Sitemiz Onbinlerce sayfa ve özgün fotoğraf içermektedir. Aradığınıza kolay ulaşmak için yukarıdaki arama kutusunu kullanabilirsiniz. İlginiz için teşekkür ederiz! - Please use this search for thousands of articles from our site

Gönderen Konu: Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları  (Okunma sayısı 10743 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 16"
« Yanıtla #15 : Kasım 15, 2006, 09:21:55 ÖS »
III) "Seriat Ahlakiligi"nin "Koruyucusu" Rolünde Görünen Din Adami, "Müstehcen" Sayilmak Gereken Seyleri dahi "Seriat Verileri" Olarak Insanlarimiza Belletmekten Geri Kalmaz.:

Ahlak bekçiligi görevini üstlenmis görünen seriatçi'nin agzindan "müstehcen" sözcügü düsmez. Sözlüksel anlamda "açik saçik", "ayip", "asagilik" ya da"bayagilik" vs gibi anlamlara gelen bu sözcügü, her vesileyle müslüman kisi'nin karsisina dikerek güya ahlakiligi korumak ister. "Müstehcen'dir" diyerek kitap toplatir, ya da "Sanat adina sehvete prim vermem" diyerek sanat eserlerine musallat olur. Kültürce ve fikriyatça yetersiz bulunmak itibariyle ne bilimselligin ve ne de güzel sanat'larin hiç bir türünü degerlendirecek kertede bulunmadigi halde insan'i "uygar" yapan ne varsa her seye karsidir. Sundan habersizdir ki ahlakilige ters düsen sey "çiplaklik" ya da "seks" konulari degil fakat yalanciliktir, sahtekarliktir, oy yatirimi yaparak cahil halki kandirmaktir. Bu habersizlik içerisinde bir yandan heykel, resim, tiyatro, müzik vs... gibi güzel sanat'larin her dalina saldirirken, diger yandan insanlarimiza, akli sasirtici seylerin din kisvesi altinda belletilmesine araç olur. Tüm olarak seriat yayimlarini (ve bu arada Diyanet Isleri Baskanligi'nin halkimiza din verileri olarak sundugu seyleri) söyle bir karistiriniz ve orada bulduklarinizi seriatçi'nin "müstehcendir" diye saldirdigi seylerle kiyaslayiniz: iste o zaman seriatçiyi kendi silahlariyle hizaya getirmenin mümkün oldugunu anlayacaksinizdir. Ne yazik ki aydinlarimiz bu yayimlari incelemek ve elestirmek geregini duymazlar. Oysa ki seriat'in iç yüzünü bilmeden seriatçi'yi susturmak ve bu milletin basina bela olmaktan çikarmak mümkün degildir. Kisaca fikir edinmek üzere bir iki örnekle yetinelim:

Diyanet'in Sahih-i Buhari Muhtasari... adli yayimin 1.cildi'nin 215 sayfasinda yer alan su satirlari beraberce okuyalim: (Nebiyy-i Ekrem ... buyurdu ki, (erkek kadinin) dört subesi arasinda oturup da dokundurdu mu (her ikisine) güsul vacib olur".

Din adamlarimizin aydinlatmasi sayesinde ögrenmekteyiz ki burada geçen "dört sube" deyiminden anlasilmak gereken sey "kadinin iki kolu ve iki bacagi (ya da baldiri)'dir". "Güsul" sözcügü'nün sözlüksel anlami "seriata göre yikanma" olduguna göre yukardaki hükmü, herkesin anlayabilecegi bir sekilde, söyle okumak gerekir: "Erkek kadinin iki kolu ve iki bacagi arasina oturup dokundurduktan sonra her ikisinin yikanmasi gerekir".

Simdi farz ediniz ki san'at galerilerinden birinde, bir erkekle bir kadinin bu sekilde kucak kucaga sarilmisligini temsil eden bir resim ya da bir heykel bulunuyor. Kusku etmemek gerekir ki seriatçi zihniyet, "müstehcen'dir" diyerek bu eseri ortadan yok ediverecektir. Oysa ki bu eser, yukarda söz konusu satirlarin resim ya da heykel'e dönüstürülmüs seklidir ve bu satirlar da Buhari' nin Ebu Hüreyre'den rivayet ettigi bir hadis-i serif'dir; halkimiza din diye verilir.

Yine Diyanet'in ayni yayimlarinin 1. cildi'nin 222 sayfasinda, "hayizli" (adet'li) durumda bulunan kadinla sevismenin "halal" oldugunu öngören ve sevisme seklini gösteren su hükmü okuyalim: "Aise... söyle demistir: Içimizden (yani ümmehat-i Mü'mininden) biri haiz olup Nebiyy-i Ekrem... de kendisi ile mübaseret arzu ettigi zaman ona hayzin hemen bidayetinde iken futa baglamasini emreyler ve ondan sonra mübaseret ederlerdi..." . . .

Burada geçen "mübaseret" sözcügünün anlami "tutusmak" ya da "girismek"tir. Her kesin iyice anlayabilmesi için din adamlarimiz yukardaki hadis hükmünü halkimiza aynen su sekilde naklederler: "...Aise ... anlatiyor: Esleri olan bizlerden biri adet gördügü zaman Allah'in Resulü (adet gören esine, göbekle dizleri arasini örten) genisçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra onun gögüslerine yönelirdi". (Bu alinti için Ali Riza Demircan adindaki bir din adaminin Islam'a Göre Cinsel Hayat adli kitabina bakiniz. Istanbul 1986, Cilt I, sh. 219).

Ayse'nin bir baska anlatisi da aynen söyle: "(Esleri olan) bizlerden biri adet gördügü zaman Allah'in Resulü ona göbekle dizler arasini örten bir ortü örtünmesini emir buyurur, sonra da tenlerin temasini içerir sekilde onunla kucaklasip yararlanirdi" (Demircan adindaki din adaminin ayni kitabindan. Cilt I, sh. 218-9).

Bu satirlari yine resim ya da heykel sekline dönüstürüp seriatçi'nin karsisina dikiniz ve ne yapacagini izleyiniz. Resmi ya da heykeli mutlaka yok edecek fakat bunlara kaynak olan hükmü insanlarimizin beynine siringa etmege devam edecektir.

Yine Diyanet'in yayimlari arasinda yer alan Kur'an'in Türkçe anlami adli kitabi açiniz ve "Cennet" tanimiyle ilgili hükümleri ve bu arada Sebe Suresi'ni okuyunuz. Karsiniza güzel kizlarla ilgili su satirlar çikacak: "Gögüsleri yeni tomurcuklanmis huriler..." (K. Sebe 34). "Din bilgini" diye bilinen Prof. Gölpinarli bu ayet'i aynen söyle naklediyor: "memeleri yeni sertlesmis kizlar" .

Bu dogrultuda olmak üzere yine Diyanet yayimlarinin bir yerinde su yazilidir: "Cennete girecek olan müslüman erkeklerden her birinin iki kadini vardir ki vücudunun letafetinden iki baldiri (kemiginin) iligi etinin üstünden görünür" (Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasari... Cilt IX, sh. 42-44 hadis no. 1342 ve 1343)

Yine din adamlarimizin "cinsel" bilgi olmak üzere halka ögrettikleri sudur ki Tanri kadinlara "ters yoldan", yani "arka organ'dan" degil fakat sadece "ön organ'dan" temas etmeyi emretmis ve bu nedenle Bakara Suresi'nin 223cü ayet'ini indirmistir ki söyledir: "Kadinlariniz sizin ekim alaniniz; tarlanizdir. O halde (ön organ olan) tarlaniza ne sekilde isterseniz o sekilde varin..." .

Her ne kadar cinsi münasebet sirasinda "arkadan gelerek önden temas" mümkün ise de arka organ'dan temas asla caiz degildir. Bu hususu açikliga kavusturmak maksadiyle din adamlarimiz, Huzeyme b. Sabit'in su sözlerini naklederler: "Bir sahabi Allah'in Resulü'ne kadinlara arka organlarindan yaklasmanin hükmünü sordu. Allah'in Resulü -'halaldir-' buyurdu. Fakat o kisi huzurundan ayrildiginda onu çagirtarak sordu: -'Sen arkadan gelerek önden temas etmeyi mi sordun?-. (Bunu sordunsa) evet o halaldir. Yok arkadan yaklasarak arka organdan temas etmeyi sordunsa, hayir (o halal degil haramdir)... Kadinlara arka organlarindan temas etmeyiniz-'..." (Demircan adindaki din adami'nin söz konusu kitabindan aynen alinmistir. Bkz.:Cilt I, sh. 227-8).

Öte yandan Diyanet yayimlarina göre orucu bozan hallerin ne oldugunu gösteren hükümlere de kisaca göz atmak yararli olacaktir. Bunlar arasinda "ölü insan vücudu ile ya da hayvanla cinsi münasebet", ya da "öperken men'inin gelmesi", ya da "Ön ve arka mahallin gayrisi bir yere (karin ve uyluk gibi) sürtmekle yahut istimna (el ile oynayarak) inzal vaki olmasi", ya da "Tenasül uzvuna sivi veya kati ilaçlar sürülmesi", ya da "Oruçlu oldugu halde uyuyan bir hanima esinin uyandirmadan münasebette bulunmus olmasi" gibi haller vardir ki "kaza" ya da "kefaret" orucunu gerektirir (Bkz: Diyanet Dergisi Cilt XI, sh.6; ve Diyanet Gazetesi 1970, Sayi 3, sh. 14) .

Bu hükümlerin her birisi, din adamlari tarafindan, halkimiza "hadis-i serif" olmak üzere belletilir. Simdi bunlardan her birini resim veya heykel olarak sekillendirip halkin görmesi için san'at galerilerinden birinde sergileyiniz. Seriatçi'nin tepkisi yine ayni olacaktir: akli bile çile'den çikartici bir mantikla: "Sanat adina sehvete prim vermem" diyerek resim ve heykel'leri parçalayacak ve fakat yukardaki hükümleri halka din diye vermekten geri kalmayacaktir, çünkü ona göre bu hükümler "müstehcen" degil "kutsal" nitelikte seylerdir.

Söylemeye gerek yoktur eger bu hükümler (ve benzerleri) "müstehcen" degil ise, bu taktirde seriatçi'nin "müstehcendir" diye hiç bir san'at eserine saldirmamasi gerekir. Ancak seriatçi'nin öylesine köhne, öylesine çag gerisi kalmis bir zihniyeti vardir ki, tipki diger her konuda oldugu gibi, "müstehcenlik" konusunda da bu ülkeyi utanç duvarina çevirmekten baska ise yaramaz.

Fakat din adami için önemli olan sey bu degildir; önemli olan sey kadinlarin açik basla dolasmalarini, erkekle bir arada bulunmalarini ya da el sikismalarini vs... yasaklayan, resim heykel gibi seyleri "müstehcen" sayan seriat hükümlerini uygulamak, ve uygularken de kendisini seriat ahlakiliginin koruyucusu rolünde bulmaktir. Oysa ki korudugu sey, çogu kez "müstehcen'dir" diyerek kötüledigi seylerden farksizdir, daha dogrusu kendi deyimiyle "hücnet"' in ta kendisidir 237.

Yukariya aldigimiz örnekler, Diyanet Isleri Baskanligi ve din adamlarimiz tarafindan halkimiza ögretilen hükümlerden sadece bir kaçidir 238. Yetmis bine yaklasik Cami'de ve binlerce din okulunda milyonlarca insanimiza ve yarinin kusaklarina seriat emirleridir diye daha nice benzeri seyler belletilir: Örnegin "Öperken meni'nin gelmesi", ya da "Arada bir özrü yokken kadinin her hangi bir yerine dokunarak meni'nin gelmesi", ya da "Dübüre konan ilacin içeriye ulasmasi", ya da "Oruçlu oldugu halde uyuyan bir hanima, esinin uyandirmadan münasebette bulunmus olmasi" , ya da "Kadinin dört subesi (iki kol, iki ayak) arasina oturupta dokundurulmasi", ya da kadina "arkadan gelerek ön organdan temas edilmesi" vb... gibi.

Cinsel iliski (seks) konularinda kisileri bilgi sahibi yapmanin gerekliligi kuskusuz ki yadsinamaz. Ancak bu bilgiler müspet bilim ve saglik kurallarina ve akil verilerine yatkin olmalidir ki yararli olabilsin. Aksi taktirde kisileri ilkel birakma bakimindan sakincali sonuçlar dogurur. Iste din adamlarimizin, 1400 yil öncelerin din ve dünya anlayisina uygun olmak üzere hazirlanmis din kurallarini, akil süzgecinden hiç geçirmeden halkimiza ögretirlerken olusturduklari sonuç böyle bir sonuçtur.

Din adamlarimiz, bir yandan "edeb", "ahlak" deyimlerini agizlarindan eksik etmeyerek "müstehcen"'dir diye san'at yapitlarina saldirirlarken, diger yandan da edeb ve ahlak verileriyle asla bagdasmaz seyleri seriat hükümleri seklinde halka ögretmekten geri kalmazlar. Biraz önce verdigimiz örnekleri biraz daha açikliga kavusturmak üzere din adamlari tarafindan halkimiza belletilen bazi seriat hükümlerine göz atalim:

Din adami'nin söylemesine göre Tanri, kadinlara "ters yoldan", yani "arka organ'dan" degil fakat sadece "ön organ'dan" temas etmeyi emretmis ve söyle demistir: "Kadinlariniz sizin ekim alaniniz; tarlanizdir. O halde (ön organ olan) tarlaniza ne sekilde isterseniz o sekilde varin..." (K. 2 Bakara 223).

Her ne kadar cinsi münasebet sirasinda "arkadan gelerek önden temas" mümkün ise de arka organ'dan temas asla caiz degildir. Bu hususu açikliga kavusturmak maksadiyle din adamlarimiz, Huzeyme b. Sabit'in su sözlerini naklederek Muhammed'in: "Kadinlara arka organlarindan temas etmeyiniz" diye emrettigini bildirir 239.

Yine din adami'nin Diyanet Isleri Baskanligi yayinlarina dayali olarak ögrettigine göre tenasül uzvu'nun "ser'den" korunmasi, müslüman kisi'nin ilk dikkat etmesi gereken seylerdendir. Sehl Ibn-i Sa'd ' in rivayetine göre Muhammed: "Her kim... iki budu arasinda bulunan (uzv-i tenasül) ünü (serden esirgemeyi) bana tazmin (ve te'min) ederse ben de, o kisiye Cennet'i te'min ederim" demistir 240. Ayrica da tenasül uzvuna sag el ile dokunmamak gerektigini belirtmek üzere: "Sizin biriniz ... çis ettigi zaman ... sag eliyle tenasül a'zasina dokunmasin, (Helada) silindigi zaman da sag eliyle istinca etmesin, silinmesin!..." diye bildirmistir 241.

Öte yandan namaza çikan kisi'nin elbisesindeki erkek men'i'sinin yikanmis olmasina dikkat etmek gerekir, Ayse'nin söylemesi söyledir: "(Muhammed'in) rubasinda cenabet eserini yikardim da elbisesinde (yer yer) su islakligi göründügü halde namaza çikardi..." 242.

Bunun gibi cinsi iliski sirasinda "men'i kahtina" ugrama konusu da unutulmamistir. Ebu Said-i Hudri 'nin rivayetine göre Muhammed, bir gün Ensar'dan birini görmek ister ve haber gönderir. Adamcagiz o sirada cinsi münasebette bulundugu için isini yarida birakmak zorunda kalmistir: "(O zat) basi damlaya damlaya geldi. (Muhammed ona) -' Galiba seni aceleye getirdik-' buyurdu. -'Evet-' dedi. Bunun üzerine (Muhammed) buyurdu ki sayet isin aceleye gelir, yahud (meni) kahtina ugrarsan sana (yalniz namaz) abdesti lazim olur" 243.

Cinsi münasebet sirasinda kisi'nin meni'sinin gelmemesi hali de önemli sayilmis olmalidir ki Zeyd b. Halid' in bir gün Osman b. Affan'a: "(Bir kimse) mucameat eder de menisi nazil olmazsa ne (yapmalidir) dersin?" seklinde soru sormasi üzerine Osman söyle yanit vermistir: "Namaz için abdest aldigi gibi abdest alir, bacaklari arasini yikar... Bunu ben (Muhammed'ten) isittim..." 244.

