postnişine “dede” denmez

- “Baba” diye kime derler?

Baba iki yerde kullanılır. Bizim Çelebi kolunda dedeye vekalet eden kişilere denir. Babagan kolunda ise bir makamdır, yol hizmetlerinde belli bir seviyeye ulaşmış insanlara “dedebaba” tarafından verilen bir sıfattır.

- “Pir” kime denir?

Pir, o yolu kurandır. Bizde tek pir Hacı Bektaş Veli ve Hz. Ali’dir. Fakat bazı yörelerde “Benim pirim bilmem kim, benim mürşidim bilmem kim” diye konuşulur. Bu çok yanlıştır.

- “Mürşit” kimdir?

Benim gibi postnişinlere “mürşit” deniyor, ama bana göre biz sadece o görevi karınca kararınca yürütmeye çalışan insanlarız. Bence mürşit sadece Hz. Ali ve Hacı Bektaş Veli’dir.

- Postnişin?

Belli bir ocağın temsilcisi, yani o ocağın dergahının en üst makamında oturan kişiye denir. Genellikle babadan oğla geçer, ama başka şartları da vardır. En yaşlısı, geçmişi en temiz ve taliplerin en sevdiği kişi olması gerekir. Yani taliplerin kabul etmesi, belki görünmeyen bir seçim diyebiliriz.

- Bir postnişine nasıl hitap etmek gerekir?

Bize “Dede” denmez; “Efendim” ya da “Mürşidim” diyenler var; ama ben mümkün olsa hiçbirini kullanmayı tercih etmiyorum.

Vilayetname bizim kutsalımızdır

- Hacı Bektaş’ı ziyaret edenler “hacı” mı oluyor?

Hayır, öyle bir sıfat yok, ama haccın küçük bir örneği Hacı Bektaş’ta da vardır. Mesela Çilehane’ye Arafat denilirdi, şimdi unutuldu. Oradaki çeşmenin adı “zemzem suyu”dur. Vilayetname’de geçen “Beştaşlar olayı”ndaki kadı taşlanır Hacı Bektaş’ta da... Ama bunları yapan “hacı”dır, yapmayan değildir diye de bir şey yoktur.

- “Vilayetname” nedir?

Hacı Bektaş Veli’den sonra yazılmış eseri. Ancak halk Hacı Bektaş Veli’yi normal insan kalıplarına sığdıramamış, ona olağanüstü özellikler yüklemiş. O yüzden içinde çeşitli olaylar ve kerametler vardır.

- Alevi Bektaşiler için bir kutsiyeti var mı?

Var tabii, bizim en önemli kitaplarımızdandır, çünkü ders verici özelliği ağırlıktadır. İçindeki olayların zamana uygun olmadığını biz biliriz, fakat asıl maksadının yolu tarif etmek olduğunu da biliriz. Eğer bu gözle okursanız size yolunuzu çok güzel tarif eder.

- Peki, bu çok okunan bir şey midir Aleviler arasında?

Hem de çok; içindeki hikayeleri seve seve birbirlerine anlatırlar. Çok güzel bir metindir. Mesela Vilayetname’de domuzun da Allah tarafından yaratılmış bir canlı olduğu, onun da bu havadan bu sudan yararlanma hakkı bulunduğu anlatılan bir olay vardır.

“Lokmalar kabul, muratlar hasıl ola, Allah Muhammed Ali kabul eyleye”
- Gülbenk ne demek?

Tamamen Alevi Bektaşilere ait olan, Türkçe dualar. Halk tarafından yüzyıllar boyu söylenilir. Çok da güzeldir, mesela dara dururken okunanlardan birisini söyleyeyim mi?

- Tabii, ama bu arada “Dara durmak” ne demek?

Ceme gelen talipler yanlarında mutlaka bir şey getirirler. Biri bir elma, biri bir ekmek… Onlara da “lokma” denir. Talip, böyle iki eli ayakları mühürlenmiş gibi, bir elinde de lokması, önce gider dedenin karşısında durur. Buna “dara durmak” denir. İşte orada dede şöyle bir gülbenk okur: “Lokmalar kabul, muratlar hasıl ola, Allah Muhammed Ali kabul eyleye, imam Hasan Şah Hüseyin, hünkar Hacı Bektaş Veli defterine kayıt ola… Nuri Nebi Kerem Ali pirimiz, hünkarımız Hacı Bektaş Veli… Dil bizden, nefes hünkardan ola” der, onlar niyaz ederler…

- “Niyaz”?

Yani elini göğsüne, sonra ağzına götürerek selam verirler. Ondan sonra da lokmacıya lokmalarını teslim edip, yerlerine otururlar.

- Kaç tane vardır böyle gülbenk?

Yüzlerce…

“Ya Allah ya Muhammed ya Ali”

- İkrar neye denir?

Bir dedenin önünde “Ben bu yola gideceğim” diye söz vermektir. Ona tam teslim olmak, ne olursa olsun onun yolundan dönmemektir.

- Sadıklar diye kime denir?

İkrar vermiş kişilere; Alevi Bektaşi yoluna sadık kalanlara. Alevilerin hepsi bu anlamda “sadık” değildir. Sadık olmak için “yol ehli” olmak, ikrar vermiş olmak, insanlara faydalı, herkesin övünçle bahsettiği bir kimse olmak gerekir. Ama hiyerarşik bir makam değildir.

- Talipler?

Talipler daha genel bir ifadedir; Alevi Bektaşilerin hepsine, halk tabakasına talipler denebilir. Bir tek dede çocuklarına talip denmez, ama aslında onlar da bu yola taliptir.

- Taliplerin “Yunması yıkanması”ndan kasıt nedir?

Ruhun yıkanmasıdır. O da “görgü cemi”nde olur.

- “Görgü cemi?”

Görgü cemi yılda bir kez, özellikle kış aylarında yapılır. Görgüde talip gelip dedenin önünde söz verir, “Bir yıl içinde ben hiç kimsenin gönlünü kırmadım, üzerimde hiçbir kul hakkı yoktur” diye. Dede, dönüp cemdeki topluma sorar “Bu kişi hakkında bir şikâyetiniz var mı?” Hiç kimse şikâyet etmezse dede bir daha sorar talibe “Seni senden soruyorum, var mı ağlattığın bir insan, kırdığın bir gönül?” Tersi bir yanıt gelmediyse dede “Ya Allah ya Muhammed ya Ali” diye elini sırtında dolaştırıp, talibi görgüden geçirmiş olur. İşte bunun adı “yunmak yıkanmak”tır.

- Ya gerçeği söylemezse talip?

Söyler, çünkü orada Allah’ın huzurundadır ve özünü Hakka bağlayıp öyle durur. Ama yine de saklamaya kalkarsa zaten ceme katılanlardan biri çıkıp onun yerine söyler. Bu da bizim için o talibe yapılacak en büyük iyiliktir. Talip şayet hâlâ gerçeği saklıyorsa, günahı kendi boynunadır. Dede orada “Sakladığın senin, söylediğin meydanındır” der.

- Sınavdan geçemezse?..

Kabahati çok büyük değilse dedenin o topluluk önünde yapacağı telkinleri dinler, ama büyükse “düşkün” ilan edilir. Yani dışlanır, onunla sohbet edilmez, selamı alınmaz, yardım edilmez vs. Bir yıl sonra yine görgü cemine çıkar; cezası ya devam eder ya da biter.

Eğer bulutlardaysan o zaman gönüller bir edilmiştir

- “Cemde gönülleri bir etmek”; o nasıl oluyor?

İşte cemlerin asıl amacı odur. Gönüller bir olmayınca Allah’a ulaşılmaz.

- Peki gönüllerin bir edildiğini nasıl anlarsınız?

Onu yaşamak lazım, ben şimdi nasıl anlatayım… (Gözleri doluyor Postnişinin…) Yani şimdi siz cem birlendikten (bittikten) sonra evinize giderken böyle huzur içersindeyseniz, bulutların üzerinde, böyle sonsuz güzel duygular hissediyorsanız ceminiz yerini bulmuş demektir. Yok, dede orada konuşurken “Yarın ben ne iş yapacaktım” diye kafanız başka yerde idiyse bunları anlamazsınız bile. O yüzden zaten bin kişi, iki bin kişi yapılan cemlere biz karşıyız.

- Cemin gerçek bir cem olması için şartları nedir?

1- Herkes birbirini tanımak zorunda. 2- Cem başlamadan evvel birbirine gönlü kırık kimsenin kalmaması lazım. 3- Cemde eşikte duranla döşekte oturan birdir. O kapıdan girdiğiniz anda cinsiyet yoktur, yaş yoktur, rütbe yoktur, hepsi dışarıda kalmıştır. Yani kırklar cemi gibi…

- Peki “Hadi bugün cem yapalım” diye cem yapılır mı, yoksa onun da bir şartı var mıdır?

Birkaç çeşidi vardır. Mesela birisinin bir kurbanı vardır veya bahardır veya sevinilmesi gereken bir olay yaşanmıştır, yapılır. Ya da sevilen bir baba veya dede gelir, yapılır. Bir de her kış mevsimi, işin gücün olmadığı bir dönemde yapılan cemler olur. Onların da görgü cemi, birlik cemi gibi adları vardır.

Herkes musahip olamaz

- “Aşk olsun/Aşkın cemal olsun” lafı ne zaman söylenir?

Daha çok demlenirken söylenir. Özellikle Isparta yöresindeki cemlerde hâlâ mutlaka dem olur. Demi de sadece sakiler dağıtır. Saki herkesin ayarını bilir, ona göre kimine az, kimine çok dağıtır. İşte orada demi alana saki veya diğer canlar “aşk olsun” derler. Dem alan canlar da “Aşkın cemal olsun “ diye cevap verirler.