Kadin'in bacaklari arasina oturup aska gelmenin de, temizlenmek bakimindan, ihmal edilmedigi anlasilmaktadir. Ebu Hüreyre'nin rivayeti söyle: "(Erkek kadinin) dört subesi arasina oturup da dokundurdumu (her ikisine) gusül vacib olur". Diyanet Isleri Baskanligi'nin "aydinlatmasi" sayesinde ögrenmekteyiz ki burada sözü geçen "dört sube" deyiminden "iki ayak ve iki kol", veya kadinin "baldiri, uylugu" anlasilmak gerekir 245.

Kadin'larin "haiz" (aybasi) halinde iken erkeklerle iliskileri konusu da yine din emirleriyle düzene baglanmistir. Din adami, aybasi hali'nin kadinlar için "eza" ve "pislik" oldugunu ve bu gibi hallerde erkeklerin onlardan uzak durmalari gerektigini bildirmek üzere su ayet'i belletir: "Sana hayizdan sual ediyorlar. Onlara de ki hayiz ezadir, pistir. O halde zaman-i hayizlarinda kadinlardan irakca durunuz. Onlar temizlenmedikce kendilerine tekarrüb etmeyiniz yaklasmayiniz). Tetahhur ettiklerinde (temizlendiklerinde) Allah'in emrettigi üzere yanlarina variniz" (K. 2 Bakara 222) 246.

Her ne kadar hayizli kadina yaklasmak (daha dogrusu onunla cinsi münasebette bulunmak) yasaklanmis ise de bunun disindaki yaklasmalara izin verilmistir. Örnegin kadin hayizli iken kocasinin basini tarayabilir ya da onun kucagina oturmus olarak Kur'an okuyabilir. Ayse'nin rivayeti söyle: "Ben hayiz iken (Tanri elçisi) ... basini kucagima yaslar, sonra Kur'an okurlardi... Onun basini hayiz iken tarardim". 247

Bunun gibi koca da, hayizli karisi ile yatakta koyun koyuna sarilmis olarak yatabilir, onu oksayip tenine dokunabilir, bedeninden yararlanabilir, yeter ki duhul etmeye. Ayse söyle der: "Tanri elçisi ile bir abaya bürünerek yatiyorduk; derken adetimi gördüm. (Yavascacik) sivisip hayza mahsus elbisemi giydim. -'Adetin mi geldi?' diye sordular. -'Evet-' dedim. Bunun üzerine beni çagirdilar. Saçakli kadifenin altinda kendileriyle yattim..." 248.

Yine ayni sekilde koca, hayizli olan karisini karsisina çekip onun göbek üstü vücud kisimlarini öpüp oksayabilir, memelerine sarilabilir. Din adamlarimiz bu konuda Ayse'nin su rivayetini naklederler: "Esleri olan bizlerden biri adet gördügü zaman Allah'in Resulü (adet gören esine, göbekle dizleri arasini örten) genisce bir örtü örtünmesini emreder, sonra onun memelerine yönelirdi". 249

Yine din adami'nin bellettigi seriat esaslarina göre oruçlu durumda iken kadinlara yaklasmak, Kur'an'in Bakara Suresi'nin 187.ci ayet'ine ve bu ayetle ilgili hadis'lere uygun olmak gerekir ki esas itibariyle cinsi münasebet disinda kalan sevisme hallerini kapsar: örnegin kadinin dilini emmek ya da vücudunun her yanindan yararlanmak gibi. Cinsi münasebete oruçlu iken degil fakat oruç tutulan günün gecesi için izin verilmistir. Bakara Suresi'nin 187.ci ayet'i aynen söyle: "Oruç tuttugunuz günlerin gecesi kadinlariniza yaklasmaniz size helal kilindi.... Allah nefsinize güvenemeyeceginizi biliyordu, bu sebeble tevbenizi kabul edip sizi affetti... Mescidlerde itikafa çekildiginizde kadinlariniza yaklasmayin..." (K. 2 Bakara 187)

Din adami bu tür kurallari, tipki digerleri gibi, Muhammed'in izledigi davranis örnekleriyle ögretir ki bunlardan biri Ayse'nin rivayetine göre söyledir: "Nebi... oruçlu iken takbil eder (öper), mülamese (tenini tenime dokundurur) ve muaneka buyururdu (kucaklasir, sarmas dolas olurdu)..." 250.

Öte yandan Kur'an'in Nebe Suresi 'nin 31-34 ayet'lerinde Cennet'teki "memeleri yeni sertlesmis kizlar" dan söz edilir 251. Ebu Hüreyre 'nin rivayetine göre Muhammed: "(Cennete girecek olan müslüman erkeklerden) her birinin iki kadini vardir ki vücudunun letafetinden iki baldiri (kemiginin) iligi etinin üstünden görünür" demistir 252.

Bunun gibi cinsi münasebetin her safhasi, örnegin kadini yataga sokup Kible yönüne çevirdikten sonra duhul etmek, duhul ederken Tanri'nin adini anmak gibi her davranis, inceden inceye seriat emirleriyle ayarlanmistir.

Bu tür emirlerin hiç birisi din adamina (ve seriatcilara) göre "müstehcen" sayilmaz; ama falanca kitabin filanca sayfasindaki ask sahnesi, ya da sergilerdeki resim ve heykel'ler, ya da meydanlara dikilen san'at yapitlari müstehcendir.

"Müstehcenlik" anlayisi bu olan din adami, güya "uygar görüslü ögrenci yetistirme" hevesiyle bugün dahi onalti, onyedi yasindaki liseli kiz ögrencilere "Giyilen seyin darligindan ötürü avret uzvunun belli olmasinin" namaza engel olmadigini, din bilgisi olarak belletmekle mesguldur 253.

Müstehcen nitelikteki seylerin "kötü" sonuçlar doguracagini anlatmak maksadiyle din adami bir de kadinin kadina "mübasereti" (çiplak sürtmesi) örnegini verir ve bu tür davranislarin aile felaketi yaratacagini belirtir. Dayanagi su tür hükümlerdir "Kadin kadina mübaseret etmesin (çiplak sürtmesin). Sonra kocasina öbür kadini -kocasi ona bakip görüyorcasina- vasif ve ta'rif eder (de bir fenaliga sebeb olur)" (Bkz. Sahih-i... Cilt XI, sh. 325, hadis no. 1827) 254.

Bu hükme göre iki kadinin çiplak tenlerini birbirlerine sürtmeleri, ya da bir çarsaf, bir yorgan içinde birbirlerine tenleriyle dokunmalari yasaktir. Yasak olmasinin nedeni bu tür davranislarin güya aile felaketi sonucunu yaratmasidir. Çünkü, din adami'nin seriat kaynaklarindan naklen bildirmesine göre, çiplak tenlerini birbirlerine bu sekilde dokunduran kadinlardan her biri, olup biteni kocasina anlatirken iliskide bulundugu kadinin güzelligini de "ta'rif ve tavsih" edecek ve bunu yapinca da kocasi o kadini hayalinde canlandirip asik olacak ve sonunda karisini bosayip o kadinla evlenecektir. Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarina göre Kabusi 'nin söylemesi aynen söyle: "Eger kadin zevcine, temas ettigi kadinin güzelligini ta'rif ve tavsif ederse, zevci o kadinin hüsnü anina aldanarak kendisini bosayip onu almasi, hatta evli ise kocasindan bosanmak çarelerini aramasi umulur ki , bütün bunlar kadinin kadina mübaseretinin tevlid ettigi aile felaketleridir" (Bkz. Sahih-i..., Cilt XI. sh. 326) 255

Öyle anlasiliyor ki din adami, kadini "aklen dun" görme aliskanligi içerisinde, kendi kendini gülünç durumlara düsürmekten kurtulamiyor. Çünkü hangi akla hizmettir ki kadin, baska bir kadinla çiplak sekilde temas etsin de sonra gelsin kocasina bunu anlatsin ve anlatirken de o kadinin güzelligini tanimlasin! Anlatacagi varsa da, bu yukardaki din emrinden haberi oldugu an anlatmaktan vazgeçeçegi muhakkaktir. Yukardaki örnek gösteriyor ki kadini akilsiz ve saf sanan din adami, "aile felaketini" önleyecegim diye kadinin kadina "çiplak sürtmesini" (mübaseretini) önlemek degil fakat adeta bilmeden tesvik etmektedir. Çünkü bu tür bir davranisinin aile felaketini doguracagini düsünen bir kadin, baska bir kadinla "mübaseret" ettigini kocasindan söylemektense elbetteki gizlemeyi tercih edecek ve bu yasamini sürdürecektir.
« Son Düzenleme: Kasım 15, 2006, 09:29:53 ÖS Gönderen: Laz Cihan »

Karalahana Karadeniz Forum

Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 16"
« Yanıtla #15 : Kasım 15, 2006, 09:21:55 ÖS »

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 17"
« Yanıtla #16 : Kasım 15, 2006, 09:26:09 ÖS »
Kadin'i "Aklen ve Dinen Dun" Nitelikte Göstermek ve Her Hususta Küçültmek Suretiyle Toplumsal Geriliklerimize Neden Olan Seriat Düzeni'nin Uygulayicisi Olarak Din Adami.

Gelismemis toplumlarin özelliklerinden biri de kadini küçültmek, arka plana itmek, erkege kul duruma getirmektir. Avustrulya vahsilerinin yasamlarini inceleyen bilim adamlarinin izlemleri sudur ki vahsi kabile'lerde erkegin kadina karsi tutum ve davranisi pek olumsuzdur. Kadini asagi görmek, ona hükmetmek, hatta hasin ve sert davranmak erkegin sanindandir. Bu kabilelerde erkek, kendisine es alacagi kadini vahsi usullerle ele geçirir. Genellikle kadin dahi bunun böyle olmasini ister. Örnegin çesme basinda acaip sesler çikaran, bagirip çagiran kadin, bu davranisiyle es aradigini anlatmis olur. Bunu farkeden erkek, o kadini saçlarindan çeke çeke sürükleyerek evine götürür. Evlenme isi böylece tamamlanmistir.

Ilkel toplumlarda kadini dövmek yine erkegin sanindan olup erkekliginin adeta vazgeçilmez bir sartidir. Erkegin toplum içerisindeki yeri ve degeri buna göre olusur. Her kadin, kocasinin kendisine karsi sevgi besleyip beslemedigini, yedigi dayaga göre hesaplar. Hatta çogu zaman kendi kendisini yaralamak, vücudunda yara bere izleri yaratmak suretiyle komsularina, kocasindan dayak yemis oldugu kanisini yaratmak ister; gururunu bununla korumus oldugunu düsünür ve mutluluk hisseder. Çünkü bilir ki kocasindan dayak yemeyen kadini komsular, kocasi tarafindan sevilmeyen kadin gözüyle göreceklerdir 256.

Ne üzücüdür ki 21.inci yüzyil'a yaklastigimiz bu dönemde tüm Islam ülkelerinde halk yiginlarina ögretilen seyler arasinda kadinin "aklen ve dinen dun" olmasiyle, ya da iki kadinin tanikliginin bir erkegin tanikligina denk bulunmasiyle, ya da koca'nin karisina dayak atmasiyle, ya da kadinlarin çogunlugunun Cehennemlik sayilmasiyle, ya da "sutresiz" olarak namaz kilanin önünden "esek, köpek, kadin vs" gibi seylerin geçmesi halinde namazin bozulmasiyle ilgili (ve daha bunlara benzer nice) hükümler vardir.

Kendi ülkemizde Diyanet Isleri Baskanligi ve din adamlarimiz bu tür hükümleri insanlarimiza belletirler 257. Nice "aydin" geçinenlerimiz arasinda kadini dövmekle ilgili hükümleri gerekli ve hatta kadin bakimindan gurur yaratici nitelikte bulanlar vardir: kadinlara kocalarindan dayak yemenin faziletlerini anlatmaga çalisirlar. Avustrulya yerlilerinden farkli olduklari tek husus kadina atilacak dayagin "kadinin vucudunda fazla yara bere birakmayacak sekilde" olmasi gereginden ibarettir.

Bu vesile ile animsatalim ki kadini asagilatan hükümlerin bekçiligini yapmak hususunda din adami'nin en büyük destegi erkek sinifidir. Bu sinif, 1400 yil boyunca "kul" olarak seriat'in emirlerine boyun egen ve bundan dogma ezikligin tesellisini ancak din adaminin agzindan çikan "kadin aleyhtari hükümlerde" bulan bir siniftir. Bu hükümlere göre kadin sadece erkege itaat, onu hosnud kilmak, onun her türlü istek ve kaprislerine, sehvet isteklerine uymak durumunda degildir; sadece dayak yemek durumunda degildir; sadece bu yer yüzündeki esitsiz durumunun gelecek dünyada da devamina razi olmus degildir; bunun da ötesinde, her türlü küçültülmelere boyun egmek zorunlugu içerisindedir: "Namazi (bozan) seyler Köpek, esek, domuz ve Kadin'dir" ya da "Ugursuzluk üç seyde vardir: kari'da, ev'de ve at'da", ya da "(Cehennem'in çogunlugunu kadinlar olusturur)" ya da "Kadinlar fitne kaynagidir" ya da "Kadinlar insanin karsisina seytan gibi çikarlar" , ya da "Kadinlar küfürbazdirlar, nankördürler ve onlari bu kötülükte gececek bir baska yaratik yoktur" ya da "Kadinlar arasinda saliha kadin, yüz tane siyah karga arasinda alaca bir karga'ya benzer" seklindeki (ve daha nice benzeri) hükümler bunun nice örneklerindendir 258 .

Ve iste kadini bütün zavalli durumlarda tutabilmek için din adami, kadinin lehinde imis gibi görünen seriat hükümlerine sarilir. Örnegin "Kadinlarla hosca, güzellikle geçinin. Sayet onlardan hoslanmayacak olursaniz (tahammül edin, zira bilinmez) belki Allah sizin nefret ettiginiz bir seyi bol bol hayirla doldurmustur" der (Bkz. K. 4 Nisa 19) . Ya da: "Bir kimse kadinina bugz etmesin, zira hoslanmadigi huylari varsa, ona mukabil memnun olacagi huylari da vardir" seklinde ögütte bulunur; ya da "Analarin ayaklari altinda Cennet'ler yatar..." seklindeki hükümleri hatirlatir ki bunlar kadinlari hoslandirmaga yeter.

Ancak ne var ki bu hükümlerin her birinin altinda yine de kadini asagilatan hususlar gizlenmistir. Örnegin "Analarin ayaklari altindan Cennet'ler yatar" seklindeki sözler kadini yüceltmek için degil fakat erkegin hizmetine sokmak için söylenmistir; çünkü kadin Cennet'e gidebilmek için kocasi'nin iznini almaga ve alabilmek için de onu her hususta hosnud etmege mecburdur. Ancak bu sartla Cennet'e girebilir. Fakat Cennet'e girdikten sonra orada kocasiyle yasayacak degildir; çünkü kocasi Cennet'in hürileriyle basbasadir 259. Fakat kadinlar bunun böyle oldugundan genellikle habersiz bulunduklarindan sanirlar ki yukardaki hükümler kendilerini yüceltici nitelikte seylerdir. Ve iste bu tür hükümleri sergilerken din adami "Kur'an'in 14 asir önce ilan ettigi kadin haklari bugün hala ulasilamamis bir yüceliktedir" seklinde konusmaktan geri kalmaz 260.

Gerçek sudur ki kadin sinifini bu sekilde birazcik pohpohladiktan sonra, onlari artik erkegin hizmetine ve köleleligine sokmak kolaylasir. Bu konuda din adaminin elinin altinda sayisiz denebilecek kadar çok seriat hükümleri vardir ve o bunlari en büyük bir ustalik ve kurnazlikla kullanmasini bilir.

Bir kere her seyden önce "Allah kimini kimine üstün kilmasindan ötürü ve erkeklerin mallarindan sarf etmelerinden dolayi erkekler kadinlar üzerinde hakimdirler. Iyi kadinlar gönülden boyun egendir" (K. 4 Nisa 34) seklindeki verileri belletirken Tanri'nin erkekleri "güçlü, kuvvetli ve maddi tesekkül bakimindan kadindan üstün" yaratmis oldugunu belirtir; üstelik bir de erkelerin kadinlari yedirip içirdiklerini, giydirdiklerini, yani her türlü masraflarini ve ihtiyaçlarini karsiladiklarini ekler. Ancak eklerken sunu gözardi eder ki erkegin her türlü hizmetini gören kadinin hakkini erkek yedirmek, içirmek, giydirmek suretiyle ödeyemez ve bazi hallerde de erkegi yedirip içiren ve giydiren kadin'dir: tipki Hatice'nin Muhammed için yaptigi gibi. Bilindigi gibi Muhammed, Mekke'de çobanlik yaparken kendisinden 15 yas büyük Hatice adinda zengin bir kadinla evlenmis ve rahata kavusmustur. Nitekim bunun böyle oldugunu "Yoksul oldugum yillarda (Hatice) varligini benimle paylasti" diyerek ortaya vuran kendisidir.

Yukardaki hususlar bir yana fakat din adami bir de seriat'in kadinlari gerçekten asagilatici ve küçültücü nitelikteki sayisiz hükümlerini, belli etmeden sokusturma taktigindedir. Bu hükümlerin basinda kadinlarin "aklen ve dinen dun (eksik)" yaratildiklarina dair hükümler gelir. Bunlari açiklarken din adami, kadinin tanikliginin erkegin tanikliginin yarisi olduguna ve hayiz gördügü zaman namaz kilmaktan ve oruç tutmaktan yasaklandigina dair hükümleri siralar261. Örnegin Diyanet Isleri Baskanligi'nin Sahih-i Buhari Muhtasari... adli yayimlarinin birinci cild'inin Fihrist kisminin "Kitabü'l Hayz" bölümündeki bir Kesim'in basligi aynen söyledir: "Kadinin dinen ve aklen erkeklerden dun olduguna dair Ebu Said hadisi". Bu hadis'in metni'ni ve açiklamasi'ni içeren 223.sayfada da su hadis hükmü yere almistir: "Kadinin sahadeti erkegin sahadetinin yarisi degil midir?... Iste bu (kadinin aklinin) eksikligindendir..." Hemen hatirlatalim ki Muhammed bu sözleri Bakara suresi'nin 282.ayet'indeki hükme atfen söylemistir. Bu hüküm bilindigi gibi "Erkeklerinizden iki sahid tutun; eger iki erkek bulunmazsa ... bir erkek (ile) ... iki kadin olabilir" seklindedir.

Söylemeye gerek yoktur ki bütün bunlari "Iki kadinin tanikligi, bir erkegin tanikligina bedeldir" tümcesiyle ifade etmek mümkündür. Ancak ne var ki bu ayni Diyanet, aydin siniflarin karsisina bu gerekçe ile çikmayi göze almaz. Bundan dolayidir ki: "Yayimlarimizda böyle bir cümle yoktur" diyerek gerçek disi bir deyanla isin içinden siyrilmak ister 262. Bununla beraber inkar'in beyhude oldugunu ve yalaninin nasil olsa anlasilacagini bildigi için bu sefer kadinlarin ev isleriyle mesgul olmak yüzünden çesitli islemlere (örnegin kisiler arasinda yapilan sözlesmelere) seyrek tanik bulunduklarini, olaylari hatirlamalarinin zor oldugunu ve iste bu nedenle "hafizalarinin zayif kaldigini" söyleyerek iki kadinin tanikliginin bir erkegin tanikligina bedel oldugunu belirtir. Daha baska bir deyimle kadin sinifinin Tanri tarafindan aklen ve dinen "dun" (eksik) yaratilmis gibi göstermenin Tanri'nin yüceligi ve adaleti fikrine ve akla ve mantiga ters düsecegini ve böyle bir gerekçenin çagdas zihniyet sahiplerince gülünç karsilanacagini, kötü bir etki yaratacagini, üstelikte kadinlarin büyük çogunlugunu muhtemelen ayaklandiracagini bildigi için, kurnaz bir bulusla "hafiza zayifligi" yorumuna basvurur.

Kuskusuz ki "hafiza zayifligi" nin, kadinlar açisindan "aklen ve dinen eksik yaratilmis" olmaga kiyasla daha az incitici, ya da hatta ev isleriyle ugrasma nedeninden dogmasi itibariyle "serefli" bir sey sayilabilecegini hesaplamistir. Ancak hesaplayamadigi sudur ki ev isleriyle ugrasmanin hafizayi zayiflatan bir yönü yoktur ve ev isleriyle mesgul nice kadin vardir ki kocasindan hem aklen ve hem de hafiza bakimindan çok üstündür. Kaldi ki eger ev islerine benzer hizmetlerde çalismak hafiza zayifligina sebeb olsa idi, bu taktirde asci, bulasikçi, kahya vs gibi islerde çalisan erkeklerin dahi "yarim sahid" sayilmalari gerekirdi.

Fakat Diyanet, yukardaki kurnazliga yönelirken dahi seriat'in bu konudaki olumsuz diger verilerini gizlemekten geri kalmaz. Örnegin, kadini erkegin hizmetinde tutabilmek için seriat'in uyguladigi insafsiz bir taktik vardir ki "Hüccet-ül Islam" diye bilinen Gazali 'nin kaleminde söyle siritir: "Evlenmekteki dördüncü fayda, evi süpürmek, kaplari temizlemek, yatak sermek, yemek pisirmek gibi ev islerinden kurtulmaktir. Insanoglunun sehvet hissi olmasa da ev isleriyle ugrasmasi çok zordur. Çünkü bu gibi zaruri isler zamaninin çogunu alir... Bunun için Ebu Süleyman Darani - Iyi bir kadin... erkegin sehevi hissini tatmin ve ev islerini tedvir etmekle onun huzur içinde hem diger islerini ve hem de Allah'a karsi kulluk ve ibadetini yapabilmesini te'min eder- demistir" 263.

Dikkat edilecek olursa "insanoglu" sözcügü sadece erkekler için kullanilmistir; kadin muhatap edinilmemistir; sadece erkegin sehvet gailesini gidermek, ev islerini görmek (böylece onu bu pis ve zor islerden kurtarip ibadet edebilmesini ve Cennetlere gitmesini ve oradaki güzel hurilere kavusmasini saglamak) üzere yaratilmis gibi tanimlanmistir.

Fakat Diyanet bütün bunlara bir de "ev islerini görmek yüzünden hafiza zayifligi" formülünü ekleyivermistir. Bununla beraber asil inandigi sey, yine tekrar edelim, kadin'in "aklen dun" ve "iradece güçsüz" bir yaratik ve bu nedenle erkegin "yarisi", bir bakima onun "mali" oldugudur. Çünkü sirtini dayadigi ve kendi yayinlariyle ortaya vurdugu seriat hükümlerine göre kadin erkegin emrine verilmistir. Bu emirlerde "Erkekler kadinlar üzerinde hakimdirler" (K. 4 Nisa 34) diye belirtilmistir. Gazali gibi temel kaynaklar, bu emirlere dayanarak: "Çünkü erkek tabi degil metbu'dur; amir mevkiinde kadin degil erkektir" ; "Nikah kadinlar bakimindan bir nevi cariyeliktir"; "Nikah kadinlar için bir nevi kölelik ve esarettir; kadin tamamen efendisinin emrindedir...Efendisine olan itaatinin mükafati olarak (Cennet'e gider)..." diye söylemislerdir 264.


I) Din adamlari seriat'in kadini "Aklen ve dinen dun" ve "iradece kit" yaratilmis ve bu nedenle "amme velayeti islerine getirilemez" seklinde gören hükümlerinin en kararli uygulayicsidirlar.
Din adamlarimiz, yukarida degindigimiz seriat hükümlerini halka belletirlerken kadini sadece "Efendisine mutlak itaat etmek", sadece "Yarim sahid" saymak bakimindan degil ve fakat diger bütün hususlarda da yetersizlik içerisinde gösterirler ve gösterirken de hep ayni gerekçeye, yani "kadinin aklen ve dinen dun" ve "iradece zayif" yaratildigi varsayimindan hareket ederler.

Verilebilecek nice örneklerden bir ikisini belirtmek gerekirse Diyanet'in yayinlarindan olan Sahih-i Buhari Muhtasari... 'nin 4.cild'inin 219.sayfasinda, kadinlarin yolculuga çikarlarken kocalarinin ya da yakinlardan birinin vesayetine muhtaç bulunduklari hususu ile ilgili su satirlari okuyalim: "Islam dini kadinin ...bünye ve iradesindeki fitri za'fa mebni muayyen hususta kadini, mehariminden bir erkegin vesayetine vermistir. ki, kadinin uzak bir mesafeye gidebilmesi...için zevcin veya bir mahreminin bulunmasini sart kilmasi bu cümledendir..." (Sahih-i..., Cilt IV, sh. 219) )265.

Yukarda geçen "iradesindeki fitri za'f" tümcesinin Türkçe'de "yaradilis itibariyle iradece güçsüz" anlamina geldigi düsünülecek olursa Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, Diyanet araciligiyle, kadina bakis açisinin ne oldugu kolaylikla anlasilir.

Diyanet'in yukarda adi geçen yayinlarinin 10. cild'inin 449.sayfasinda yer alan 1660 sayili hadis: "Mukadderatini bir kadinin eline veren millet felah bulmaz" seklinde olup Baskanligin su açiklamasini içermektedir: "Islam hukukunda amme velayeti denilen devlet teskilati riyaseti ancak erkek bir vatandas tarafindan temsil olunur. Bu, millet otoritesini temsil edecek mevkie kadin intihap edilemez. Çünkü kadinin fitrati bir çok cihetlerden bu çok agir vazifeyi deruhte etmege müsait degildir. Bunun için Islam hukukunda... devlet riyasetine intihap olunabilmesi hususunda kadin için hiç bir hak kabul edilmemistir" (Sahih-i... , Cilt X, sh. 449 ve d.)266

Görülüyor ki Diyanet'in halka bellettigi o'dur ki kadin'in kamu yöneticiligi gibi görevlere gelmesini önleyen sey yaratilisindaki eksikliktir: yani "aklen ve dinen dun" olusudur, "iradesindeki fitri za'f" tir.

Animsatalim ki Islam'da kadin, sadece devlet baskanligina degil fakat siyasi ve idari görevlere de (örnegin kadilik, hakimlik, kaymakamlik, vs) hep bu nedenlerle layik görülmemistir. Gazali: "Yarim tanik durumunda sayilan ve erkegin hakimiyeti altina sokulan (kadin) nasil yargiç olabilir?" derken bunu anlatmak istemistir. Bu görüs günümüzde de öylesine geçerlidir ki Diyanet Isleri Baskanligi, Danistay kararlarindan birine siginarak, kadinlarin "Kaymakam" dahi olamayacaklarini su sekilde açiklamistir: "(...) tarih boyunca -istisnalar disinda- durum bu degil midir? Medeni Kanuna göre de aile reisi erkektir. Danistay karari ile sabittir ki, bugün modern Türkiye'de kadin kaymakam olamamaktadir" 267.

Bu açiklama Diyanet'in hem bilimsel dürüstlükle bagdasmaz yönünü ve hem de bilgi kitligini bir kez daha ortaya vurmaktadir. Bilimsel dürüstlükle bagdasmayan yönü sudur ki kadinlara kaymakamlik görevini reddeden Danistay karari, seriat kaynagindan esinlenmis bir karar degildir; yani Danistay, "akil yetersizligi" gerekçesiyle kadinin "yönetici", "idareci" vs. olamayacagi ilkesinden hareket etmis degildir. Sadece fiziki yetersizlik gerekçesine baglanmistir; daha dogrusu kaymakamlik görevinin dag'da bayirda dolasmayi, suç isleyenlerle çarpismayi vs gerektirdigi için kadinlarin fiziki yapi itibariyle bu islere yatkin olmamalari nedenlerine dayatilmistir. Oysa ki Diyanet'in gerekçesi, kadinlarin "aklen dun yaratilmis olduklari ve bu nedenle erkekler üzerinde emredici bir durum kazanmamalari" nedeniyle kaymakamlik yapamayacaklari hususunu kapsamaktadir. Görülüyor ki Diyanet, Danistay kararini kendisine kalkan yaparken bu karari Danistay'in öngördügü gerekçeden farkli bir gerekçeye dayatmak suretiyle göz ardi etmistir.

Aslinda Danistay karari yukardaki sekliyle dahi tenkid edilmege muhtaçtir, çünkü eger "fiziki yapi" kistasi geçerli sayilacaksa bu taktirde kadinlari tarla islerinde çalistirmamak gerekir. Oysa ki Anadolu'da tarla ve çiflik isleri kadinin sirtindadir. Kaldi ki kaymakamlik gibi dagda ve bayirda dolasmayi gerektiren görevleri erkekler kadar, hatta daha da iyi bir sekilde basarabilecek kadinlar çoktur.

Yine bunun gibi eger kadinlarin kaymakam olmalari, Diyanet'in sandigi gibi, erkeklerin kadinlar üzerinde hakim olmalarini öngören hükümlere aykiri düsüyor ise, bu taktirde kadinlarimizin Devlet ve Hükumet görevlerine getirilememeleri, örnegin Bakan, Yargiç vs olamamalari, Devlet dairelerinde ya da özel sektörde erkeklere emir verebilir islere alinmamalari gerekir. Oysa ki kadinlarimiz, Atatürk'ten bu yana Bakanlik, Yargiçlik, Milletvekilligi, Kaymakamlik vs gibi , "amir" mevki'inde is görmegi gelenek edinmislerdir. Atatürk sayesinde bu uygarliga ulasan Türk kadinini bu mesleklerden yoksun kilmak ve yeniden seriat felaketine sokmak, bugün artik akli basinda hiç kimsenin düsünebilecegi bir sey degildir.,


Din adamlarina yol göstericilik yapmakla görevli Diyanet Isleri Baskanligi, kadin'i erkegin hakimiyeti altinda göstermege çalisirken: "Tarih boyunca-istisnalar disinda- durum bu degil midir?" diyerek hem bilimsel gerçeklere ters düsmekten ve hem de Türk tarihini inkar etmekten çekinmez. Baska milletleri bir kenara birakalim, fakat Türk'ün islam'lastirilmasindan önceki tarihini söyle bir karistiracak olsak görürüz ki kadin, her bakimdan erkege esit durumda bulunmak bir yana, fakat tek basina ya da kocasi ile birlikte Devlet baskanligi ya da Vali'lik gibi görevler yüklenir, toplumu yönetir, ordu'nun basinda savaslar verirdi ve bu durum "istisna" degil fakat "kural" idi. Eger Türkler bu geleneklerini koruyabilmis olsalardi bugün yeryüzü'nün en uygar toplumlarindan biri olabilirlerdi.

Yine bunun gibi Diyanet Isleri Baskanligi, kadinin aklen "dun" ve "zayif" oldugu kaziyesinden hareketle, Kur'an'in Nisa Suresi'nin 5.ci ayeti hükmünü insanlarimiza su sekilde belletir: "Allah'in size geçinmek için verdigi mallarinizi akilsizlara vermeyin; onlari riziklandirin, yedirin..." (K. 4 Nisa 5). Belletirken de, erkekleri adeta ikaz edercesine, Ibn-i Abbas'in, ayetle ilgili su yorumuna yer verir: "Malina kiyma! Allah sana o mali temlik buyurmamistir; onu sana hakikatte vesile-i maiset (geçim vesilesi) kilmistir. Böyle iken sen onu karina yahud ogullarina verirsin de sonra onlarin elindeki servete bakar muhtaç olursun. Hayir ey mü'min, öyle yapma! Malini siki tut; onu islah ve hüsnü idare et! Esasen sen, onlara yedirmege, giydirmege ve her türlü ihtiyaçlarini te'mine mecbursun!" (Sahih-i... Cilt VII, sh. 298))268

Yine bunun gibi Diyanet ve din adamlarimiz, Kur'an ve hadis hükümlerine (örnegin Nisa suresi'nin 11-14,176 ayet'lerine) dayali olarak, veraset bakimindan kadin'a ait hakkin, erkegin yarisi oldugunu belletmekte kusur etmezler (Sahih-i..., Cilt XII, sh. 243) 269


II) Kadin sinifini küçültücü, özgürlükten yok edici ve erkege boyun egdirtici seriat hükümlerini uygulamak suretiyle din adamlari, erkek sinifini hosnud etme siyasetini güderler:
Kadin üzerinde üstünlük taslamak, kadini "tabi" kendisini "Seyyid", "Efendi" durumunda saymak, zaman zaman kadina dayak atmak, diledigi an kadini bosamak, miras paylasiminda onun iki misline konmak, "mehri" az tutmak vs... gibi seyler müslüman erkegine mutluluk veren seylerdendir. Bundan dolayidir ki seriat, kadini erkegin boyundurugu altina sokucu ne varsa her seyi düsünmüstür. Erkek sinifini "kul" niteliginde bir yaratik kilip Tanri'ya kolaylikla boyun egdirtebilmesinin nedenlerinden biri de budur.