- Musahiplik ne demek?

Belki de Alevi Bektaşiliği bugüne kadar taşıyan en önemli müessesedir. Anlamı, kardeşliktir. Hz. Ali’yle Peygamberimizin musahipliğinden kaynaklanır. Babagan kolunda pek yoktur, ama Dedegan kolunda çok kuvvetli bir şekilde uygulanır. Buradaki kardeşlik soy kardeşliğinden bile çok daha fazla önemlidir. Namustan gayrı her şey ortaktır. Şu kadarını söyleyeyim; eğer musahiplerden biri suç işlerse diğeri de ceza alır.

- Peki nasıl musahip olunur?

Musahibini bulanlar birlikte dedenin karşısına geçip ikrar verirler. Ama çok zor bir iştir, o yüzden dedenin eğer şüphesi olursa “Siz bir sene sonra gelin” der.

- Kirveden ileri bir şey?

Çok ileri… Mesela amca çocukları evlenir, ama musahip çocukları birbiriyle evlenemezler. Çünkü kardeşten ileridir musahiplik.

İlk solcu Müslüman: Ebuzer Gaffari

- Ebuzer Gaffari kimdir; ne kadar önemlidir Alevi Bektaşilikte?

İslam’ı seçenilk beş kişiden biri. Peygamber’in ashabından. Ancak Peygamber’in ölümünden sonra ashap üçe bölünüyor; kararsız olanlar, Muaviye’yi seçenler ve bir de Ehlibeyt’in arkasından gidenler. İşte Ebuzer Gaffari de Ehlibeyt’in arkasından gidenlerden birisidir. Sürgünde ölmeyi göze alıyor, amaPeygamber ve Ehlibeyt sevgisinden asla taviz vermiyor.

Aslında Ebuzer Gaffari ilk solcu Müslüman. Çünkü ashabın pek çoğuna valilikler, makamlar, hizmetçiler verilmesine karşın Ebuzer hiçbirini almıyor, normal hayatı nasılsa aynı şekilde devam ettiriyor ve hep paylaşıyor.

- Ebuzer’in Alevi Bektaşilik üzerinde hala etkisi var mıdır?

Tabii, Ebuzer Ali’ye “Eyvallah” diyenlerdendir. Bizim cemlerimizde hâlâ yaşar. 17 kemerbestten biridir. Semah’ın piri sayılır. Biz de onun çizgisinden hiç uzaklaşmamışızdır. Çünkü bizde de aşk inişli yokuşlu olmaz, aynı Ebuzer’inki gibi dümdüz gider.

Bilsem Marx’ın mezarına ben de giderdim

- Peki Ebuzer’den sonra Dertli Divani’yi soralım; onun atamasını siz mi yaptınız?
Dertli Divani Urfa’nın Kısas köyündendir. Dedesi, babası köy babalığı yapmış insanlardır. Çocukluğundan beri cem evlerinde yetişmiştir. Kritik gördüğüm yerlere onu gönderiyorum, o da gider, hizmetini yapar.

- Peki, Dertli Divane Londra’ya her gittiğinde Marx’ın mezarını ziyaret ediyormuş; bunu biliyor muydunuz?

Daha önce bilmiyordum, ama iyi ki gitmiş. Marx, insanlığa hizmeti olmuş, bugün dünyanın en önemli insanlarından biri. Büyük bir düşünür ve ekonomist. Eseri üniversitelerde okutuluyor, dünyada en çok basılan kitaplardan... Onun mezarının ziyaret edilmesi kadar normal bir şey olamaz. Bilseydim ben de Londra’ya gittiğimde seve seve ziyaretine giderdim.

- Ancak AKP’li Reha Çamuroğlu şöyle eleştiriyor; “Alevi olan Marksist olamaz, çünkü Marx dini yadsıyor.” Sizin açıklamanız nedir?

Sosyal politikalara bakış açısından Karl Marx’la benzer düşüncelerimiz olabilir, ama ben inançlı bir Alevi Bektaşiyim, Müslümanım, İslamım, tasavvufa da sonuna kadar inanıyorum. Bir mezar ziyaret edildi diye Marksist olunmaz. Şimdi gelelim Çamuroğlu’na. Aslında cevap vermeyi istemezdim, ama şunu da söylemeden edemeyeceğim: Allah Çamuroğlu’nun gazasını mübarek etsin, ancak 10 tane dala konmak da olmaz. Ben kendisine ikrarında sabit kalmasını tavsiye ederim.

Bakan’ın özür dilemesi alicenaplıktır

- Çok acılar çekmiş bir toplumun temsilcisi olarak “Özür diliyorum” kampanyası hakkında siz ne düşündünüz?

Bu tarihi bir olay ve “Ben bu olayı biliyorum” diyemiyorum, dolayısıyla ben şahsen “Özür diliyorum” kampanyasına imza atmadım.

- Peki Kültür Bakanı Günay özür dilediğinde ne hissettiniz?

Sayın Bakan özür dilediğinde ben oradaydım ve doğrusu bu bizim için en azından bir teselli oldu. 15 yıl önceki bir olayla hiçbir ilişkisi olmadığı halde bunu yaparak iki çocuğunu kaybetmiş bir annenin yüreğine belki bir damla su serpti. Bu bir alicenaplıktır.

- Sünni vatandaşlar, Ermeni vatandaşlardan özür dilesin ister miydiniz?

Eğer “Kardeşçe el ele verelim, başka Türkiye yok, başka vatan yok, ben senin inancına , sen benim inancıma saygı gösterelim” şeklinde bir özür dilenirse can baş üstüne hay hay, biz de buna destek oluruz. Ama yok yine biz mum söndüren, kestiği yenmeyen Kızılbaşlarsak, dilense ne olacak dilenmese ne olacak.

Baskı yüzünden Ramazan’da ışık açarız

- Alevi nüfusu hakkında sizce sağlıklı bir şey söylemek mümkün mü?
Bize göre 25 milyondan aşağı değiliz, ama bu rakamı hiçbir araştırmada bulamazsınız, çünkü halen daha mahalle baskısı var.

- Neler yaptırıyor mahalle baskısı Alevilere?

Mesela Ramazan’da kalkıp gece lambasını yakan pek çok Alevi var. Ben Kayseri’de yatılı okudum. “Kim Ramazanda oruç tutacak” dediler, mecbur biz de kaldırdık elimizi. Hacı Bektaş’tan iki çocukduk, ama sonuna kadar tuttuk orucumuzu. Orada değil Alevi olduğumuzu söylemek Hacı Bektaşlıyım bile diyemedik. Soranlara “Kırşehirliyiz” derdik.

- Mahalle baskısı yeni bir şey değil ki diye itirazlar geldi zaten…

Yeni bir şey değil de, güzel bir şey de değil. Yeni olmadığını biliyorlarsa o zaman nasıl önüne geçeceklerini düşünsünler artık.

Dede maaş aldığı anda “Rıza şehri”nden çıkar, “dünyalı” olur

- Dedeleri kim atıyor, kim kontrol ediyor?

Dedelerin yıllık görgüsünü Hacı Bektaş Veli Dergahı yapar. Eğer dede yola karşı suç işlemişse görevden alınır ve cezasını çekse bile bir daha dedelik görevi yapamaz.

- Talip, dedeyi sorgulayabilir mi?

Dedeyi dara kaldırıp hesap sorabilir, dede toplum ve dara kaldıran talibi ikna edebilir ise niyazlaşılır ve herkes yerine oturur, ancak bir dedeyi talip dardan indiremez, ancak başka bir dede indirebilir.

- Dedenin cem yapmak dışında diğer işleri nelerdir?

Dini liderliği dışındaki görevleri bundan hiç aşağıya değildir. Mesela devletin halka vermek zorunda olduğu hizmetlerin çoğunu biz Osmanlı döneminde dedelerden almışızdır. Sırasında doktor sırasında öğretmen olurlar. Dedeler bu yolu bu güne kadar getiren büyük insanlar.

- Hakullah nedir?

Dede birtakım görevler yapar, dini hizmetler verir, bunlardın karşılığında da talip ona kendi rızalığı ile bir şeyler sunar. Buna Hakullah denir. Ama talip dedeye bir şey vermek zorunda değildir ve dede de bir talepte bulunamaz.

- Peki bu dedeyi cemaatin önünden gideceğine gerisine düşürmez mi?

Bakın aslında eskiden diyanet işleri başkanları da para almazlardı.Hatta köylerde halk yıllık buğday vs. toplayıp rızalıkla imama verirlerdi. Yani ben maaş alıyorum ve bu maaş karşılığında namaz kıldırıyorum. O zaman benim ibadetim nereye gitti, para karşılığında yapılan bir şey ibadet sayılır mı acaba? Şimdi ben Sünni kardeşlerimizin inancına karışmak istemiyorum. Nasıl biliyorlarsa öyle yapsınlar. Ancak isterlerse Kuran’ı açıp baksınlar, Peygamberimizin sözü apaçık yazıyor. Diyor ki, “Ben size bu hizmetlerimden dolayı bir karşılık beklemiyorum.”

- Dedelere maaş bağlanmasına bu yüzden mi karşısınız?

Bu yüzden karşıyım tabii. Eğer dedelere maaş bağlarlarsa Aleviliği tamamen öldürürler. Alevi Bektaşilik bir rızalık işidir. Bizde “Rıza şehri” diye bir kavram vardır. Eğer dedeler maaş almaya başlarsa Rıza Şehri’nden çıkarlar, dünyalı olurlar. Bu bizim için büyük bir tehlikedir.

Her zaman denir ki, “Bu yol demirden leblebidir, kılıçtan keskindir, bu bir rızalık yoludur, eğer bunları beceremezsen bu yola evet deme.” Dedeler bu rızalık yolunu kabul ediyorsa dede olur zaten. Dedeyle otorite arasında böyle bir ilişki başladığı anda dedeyle talip arasındaki ilişki biter, çünkü o artık talibin değil devletin dedesi olur.

En az 100 bin dede var

- Peki, bunun adına maaş yerine “proje bazlı destek” dense bir şey değişir mi, Sait Yazıcıoğlu öyle diyor?..

Bu aynı şeye benziyor; faizi almıyorlar ama adına başka bir şey deyip paradan gelir elde ediyorlar. Onun gibi bir şey olur bu da.

Eğer bize yardım edeceklerse bize kendi yerlerimizi versinler. Artı aynı öbür vatandaşlara yapıldığı gibi imar planında inanç için ayrılan yerlerden bize de versinler. Fakat bunun içersine Diyanet’i karıştırmasınlar. Diyanette temsil edilmek demek Başbakanın emrinde bir memur olmak demektir. Yani Başbakan bana diyecek ki “Sen ancak şunları öğretirsin, bunları öğretemezsin” ben de onları yapacağım. Olur mu öyle şey? Hem zaten devlet elini çeksin inançtan. Devlet ne bize ne de diğer inançlardan olanlara bir kuruş versin. Laik bir devlette Diyanet olmaz. İnançlara aynı uzaklıkta olsunlar. Bu ideal çözüm bizim için.

- Peki, ama asıl o zaman laiklik tehlikeye girmez mi, din tarikatların eline kalmaz mı?
Acaba şimdi tarikatların elinde değil mi?

- Yalnız cemevinde anlaşmazlık var bir kere; Yazıcıoğlu cemevinin ibadethane olmasını isteyenlerin marjinaller olduğunu söylüyor?

Bu kadar saçma bir bakış açısı olamaz. Benim ibadet yerimin neresi olduğunu bana Yazıcıoğlu söyleyemez veya Diyanet İşleri Başkanı da söyleyemez. Benim ibadet yerim bu oda dediğim zaman bu oda olur. Haydi onlar cami Müslümanların ibadet yeri, Allah’ın evi şeklinde algılıyorlar, ama acaba peygamber dönemindeki mescitlerle camilerle bugünkü camiler aynı mı? O zaman görevleri neydi, şimdi ne? Bugün bizim cem evlerinin görevi peygamber dönemindeki mescitlerin göreviyle aynıdır. Aslında mescitler tıpkı bizim bugünkü cemevlerimiz gibiydi, ama Emeviler döneminden itibaren değişti, “Allah’ın evi” şekline döndü.

- Peki dedeler nasıl yaklaşıyor bu maaş işine?

Dedeganların büyük bir kısmı karşılar. Bir tek Dedeganlardan

İzzettin Doğan buna taraf.

- Babaganlar?

Babaganlar çok karışmaz öyle, onlar daha çok geride dururlar.

- Sizce ne kadar dede vardır?

Devlet hepsine maaş vermeye kalkıştığına pişman olacağı kadar dede var. 100 binden aşağı değil.

- Size kaç dede bağlı?

Rakamlar yanımda değil, ama 200’ün üstündedir.

Alevilik en tehlikeli dönemini yaşıyor

- Sanki özellikle son iki yıldır örgütlerden size yönelim arttı gibi izliyoruz, doğru mu?
Evet, zaten Hacı Bektaş Dergâhına bağlı Alevi Bektaşi topluluğunda en önemli yer bizim Hacı Bektaş Veli Dergâhıdır.

- Sizce bunun sebebi ne; acaba yeniden inanç mı daha ön plana çıkıyor?

Bence 1980’lerden bu yana birtakım araştırmalar, yayınlar, tartışmalar eskiye göre o kadar arttı ki insanlar da Hacı Bektaş dergâhının farkına vardı. Alevi Bektaşi dergahının önemi su yüzüne çıktı. Tarihe tekrar dönüş başladı.

- Ne zaman kopuldu o noktadan sizce?

Ta 16. asırda, demin anlattığım Kalender Çelebi isyanından sonra kopmalar başladı.

- Sonrası nasıl geldi?

Sonraki en iyi dönemini 1919-1923 arası yaşandı. Ama 1923’ten sonra kraldan çok kralcılar yüzünden baskılar yeniden arttı. 60’lı yıllara kadar epey zahmet çekildi. 1960’tan sonra gittikçe özgürlüğe kavuştuğumuz bir dönem başladı. 1980’lı yıllardan sonra artık kendimizi epeyce toparladık, örgütlenmeye başladık.

- Peki Alevilik şu anda hangi çağını yaşıyor sizce?

Öldürmekle bitmeyeceğimiz anlaşıldı, cana yönelik tehditler önceki yüzyıllara göre çok azaldı, örgütlenmeler başladı, ama aslında Alevilik en tehlikeli dönemini yaşıyor. Çünkü birincisi bugün biz inancımızı uyguluyoruz dersek yanlış olur, aslında biz taklitçilik yapıyoruz. Giderek esastan uzaklaştık, şekilciliğe doğru hızla bir gidiş var. Bu bizim için çok büyük bir tehlike. İkincisi, birtakım kişiler bizi asimile etmek istiyor. Diyanet başta geliyor, sonra Gülen cemaati, İran, Avrupa’da Katolik kilisesi. Bunların hepsi bizi kendilerine benzetmeye çalışıyor. Üçüncüsü de, bize aslında “Gelin bir masanın etrafında söyleyin, ne istiyorsunuz” dense biz karar vermekte epey zorlanırız, çünkü birlik yok.

- Sizce Aleviler bu dış tehditlerin farkında mı?

Farkında olan da var, olmayan da, ama farkında olanların sayısı o kadar da fazla değil.

- Yani yavaş yavaş Alevilikten kendi rızasıyla mı vazgeçiyor insanlar?

Etki altında kalanlar “Esas şimdiye kadar yanlış yapmışız” gibi bir kanaate varıyorlar. Bu da işte bizim en büyük sorunumuz.

Hakkında tez çalışmaları yapılan aile

Hacı Bektaş Veli Dergahı’nın Postnişini Veliyettin Ulusoy, 11 Şubat 1942 doğumlu. Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’e destek veren ve Milli Meclis’in ilk başkanvekili Cemalettin Çelebi’nin torunu. Liseyi bitirdiği 1962 yılında Almanya’ya gitti. Staatliche Fachhochschule Konstanz’da mimarlık okudu. Bir süre burada çalıştıktan sonra 1974’te yurda döndü. Hacıbektaş Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü’nden emekli oldu. İki çocuğu ve biri yolda ,iki torunu var.

Osmanlı’nın kuruluşundan bu yana önemli bir yeri olan Hacı Bektaş Dergahı, Mustafa Kemal’in de “Cumhuriyet”i ilk kez telaffuz ettiği yer olarak biliniyor. Ulusoylar hakkında biri Fransız, diğeri ODTÜ’den iki araştırmacının akademik çalışması bulunuyor.
Kaynak: Devrim Sevimay - Milliyet

Karalahana Karadeniz Forum

Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« : Ocak 09, 2009, 06:59:58 ÖÖ »

Çevrimdışı boncuk

  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 553
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #1 : Ocak 09, 2009, 10:21:25 ÖÖ »
Sevgili admin'e teşekkür ederiz. Astığı yazı defalarca okunup irdelenmeye değer bir roportaj. Alevilik inancının ana çerçeveleri çizilmiş bir söyleşi.

Geçen hafta Göztepe-Merdivenköy'de Muharrem orucunu tutan Malatya'lı Hüseyin abi ile benzer konularda sohbetimiz olmuştu. Alıntılanan üstteki röportajla birebir örtüşen o sohbette,  Muharrem orucu  tutma ile ilgili Hüseyin abi'nin söylediklerinden iki ilginç kuralı belirtmek  istiyorum. 1- Muharrem orucu süresince su içilmiyormuş, 2-  Oniki günlük orucun ilk yedi gününde geceleri  cima yasakmış. Yedi gün sonra 1 e onay varmış..Alevi vatandaşlarımızın Muharrem oruçlarını tebrik ederiz. Dönelim yazınıza;

Alıntı
Eğer bize yardım edeceklerse bize kendi yerlerimizi versinler. Artı aynı öbür vatandaşlara yapıldığı gibi imar planında inanç için ayrılan yerlerden bize de versinler. Fakat bunun içersine Diyanet’i karıştırmasınlar. Diyanette temsil edilmek demek Başbakanın emrinde bir memur olmak demektir. Yani Başbakan bana diyecek ki “Sen ancak şunları öğretirsin, bunları öğretemezsin” ben de onları yapacağım. Olur mu öyle şey? Hem zaten devlet elini çeksin inançtan. Devlet ne bize ne de diğer inançlardan olanlara bir kuruş versin. Laik bir devlette Diyanet olmaz. İnançlara aynı uzaklıkta olsunlar. Bu ideal çözüm bizim için.

- Peki, ama asıl o zaman laiklik tehlikeye girmez mi, din tarikatların eline kalmaz mı?
Acaba şimdi tarikatların elinde değil mi?

- Yalnız cemevinde anlaşmazlık var bir kere; Yazıcıoğlu cemevinin ibadethane olmasını isteyenlerin marjinaller olduğunu söylüyor?