Öyle anlasiliyor ki erkeklerimiz, Islam'in kadinlara reva gördügü hükümleri kesfeder olduklari oranda, mutluluga kavusmaktadirlar; onlarin bu ilkel yönlerini çok iyi bilen din adamlarimiz da, seriat verilerine sarilip bu "mutlulugu" arttirici vesile ve firsatlari degerlendirmekten geri kalmamaktadirlar. O kadar ki erkeklerin kiskançliklarini önlemek amaciyle kadinlarin güzel görünmelerini yasaklayici hükümlerden tutunuz da kadinlari kocalarinin sehvet gailelerini karsilamaga zorlayici hükümlere varincaya kadar ne varsa her olumsuzlugun bekçisi kesilmislerdir.

Gerçekten de din adam'larimiz, kadinlarin güzel görünme isteklerini baltalamak için, Kur'an'in "hicab" ayet'lerini (yani kadin'larin örtünmelerini öngören emirlerini) sergilemekle yetinmezler bir de su veya bu sekilde süslenmelerini (örnegin dudaklarina boya sürmelerini ya da güzellik için dögün vurmalarini ya da vurdurmalarini) ya da "isveli" sekilde konusmalarini, erkeklerle el sikismalarini vb... yasaklayici emirleri sergilerler. Güzel görünmek için süslenmenin Tanri iradesine ters düstügünü belirtirler ve Muhammed'in su sözlerini örnek verirler: "Güzellik için dögün vuran ve vurduran ve bu suretle Allah'in yarattigi hüsnü zatiyi tagyir eden kadinlari Allah rahmetinden uzaklastirsin" (Sahih-i... , Cilt V. sh. 351) 270.

Bu emri belletirlerken de güzel görünmek için dudaklara boya sürmenin ya da baska sekilde süslenmenin "Allah'in yarattigi fitri güzelligi tagyir etmekten (bozmaktan, degistirmekten) ibaret oldugunu" söylerler ve söyle ahkam yürütürler: "Islam dini, fitri (yaratilistan) bir din olmak i'tibariyle insanlarin bütün tutum ve davranislarinda tabii olmalarini, yapmacik ve sahte her islem ve eylemden kaçinmalarini istiyor: güzellik de bunlardan biridir. Akli basinda bir insan için Tanri'nin verdigi güzellik disinda bir güzellik aramak ve bulmak mümkün müdür?. Sayed mümkün olsaydi insanlari en güzel sekilde yarattigini bildiren Tanri bizi o sekil ve surette, örnegin dudaklarimizi daha kirmizi yaratirdi. Tabii olmayan güzelliklerin fenaligina isaret ederek söylenen -'Bu süs, kiçina dögün vuran kadinin dogal olmayan güzelliginden daha tiksindiricidir-' sözü Arablarda ata sözleri olmustur" (Sahih-i... ,Cilt V. sh. 351)271.

Ancak ne var ki kadinlarin güzel görünmelerine engel olurlarken erkeklerin, aklasan saçlarini ve sakallarini boyamalari ve daha dogrusu "süslenmeleri" için Muhammed'in emirlerini belletirler. Söylemeye gerek yoktur ki saç ve sakal'in aklasmasi bir bakima ihti yarlik alametidir; saç ve sakali boyamak bir tür süslenmektir ki erkekleri daha genç göstermege yarar. Bundan dolayidir ki Muhammed müslüman kisilere saç ve sakal'lari kina ile boyamalarini emretmistir. Fakat muhtemelen bunu süslenme niteliginde göstermemek için müsrik'lere ve Yahudi'lere muhalefet olsun diye yaptirmak istemistir. Nitekim sakal birakmak ve biyiklari kesmek hususunda Ibn-i Ömer'in rivayetine göre söyle demistir: "Müsriklere (her hal ve hareketinde) muhalefet ediniz (ve benzemeyiniz). Sakallarinizi birakiniz, biyiklarinizi da iyice ve derince kesiniz" (Sahih-i..., Cilt XII, sh. 1) 272

Sakallari boyamak hususunda da Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre söyle demistir: "Ashab'im! yahudiler, hiristiyanlar sakallarini boyamazlar., siz onlara muhalefet ediniz (kina ile boyayiniz)" (Sahih-i..., Cilt XII, sh. 111) 273

Daha baska bir deyimle din adamlari, bu tür buyruklara sarilarak kadin'in süslenmesini Tanri'nin isteklerine aykiri bulurlarken erkegin süslenmesini uygun bulmak suretiyle ayricalik yaratmis olurlar.

Öte yandan sehvet sorunlarini da erkegin keyfine göre ayarlamak üzere: "Kisi kadinini (cinsi mukarenet için) yatagina da'vet eder de kadin imtina ederek zevc asabi bir halde gecelerse, Melekler o kadina sabaha kadar la'net ederler" (Sahih-i..., Cilt IX, sh. 33) 274 seklindeki hükümleri her kesin görebilmesi için yil takvimlerinin sayfalarina varincaya kadar geçirmeyi ma'rifet bilirler. Nitekim Diyanet'in 1991 yili için hazirlattigi yillik Takvim'in sayfalarindaki çesitli seriat hükümleri arasinda yer alan ve cinsi münasebet sorunlariyle ilgili yukardaki hadis'in, sehvetine düskün kocalar bakimindan çok "yararli" oldugu anlasilmistir.

Yine bunun gibi din adamlari, kadina verilecek mehrin az tutulmasi konusunda da erkeklere seriat verilerinin kurnazliklarini ögreterek kadin sinifina azizlikte bulunmayi ihmal etmezler. Bu konuda el'lerinde nice hükümler vardir ki bunlar arsinda Nisa Suresi'nin 24.cu ayeti ile Muhammed'in sözleri ve eylemleri vardir. Nisa Suresi'nde söyle yazilidir: "... Kendinize... mallarinizla kadinlar edinip evlenmeniz helal kilinmistir. Fakat onlardan yararlanmaniza karsilik, söz vermis oldugunuz mehirlerini verin. Mehrin kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karsilikli anlasmanizda size günah yoktur..." (K. 4 Nisa 24).

Her ne kadar mehrin miktarinda indirim yapilmasi iki tarafin anlasmasina birakilmis gibi görünürse de her bakimdan imtiyazli durumda bulunan koca'nin bu pazarliktan daha karli çikacagi ve kadina mümkün oldugu kadar az mehir ödeyecegi asikardir. Üstelik de din adami, koca lehine is görmek üzere Muhammed'in kadina az mehir vermek hususundaki tutum ve davranislarini örnek vermek maksadiyle Ömer b. el-Hattab'in su sözlerini nakleder: "Kadinlarin mehirinde asiri gitmeyin. Sayet o, Allah'tan takva yahut dünyada bir seref saglamis olsaydi, Peygamberimiz buna sizden ziyade layik olurdu. Nitekim o, hanimlarindan ve kizlarindan hiçbirine 12 okka, 480 dirhemden daha fazla mehir uygulamadi". 275


III) Kadin'i "kötülük" ve "fitne" kaynagi sayan ve bu nedenle asagilatan, özgürlükten yoksun kilan seriat hükümlerinin altinda erkegi aciz ve zavali bir yaratikmis gibi tanimlayan bir anlam yattigindan habersizdir din adami:
Belki çogumuz bilmeyiz fakat durum su ki seriatçi zihniyete göre erkek, "sehevi" duygular konusunda kendisine hakim olamayacak derecede zayif ve bu nedenle nefsini yenemeyen bir yaratiktir; kadin ise, erkegin aklini basindan alabilecek kadar tehlikeli bir seytan'dir, "fitne kaynagidir".

Bunun böyle oldugunu anlatmak maksadiyle din adami: "siz kadinlarin düzeni (fitnesi) büyüktür" ("Inne keydekünne azim") (K. 12 Yusuf 28) seklindeki hükümleri ve ayrica da: "Kadinlar insanin karsisina seytan gibi çikarlar..." seklindeki hadis'leri tekrarlamaktan bikmazlar 276

Böyle oldugu içindir ki bu "zavalli" erkegi, bu çok "tehlikeli" seytan(!)'a karsi korumak gerekir; çünkü erkek, kendi akli ve zekasi ve iradesiyle sehvet duygularini frenlemeyi, sabretmeyi beceremez; bu isi yapmaga muktedir degildir; yani nefsini yenip sehvetine hakim olabilecek güçte degildir. O kadar degildir ki, kadin'la basbasa kalmak ve konusmak bir yana, fakat onu surda burda, örnegin sokakta gördügü hallerde dahi bastan çikmaga hazirdir.

Iste erkek bastan çikmasin diye seriat düzeni, kadinin özgürlüklerini kismak, hatta yok kilmak yolunu seçmistir, ki kadini çarsafa sokmak, eve kapamak, erkeklerle bir arada bulundurmamak ya da konusturmamak, konusurken hos bir eda ile konusmasini ayarlamak gibi hususlar bu uygulamanin bazi örneklerindendir. Din adam'lari seriat'in bu konudaki emirlerini harfiyen uygulamaga çalisirlar. Bunlardan bir kaçini belirtmek üzere, önce su hükmü beraberce okuyalim: "Kadinlar insanin karsisina seytan gibi çikarlar. Bir kadini görüp heves ettiginiz vakit, hemen kendi ailenize müracaat edin" . Bu hükmü pekistirmek için de su örnegi verirler: "Resul'i Ekrem (sokakta) bir kadin gördü ve hemen hanimi Zeyneb'in odasina giderek onunla halvet oldu" 277 .

Yani biz erkekler, sokakta yürüyen bir kadini görüpte heveslendigimiz an, hemen eve dönüp esimizle cinsel iliskide bulunmaliyiz ki azginliktan kurtulabilelim ve kadinlara saldirip sarkintilik etmekten kaçinabilelim!

Öte yandan, yine din adami'nin seriat'a dayali olarak konusmasina göre erkek, sadece kadini görmekle bastan çikmaz; onun sesini duymakla dahi azginlasir; hele bu ses "isveli" (hos edali) olursa, azginliginin siniri yoktur. Çünkü "kadin sesinde cinsel bir içerik vardir " ve "Kadin sesi erkekler tarafindan cinsellikle yorumlanabilir" 278. Bundan dolayidir ki erkeklerle konusan kadinlarin, erkekleri bastan çikarmayacak bir ses tonu ile konusmalari gerekir. Bunu saglamak içindir ki Muhammed , kadinlarin "isveli" bir sesle ("hos bir eda" ile) konusmalarini yasaklayan su ayet'i Kur'an'a koymustur: "Eger Allah'in yasalarina geregince bagli kalmak istiyorsaniz, yabanci erkeklerle konusurken hos bir eda ile konusmayin. Yoksa kalbinde (cinsel) hastalik bulunan kimse (cinsellik) ümidine kapilir..." (K. 33 Ahzab 32).

Ve iste din adami, zavalli ve "aciz" erkek sinifini kadinlarin "isveli" bir sesle ("hos bir eda") ile konusmalarina karsi korumak için seriat'in bu tür bu yasaklayici emirlerini uygularken, erkekleri huzura kavusturmus olmanin mutluluguna kavusur.

Erkegin "sehvet gailesi" konusundaki sabirsizligina ve "irade zayifligina" çözüm getiren diger bir seriat hükmü oruçlu durumlarla ilgili olarak söyledir: "Oruç tuttugunuz günlerin gecesi kadinlariniza yaklasmaniz size helal kilindi" (K. 2 Bakara 187). Hani sanki ramazanda cinsel iliskide bulunmaktan kaçinmak, ya da hatta 24 saatlik kisa bir süre için dahi olsa sehevi ihtiyaci bekletmek erkekler için çok güç bir seymisde bunu ancak Tanri buyruguna dayali bir gerekçe ile saglamak gerekirmis gibi din adami, yukardaki sözleri: "Allah bildi ki nefsinizi yenemeyecek, sabredemeyecek bir istir isleyeceksiniz" (K. 2 Bakara 187) seklindeki Kur'an hükmü ile tamamlar.

Din adami'nin elindeki seriat verilerinden bir digeri sudur ki erkeklerin kadinlarla beraber ve yan yana olmak üzere cenaze nakletmeleri "fesad" ve "fitne" yaratici bir is olur. Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarinda "cenaze nakli" ile ilgili olarak söyle deniyor: "Kadinlarin açik, saçik, ulça bu islere girismeleri hiç ma'kul degildir. Hele erkeklerle müstereken nakil ve ihmale kalkismalari mazinne-i fesaddir, mahall-i fitnedir" (Sahih-i ..., Cilt IV, sh. 450) 279.

Bu örnekleri çogaltmak mümkün. Fakat anlatmak istedigimiz sudur ki Kadin'in, her hususta oldugu gibi, giyim-kusam ve süslenme ya da erkeklerle bir arada bulunma vb... gibi hususlarda da kisisel özgürlügünü kisitlama usulü, çagdisi yasamlari sürdürmekten kurtulamayan din adami'nin baslica özelliklerinden biridir. Seriatçi zihniyet, her ne kadar erkegi 'üstün" ("seyyid") ve kadin'i "asagi" ("tabi") durumda kilmak için "kadin aklen ve dinen dun'dur" gibi kurnaz formül'ler bulursa da, aslinda (daha dogrusu farkinda olmadan) erkegi zayif iradeli, aciz ve zavalli bir yaratik olarak kabul eder. Kadin'in "fesad" ve "fitne" kaynagi oldugu yalanlarina sarilmasi ve erkegi onun bu yönlerinin kurbani olarak takdim etmesi bundandir.

Ancak sunu animsatmak gerekir ki Kadin'i "kötülük" ve "fitne" kaynagi olarak gören, yani erkegin bastan çikip ahlaksizliga yönelmesine vesile yaratir bir "seytan" seklinde kabul eden düsünüs, bugün artik sadece bizim gibi geri kalmis toplumlarda taraftar bulur. Bu tutum çagçil seviye'nin insanina göre ilkel bir tutumdur; ayrica da erkegi "irade gücü'nden yoksun yaratik" kertesine indiren bir davranisin ifadesidir. Çünkü erkek iradece ne kadar zayif ve kendini kontrol'den ne kadar yoksun olmalidir ki kadini çarsafsiz, basörtüsüz, ya da yirtmaçli, kisa kollu, kisa etekli gördügü an nefsini yenemeyip "fitne ve fesad'a" kapilsin ve ona saldirmaktan kendini alamasin. Sayet erkek bütün bunlari yapacak seviyesizlikten ve ilkellikten kendini kurtaracak olgunluga kavusamaz görülüyor ve kadini çuvala sokmadikça ahlakilige yönelemez diye düsünülüyor ise bu, her seyden önce Insan'i "akil" denen "nimet" ile yaratmada israr eden Güc'e karsi en büyük bir saygisizlik olur; Insan'a ve onu Yaratan'a güvensizlik demektir bu. Böyle bir güvensizligi kendisine temel edinen bir sistem, insan'in "kisisel" gelismesine hizmet edemez; nitekim seriat toplumlarinda edememistir. 1400 yillik seriat denemesi göstermistir ki kadini çarsafa tikmakla, kapamakla, olumlu hiçbir sey saglanamiyor; aksine tiktikça ve kapadikça erkek, "erkek" olmaktan çikiyor ve içgüdülerine sapli yari vahsi bir yaratik niteligine bürünüyor. Çarsaf ya da basörtüsü nedir bilmeyen gelismis ülkelerde erkek, sokakta yanindan geçen yari çiplak kadina satasmaz ve basini çevirip bakmaz bile. Kadin konusunda islenen suçlar ve kadina kötü ve saygisiz davranislar ve saldirganliklar bakimindan seriat ülkeleriyle hiç bir Bati ülkesi yarisamaz.