Bu kadar saçma bir bakış açısı olamaz. Benim ibadet yerimin neresi olduğunu bana Yazıcıoğlu söyleyemez veya Diyanet İşleri Başkanı da söyleyemez. Benim ibadet yerim bu oda dediğim zaman bu oda olur. Haydi onlar cami Müslümanların ibadet yeri, Allah’ın evi şeklinde algılıyorlar, ama acaba peygamber dönemindeki mescitlerle camilerle bugünkü camiler aynı mı? O zaman görevleri neydi, şimdi ne? Bugün bizim cem evlerinin görevi peygamber dönemindeki mescitlerin göreviyle aynıdır. Aslında mescitler tıpkı bizim bugünkü cemevlerimiz gibiydi, ama Emeviler döneminden itibaren değişti, “Allah’ın evi” şekline döndü.

Yazıda dikkatlerden kaçmayan bazı söylemler, ülkemizdeki solcu aydınların sıkça dillendirdikleri söylemlerle birebir örtüşmesi bakımından ilginç.
Alıntı
Sünni vatandaşlar, Ermeni vatandaşlardan özür dilesin ister miydiniz?

Eğer “Kardeşçe el ele verelim, başka Türkiye yok, başka vatan yok, ben senin inancına , sen benim inancıma saygı gösterelim” şeklinde bir özür dilenirse can baş üstüne hay hay, biz de buna destek oluruz. Ama yok yine biz mum söndüren, kestiği yenmeyen Kızılbaşlarsak, dilense ne olacak dilenmese ne olacak.
  Ermeniden Özür kampanyasına verdikleri toplu destek ilginç.

Diyanet İşleri Başkanlığı adlı anayasal kurumumuza bakış açıları da bazı solcu aydınlarımızın bakış açıları ile aynı. İslamın farklı yorumları olarak bildiğimiz Mezhepleri kabul etmemeleri ilginç. Solculuğu aleviliğe indekslemeleri ilginç. Her satırı incelenmesi gereken bir yazı bu. Bilinçli değilse bile yanlış ifadeler de var.
Alıntı
Ancak isterlerse Kuran’ı açıp baksınlar, Peygamberimizin sözü apaçık yazıyor. Diyor ki, “Ben size bu hizmetlerimden dolayı bir karşılık beklemiyorum.”

Allah(CC) kelamını peygamber sözüymüş gibi sunmak gibi.

Gözlemleme  olarak; Türkiye'deki sol söylemin, gene Türkiye'deki Alevi söylemleriyle örtüşmesi ilginç. Solun politikalarını Aleviler mi yönlendiriyor acaba?  sevgive saygılarımla,,

Çevrimdışı paşalıoğlu

  • paşalıoğlu
  • Yönetici Yardımcısı
  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 2208
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #2 : Ocak 09, 2009, 05:25:15 ÖS »
Sayın Boncuk,

1- Yukarıda alıntı yaptığınız bölümü aşağıdaki gibi alıntılarsanız sizin çıkardığınız anlam çıkar mı? Lütfen Alah içim söyleyin aşağıdaki alıntıda "Ermenilere Özür" kampanyası anlamını nasıl çıkardınız? Ayrıca "- Sünni vatandaşlar, Ermeni vatandaşlardan özür dilesin ister miydiniz?" sorusunda çok açık bir hata var; bu sorudaki "Ermeni" kelimesi yerine "Alevi" kelimesi gelmesi gerektiği anlaşılamıyor mu?


Alıntı
Çok acılar çekmiş bir toplumun temsilcisi olarak “Özür diliyorum” kampanyası hakkında siz ne düşündünüz?

Bu tarihi bir olay ve “Ben bu olayı biliyorum” diyemiyorum, dolayısıyla ben şahsen “Özür diliyorum” kampanyasına imza atmadım.

- Peki Kültür Bakanı Günay özür dilediğinde ne hissettiniz?

Sayın Bakan özür dilediğinde ben oradaydım ve doğrusu bu bizim için en azından bir teselli oldu. 15 yıl önceki bir olayla hiçbir ilişkisi olmadığı halde bunu yaparak iki çocuğunu kaybetmiş bir annenin yüreğine belki bir damla su serpti. Bu bir alicenaplıktır.

- Sünni vatandaşlar, Ermeni vatandaşlardan özür dilesin ister miydiniz?

Eğer “Kardeşçe el ele verelim, başka Türkiye yok, başka vatan yok, ben senin inancına , sen benim inancıma saygı gösterelim” şeklinde bir özür dilenirse can baş üstüne hay hay, biz de buna destek oluruz. Ama yok yine biz mum söndüren, kestiği yenmeyen Kızılbaşlarsak, dilense ne olacak dilenmese ne olacak.

2.
Alıntı
Şimdi ben Sünni kardeşlerimizin inancına karışmak istemiyorum. Nasıl biliyorlarsa öyle yapsınlar. Ancak isterlerse Kuran’ı açıp baksınlar, Peygamberimizin sözü apaçık yazıyor. Diyor ki, “Ben size bu hizmetlerimden dolayı bir karşılık beklemiyorum.”

Yukarıdaki alıntıdan Kuran'dan Peygamberimizin sözüymüş gibi söz edildiğini nasıl çıkardınız? Burada Veliyettin Ulusoy "İbadet için yapılan hizmetlerin bir parasal veya mal karşılığı olup olamayacağı için Kuran'ı açıp baksınlar. Ayrıca Peygamberimizin sözü apaçık yazıyor: 'Ben size hizmetlerimden dolayı bir karşılık beklemiyorum'" anlamı çıkmıyor mu?

Önyargının bir şeyi olduğundan ne kadar başka gösterdiğini veya bir şeyi olduğundan çok başka algılandırdığını ispat ediyorsunuz.

Veliyettin Ulusoy çok birikimli ve kültürlü bir insandır. Alevilerin en çok saygı duyduğu bir makamı temsil etmektedir. Hem dini hem de tasavvufu, Kuran'ın hem zahiri hem de batıni anlamını çok iyi bilmektedir. Sizin işaret etmeye çalıştığınız yanlışları yapacak biri olduğu düşünülemez bile.

Karalahana Karadeniz Forum

Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #2 : Ocak 09, 2009, 05:25:15 ÖS »


Çevrimdışı boncuk

  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 553
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #3 : Ocak 10, 2009, 04:32:04 ÖÖ »
Merhaba Paşalıoğlu, Dün akşamki yazınıza şimdi yanıt verebiliyorum. sebebi şu, Admin'in astığı filistin bayrağını düzenleyip kendime avart yapmaya uğraşıyordum. Bayrağın üzerindeki yazıları boyayarak kapatmak hayli zaman aldı. Üstelik boyanın tonunu tutturmak çok zor. Gene de boya tonunu beceremedim.

 1-Bana yazdığınız yanıtta,
Alıntı
Ermeni vatandaşlardan özür dilesin ister miydiniz?" sorusunda çok açık bir -hata var; bu sorudaki "Ermeni" kelimesi yerine "Alevi" kelimesi gelmesi gerektiği anlaşılamıyor mu?
Haklı olabilirsiniz. Ama ben o  yazıya objektif olarak yaklaşmaya çalıştım. Niyet okuma gibi bir hatanın içinde olmadım. Kendi bilgim ve yeteğim kadar, Yada kendi algım kadar değerlendirme yaptım. Oldukça uzun bir yazı. Her ayrıntısına bir anda vakıf olamazsınız. Orada bir yanlış kelime varsa onu bana değil Milliyet e sorunuz. Roportajı yapan kişi istem dışı çappıtmış olabilir.

2- Bana göre Alevi inancı da islamiyetin bir parçası. Din konuşuluyorsa, konuşmacının dikkatli olması gerekmez mi? Söylediği her harf virgülüne kadar mercek altına alınır.
Alıntı
Şimdi ben Sünni kardeşlerimizin inancına karışmak istemiyorum. Nasıl biliyorlarsa öyle yapsınlar. Ancak isterlerse Kuran’ı açıp baksınlar, Peygamberimizin sözü apaçık yazıyor. Diyor ki, “Ben size bu hizmetlerimden dolayı bir karşılık beklemiyorum.”
Toplum önderlerinin yanlış konuşma hakları yoktur. Kur'an Allah kelamıdır. Onun içinde peygamber sözü olamaz. "Orada peygamberin sözü apaçık yazıyor" denemez. Eğer böyle birşey denirse o kutsal kitap haşa zerdüştün kitabına döner.

Çevrimdışı Gölköylü

  • Yönetici Yardımcısı
  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 1361
  • Cinsiyet: Bayan
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #4 : Ocak 10, 2009, 05:08:39 ÖÖ »
Alıntı
Toplum önderlerinin yanlış konuşma hakları yoktur. Kur'an Allah kelamıdır. Onun içinde peygamber sözü olamaz. "Orada peygamberin sözü apaçık yazıyor" denemez. Eğer böyle birşey denirse o kutsal kitap haşa zerdüştün kitabına döner.


Kuran'da insanların söylediklerine de yer verilir. Bunlar olayı anlatmak içindir.


Merhaba Paşalıoğlu, Dün akşamki yazınıza şimdi yanıt verebiliyorum. sebebi şu, Admin'in astığı filistin bayrağını düzenleyip kendime avart yapmaya uğraşıyordum. Bayrağın üzerindeki yazıları boyayarak kapatmak hayli zaman aldı. Üstelik boyanın tonunu tutturmak çok zor. Gene de boya tonunu beceremedim.

Ekte bir bayrak var. Onu kullanabilirsiniz.
(Kendimi hızır acil grafiker gibi hissetmeye başladım. :))
« Son Düzenleme: Ocak 10, 2009, 05:15:30 ÖÖ Gönderen: Gölköylü »

Karalahana Karadeniz Forum

Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #4 : Ocak 10, 2009, 05:08:39 ÖÖ »


Çevrimdışı boncuk

  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 553
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #5 : Ocak 10, 2009, 06:10:45 ÖÖ »
Teşekkür ederim.

Çevrimdışı paşalıoğlu

  • paşalıoğlu
  • Yönetici Yardımcısı
  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 2208
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #6 : Ocak 10, 2009, 12:56:04 ÖS »
Merhaba Boncuk,

Anlatmaya çalıştım ama iyi anlatamamışım.

Alıntı
Şimdi ben Sünni kardeşlerimizin inancına karışmak istemiyorum. Nasıl biliyorlarsa öyle yapsınlar. Ancak isterlerse Kuran’ı açıp baksınlar, Peygamberimizin sözü apaçık yazıyor. Diyor ki, “Ben size bu hizmetlerimden dolayı bir karşılık beklemiyorum.”

Yukarıdaki alıntıdan Kuran'dan Peygamberimizin sözüymüş gibi söz edildiğini nasıl çıkardınız? Burada Veliyettin Ulusoy "İbadet için yapılan hizmetlerin bir parasal veya mal karşılığı olup olamayacağı için Kuran'ı açıp baksınlar. Ayrıca Peygamberimizin sözü apaçık yazıyor: 'Ben size hizmetlerimden dolayı bir karşılık beklemiyorum'" anlamı çıkmıyor mu?

Burada Veliyettin Ulusoy iki şeyden söz ediyor: 1. Kuran'a bakmalarını ve Kuran'da ibadetin yürütülmesi hizmeti için bir ücret ve karşılık alınmasına ilişkin bir hüküm, ibare veya ima yoktur. 2. Peygamberimizin "Ben hizmetlerimden dolayı sizden bir karşılık beklemiyorum" dediği kayıt altına alınmıştır. Yani Veliyettin Ulusoy, Kuran'ın peygamber sözü olduğunu söylemiyor; ayrıca peygamberimizin ibadetin yürütülmesi hizmeti için bir karşılık beklemediğine ilişkin açıklamasının bir yerlerde yazılı olduğunu anlatmak istiyor.

Umarım meramımı anlatabildim.

Çevrimdışı boncuk

  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 553
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #7 : Ocak 10, 2009, 07:53:43 ÖS »
 Açıklamalarınız la biraz daha aydınlanmış oldum. Teşekkür ederim.

  Aleviler solu mu yönetiyor? soruma cevap alamadım sayın paşalıoğlu, bu konuda be ni aydınlatabilir misiniz?


Çevrimdışı admin

  • Macukali
  • Yönetici
  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 9445
  • Cinsiyet: Bay
    • Karadeniz Bölgesi
    • E-Posta
Alevilik ile Paulosçuluk
« Yanıtla #8 : Ocak 11, 2009, 01:34:49 ÖS »
Sn. Paşalıoğlu,
Aleviler ve Alevilik hakkında sizin akdar bilgi sahibi değilim ama küçük bir tarihi detaya Alevi entellektüeller tarafından daha önce kafa yorulup yorulmadığını merak ediyorum.

Bilindiği gibi Bizans İmparatoru II. Basil 11. yüzyılda Doğu Anadolu seferinde bölgedeki Ermeni kralalrının kökünü kazımanın ötesinde, Mazdeizm etkisinde gelişmiş gnostik mezhep Paulusçuları da kıyıma uğratmış ve bunlardan 400.000'inin Kapadokya'ya göç ettirmişti.
Yavuz Sultan Selim'in aynı bölgede Alevileri katletti
Cumhuriyet bölgesinde aynı bölgede bu sefer kısıtlı bir alanda Dersim Alevilerinin bir bölümü katledildi ve göç etmöek zorunda bırakıldı

Her ne kadar siz Alevileri Türkmenlerle ısrarla özdeşleştirmekle birlikte bu küçük benzerliğin bir tesadüf mü olduğunu düşünüyorsunuz ya da önceden dediğim gibi bu konuda fikir belirten bir yazar varmıdır?

İlgi duyan arkadaşlara: Paulusçuluk
http://en.wikipedia.org/wiki/Paulicianism

Çevrimdışı paşalıoğlu

  • paşalıoğlu
  • Yönetici Yardımcısı
  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 2208
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #9 : Ocak 11, 2009, 03:16:18 ÖS »
Sayın Boncuk,

Alevilerin solu yönetip yönetmediğini bilmiyorum ama bildiğim bir şey varsa o da Alevilerin diğer inanç gruplarında olduğu gibi ekonomik, sosyolojik, kültürel özellikler açısından farklı insanlardan oluştuğudur. Bu nedenle Aleviler de ülkemizde Alevi olmayan yurttaşlarımız gibi farklı siyasi eğilimlere sahiptir. Bununla birlikte, Alevi inancının paylaşıma ve dayanışmaya ilişkin gelenekleri ile sol düşüncenin örtüştüğü de bir gerçektir. Bu nedenle Aleviler içinde diğer görüşlere göre daha fazla solcu olması beklenebilir ama bu beklentiyi doğrulayan herhangi bir araştırma okumadığım gibi böyle bir kanıda da değilim.

Ayrıca, solcu parti ve yapıların büyük çoğınluğunda etnik, dini ve cinsi özellikler kapının dışında bırakılır. Solcu parti ve yapıların içinde herhangi bir ayırıma tabi olmadan herkes eşit birer "insan"dır.
« Son Düzenleme: Ocak 11, 2009, 03:43:07 ÖS Gönderen: paşalıoğlu »

Çevrimdışı paşalıoğlu

  • paşalıoğlu
  • Yönetici Yardımcısı
  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 2208
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #10 : Ocak 11, 2009, 03:42:08 ÖS »
Merhaba Macukali,

Paulusculuk veya Pavlikanlar tarih sahnesine çıkmalarından itibaren özellikle Bizanslıların yoğun baskısına maruz kalmışlardır. Bizanslıların bugün de Alevilerin yoğun olduğu Dersim, Divriği, Erzincan, Sivas ve Kuzey Malatya bölgelerinde yaşayan Pavlikanları zaman zaman Balkanlara sürmeleri nedeniyle Balkanlarda Pavlikanlara kardeş bir akım olan Bogomilcilik doğmuştur. Mazdekçilik, Pavliklanları etkilediği gibi proto-Alevileri de etkilemiştir. Hurremcilik, Cavidancılık ve onun devamı Babekçilik açıkça Mazdekçiliğin etkisinde gelişen toplumcu dini-siyasi akımlardı ve temel özellikler açısından Pavlikanlarla çok fazla ortak özellikleri vardı. Özellikle Babekçilik proto-Alevi grupları oldukça derinden etkilemiştir. Köklerinin bir kısmı Kuzey Horasan'da İbrahim Edhem'in kurucusu olduğu söylenen Melamiliğe dayanan Alevilik Anadolu'ya gelene kadar İran'dan etkilenmiş ve Anadolu'ya geldikten sonra da Anadolu'dan etkilenmiştir.

Alevilerin Pavlikanlarla karıştığına ilişkin çok güçlü işaretler vardır. Anadolu Aleviliğini esas itibariyle Türkmenlere dayandırmam Aleviliğin diğer kaynaklarını (Zaza etkisi, Kürt Ebul Vefa, Pavlikancılık, diğer Anadolu inançları) inkar anlamına ve Alevilerin Anadolu'da karışmadığı anlamına gelmez. Baskı altında bir dil olmasına rağmen (özellikle Osmanlı zamanında, 1700'lü yıllara kadar, Doğu'da Türkçe konuşmak sürülmek ve ölmek anlamına geliyordu) Alevi ritüellerinin temelde Türkçe olarak yürütülmesi, Şamanizme dayanan ritüel biçimleri, bağlamanın ritüellerde önemli bir yer tutması, 12'lik örgütlenme düzenleri çok güçlü bir Oğuz-Türkmen etkisini açıkça gösteriyor.

Pavlikanlar ve Aleviler ile ilgili olarak şimdi Hakka yürümüş olan ve Malatya, Arapgir, Onar Köyü'nün dede ailesinden gelen İsmail Onar'ın en azından bir makalesi vardır. Ayrıca bir çok yazısında da bu ilişkiden söz etmiştir. Bu makaleye İnternetten ulaşabileceğinizi sanıyorum.
« Son Düzenleme: Ocak 11, 2009, 03:48:56 ÖS Gönderen: paşalıoğlu »

ruhadam

  • Ziyaretçi
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #11 : Ocak 11, 2009, 04:53:41 ÖS »
Bildiğim tek şey bu ülkede siyasetin dini ve etnik kimlik üzerinden yapıldığıdır.Bu sağ ve sol ideolojiler içinde geçerlidir.Sağcılara alışığızda solculara ne oluyor onu anlamak imkansız.Dolayısıyla bu ülkede  "sol" kimlikten bahsetmekte neredeyse imkansızdır. Türkiyenin sağlam bir sola ihtiyacı vardır. ve mevcut koşullarda da bunun gerçekleşmesini imkansız görüyorum.Bu yüzdende DTP'Yİ dahi sol kimlik içerisinde değerlendiriyorum.Yanlış olduğu halde ama Türkiyede sol böyle.Sayın Boncuğun "aleviler solu mu yönetiyor" sorusunu bu şekilde yorumluyorum. Solun etnik ve dini kimlikleri kullanması.
« Son Düzenleme: Ocak 11, 2009, 06:46:38 ÖS Gönderen: şaka gibi »

Çevrimdışı paşalıoğlu

  • paşalıoğlu
  • Yönetici Yardımcısı
  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 2208
  • Cinsiyet: Bay
Ynt: Alevilik ile Bektaşilik arasındaki fark?
« Yanıtla #12 : Ocak 12, 2009, 01:29:04 ÖÖ »
Sayın şaka gibi,

Sol'unda dini kullandığı şeklindeki değerlendirmeniz hangi siyasi yapıları sol olarak gördüğünüze bağlı. Bana göre gerçekten sol olan siyasi yapıların çok büyük bir kısmı dini siyasi amaçlar için kullanmıyor. Dini ve etnik kimlikler üzerinden siyaset yapan veya dini ve etnik kimlikleri siyasi amaçlarla kullanan siyasi yapılar nesnel olarak solcu değildir.