Sunu her vesile ile tekrar etmek gerekir ki basta giyim ve süslenme olmak üzere "hos bir eda" ile ("isveli sekilde") konusmayi yasaklamaya varincaya kadar kadinin özgürlügünü yok edebilen bir gelenek, seriat'in getirdigi ve Arap kavmi'nin karakterine uygun bir dinsel gelenektir ki Türk'e uymaz. Türk'ün Islam'i kabulden önceki yasantilarinda kadini kapamak ve erkekten kaçirmak diye bir özenti yoktur. Türk bu kötü gelenege seriat yüzünde saplandi ve çaglarin gerisinde kalmistir. Atatürk sayesinde kurtulmusken ne yazik ki simdi, yine seriat özlemcilerinin ve din adamlarinin pençesine kapilmis olarak, çarsaf ve basörtüsü özlemine sürüklenmektedir!

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 18"
« Yanıtla #17 : Kasım 15, 2006, 09:29:18 ÖS »
Din Adami Insanlarimizi Seriat OLumsuz öyküleriyle Uyutarak Akil Disi'liklara Inanan Kisiler Durumunda Tutar.

Islam seriati'ni olusturan din verileri, genellikle öykülerle (masallarla) süslenmistir ki bazilari seriat dilinde "Kissa" diye tanimlanir. Bunlar din adami'nin elinde Müslüman halklari akilciliktan uzaklastirmak için is gören birer araçtir. Bu masal'lardan pek çogu genellikle Tevrat'dan bazilari da Hiristiyan geleneklerinden kaynaklanmis seylerdir ki, her biri cazib ve "sihirli" yönleriyle halki büyüler: örnegin "yasak meyve"'yi yedikleri için Adem ile Havva'nin Cennet'ten atilmalari; ya da seytanlarin Tanri ile cebellesmeleri; ya da karincalarin birbirleriyle konusup fisildasmalari; ya da Ka'be'yi yikmaga gelen fil'lerin kuslar tarafindan taslanip kaçirtilmalari; ya da gökten inme emirlere göre develerin oturup kalkmalari; ya da kaya parçalarinin Mus'a'nin elbiselerini kapip kaçmalari; ya da magaraya siginan ya da cin'lerden ve kus'lardan olusan ordular; ya da hüngür hüngür aglayan agaç kütük'leri, ya da kafirlere doyamadiklari için sizlanan Cehennem'ler vb... bu konuda verilebilecek nice örneklerden sadece bir kaçidir.
Bu öykülerle din adami kisi'yi, sadece çocuk zekali ve düsünme gücünden yoksun yaratik kertesinde tutmus olmaz fakat ayni zamanda olumsuz bir Tanri anlayisina sürükler. Pek çok örneklerden bir ikisine deginmekle yetinmek üzere Adem'in yaratilmasiyle ilgili öykü'den baslayalim:

Din adami'nin seriat kaynagindan naklen anlattigi hikaye'ye göre Tanri: "Ben, balçiktan islenebilen kara topraktan bir insan yaratacagim" (K. 15 Hicr, 26 ve d...) diyerek Adem'i yaratir ve sonra meleklere ve digerlerine : "Adem'e secde edin" (K. 7 A'raf 11-19) diye emreder. Fakat Iblis bu emre boyun egmez ve Adem'e secde etmez. Daha dogrusu Adem'e secde etmeyi kendi haysiyetine yedirmez çünkü Adem "balçik" ve "kara toprak" gibi bayagi malzemeden ,kendisi ise "ates'ten" yani asil nitelikteki bir seyden yaratilmistir. Bundan dolayidir ki neden dolayi Adem'e secde etmedigini kendisine soran Tanri'ya kafa tutarak su yaniti verir: "Beni ates'ten, (Adem'i ise) çamurdan yarattin; ben ondan üstünüm" (K. 7 A'raf 11-19). Aslinda bu yaniti vermekle Iblis dogru'yu söylemistir, çünkü ates'in en "üstün" ve "en asil" degerde bir sey oldugunu ve Iblis'i de ates'ten yarattigini söyleyen bizzat Tanri'dir. Böyle olunca da Tanri'nin, kuskusuz ki "asil" ve "üstün" bir malzemeden yarattigi Iblis'i, "balçik" ve "çamur' gibi asagilik bir malzemeden yarattigi Adem'e secde ettirmesi uygun düsmez. Fakat buna ragmen Tanri, Iblis'in hakli direnisi karsisinda öfkelenir ve ona söyle bagirir: "In oradan! Orada büyüklenmek sana düsmez., defol , sen alçagin birisin" (K. 7 A'raf 13).

Bunun üzerine Iblis, küstah bir tavirla ve adeta Tanri'ya emir verircesine: "Insanlarin tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele" (K. A'raf 14) der. Tanri da Iblis'in istegini yerine getirerek: "Sen erteye birakilanlardansin " (K. A'raf 15) der. Görülüyor ki din adami'nin anlattigi öyküye göre Tanri adeta Iblis'e boyun egmis gibidir.

Istedigi seyi Tanri'ya bu sekilde kabul ettiren Iblis, bu kez biraz daha küstah bir tutum içerisinde Tanri'ya hitaben söyle konusur: "Beni azdirdigin için, and olsun ki, Senin dogru yolun üzerinde onlara karsi duracagim; sonra önlerinden, ardlarindan, sag ve sollarindan onlara sokulacagim; çogunu Sana sükreder bulamayacaksin" (K. A'raf, 16-17).

Dikkat edilecegi gibi bu sözleriyle Iblis, tam manasiyle Tanri'ya meydan okumakta ve insanlari ona karsi isyankar kilacagini anlatmaktadir. Her seyi diledigi gibi yaratmak ya da yok etmek gücüne sahip oldugu söylenen Tanri ise, Iblis'in böylesine küstah bir davranisi karsisinda söyle yanit verir: "Yerilmis ve kovulmussun, oradan defol; and olsun ki insanlardan sana kim uyarsa, onlari ve sizi, hepinizi cehenneme dolduracagim" (K. A'raf, 18).

Bunu söyledikten sonra Adem'e dönerek söyle der: "Ey Adem! Sen ve esin cennette kalin ve istediginiz yerden yiyin, yalniz su agaca yaklasmayin, yoksa zalimlerden olursunuz" (K. A'raf, 19).

Daha baska bir deyimle Tanri, insanlari dogru yoldan ayiracagini açikca bildiren Iblis'i yok edecek yerde serbest birakmis, ona karsi sadece lanet savurmustur. Bu serbesti icerisinde Iblis, ilk is olarak Adem ile esi Havva'nin yanina gider ve onlara söyle der: "Rabbinizin sizi bu agaçtan men'etmesi melek olmaniz veya burada temelli kalmanizi önlemek içindir... Dogrusu ben size ögüt verenlerdenim" (K. A'raf 20-21) .

Bu sözlere kanan Adem ve esi yasak edilmis olan agacin meyvelerini yerler ve böylece Tanri'nin verdigi emri çignemis olurlar. Bunu gören Tanri öfkelenip, gazaba gelir. Ancak ne var ki onlari kandiran, yani suç islemege zorlayan Iblis'i azarlayacak yerde Adem ile Havva'ya çatar: "Ben sizi o agaçtan menetmemis miydim? Seytanin size apaçik bir düsman oldugunu söylememis miydim?" (K. A'raf, 22) diye kükrer. Adem ve Havva pismanlik göstererek yalvar yakar olurlar: "Rabbimiz! Kendimize yazik ettik; bizi bagislamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" (K. 7: 23) derler. Fakat "rahim" ("esirgeyen" ve "aciyan") oldugu söylenen Tanri, onlarin pesimanliklarina ve özür dilemelerine aldiris etmez; maksadi öç almaktir, çünkü din adami'nin yine Kur'an'dan naklen bildirdigine göre Tanri "muntakim" dir, yani "intikamcidir" ve böyle oldugunu : "öcümüzü süphesiz aliriz" (K. 47 Muhammed 4) ya da "süphesiz suçlulardan öz alacagiz" (K. 32 Secde 22) seklindeki ayet'leriyle bildirmistir. Bu nedenle Adem ile Havva'yi, pesimanlik duymalarina ve özür dilemis olmalarina ragmen, cezalandirir: her ikisini de cennetten çikarip yeryüzüne gönderir: hem de onlari birbirlerine düsman kilmis olarak. Söyle der: "Birbirinize düsman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerlesip geçineceksiniz. Orada yasar, orada ölür ve orada dirilirsiniz" (K. 7: 24-25).

Din adami'nin Kur'an'dan naklen bildirdigine göre Tanri, bu olayi insanlara örnek vermis ve söyle demistir: "Ey insanogullari! Seytan, ayip yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananizi, babanizi cennetten cikardigi gibi sizi de sasirtmasin... Biz seytanlari, inanmayanlara dost kilariz" (K. 7: 27).

Görülüyor ki din adami'nin Kur'an'a dayali olarak söylemesine göre Tanri "inanmayanlari" seytan ile dost kildigini anlatmaktadir. Ancak ne var ki yine din adami'nin Kur'an'a dayali olarak bildirmesine göre insanlari "inanmayanlar'dan" ( daha dogrusu "müslüman" ya da "kafir") yapan da Tanri'dir. Nitekim bunun böyle oldugunu su sekilde bildirmistir: "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islamiyet'e açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar..." (K. 6 En'am 125). Daha basak bir deyiumle hem insanlari "inanmayanlardan" yapmakta ve yaptiktan sonra da "seytanlarla" dost kilmaktadir.

Seriat kaynaklarina dayali olarak bu öyküyü anlatan din adami'nin sözlerinden anlasilan sudur ki Tanri Adem ile Havva'yi yukardaki sekilde azarlarken seytan, pek muhtemelen bir kenara çekilmis sinsi sinsi gülmekte ve Tanri ile isbirligi yapmak üzere beklemektedir: Tanri insanlarin kalplerini dar kilip inanmayanlardan yapsin da kendisine is çiksin diye!



Din adami'nin Kur'an'dan naklen anlattigi diger bir öykü "peygamber" diye bilinen Yusuf ile ilgili olup hem bir yandan inanç farkinda dogma nedenlere dayali olarak düsmanliklar yaratmaya, hem kadinlari 'hilekar", "düzenbaz" kilikta gösterip asagilatmaya ve nihayet hem de "inanma'nin" ya da " "sapitma'nin" insan irade'sine bagli bir sey olmayip Tanri'nin keyfiligi ile olusan bir sey oldugunu anlatmaya yarar.

Hemen hatirlatalim ki Yusuf, Israilogullarina gönderildigi söylenen "peygamber" lerden biri olup Ibrahim'in ve onun oglu Ishak'in oglu Ya'kub'un ogludur. Güya bir gün babasina: "Babacigim! Rü'yam'da onbir yildiz, günes ve ay'in bana secde ettiklerini gördüm" (K. 12 Yusuf 4) der; babasi da kendisine: "Ogulcugum! Rü'yani kardeslerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar; zira seytan insanin apaçik düsmanidir" (K. 7: 5) diyerek kendisinin, Tanri tarafindan Ibrahim'e ve Ishak'a verilen nimetleri tamamlamak üzere peygamber olarak seçilecegini bildirir (K. 7: 6).

Ancak ne var ki Yusuf'un kardesleri kendisini kiskanmaktadirlar, çünkü babalarinin Yusuf'a ve onun daha küçügü olan kardesine asiri bir sevgi besledigini bilmektedirler. Bu nedenle kendi aralarinda su sekilde konusurlar: "Babamiz Yusuf'u ve kardesini (bizden) daha çok seviyor. Dogrusu babamiz apaçik bir sapiklik içindedir. Yusuf'u öldürün veya onu bir yere birakiverin ki babaniz size kalsin..." (K. 12: 8-9) derler. Ve onu öldürmektense bir kuyu'ya salip birakmayi kararlastirirlar (K. 12: 11-19) ve babalarina da: "Ey babamiz! inan olsun ki biz yaris yapiyorduk; Yusuf'u esyamizin yanina birakmistik; bir kurt onu yedi" derler ve üzerine kan bulastirilmis bir gömlegi gösterirler (K. 12:15-19). Babalari isin içyüzünü anlamistir, fakat belli etmez ve: "Sizi nefsiniz bir is yapmaya sürükledi; artik bana güzelce bir sabir gerekir; ancak Allah'tan yardim istenir" (K. 12:18) der.

Kuyu civarindan geçmekte olan bir kervan'in suculari Yusuf'u bulup çikarirlar ve Misir'a götürüp vezir'lerden birine ucuz fiyatla satarlar (K. 12: 19-20). Yusuf'u satin alan kimse karisina: "Ona güzel bak, belki bize faydasi olur yahutta onu evlad ediniriz" (K.12: 21) der.

Fakat din adami'nin anlatima göre bütün bu olan bitenler hep Tanri'nin dilegi ve bilgisiyle olmaktadir, su bakimdan ki Kur'an'da: "Biz iste böylece Yusuf'u o yere yerlestirdik, ona rü'yalarin nasil yorumlanacagini ögrettik... Erginlik çagina erince ona hikmet ve bilgi verdik. Iyi davrananlari böyle mükafatlandiririz" (K. 12: 21-22) diye yazilidir.

Yusuf'u evlad edinen adamin karisi Yusuf'a göz koymustur. Kocasi'nin evde bulunmadigi bir gün evin kapilarini kapar ve "Gelsene" der. Fakat Yusuf kabul etmez ve: "Günah islemekten Allah'a siginirim; dogrusu senin kocan benim efendimdir; bana iyi bakti. Haksizlik yapanlar süphesiz basariya ulasamazlar" (K. 12: 23) diye karsilik verir. Ancak ne var ki bunu, nefsine ve iradesine hakim oldugu için degil fakat Tanri'dan aldigi bir isaretle yapmistir. Nitekim Kur'an'da söyle yazili: "And olsun ki kadin Yusuf'a karsi istekli idi; Rabbinden bir isaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti. Iste ondan kötülügü ve fenaligi böylece engelledik. Dogrusu o bizim öz kullarimizdandir" (K. 12: 24).

Görülüyor ki Tanri Yusuf'u, kadinin isteklerine karsi durmak bakimindan pekistirmistir. Yani kötülügü ve fenaligi sadece Yusuf bakimindan engellemis fakat kadincagiza yardimci olmamistir. Yani kadinin Yusuf'u ayartmasina, gömlegine sarilmasina ses çikarmamistir.

Din adami'nin anlattigi sekliyle hikaye söyle devam etmekte: "Ikisi de kapiya kostu, kadin arkadan Yusuf'un gömlegini yirtti. kapinin önünde kocasina rastladilar. Kadin kocasina -'Ailene fenalik etmek isteyen bir kimsenin cezasi ya hapis ya da can yakici bir azab olmalidir-' dedi. Yusuf -'Beni kendisine o çagirdi-' dedi. Kadin tarafindan bir sahid: -'Eger gömlegi önden yirtilmissa kadin dogru söylemis, erkek yalancilardandir. Sayet gömlegi arkadan yirtilmissa kadin yalan söylemistir, erkek dogrulardandir-' diye sahidlik etti. Kocasi gömlegin arkadan yirtilmis oldugunu görünce, karisina hitaben: -'Dogrusu bu sizin tuzaginizdir, siz kadinlarin düzeni büyüktür-' dedi. Yusuf'a dönerek: -'Yusuf! Sen buna aldirma-', kadina dönerek: -'Sen de günahinin bagislanmasini dile, çünkü suçlusun-' dedi. Sehirde bir takim kadinlar: -'Vezirin karisi kölesinin olmak istiyormus; sevgisi bagrini yakmis; dogrusu onun besbelli sapitmis oldugunu görüyoruz'- dediler..." (K. 12 Yusuf 24-30)

Görülüyor ki koca, sirf gömlek arkadan yirtilmistir diye karisini, Yusuf'a tuzak kurmakla suçlamis ve "Siz kadinlarin düzeni büyüktür" (Inne keydekunne azim) diye azarlamistir.