Çevrimdışı paşalıoğlu

  • paşalıoğlu
  • Yönetici Yardımcısı
  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 2208
  • Cinsiyet: Bay
Alevilik'teki Manicilik izleri, Pavlikan, Bogomil bağlantısı
« Yanıtla #13 : Ocak 12, 2009, 01:40:28 ÖÖ »
Yakın ve Ortadoğu'nun kural dışı/ heterodoks inançlarında sezgici bilgi ve evrensellik

Prof. İrene Melikoff(FRANSA)

Burada sunacağım tebliğ daha geniş bir araştırmanın bir özetidir.

Sezgici bilgi ya da irfan diyebileceğimiz kavram, eski Yunancadan gnosis yani doğuştan gelen bilgi anlamındadır.

Sezgici bilgi konusunu Alevilik, Bektaşilik araştırmalarım çerçevesinde izledim. Ancak sezgici bilgi bu çerçeveyi aşan bir konudur.

Alevilik-Bektaşilik bir inanç bağdaştırmacılığıdır. Bunu her zaman söyledim ve de yazdım. Aleviliği ve Bektaşiliği incelemek için başvurulacak en temel kaynak alevi nefesleridir. Zira Alevi nefeslerinde, bu inancın tüm unsurları ve bu unsurların bütün özellikleri mevcuttur.

Alevilik-Bektaşilik İslam dini çerçevesinde oluşmakla birlikte, bu inanç İslamın dışından da gelen değişik inanç öğelerinden oluşmaktadır.

Bu değişik öğeler içinde Şamanizm unsurları ortaya çıkartmak oldukça kolaydır. Çok araştırmacı bu konuda önemli incelemeler yaptık.

Burada, Manicilikten, eski sezgici bilgicilik (gnostik) inançlardan ve İran kökenli düalist (ikicilik) dinlerden bahsedeceğim.

Eski İranlılar dünyayı ve beşeriyeti gizli iki güç tarafından yönetildiğine inanırlardı. Bu iki güç; iyi'yi temsil eden Ohrmazd ve kötüyü temsil eden Ahriman'dır. İran kökenli düalit/ikicilik dinler arasında Zerdüşlük, Zürvancılık ve Manicilik vardır. Manicilik VIII ve IX. asırda Uygur Türklerinin resmî devlet dini olmuştur. Bunu Orhon ve Yenisey yazıtlarından biliyoruz.

Ayrıca Uygur Türklerinin çok zengin manicilik edebiyatı vardır.
Manicilikten gelen unsurları, bugün Alevilik-Bektaşilik'te kolayca görmekteyiz. Bu mani öğelerinden en önemlisi üç ahlak kuralıdır: eline beline, diline sadık olmak. Bu maniheizm kuralına, Uygurlar üç tamga derlerdi, manicilerin ve Uygurların kutsal kitabı olan Huastanift'te: “agzin, könlün ve algin tamgasi” diye yazılıdır. Bu üç ahlak ya da yasak kuralından Aziz Agustin bahsetmektedir.

Manicilik ve sezgici (gnostique) inançlardan gelen ikinci kalıntıyı, Alevilerin yaratılış efsanesinde buldum. Size XIX. asırda yaşamış olan Velioğlu'nun bir nefesinden alıntı sunacağım.

Yerin göğün binasını kurunca
İptida hidayet arife indi
Sen kimsin, ben kimim diye sorunca,
sorduğu ol demde kana boyandı,
Sen sensin, ben benim dedi Cebra'il
Olmadı mürşidin emrine ka'il,
Havada dolandı tamam kırk bin yıl,
Tevekkül babına vardı dayandı
Hitaptan bir nida geldi ol zaman
Dedi: Cebra'il sözlerime kan
Sen Haliksin ben Mahlukum de heman
Kara rengi alâ renge boyandı,,,

Bu yaratılış efsanesinde: ilk insan -burada Cebra'il- yaratıldığı zaman karanlığa düşmüş ve doğaüstü gücün varlığını unutmuş. O nedenden dolayı, Tanrı'dan gelen çağrıyı sezememiş, sonra Dost veya Rehber yardımı ile, ona önsezi gelmiş, sorulan soruya verilecek cevabı bulmuş ve bilinçsizlik uykusundan uyanarak doğaüstü gücün Tanrı'nın varlığını böylece kavramış oldu.

Alevilerin yaratılış efsanesinde Maniciliğin üçlü kuralını buluyoruz. İlk insanın yaratılışı, önce insanın karanlıkta olması, başka bir deyişle bilinçsiz olması nedeniyle Tanrı'dan gelen çağrıyı kavrayamadığından dolayı, bilinçsizce cevap vermiş, sonra Tanrısal aklın sayesinde, ilk yaratılan insana ilham gelmiş, selamet bulmuş ve kurtuluşa ulaşmıştır.
Manicilikten gelen bu kuralın üç aşamada gerçekleştiğini gözlemliyoruz:
Birinci aşama, ilk insanın cahil, bilinçsiz, karanlıkta olması,

İkinci aşama, duyulamayan Tanrı çağrısı,

Üçüncü aşama, ilk insanın bilinçsizlikten kurtulması ve sorulan soruya doğru cevap vermesidir.

-Erenlerin cemi

Manicilikten ve sezgici bilgicilikten gelen öğelerden üçüncüsünü, otuz yıldır onunla içiçe olmama rağmen, ancak kısa bir geçmişte kavrayabildim. O da Eren sözcüğünün gerçek anlamıdır.

Eren, ermek fiilinden türetilmiştir,

Ermek, bu dünyadan kopmak anlamını taşımaktadır,

Ermiş kişi, maddi dünyadan kopmuş, ondan soyutlanmış kişidir,

Eren olmak için törenle nasip alınması ve ikrar ayininden geçirilmesi gereklidir.

Manicilikte talibler ve erenler vardı, Talib kişi tarikat üyesidir ve alt kademede yer alan eren kişi ise nasip almış ikrar vermiş, insan-ı kâmil mertebesine ulaşmaya aday kişidir.
Böylece Erenler Cemi kavramı özel bir anlam taşıyan bir deyim olarak anlaşılmalı ve ona bütünlüklü bir anlam verilmesi düşüncesindeyim.

Anlatımıma, Bektaşiliğin Anadolu, Trakya ve Balkanlar'da yaşamış sezgici bilgici inançlarla tanıştıktan sonra, konuya ilişkin birkaç varsayım üzerinde durmaya çalışacağım.

Önce Bogomilizm ve Katarizm konusuna değineceğim.

Börklüce Mustafa örneğini izleyelim.

Birkaç yıl önce Fransız meslektaşım Michel Balıvet, Şeyh Bedrettin konusunda ciddi bir araştırma yaptı,

Eserin Adı: Osmanlı Balkanlarında Sufilik ve Silahlı Devrim.

İki yıl önce, Rus meslektaşımız Konstantin Jukof iki ilginç makale yayınladı. Biri, ingilizce: The Cathars, Fraticelli and Turks a New Interpretation of Berkludje Mustafa's Uprising in Anatolia in 1415 (1996), diğeri, 1998 yılında basılmış Rusça bir makale: XIV-XV. asırda Doğu Akdenizde Olan Dinî Hareketlerin Tarihi İzlemesi: Börklüce Mustafa'nın İsyanına Yeni Bir Açılım . Jukof, şimdiye kadar bildiklerimize ek olarak, İtalyan kaynaklarındaki yazılı bilgileri aktarıyor. Özellikle Franciskan topluluğundan kopmuş olan Fraticelliler ve XIV. asırda Ege bölgesinde onların ve Türklerin ilişkilerinden bahsetmektedir.

Yunanistan'da Katolik dininin kuraldışı/heterodoks olan Latinler ve Venediklilerin egemenliğinde olan yunan adaları -Girit adası gibi- Papazlara büyük tedirginlik veriyorlardı.

Örneğin, 1346 yılında Aydın Emiri Umur Paşa Venedik temsilcilerine şöyle der:

- İzmir'e karşı düzenlenen Haçlı Seferlerinden hiç korkmuyorum, çünkü Hıristiyan dostlarım vardır.

Umur Paşa'nın Hiristiyan dostları kuraldışı/heterodoks inançlı olan Katolik Gelfler ve Gibelinlerdi. Bunlara Sahte Hıristiyan denirdi. 1330 yıllarında, bu sahte Hıristiyanlar Efes yakınlarında yeni bir kent kurmuşlardı ve orada Türklerle birlikte, Ege denizinde bulunan Latin adalarına akın düzenliyorlardı. Bu heterodoks Sahte Hıristiyanlar Katolik veya Ortodoks inançlı Hıristiyanlara karşı Türklerle işbirliği yapıyorlardı. Sahte Hıristiyan olarak nitelenen kesimler Katarlar ve Bogomillerdi.