Fakat Vezirin karisi, bütün bu yaptiklarina ve kocasi tarafindan yukardaki sekilde azarlanmasina ragmen bildigini okumaya devam eder ve aleyhinde konusan kadinlari evine çagirir, her birine birer biçak verir. Sonra da Yusuf'u onlarin karsisina çikarir. Kadinlar Yusuf'u görünce sasip ellerini keserler ve "... -'Allah'i tenzih ederiz ama, bu insan degil ancak yüce bir melektir'- " derler. Vezirin karisi ise: "... -'Iste sözünü edip beni yerdiginiz budur. And olsun ki onun olmak istedim, fakat o iffetinden dolayi çekindi. Emrimi yine yapmazsa, and olsun ki hapse tikilacak ve kahre ugrayacak'-..." der. Bunu uzerine Yusuf: "... -'Rabbim! Hapis benim için, bunlarin istediklerini yapmaktan daha iyidir. Eger tuzaklarini benden uzaklastirmazsan onlara gönül verir ve bilmeyenlerden olurum-' ..." der (K. 12 Yusuf 31-34) . Bunun üzerine Tanri derhal Yusuf'un yardimina kosar ve kadinlarin tuzagina engel olur. Ancak bu yardimini geregince yapmamis olmali ki "Kadinin ailesi, delilleri Yusuf'un lehinde gördügü halde, onu bir süre için hapsetmeyi uygun (bulur)" (K. 12: 35).

Neden dolayi Tanri Yusuf'un zindan'a atilmasina engel olamamistir, neden zindandan kurtarmamistir, neden kadinin kocasi olan Vezir, Yusuf'u hakli ve kendi karisini suçlu buldugu halde simdi Yusuf'u hapse attirmistir? bilinmez.

Yusuf'la birlikte zindana gençten iki kisi daha atilmistir. Bunlar Yusuf'tan rü'yalarinin yorumlanmasini isterler. Yusuf kendilerine: "Rabbimin bana ögrettigi bilgi ile, daha yiyeceginiz yemek gelmeden size onu yorumlarim.." (K. 12: 36-37) der. Yusuf bu kisilerden birisinin asilacagini, digerinin kurtulacagini haber verir ve kurtulacak olan kisi'ye: "Efendinin yaninda beni an" (K. 12: 42) diye istekte bulunur. Anlasilan Tanri'dan ümidini kesmis ve kul'lardan yardim beklemektedir. Zindan'dan çikan genç adam Misir Melik'inin yanina gider. Fakat ne var ki bu sefer seytan ise karisir ve o adama, efendisinin yanina gittiginde Yusuf'u hatirlatmayi unutturur. Yusuf bu yüzden yillar boyu hapiste kalir (K.12: 42. Her ne hikmetse Tanri sevgili Yusuf'unun azab çekmesine aldirmaz.

Yillar sonra Melik bir rü'ya görür ve rü'ya'sinin yorumlanmasini ister. Hiç kimse yorumlayamaz. Hapisten kurtulan genç kisi Yusuf'u hatirlayarak: "Ben size bunu yorumlayacagim, hele beni gönderin" der ve dogruca Yusuf'un bulundugu hapishane'ye kosar. Yusuf kendisine Melik'in rü'yasini yorumlar. Melik pek hosnud kalir ve Yusuf'un hapisten çikartilmasini emreder. Yusuf kendisinden hapse atilis sebebini arastirip gerçegi ortaya çikarmasini ister. Arastirma sonucu Vezirin karisi: "onun olmak isteyen bendim, dogrusu Yusuf dogrulardandir" diye suçunu itiraf eder. Bunun üzerin Yusuf: "Maksadim vezire, giyabinda ihanet etmedigimi, hainlerin tuzaklarini Allah'in basariya erdirmedigini bilmesini saglamakti" der ve ekler: "Ben nefsimi temize çikarmam; çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadikça, kötülügü emreder. Dogrusu Rabbim Bagislayandir, merhamet edendir" (K. 12 Yusuf 51-53).

Böylece Yusuf, "iyiligin" ve "kötülügün" Tanri'dan geldigini anlatmis olur. Daha baska bir deyimle Tanri'nin kendisini dogru yola soktugunu, kadini ise kötülüge sürükledigini açiklamis olur.

Hikaye'nin bu noktasinda din adami, Yusuf suresi'nin kadin sinifini "hilekar" sekilde tanimlayan ayet'ini tekrarlanmaktan geri kalmaz: "Siz kadinlarin düzeni (hilesi) büyüktür" (K. 12 Yusuf 28)


Yusuf'un öyküsü burada bitmis degildir; fakat bu kadariyle incelenecek olursa görülür ki ortada kisi'nin irade özgürlügünü ve kisisel sorumlulugunu hiçe sayan ve öte yandan kadin sinifini tüm olarak "hilekarlikla" suçlayan bir tema vardir.

Çünkü bir kere, din adami'nin Kur'an'dan naklen anlattigina göre Yusuf, on iki kardes içerisinden babasinin en çok sevdigi ve Tanri'nin keyfi olarak inayetlere eristirdigi bir kimsedir. Her ne hikmetse Tanri diger kardesleri putperestlikten uzaklastirmadigi halde Yusuf'u uzaklastirmistir. Bu nedenle kardesler arasina inanç farkindan dogma bir düsmanlik salmistir.

Öte yandan diger kardesleri Yusuf'a karsi kiskançliga sürükleyen ve düsman yapan sey, babalarinin Yusuf'a asiri bir sevgiyle bagli olmasi ve bu sevgisini açiga vurmasidir. Eger kiskançlik dogal bir sey ise (ki din adaminin söylemesine göre dogaldir, o kadar ki Tanri dahi kiskançtir), bu takdirde kardeslerin kiskançliktan dogma davranislarinin asil sorumlulugunu Yakub'da ya da hatta Tanri'da aramak gerekmez mi?

Fakat her ne olursa olsun yukardaki hikaye müslüman kisiye Tanri'nin keyfiligi karsisinda irade özgürlügünün söz konusu olamayacagi sonucuna sürükler ki bu da kisi'yi (ve dolayisiyle toplumu) akilciligin nimetlerinden yoksun kilar.

Ve nihayet yukardaki öykü bir de kadin sinifini haksiz sekilde asagilatmak gibi bir sonuç dogurmaktadir ki o da sudur: Vezirin karisi, Yusuf'la yatmak istedigi zaman Yusuf dahi aslinda buna heveslidir. Fakat güya günah islememek için kadina "Hayir (olmaz)" demistir; fakat bunu Tanri'dan aldigi bir isaret üzerine yapmistir, çünkü Tanri kendisine yardimci olarak günah islemesini engellemistir. Kur'an'da söyle yazili: "And olsun ki kadin Yusuf'a karsi istekli idi; Rabbinden bir isaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti. Iste ondan kötülügü ve fenaligi böylece engelledik. Dogrusu o bizim öz kullarimizdandir" (K. 12: 24).

Pek iyi ama bu ayni Tanri, acaba neden dolayi kadin'a yardimci olmamis ve onu günah islemesini önlememistir? Aslinda yardimci olmak söyle dursun fakat onun günah islemesini saglamistir? Sagladiktan sonra da Veziri: "siz kadinlarin düzeni (hilesi) büyüktür" seklinde konusturmusturr?

Kuskusuz ki din adami'nin eline terkedilen insanlar için bu tür bir düsün yoluna yönelmek olasiligi yoktur; çünkü onlarin düsünme yetenekleri bir yandan seriat buyruklariyla ve diger yandan yukardakine benzer öykülerle islemez duruma girmistir.



Seriat kaynagini zenginlestiren masal'lar ve efsaneler arasinda kadin sinifini, biraz yukarda gördügümüz gibi, "hilekar" nitelikte tanimlayanlari yaninda "ugursuz" nitelikte gösterenleri de vardir. Din adami'nin elinde is gören bu öykülerden biri Besus adindaki bir kadin ile ilgilidir ki "Besus'tan da ugursuz" seklindeki Arap darb-i meseli'nin yerlesmesine vesile olmustur.

Arap kaynaklarin bildirmesine göre Besus, Islam öncesi dönemde Arap kadinlari'ndan "ugursuz" ("mes'ume) bir kadinin adi'dir ve güya bu kadin iki kardes Arap kabilesi olan Taglibi'lerle Bakri'ler arasinda 40 yil süren savaslara sebeb olmustur. Efsanevi olay su:

Bakri'lerden olan Besus sair bir kadindir; siirleriyle her kesi etkilemektedir. Bu siirlerinde çogu zaman kendi akrabasi olan Sa'd 'i över. Sa'd'in Cassas adinda bir hizmetkari vardir ki kendisine çok baglidir. Bundan dolayidir ki, efendisi hakkinda övücü siirler yazan Besus'a karsi da büyük bir sayginlik besler. Oldukça varlikli olan bu kadinin develerinden birini günün birinde Taglib kabilesinden Kulayb b. Rabia adinda biri öldürünce Cassas öfkelenir ve efendisine olan muhabbetinden dolayi, öcünü çikarmak üzere Kulayb'i bogazlar. Olay iki kabile arasinda 40 yil sürecek olan savaslara sebeb olur. Fakat Cassas'in, Kulayb'i öldürmesine Besus 'un siirleri neden oldu diye kadincagizin adi ugursuza çikar; hem de öylesine ki Yahudi kaynakli bir efsane'nin kahramanina esdes gösterilir.

Bu efsane'ye göre Yahudi'nin biri, geceleyin gördügü rü'yasinda, üç dua'sinin Tanri tarafindan kabul edileceginin kendisine bildirildigini karisina söyler. Karisi da "Bu dua'lardan birisini bana tahsis et ve Israil kadinlarinin en güzeli olmam için dua et" diye tutturur. Adam dua eder ve etmesiyle birlikte kadin "peri-suret" bir güzellige bürünür; artik dünyanin en dilber, en sahane güzellerinden biri olmustur. Aynada kendisini böylesine güzel görünce kocasina: "Artik bu güzellikle ben sana yakisman" der; hem de öylesine kibirli ve çekilmez bir tavir takinir ki adamcagiz kahrolur, ve bu azab icerisinde karisinin köpek sekline sokulmasi için ikinci dua'sini harcar. Dilegi yerini bulur ve karisi bu kez köpek kiliginda ortaya çikar. Tam o sirada disarda bulunan çocuklar eve gelirler: "Bu köpek nedir?" diye sorupta isin iç yüzünü anladiklarinda babalarindan rica'da bulunurlar ve analarinin eski haline gelmesi için dua etmesini isterler. Onlari kirmamak için adamcagiz son dua hakkini kullanir ve böylece kadin'i eski haline sokmus olur 376. Ancak ne var ki üç dua hakkini harcamistir; kendisi için kullanabilecegi bir dua kalmamistir. Daha dogrusu kendisine bahsedilen üç dua hakkindan yararlanamamistir.

Ve iste bu olay dolayisiyle kadin'in, koca'sini üç dileginden mahrum biraktigi, bu nedenle ugursuzluk kaynagi oldugu kabul edilir. Fakat Arap'lar, iki kardes kabile arasindaki savasa sebeb oldu diye Besus'u, yukardaki sekilde davranan kadindan da daha ugursuz saydiklari için Yahudi'nin karisi için: "Besus'tan da ugursuz" darb-i meseli'ni uydurmuslardir.



Din adami, her ne kadar Islam'in her hususta oldugu gibi irk, renk, cins bakimindan esitlik ilkesine yer verdigini söylemekle beraber, bu söylediklerinin gerçek olmayip böyle bir esitligin bulunmadigini ve örnegin "abras" (ki derisi (cild'i) alaca benekli, ya da siyah ve çirkin olanlar demektir) ve kel olanlarin seriat dininde asagilik, nankör ve kötü ruhlu insanlar olarak kabul edildigini dile getirmekten geri kalmaz. Getirirken de yine seriat masal'larindan yararlanir. Buhari'nin Ebu Hüreyre'den rivayetine dayali ve Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarindan aynen alinma su masal bunun ilginç örneklerinden biridir:

"Beni Israil'de abras, kel, kör üç kisi vardi. (Tanri) bunlari imtihan etmek istedi de onlara bir melek gönderdi. Melek abrasa geldi:

-En çok neyi seversin? dedi. Abras:

-Güzel renk (ve sima), güzel ten ve (nermin vücud). Çünkü halk beni çirkin görüyor, (benden igreniyor) dedi.

(...) Melek abrasin vücudunu sivadi. Ondan bu çirkin manzara gitti de ona güzel bir sima, güzel bir ten verildi. Bundan sonra Melek ona:

-En çok hangi mali seversin? diye sordu. Abrasliktan kurtulan kisi:

-Deveyi! dedi, yahut da sigiri, dedi. Deve isteyene on aylik bir gebe bir deve verildi. Bunun üzerine Melek ona:

-Bu deve mübarek (ve bereketli) olsun! diye dua etti.

(Sonra) Melek basi kel, (saçsiz) kisinin yanina vardi. Ona da:

-En çok neyi seversin? diye sordu. O da:

-Güzel saç isterim; su kellik benden gitsin! Her kes benden igreniyor- dedi... Melek onun basini sivadi da ondan kellik gitti. Ve güzel bir saç verildi. Melek:

-En çok hangi mali seversin? diye sordu. O da:

-Sigiri severim, dedi. Ona gebe bir sigir verildi. Ve ona: -Bu sigir sana mübarek olsun! diye dua etti.

Melek körün yanina da geldi. Ve:

En çok neyi seversin? diye sordu. O da:

-Allah gözümü bana iade buyursun da ben de onunla insanlari göreyeim, dedi.

(...) Melek O(nun gözünü) sivadi da Allah ona gözünü iade buyurdu. Melek köre: -hangi mali seversin? diye sordu. O da:

-Koyunu severim, dedi de Melek ona kuzulu bir koyun verdi.

Bir müddet sonra deve ve sigir sahiplerinin devesi ve sigiri yavruladi. Koyun sahibinin de koyunu kuzuladi.

Bu suretle deve isteyen kisinin bir dere dolusu devesi oldu. Sigir dileyen kimsenin de bir dere dolusu sigiri oldu. Koyun ihtiyar eden (kör kisinin) de bir vadi dolusu koyunu oldu.

Bundan sonra (günün birinde) o Melek, üç kisi ile ilk görüstügü suret ve hey'etinde abras kisiye geldi ve dedi ki:

-Ben fakir (ve garip) bir kisiyim. Yol üzeri maiset ve memleketime (dönüs olanaklari) kesilmistir. Bu günkü günde benim için muradima nail olabilmek ancak evvela Allah'in inayetiyledir; sonra senin. Simdi ben, sana güzel bir renk, güzel bir vücud ve bir çok mal veren Allah rizasi için senden bir deve isterim ki, bu seferimde onun üzerinde muradima ve vatanima erisebileyim. Bunun üzerine bu eski abras ona:

-Iyi amma hak sahipleri (isteyen fakirler) çoktur. (Her gelen dilenciye bir deve vermek isime gelmez) dedi. Melek de ona:

-Öyle saniyorum ki ben seni taniyacagim. Sen halkin igrendigi abras kimse degil misin? Sen fakir idin de bu mali sana Allah vermisti, dedi. Bu eski abras Melege:

-Hayir, ben bu mala atadan ataya intikal ederek varis oldum, dedi.

Melek de ona: Eger sen bu iddianda yalanci isen Allah seni eski haline çevirsin! dedi..." 377


Yukardaki öykü'nün geri kalan kismini özetlemek üzere belirtelim ki Melek, daha sonra kel iken kelligi giderilen kisiye gelir ve kendisini acindirarak yardim diler. Fakat kel kisi, tipki abras gibi, bir takim özürlerle dilegi red eder. Melek de ona bed-dua eder.

Ve nihayet Melek gözleri kör iken körlügü giderilen kisiye gelir ve kendisinden yardim ister. Körlükten kurtulan kisi: "(Gerçekten) ben (kör) idim. (Tanri) gözlerimin nurunu iade buyurdu. Fakir idim. Allah beni gani kildi. (Iste koyunlarim) diledigin kadar al" der. Bunun üzerine Melek:

"Malini (tamamen) muhafaza et! Allah siz(in üçünüz)ü imtihan etti de Allah senden razi oldu. Iki dostun (abras'la kel) de Allah'in gazabina ugradilar" der 378.

Söylemeye gerek yoktur ki bu masal, lekeli ve siyah derili kisi ile kel kisi'nin "nankör" olduklarini, kendilerine yapilan bir iyiligi bilmezlikten geldiklerini, fakirlere yardimdan çekindiklerini, yani kisacasi kötü bir davranista bulunduklarini anlatmak için uydurulmustur.

Ancak ne var ki bu kötülük, "abras" ya da "kel" olan kimselere özgü bir sey imis gibi gösterilmistir. Oysa ki bu kisilerin "abras" ya da "kel" oluslari da Tanri'dan gelme bir seydir. Din adami, bir yandan bu masal'i anlatarak bu kisilerin kötü davrandiklarini sergilerken, diger yandan "iyi" ya da "kötü" davranislarin Tanri'dan gelme oldugunu anlatmak için: "Allah kimi saptirirsa... ona dogru yolu gösterecek bir dost bulamazsin" (K. 18 Kehf 17) ya da "Allah'in dogru yola eristirdigi kimse hak yoldadir... Kimleri de saptirirsa artik onlar için Allah'in katinda dost bulamazsin" (K. 17 Isra 97) ya da "Allah dileseydi hepinizi dogru yola iletirdi" (K. 16 Nahl 9) seklindeki (ya da benzeri nice) ayet'leri sergiler. Böylece yukardaki masalda "nankör" davranis olarak belirledigi seyi, farkinda olmadan, Tanri'dan gelme sey niteligine sokmus olur.

Din adami'nin insanlarimiza bellettigi yukardaki masal'i akil süzgecinden geçirecek olursak varacagimiz sonuç su olur ki Tanri, insanlari esitsizlik üzere diledigi nitelikte (yani iyi ya da kötü, cimri ya da cömert, vs..) ve diledigi biçimde (yani güzel, çirkin, beyaz, siyah, abras, kör vs...) yaratmakta ve sonra da bu esitsizligin acisini, en insafsiz bir sekilde onlardan çikarmaktadir.



Din adami'nin elinde Süleyman "peygamber" ile ilgili olarak Kur'an'in Neml Suresi'nde yer alan bir "kissa" vardir ki müslümanligi yayma araçlarindan biri olarak kullanilir. Bu öykü, Davud "peygamber'e" varis olan Süleyman "peygamber"'in kus dili ile kus'lara ve karinca dili ile karincalara hitab edisi, cin'lerden ve kus'lardan olusan ordusu ile Sebe Melikesi'nin bulundugu ülkeye gidisi, Sebe Melikesi'ni müslüman edisi ile ilgilidir.

Din adami'nin Kur'an'in, Neml Suresi'nden (16 ila 44.cü ayet'lerinden) naklen bildirdigi aynen söyle:

" 16. Süleyman, Davud'a varis oldu: -'Ey insanlar! Bize kus dili ögretildi ve bize herseyden bolca verildi. Dogrusu bu apaçik bir lutuftur- dedi. 17. Süleyman'in cinlerden, insanlardan ve kuslardan mütesekkil olan ordusu toplandi. Hepsi toplu olarak gidiyorlardi. 18. Sonunda, karincalarin bulundugu vadiye geldiklerinde bir karinca -Ey karincalar! Yuvalariniza girin, Süleyman'in ordusu farkina varmadan sizi ezmesin- dedi. 19. Süleyman onun sözüne hafifçe güldü ve -Rabbim! Bana ve ana babama verdigin nimete sükürde, hosnud olacagin isi yapmakta beni muvaffak kil. Rahmetinle beni iyi kullarinin arasina koy- dedi. 20-21. Süleyman kuslari arastirarak: -Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayiplarda mi?Bana apaçik bir delil getirmelidir; yoksa onu ya siddetli bir azaba ugratirim, yahut keserim- dedi. 22-26. Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman'a: -Senin bilmedigin bir seyi ögrendim; sana Sebe'den gerçek bir haber getirdim. Ora halkina hükmeden, her seyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadin buldum; onun ve milletinin Allah'i birakip günese secde ettiklerini gördüm... seytan kendilerine, yaptiklarini güzel göstermis, onlari dogru yoldan alikomustur...- dedi. 27. Süleyman söyle söyledi -Dogru mu söylüyorsun, yoksa yalancilardan misin, bakacagiz-. 28. -Su yazimi götür, onlara at, sonra bir yana çekil, varacaklari sonuca bak..."

Hüdhüd kusu Süleyman'in emrini yerine getirir. Sebe melikesi mektubu alinca:

"34-35. Dogrusu hükümdarlar bir sehre girdikleri zaman orasini bozarlar, onurlu kimseleri asagilik yaparlar... Ben onlara bir hediye göndereyim de, elçilerin ne ile döneceklerine bakayim" der. Süleyman hediye'yi geri çevirir ve: "36-37.... And olsun ki onlara güç yetiremiyecekleri bir ordu ile gelir onlari oradan alçalmis olarak çikartirim" der ve devam ederek: "Ey cemaat! Bana teslim olmalarindan önce, hanginiz o kraliçenin tahtini yanima getirebilir?"" der. "39. Cinlerden bir ifrit -Sen yerinden kalkmadan önce sana onu getiririm, eminim ki buna gücüm yeter" der. Süleyman, tahti yanina yerlesivermis görünce: "40. Bu sükür mü edecegim, yoksa nankörluk mü edecegim diye beni sinayan Rabbimin lutfundandir" der ve adamlarina: "41. Tahtini onun tanimiyacagi hale getirin, bakalim taniyabilecek mi, yoksa tanimayacak mi?" der. Sebe melikesi geldiginde: "42. Senin tahtin böyle miydi? denildi. O da: -Sanki odur, daha önce bize bilgi verilmisti ve teslim olmustuk- dedi. Melikeyi o zamana kadar alikoyan, Allah'tan baska taptigi seylerdi, çünkü kendisi inkarci bir millettendi. 44. Ona -Köske gir- dendi; salonu görünce, onu derin bir su zannetti, etegini çekti. Süleyman: -Dogrusu bu camdan yapilmis mücella bir salondur- dedi. Melike: -Rabbim! Süphesiz ben kendime yazik etmisim. Süleyman'la beraber alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum- dedi...". 379

Yukardaki öykü'nün akli dislayan niteliginin elestiri konusu yapilacagini düsünen bazi din adamlari, yine gerçegi saptirirlar ve "karincalar" sözcügünün "micazi" anlamda olmak üzere kullanildigini, bununla anlatilmak istenen seyin "Arap ordulari" oldugunu, "kuslar" deyiminin "sipahiler" anlamina geldigini, "Hüdhüd" ün sadece bir ad oldugunu, "cinler" sözcügünün "yabanci ordular" anlamina geldigini söylerler ve bunu söylemekle kendilerini biraz daha gülünç duruma getirirler. Çünkü sakincali olan sey belletilenlerin "micazi" anlam tasimasi degil fakat kisi'yi akilci düsünce yeteneginden yoksun kilmasidir. Kendileri bu tür öykülerle egitildikleri için, bunlari belletirken insanlarimizi nasil bir beyin yapisi ile sekillendirdiklerini farketmezler.



"Kiyamette" (hesap gününde) olacak seyler konusunda müslüman kisi'yi etkilemek üzere din adami'nin elinde sayisiz denecek kadar çok "masal" cinsi malzeme vardir ki akli sasirtmaga ve kisi'yi dehsete düsürmege yeterlidir. "Boru'ya üfürüldügü" gün göklerin yarilacagi, dürülüp kaldirilacagi daglarin pamuk gibi atilacagi, ikinci üfürüste insanlarin dirilip kalkarak birbirlerine saskin saskin bakacaklari ve hesap vermege çagirilacaklari, vb.... hep bu malzemenin kisimlaridir. Kisi'nin Tanri huzuruna gelisi ve inkarcilarin Cehennem'e atilisi ile ilgili olarak din adami'nin söyledikleri hakkinda kisaca fikir edinmek gerekirse:

Kisi'nin saginda ve solunda iki alici melek, gözcü olarak onun söyledigi her sözü deftere kaydetmislerdir (K. 50 Kaf 17-18). Boru (Sur'a) üfürüldügü zaman her can, kendisiyle beraber sürücüsü ve "sahid'i" bulundugu halde Tanri katina gelir (K. 50: 21) . Tanri: "Ey sürücü ve sahid! Her inatçi inkarciyi... cehenneme atin, onu çetin azaaba sokun" diye buyurur (K. 50: 24-26) . Tam bu sirada inkarcinin yaninda bulunan seytan: "Rabbimiz! ben onu azdirmadim, fakat kendisi derin bir sapikliktaydi" der (K. 50: 27). Fakat Tanri tartismaya firsat vermez ve: "Benim katimda çekismeyin; size bunu önceden bildirmistim. Benim katimda söz degismez. Ben kullara asla zulmetmem" der (K. 50: 28-29). Inkarci kisi cehennem'e atilir. Bu isler bu sekilde sürüp giderken Tanri Cehennem'e sorar: "Doldun mu?" . Doldu ise ne olur bilinmez, fakat Tanri'nin bu soru'suna Cehennem yanit verir: "Daha var mi?" (K. 50: 30). Yer olduguna göre inkarcilarin cehenneme atilmasina devam olunur.

Fakat Tanri'ya karsi gelmekten sakinmis olanlara da bu arada Cennet gösterilir ve söyle denir: "Iste bu cennet, Allah'a yönelen, O'nun buyruklarina (bas egen), görmedigi Rahman'dan korkan, Allah'a yönelmis bir kalble gelen sizlere, hepinize söz verilen yerdir. Oraya esenlikle girin; iste sonsuzluk günü budur" (K. 50: 32-35).

Ancak ne var ki inananlarin Cennet'e ve inkarcilarin Cehennem'e atilacaklarini yukardaki sekilde anlatan din adami'na karsi hiç kimse çikipta: "Pek iyi ama kisilerin kalblerini açip onlari Tanri buyruklarina dogrultanin, yani müslüman yapanin, ya da kalblerini dar kilip kafir (inkarci) kilanin Tanri oldugunu söyleyen ve söylerken Kur'an ayet'lerini (örnegin En'am Suresi'nin 125ci ayeti'ni) örnek veren sen degil miydin? O halde nasil olur da simdi inkarcilarin cehenneme gireceklerini söylersin? " diye bir itirazda bulunmaz. Çünkü din adami onu tartisma yapamayacak duruma sokmustur.
« Son Düzenleme: Kasım 15, 2006, 09:31:23 ÖS Gönderen: Laz Cihan »

Karalahana Karadeniz Forum

Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 18"
« Yanıtla #17 : Kasım 15, 2006, 09:29:18 ÖS »

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 19"
« Yanıtla #18 : Kasım 15, 2006, 09:32:30 ÖS »
Din Adami Insanlarimizi Rü'ya Tabirleriyle Is Görmege Alistirir

Din adami'nin seriat kaynaklarina dayali olarak anlatmasina göre rü'ya iki çesit'tir: ya Tanri'dan gelir ya da seytan'dan.

Tanri'dan gelen rü'ya'ya "Rü'ya-yi saliha" adi verilir ki bu, "gönülleri ilahi müjdelere ve telkinlere kavusturucu" nitelikte olan rü'ya'lardir. "Iyi" ve "hayirli" olan bu tür rü'ya'lari melekler müslüman kisinin bilinç altina yerlestirir; bundan dolayidir ki bu tür rü'ya görenler Tanri'ya hamdetmelidirler.

"Kötü" ya da "bos, hayali ve hiç bir anlami olmayan" rü'ya'lar ise seytan'dan gelmedir ve "seytani telkin'lerden" olusur. Bundan dolayidir ki bu tür rü'ya görenler Tanri'ya siginmalidirlar; Tanri'ya siginmak için de: "E'uzü billahi mine's-seytan" deyip sol taraflarina tükürür gibi üç kez "tuh" demelidirler. Bu suretle seytani hakir kilmis ve kaçirtmis olurlar ve ancak bu suretledir ki o rü'ya'nin "serrinden" kurtulmus olurlar, yani zarar görmezler.

Bunun böyle oldugunu anlatmak için din adami Muhammed'in su sözlerini tekrarlar: "Sizden biriniz sevdigi bir rü'yayi görürse bilsin ki, o, Allah tarafindan (telkin)dir. Rü'ya sahibi bu rü'ya'si üzerine Allah'a hamdetsin ve baskalarina da söylesin. Buna aykiri hoslanmadigi bir rü'ya gördügünde de muhakkak ki, bu rü'ya da seytandandir. Bu halde de rü'ya sahibi rü'yasinin serrinden Allah'a siginsin ve rü'yasini kimseye söylemesin. Bu surette o rü'ya sahibine zarar vermez". (Sahih-i... Cilt XII, sh. 274. Hadis no. 2102)

Din adami'nin Arap kaynaklarindan naklen bildirmesine göre Muhammed, kendi yasami süresince rü'ya tabiri yolu ile is görmüstür. Her ne kadar Ebu Bekir ve Ömer b. Hattab gibi en çok güvendigi bazi kimselere ara sira rü'ya tabir etme izni vermekle beraber genel olarak bu yetkiyi, kendi "peygamberliginin" bir "isareti" sayarak kendisinde tutmustur. Baskalarinin rü'ya'larini tabir etmekten zevk aldigi gibi asil kendi gördügü rü'ya'lari halka anlatarak yorumlamaktan ("tabir" etmekten) hoslandigi söylenir. Çogu zaman sabah namazindan sonra halktan kisilere gördükleri rü'ya'lari sorar ve onlarin bu rü'ya'larini "tabir" ederdi. Fakat rü'ya tabir'ini asil kendi isleri açisindan önemli bulurdu. Su bakimdan ki gerçeklestirmek istedigi bir isi o ise uygun bir rü'ya ile yapar ya da yaptirirdi. Örnegin taraftarlarini savaslara sürüklemek için ( tipki Uhud savasinda oldugu gibi) ya da gelecege ait bir seyin olacagini haber vermek için (tipki Mekke'yi fethetmeden önce Mekke'de hacc farizesini yerine getirecegini söylemesi gibi) gördügü rü'ya'lari "tabir" (yorumlama) yolunu seçerdi. Rü'ya'larinin Tanri'dan gelme oldugunu anlatmak maksadiyladir ki Kur'an'a su tür ayet'ler koymustur: "And olsun ki Allah, peygamberinin rüyasinin gerçek oldugunu tasdik eder" (K. 48 Fetih 27). Kendisinden önce gelen "peygamberlerin" de rü'ya tabiri yolu ile is gördüklerini söyler, Ibrahim'i ya da Yusuf'u örnek verirdi (Bkz. K. Ibrahim 105; Yusuf 5. ).

Islam kaynaklarinin bildirmesine göre Uhud seferi, Taif kusatmasi ve Hüdeybiye seferleri sirasinda hep rü'ya tabir ederek karar almaya çalistigi anlasilmaktadir. Örnegin hicret'in üçüncü yilina tesadüf eden Uhud savasi baslamadan önce Kureys'e karsi meydan savasi vermek ya da Medine içinde kalip savunma taktigi izlemek konusunda müslümanlar arasinda görüs ayriliklari dogmustu. Bazi kimseler Medine disina çikip meydan savasina geçilmesine, buna karsilik Abdullah bin Übeyy gibi önemli bazi kimseler de Medine içinde kalip düsmana karsi savunma savasi verilmesine taraftardilar. Muhammed bu konuda kararsiz olmakla beraber Abdullah b. Übey'in görüsüne egilimli olarak söyle konusur: "Ben (rü'yam'da bana ait) inekler gördüm ve bunu hayira yordum. Fakat kilicimin çalim yerinden kirildigini ve elimi saglam bir zirh içine soktugumu gördüm. Bu zirhi Medine diye yorumladim. Eger siz Medine'de kalarak onlari indikleri yerde birakmayi uygun uygun bulursaniz, onlar indikleri yerde çok kötü bir durumda kalirlar" 380.