Bogomiller ve Katarlar, eski Pavlikanlar gibi Manicilik inancına bağlıydılar. XIII. asırda, Alaşehir'de (eski Philadelphia) 16 Katar kilisesi vardı. 1341 yılında, Umur Paşa Korinthos Körfezine bir akın düzenleyerek Türklerin Keşişlik Adası dedikleri adayı ele geçirmişti. Bu ada Umur Paşa döneminde kuraldışı inançlı olan Franciskanların merkeziydi. Kuraldışı Franciskanlılara Fraticelli denirdi. Onların lideri Angello di Claremo adlı bir keşişti. Fraticelliler İsa ve Havari gibi dünya malına değer vermeyen fakir bir hayat tarzında yaşıyorlardı. Takip ettikleri inanca Nur dini denirdi.  XIV. asırda onların fakirlik ideali bütün Yakın Doğuya ve Kilika'ya yayılmıştı. Fraticelliler, ayrıca Hazar Türlerine de vaiz gönderiyorlardı.

Bizans tarihçisi Dukas'ın yazdığına göre, 1415 yılında Börklüce Mustafa Aydın vilayetinde fakirliği, malların ortak kullanılmasını ilan etmişti. Söylediği Hıristiyan'a kafir diyen bir Türk, kendisi kafirdir sözü ünlüdür. Börklüce'nin müritlerinin başları açık, yalın ayak gezerlerdi. Kalender gibi basit bir gömlek giyerlerdi.

Börklüce Mustafa'nın Sakız adasında yaşayan Cenevizler ile ilişkileri vardı ve Samos adasında bulunan bir keşiş ile sıkı bağlar kurmuştu. Bu yaşlı keşiş kendisini müridi gibi sayıyordu. Börklüce Mustafa'nın isyanı ve feci sonunu herkes biliyor:

Börklüce çarmıha gerilmiş ve müridlerinin gözü önünde kesilmişti.

Bu korkunç ceza bana her zaman çok şaşırtıcı geldi.

Börklüce'nin cezası diğer isyancıların cezasına benzemiyor. Şeyh Bedreddin ve Kalender dervişi Torlak Kemal asıldılar.

Bu üç olaya dikkatle bakılırsa: Torlak Kemal'in halk ayaklanması, Ulema Şeyh Bedreddin'in isyanı ve Börklüce'nin hareketi arasında farklar görüyoruz. Börklüce'nin cezası diğer isyancıların çektiği cezaya benzemiyor.

Bu üç olay aynı zamanda yer almasına ve üçünün de hedefinin hükümetin devrilmesi olmasına rağmen farklı göründüler. Şeyh Bedreddin isyanı ve Torlak Kemal'in ayaklanması İslam çerçevesinde kalıyordu ve verilen ceza işledikleri suça uygun idi. Fakat Börklüce Mustafa hem yoldan sapmış, hem de dinine münafık gibi görünüyordu. Nitekim Samos ve Sakız Kafirleri yani Fıratıçelliler ile bağları kurmuş ve onlar gibi fakirliği ve malların ortaklaşa kullanılmasını vaiz ediyordu. Onlara göre din evrensel olmalı idi. Hıristiyanlara, Müslümanlara ve Yahudilere bir tek evrensel din gerekiyordu.

Evrenselcilik ve Ortaklaşacılık (collectivisme) genellikle sezgici bilgi din ve merkezlerde mevcuttur. Bogomil ve Katarların ideali idiler. Anadolu'da bu düşünceler Türklerin gelmesinden önce yaşarlardı. Nitekim Kapadokya'da Bizans zamanında Pavlikanların düşünceleri de böyle idi. Onları Tephrike'de (şimdiki Divriği) kuvvetli bir topluluk kurmuşlardı.

Onuncu yüzyılda oradan kovulup Trakya'ya geçmişler ve bugünkü Plovdiv'i merkez olarak seçmişler.

Tarihçi Anna Komnen, XI'inci yüzyılda Plovdiv ahalisinin çoğu Manici yani Pavlikan olduğu tezini savunuyor.

Aynı yüzyılda Pavlikanlara yakın olan Bogomiller Ege bölgesine yerleşmeye başladılar. Bu yerler eski zamanlardan beri uydumcu (heteredox) idiler. Nitekim Menderes havzasında bulunan Alaşehir (Philadilphia) ve İzmir civarları Bogomil merkezi idiler. Bogomilizm Antalya körfezine kadar yayıldı. Daha sonra Antalya'da en önemlisi Bektaşi Tekkesinden biri, Abdal Musa Tekkesi gelişecektir. Anadolu'nun doğusunda Pavlikanizmden gelen topluluklar vardı: onlardan biri Tondrakiler, XIX'uncu yüzyıla kadar devam ettiler. Sonra Müslüman oldular.

Çoğu çaman dine aykırı topluluklar birbiri üstüne yayılmaktadırlar. Örneğin: bugün Alevi nüfusu kalabalık olan Sivas-Divriği-Erzincan bölgesi Bizans zamanında Pavlikanların merkezleri idiler.

Bu yerlerde yaşayan düşünce ve inançlar birdenbire kaybolmadılar. Başka bir biçim alarak yaşamaya devam ettiler.

Aynı nitelikleri Deli Orman'da görebiliyoruz. Deli Orman asırlardan beri muhtelif isyancıların sığınak yeri olmuş. Orada ve diğer Balkanlarda değişik düşünceler ve inançlar birbirine karışmışlar: Bu karışım Bektaşi tekkelerinin bulunduğu yerlerde belli oluyor. Hatta bu durum, F.W. Hasluchk'un dikkatini çekti.

Yirmi yıl önce, Mostar'a giderken, ben bir Bogomil mezarlığını gezdim. Ona yakın, Blagaç'ta, 1644 senesinde inşa edilmiş güzel bir Bektaşi Tekkesi vardı.

Prof. Jukov'un makalelerini okuduktan sonra yeni bir soru önüme çıktı: Orta Çağda yaşayan aykırı inançlar ve sezgici bilgi topluluklar ile Sufilik tarafından etkilenen mezhepler birbirine karışmış olabilir mi ve bu karışım ne derecede olabilirdi?

Böyle bir sorunu çözmek için biz daha hazır değiliz. Bunu yapabilmek için değişik sezgici bilgi (gnostik), evrensel, dualist cereyanlarını derinden araştırdıktan sonra birbiri ile karşılaştırmak gerekiyor.

Bu cereyanların müşterek idealleri vardır: hoşgörülük, insan severlik, şiddetten kaçma. Hepsi kurulan düzene ve resmi dine karşı idiler.

Pavlikanlar, Bogomiller, Katarlar veya Sunniliğe karşı olan mezheplerin ise benzer tarafları vardır: sezgici bilgi, evrensellikten gelen inançlar.

Söylediğim gibi, bu benzer tarafları karşılaştırmak ve izlemek için daha hazır değiliz. Bunu yapabilmek için araştırmaların hem Türk dünyasının hem de Bizans dünyasının beraber çalışmaları gerekiyor.

Böyle bir araştırma eski İran memleketlerinden ta Akdeniz'e kadar yetişecek ve bin yıllık bir zamanı kaplayacak.

Böyle bir konuyu ancak önsezimizle idrak edebiliriz. Fakat geniş ölçüde ve ortaklaşa yapılan araştırmalar sürebilirse ilginç ve değişik neticelere varabiliriz.


NOT: Bu bildiri, Kültür Bakanlığı ile Anadolu Erenleri Kültür ve Sanat Vakfı işbirliğinde, 23-28 Ekim 2000 tarihlerinde, Ürgüp / Nevşehir'de gerçekleştirilen Uluslararası Anadolu İnançları Kongresi bildirilerinden hazırlanan, Ervak Yayınları, Bilim Kültür Dizisi ULUSLARARASI ANADOLU İNANÇLARI KONGRESİ BİLDİRİLERİ adlı kitaptan alınmıştır.

--------------------------------------------------------------------------------

Çevrimdışı paşalıoğlu

  • paşalıoğlu
  • Yönetici Yardımcısı
  • Lahana Turşusu
  • *****
  • İleti: 2208
  • Cinsiyet: Bay
PAVLİKİANLAR (PAULİCİENLER) BÖLGESİ VE ALEVİLİĞE ETKİSİ
« Yanıtla #14 : Ocak 12, 2009, 01:56:03 ÖÖ »
[

A. PAVLİKİANLAR (PAULİCİENLER) BÖLGESİ VE ALEVİLİĞE ETKİSİ

Şeyh Hasanlı Aşireti oymak ve obaları; Heterodoks Hristiyan bir halk olan Pavlikienler denen Anadolu yerli kaviminin Kale ve metruk köylerine 13. yüzyılda yerleştiklerini kaynaklardan bilmekteyiz. Kısaca, Pavlikienler kimlerdir?

 “Antakya Patriği Samosatlı Paul (260-272), bir halk adamı, Esafil-i Nas’tan biriydi. Sonunda patriklikten alındı. O’na göre Meryem’den doğan, Tanrı İsa Kelâm (Logos) değil, düpedüz bir insandı. İsa; insan halinde gelmiş Tanrı değil, Tanrı’laşan bir insandı.”

“İşte bu Samosata (Urfa-Edessa’nın kuzeyinde bir kent)’lı Paul; Manihaist olmakla itham edilen Paulicien’lere adını vermiştir.”

“Halbuki bunlar, dualist olup iki prensibe bağlanmış olmalarına rağmen (aglebi ihtimal red maksadıyla), Mani’yi aforoz etmişlerdir. Bu prensiplerinden biri “gelecek dünyayı” idare edecek Semavi Peder olup, diğeri maddi dünyasını yaratan kötü bir hakim (demiurgos) idi...”

“Hrıstiyanlığı İncil’e uygun ilk şartlarına (insanlar arasında salt eşitlik şartlarına) iade etme amacına gütmeleridir. Bunlar resmi Kilise ve Manastır hayatına hiçbir değer tanımayıp, kendilerini tathir edici rituslara vakfetmişlerdir.”

“Çok ezaya göğüs gerdiler, memleketlileri Şiiler gibi (32.a); sonunda X. yy.’da bunlar Trakya’ya nakledildi, Anadolu’nun “temizlenmesi” babında. Ama onlar orada Bogomilism’i doğurdular.”

“Bunlardan bir kısmı da İslam’a girdi... Çok önemli bir hususa işaret etmekte yarar var. Heterodoks Hristiyan doktrini salikleri, İslami kabul ettiklerinde, bu dinin de heterodoks tarafına intisab etmişlerdir.” (32.b)

Ernst Honigmann’ın “Bizans Devleti’nin Doğu Sınırı” adlı eserinde yukarı Fırat Havzası ve yukarı Kızılırmak Havzası, Kapadokya ve Peri çayı yöresinde Paulikianların bulunduğu belirtilmektedir.
           
 Adıyaman’ın Samsat ilçesinden Giresun’un Şebinkarahisar ilçesine dek, Divriği’den Munzur sıra dağlarına kadarki bölgede, Heterodoks Hiristiyan olan Paulikienler denen halkın yerleşim coğrafyasıdır.

 8. Yüzyıl Malatya’yı Arapların almasıyla ve özellikle de Battal Gazi’yle birlikte Paulikienler yarı-İslam yarı-Hristiyan inançlı topluluk olurlar. Bu dönemde bölgede onun üzerinde dil konuşulmakta,onlarca din ve inanç vardır. Battal Gazi menakıb ve destanlarına bakıldığında görülecektir ki; kadın ve erkek tipleri ve inanç motifleri Paulikien kökenlidir.

Araplarla hareket eden bu topluluğu Bizans’lılar cezalandırır, Bizans orduları kalelerini yıkar, köylerini yağmalarlar, yakaladıklarını da Trakya ve Balkanlara sürerler. Kaçanlar ise, Munzur Dağlarına sığınırlar.

Balkanlara gidenler, Bogomiller olarak tarih sahnesine çıkarlar. Honigman’a ve bizim yörede saptamamıza göre: Tephrike (Divriği), Taranta (Darende), Arguan (Arguvan), Amara (Amran Köyü), Mut (Mut Kalesi,Mutmur köy), Arga (Akçadağ), Hasan Batrik (Fethiye Köyü), Tnoha (Tohma Çayı ve Köyü), Murenik (Mineyik Köyü), Kurtikion (Urtuk, Rutik Mezrası), Abrik (Arapgir), Kharpazuk (Harpuzik Kalesi, mezrası), Berdek (Pertek), Ashar (köy ve kale kalıntısı) Bhoşheyn (köy ve kale), Hastek (Kale), Saldek, Pagnik, Venk, Ecuze, Vahşen, Hinge, Parçikan, Narmikan, Şotik gibi yüzlerce yerleşim birimi, köy, kasaba ve kale; Paulikien (Paulicien, Polisyen) toplumunun yaşadığı meskûn alanlardır. (33)

Malatya Emiri Ömer İbn Abdullah döneminde Paulikienler Fırat’ın doğusuna doğru yerleşirler. Malatya Emiri, Arguvan’i Paulikienlere bağişlar. Bu yöreye yerleşen halk daha sonra, liderleri Karbeas yönetiminde Tephrike (Divriği)’yi başkent yaparak, 845 yıllarında; askeri disiplinli ve halkın örgütlendiği bir devlet kurarlar. (34)  Onuncu yüzyılda Bizanslıların Paulikienlere karşı şiddet ve katliam uygulamaları sonucu, bu halk diğer kavim ve aşiretlere karışarak erimiştir.

Nuri Dersimi; “Bizanslılar Ermeni Devletini yıktıktan sonra, Dersimlilerden de, ele geçirdiklerini Trakya’ya sürgün etmişlerdir...” demektedir. (35) Bu anlatımıyla Nuri Dersimi kendisiyle çelişkiye düşmektedir.Çünkü bu kavim Kürt değildir.
M. Şerif Fırat ise; “Balaban Aşireti’nin Dimetoka’dan geldiğini”, söylemektedir ki, N. Dersimi’yle aynı görüştedirler. (36)
Balaban Aşireti; Paulikienlerin bir unsurudur.Onuncu yüzyılda Balkanlara Bizanslılar tarafından sürülmüş; Bogomilleşen bu aşiret daha sonra Saru Saltık vasıtasıyla İslamlaşmış, eski yurtları olan Malatya, Tunceli ve Erzincan yörelerine tekrar dönmüşlerdir. Balaban Aşireti; Türkmen ve Paulikien karışımı bir oymaktır. Balıyan Aşireti’nin bir bölümü de böylesi bir karışımdır. Görüşmemizde; Malatya Baliyan Aşireti üzerine araştırma yapan; H. N. Şahhüseyinoğlu’da aynı şeyleri ifade etmiştir.

Anadolu bir kavimler kapısıdır. Saf bir ırk aramak olanaksızdır. Genelde baktığımızda Türk kültürü ve Heterodoks İslam anlayışı vardır ki, bu durum sadece Alevilerde değil, Sünni Türkler’de de kısmen gözükmektedir. Şamanizmin ve Atalar kültünün gelenekselleşerek ülkemiz toplumuna yansımasıdır.

Şeyh Hasanlı Aşireti ilk önce; Eski Malatya’nın (Battalgazi ilçesi), Fırat Nehri’nin doğu yakasında ki Paulikienlere ait Muşar, Kezirbet Kaleleriyle Mar Ahron Kilisesi ve Mukaddes Dağı çevresinden Arapgir’e ve Hozat’a değin uzanan coğrafi bölgeye yerleşmişlerdir. Şeyh Hasan’ın zaviyesini kurduğu Onar Köyü arazileri de eski metruk Paulikien yerleşim birimleridir. Köyün kuzey doğusuna doğru uzanan bağlık ve bademlik yöre, “Kalecik” olarak anılan mıntıka, Paulikienlere ait bir kaledir, ve duvar kalıntıları durmaktadır. Bağlık yaparken, tevek dikmek için hendekler açılırken çok sayıda anbar küpleri çıkmıştır. “Serikli” denilen kale kalıntısında da “gözetleme kulesi” vardır. Kule’nin kayalık bölümünde kaya mezarlar vardır. “Gügeyik” denilen semt yine eski bir Paulikien yerleşim birimi ve kale kalıntısıdır. Burada, eskiden kalma tarihi çeşme halen kullanılmaktadır. Kalenin içinde de bağ ve bahçeler vardır. Arapgir’den gelen Roma dönemine ait “Bağdat yolu”nun güzergâhı, Gügeyik’ten geçerek Keban ve Harput’a doğru gitmektedir. Bağdat yolunun taş kaldırımları ve kilometre taşı yine eski bir kalıntı olan “Kayalısu” mezrasının üstünde bozulmadan bugüne dek kalmıştır. Aynı yol üzerinde “Kemerin yeri” denilen mıntıkada Kilise ve Han kalıntıları vardır.

Arkeolog Dr.Kaygusuz; “Onar Köyü arazileri, Eski Tunç çağı’ndan bu yana beş bin yılı aşkın bir süredir kesintisiz yerleşmeye sahne olmuştur” demektedir ki, bizim çeşitli kaynaklardan araştırmalarımızı da doğrulamaktadır. Bu yörede saptayabildiğimiz kadarıyla; “Gölpahar, Rutik, Hanburnu, Maksut Ziyareti, Gölöğü, Vançukuru, Kiliseyeri, Hanınyeri, Serikli, Dutağac,Yabanlıyeri, Gügeyik, Ahpahar, Kuyucak” gibi onlarca  kalıntı merkezleri eski köy ve kale yerleri  vardır.

Türkmen oymakları buraya gelmeden önce, Anadolu’nun yerli halkları yörede yaşamakta idiler. Bu toplulukların hepsi yok olmamışlardır. Ya da,”göğe ağıp uçmamışlar”dır. Bu topluluklardan arta kalanlar, Şeyh Hasanlı obalarına katılmış olabilirler. Gügeyik denilen köyde Şeyh Hasan’ın geldiği dönemde insanların yaşadığı bilinmektedir. Bu köyde yaşayanlar Paulikienlerden başkası olamaz. Çünkü o dönemde Arapgir’de yoğun bir Ermeni nüfusu vardir ki, bunlarla ilgisi yoktur. Heterodoks Hristiyan olan Gügeyikli Paulikienler, Heterodoks İslamlaşarak Türkleşmişlerdir. Şeyh Hasan’ın yöredeki misyonu da, bir dini önder olarak yerel halkları Müslümanlaştırmaktır ve yapmıştır. Katılımlarla çoğalan ve güçlenen Şeyh Hasanlı oymaklar; mağaralardan ve çadırlardan çıkarak, ev yaparlar, göçerlikten yerleşik düzene, hayvan yetiştiriciliğinden, tarım toplumuna geçerler. Alaeddin Keykubat’ın münbit bir toprak olan Şeyh Çayırı arazilerini vermesi de kanaatimizi doğrulamaktadır.

(Alıntı: İSMAİL ONARLI)


 
« Son Düzenleme: Ocak 12, 2009, 02:01:04 ÖÖ Gönderen: paşalıoğlu »