Daha baska bir deyimle, gördügünü söyledigi rüy'a'yi yorumlamak suretiyle Medine içinde kalip savunma taktigi izlenmesine taraftar bulundugunu anlatmak istemistir. Fakat buna ragmen meydan savasina taraftar olanlarin görüsüne yer vererek Medine disina çikilmasi yolunu seçmistir. Bilindigi gibi Uhud savasi Kureys'lilerin zaferi ile sona ermistir; müslümanlarin yenilgisi meydan savasi taktigine gidilmesindendir. Yenilgi üzerine kendi taraftarlarina: "Ben size meydan savasi vermeyelim, Medine'de kalarak saldirdiklari zaman onlara karsi savasalim, diye demedim mi?" seklinde konusmustur. Bundan su sonucu çikarmak mümkündür ki rü'ya tabirine basvurmakla, muhtemel bir yenilginin sorumlulugunu basindan atma siyasetini gütmüstür.

Din adami'nin Islam kaynaklarindan naklen anlatmasina göre hicret'in altinci yilinda cereyan eden Hüdeybiye olayi sirasinda da Muhammed tarafindan buna benzer bir taktigin izlendigi görülür. Taraftarlarini Hüdeybiye seferine çikarabilmek için rü'ya'sinda hacc farizesini yerine getirmek üzere Mekke'ye gidecegini, ve Ashab'dan bazilarinin baslarini tiras ettiklerini, saçlarini kestiklerini gördügünü ve bu rü'ya'nin Tanri'dan gelme "salih ve sadik" bir rü'ya oldugunu söyler. Bunu duyan taraftarlari, 1500 kisilik bir yigin halinde kendisine katilip yola çikarlar. Fakat Mekke'lilerin siddetli direnmesi karsisinda Muhammed Hüdeybiye andlasmasini yapma zorunlugunda kalir. Andlasmaya göre müslümanlar, hacc farizesi maksadiyle Mekke'ye bir yil sonra girebileceklerdir. Bu sonuç karsisinda hayal kirikligina ugrayan müslümanlar, Muhammed'e gelip: "Hani Mekke'ye girecektik, bu rü'ya nerede?" diye sorarlar. Bunun üzerine Muhammed, yakin bir gelecekte zafer saglanacagina dair Tanri'nin kendisine su ayet'i gönderdigini söyler: "And olsun ki Allah, peygamberinin rü'yasi'nin gerçek oldugunu tasdik eder. Ey inananlar! Siz, , Allah dilerse, güven içinde baslarinizii tiras etmis veya saçlarinizi kisaltilmis olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediginizi bilir. Size bundan baska, yakin bir zamanda bir zafer verilecektir" (K. 48 Fetih 27)

Görüldügü gibi ayet, hayal kirikligina ugramis olan müslümanlari "yakin" bir zafer müjdesi ile yatistirmaga çalismaktadir. Bu arada Mescid'-i Haram'a (yani Ka'be'ye) gireceklerini haber vermektedir; fakat bu haberi belli bir tarih zikretmeden ve "Allah dilerse" kosuluna baglamaktadir. Eger gelecek yil Mekke'ye girilemeyecek olursa bu, Tanri'nin dilememesinden olmus olacak ve Muhammed'e söz gelmeyecektir.

Öte yandan Muhammed, giderek güçlenmekte oldugunu bildigi için, nasil olsa bir gün Mekke'yi alacagini düsünerek yukardaki ayet'e "Size... yakin bir zamanda bir zafer verilecektir" tümcesini eklemistir. Din adami'nin söylemesine göre bu tümce, Hayber seferine atif'tir. Nitekim Muhammed, o tarihde durumu son derece zayiflayan Hayber Yahudilerine karsi saldiriya geçerek önemli bir zafer saglamis ve böylece taraftarlarini rü'yasi'nin dogru olduguna inandirmistir 381.

Yine din adami'nin Arap kaynaklarindan naklen bildirmesine göre Muhammed, kendisine rakib olarak ortaya çikmak isteyen kimseleri itibardan düsürmek ve onlari "sahte peygamber" diye tanimlamak için rü'ya tabiri yolu ile is görmüstür. Örnegin Esved Ansi ve Müseylime adindaki iki kisi hakkinda yaptigi budur. Bunlarla ilgili olarak söyle konusmustur: "Bir kere ben rü'yam'da iki kolumda iki altin bilezik gördüm; bunlar kadin zineti oldugu için bu rü'yam beni kederlendirdi. Sonra rü'yam'da bana bu bilezeklere üflemekligim vahy olundu. Ben de bunlara üfledim. Bunlarin ikisi de uçtu. Ben bu iki bilezigi, benden sonra türeyecek iki yalanci (peygamber) ile te'vil ettim ki, bunun birisi Ansi (Esved) dir; öbürüsü de Müseylime'dir" (Bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 376) 382.

Yine din adami'nin ayni kaynaklardan naklen bildirdigine göre Muhammed, bazi evliliklerini rü'ya tabirine baglamaktan geri kalmamistir. Örnegin elli'yi askin bir yasta iken 6 yasindaki Ayse ile evlenmesini Tanri'dan geldigini söyledigi rü'ya ile su gerekçeye baglamistir: "Ey Ayse! Sen iki kere rü'yamda bana gösterildin. Öyle saniyorum ki ben bir ipekli kumas parçasindan senin suretini görmüstüm de (Cibril tarafindan) -'Bu resmin sahibi senin müstakbel zevcendir-' denilmisti. Simdi ben (senin yüzünden) anliyorum ki o suret sen idin. Cibril'in o sözü üzerine ben -'Eger su rü'yam Allah tarafindan gösterilmis ise, Allah'in takdiri infaz buyurulur-' diyordum". (Bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 79) 383

Buna benzer baskaca örnekler vermek mümkün 384. Fakat din adami'nin söylediklerinden anlasilmaktadir ki Muhammed, kendisi gibi müslümanlarin da rü'ya esasina göre is görmelerini saglamak istemis ve söyle demistir:

"Ölümümden sonra artik peygamberlik haberleri kesilecektir. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Fakat sizler güzel rü'ya araciligi ile haber alirsiniz" (Sahih-i... Cilt XII, sh. 276) 385.

Bundan dolayidir ki yüzyillar boyunca Islam ülkelerinde rü'ya tabiri, sadece kisilerin günlük yasamlarinda degil fakat devlet kurulusunun tüm siyasetinde de önemli rol oynayan bir kaynak olmustur. Bilindigi gibi Osmanli Padisahlari, savas gibi millet kaderi üzerinde etki yaratabilecek çaptaki isler hususunda dahi müneccim basi'larin kararlarina göre davranirlardi.

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 20"
« Yanıtla #19 : Kasım 15, 2006, 09:33:48 ÖS »
Insanlarimizi, Farkli Din ve Inançtakilere Karsi Düsman ve Hosgörü'den Yoksun Kilan Seriat Verilerinin Belleticisi Olarak Din adami.

Orta Çag boyunca Batili din adamlarinin din adina giristikleri bagnazliklari, cinayetleri, kötülükleri ve sahtelikleri bizim kendi din adamlarimizin geçmisteki davranislariyle kiyaslamak hangi taraf için daha iyi bir not verdirir, bilinmez! Görünüs Batili din adaminin aleyhine gibidir. Fakat matbaa'nin memlekete girmesine ikiyüz küsur yil boyunca engel olan, deli Mustafa gibi bir padisah'a "yücelik" fetvasi veren, genç Osman faciasini körükleyen, Murat IV zamaninda zorbalar isyanini fetva ile destekleyen, deli Ibrahim'i "keramet sahibi" gösterip daha sonra katline karar veren, halki agalarin zulmü altinda inleten, dine aykiridir diye rasathane yiktiran, askeri reformlar da dahil olmak üzere her türlü yenilige karsi koyan, Mustafa III gibi Padisahlarin büyü usulleriyle devleti yönetmesine yardimci olan, veba hastaligi gibi halki kirip geçirici müsibetlere karsi tedbir alinmasini Islam'a aykiri sayan, Padisah'lara kardes kani akittiran ve saymakla bitmeyecek buna benzer nice kötülüklere çanak tutan ve bu yetmiyormus gibi bir de Arap'larin Türklere ve diger milletlere karsi din adina giristikleri insanlik disi vahseti alkislamayi ve bu olaylari Islam tarihi diye okutmayi ma'rifet sayan din adamlarimizin yaptiklarini, Batili din adamlarinin yaptiklariyle birlikte terazinin kefelerine koymak belki dengeyi saglayacaktir 461.

Fakat Türk din adami'nin bagislanamayacak olan suçu, sadece bu kötülüklerde bulunmasi, ya da sadece kendi toplumunu benliginden, dilinden, eski güzel geleneklerinden ve niteliklerinden ve tarihinden yoksun kilmasi degil fakat bir de insanlarimizi farkli din ve inançtan olanlara karsi düsman yapmasi, genel olarak insan sevgisinden, insan varliginin degeri duygusundan uzaklastirmasi, hosgörü yoksunu kilmasi, daha dogrusu seriat'in bu dogrultudaki verileriyle yogurmasidir.

Sik sik belirtmeye çalistigimiz gibi farkli din ve inançtaki insanlari "kafir" diye tanimlayan, onlarla iliskiyi "kafirlik" sayan, onlara karsi "cihad" açilmasini saptayan seriat emirlerini ele alip yeren olmamistir; Tanri'nin bu tür emirler vermeyecegini söyleyen çikmamistir. Bugün dahi din adamlarimiz, tipki diger seriat ülkelerinde oldugu gibi, "Islam'dan gayri bir dine bagli olanlar sapiktirlar" seklinde ya da "kafirlere" karsi saldirganligi öngören seriat verilerine sarilmislardir.

Oysa ki seriat demek insan denilen varligin ruhundaki insan sevgisini yok eden sistem demektir. "Insan" derken, dini, dili, irki, cinsi ne olursa olsun soyut (mücerret) anlamda bir varlik gelmelidir aklimiza. Ancak ne var ki seriat dini, basta ana, baba, kardes gibi yakinlar olmak üzere farkli din ve inançta olanlari ayri ve düsman bir dünya'nin insanlari sayar; onlarla her türlü iliskiyi yasaklamak yaninda genellikle onlara karsi siddet ve saldiri usullerini uygular.

Çesitli yayinlarimizda ya da bu kitabimizin çesitli bölümlerinde degindigimiz gibi seriat dini, yeryüzü insanlarini, din ne inanç farki esasina göre Dar-ül Islam ve Dar-ül harb diye ikiye ayirmis, birincileri ikincilere "cihad" açmakla görevlendirmis, eger "müsriklerden" iseler öldürmege (örnegin Tevbe Suresi'nin 5.ci ayet'i), yok eger "Kitab ehli" iseler "cizye" (kafa parasi) vermege ve ikinci sinif insan muamelesinde bulunmaga zorlamistir (Örnegin Tevbe Suresi 29.cu ayet'i). Her ne kadar Dar-ül Islam' da yasayanlar (yani müslümanlar) arasinda da esitsizlikler yaratmakla beraber (örnegin erkeklerin kadinlara üstünlügü, ya da Arap'larin Arap olmayanlara üstünlükleri, vs gibi) müslümanlar arasi "kardeslik", "dayanisma", "yardimlasma" gibi hususlara yer vermis (Bkz. Hücurat 100; Hicr 88) 462 fakat bu ögeleri müslüman olmayanlar bakimindan öngörmemistir.

Daha baska bir deyimle seriat sisteminde tüm insanlar arasi kardeslik sevgi vb... diye bir sey yoktur. Seriat sisteminde insanlar arasi sevgi ya da düsmanlik, sadece din kistasina göre olusan seylerdir; insan'i "insan" varligi olarak sevmek ve "kardes" bilmek diye bir sey söz konusu degildir. "Sevgi" ve "Kardeslik" sadece müslüman olanlar arasinda söz konusudur; bu nedenle "kardesler" dargin ise onlari baristirmak gerekir. Bu anlamda olmak üzere Kur'an söyle der: "Süphesiz mü'minler birbiri ile kardestirler. Öyle ise dargin olan kardeslerinizin arasini düzeltin..." (K. 49 Hucurat 10).

Müslüman olmayana karsi ise tam bir yabancilik, uzaklik, daha dogrusu düsmanlik ortami olusturulur. Nitekim 21.yüzyila girmek üzere bulundugumuz bu dönemde laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Diyanet Isleri Baskanligi: "Islam'dan baska dinlere ragbet edenler tam bir sapiklik içerisindedirler" 463 diye fetvalar yayinlar ve halkimiza bu fetva'larin kaynagi olan seriat verilerini belletir. Bu veriler arasinda Kur'an'in: "Islam'dan baska dinlere ragbet edenler tam bir sapiklik ve ziyan içindedirler" (K. 3 Imran 85) ya da: "Kesin olarak Tanri katinda (gerçek) din, yalnizca Islam'dir" (K. 3 Imran 19) seklindeki ya da benzeri ayet'leri ve bu dogrultudaki nice hadis hükümleri bulunur.

Bunun yaninda bir de "müsrik'lerin" (yani Tanri'ya es kosanlarin) ya da Tanri fikrine sahip olmayanlarin öldürülmeleri geregini öngören emirler yer alir ki, eger uygulamaya kalksak, su son 2500 yillik süre boyunca insanligin gelismesini ve uygarliklarin dogmasini saglayan kimseleri (örnegin Aristo'dan Bertrand Russell'a gelinceye kadar her büyük insani) ikinci bir kez öldürmemiz gerekecektir.

Islam'in Ehl-i Kitab'a (yani Yahudilere ve Hiristiyanlara, vb...) yasama hakki ve güvenlik tanidigi iddia olunur, ki dogrudur. Ancak ne var ki bu hak ve güvence, onlari ezik ve ikinci sinif "yaratiklar" durumuna düsürmek bir yana, fakat her seyden önce onlara karsi "cihad" açmak, onlari islam'a çagirmak ve eger çagiriyi kabul etme yecek olurlarsa "cizye" (kafa parasi) vermege zorlamak gibi uygulamalara engel degildir. Nitekim Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarinda bununla ilgili Kur'an ayet'i aynen söyledir: "Ey mü'minler! Kendilerine kitap verilip de Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'in ve Resulünün haram kildigi seyleri haram tanimayan ve hak dini (yani Islam'i), din edinmeyen su kimseler (Yehud ve Nasara yok mu? Iste onlar) kendi elleriyle Cizye (getirip) zelilane ( asagilanarak) verinceye kadar onlara karsi cihad ediniz". (K. 9 Tevbe 29)

Görülüyor ki her seyden önce Yahudiler'e ve Hiristiyan'lara karsi savas açilmak ve onlari Islam'a çagirmak gerek. Çagiriya uyacak olurlarsa sorun yok, fakat uymayacak olurlarsa "cizye" vermelerine kadar savasa devam olunacak. "Cizye" vermegi kabul ederlerse yine sorun yok, su kadar ki "cizye'yi" "zelilane" bir sekilde, yani "asagilanmis olarak" vermis olsunlar

Din adami'nin belletmesine göre bu ayet'de geçen "cizye" (yani "kafa parasi") sözcügü Yahudilerin ve Hiristiyanlarin Islami kabul etmemelerinin cezasi olmak üzere konmustur. "Cizye" 'nin, yani kafa parasi'nin, "ceza" niteliginde olusu konusunda Diyanet Isleri Baskanligi'nin (daha baska bir deyimle Türkiye Cumhuriyeti'nin) görüsü aynen söyle: "Cizye: Fukaha örfünde Ehl-i Kitaptan (Yahudi ya da Hiristiyanlardan) müslüman olmiyanlarin bir muahede ile nüfus basina vermegi deruhde ettikleri vergidir... Öbür bakimdan da Müslümanliktan imtinalarinin (kaçinmalarinin) cezasidir..." (Sahih-i... Cilt VIII, sh. 451) 464

Eger "cizye" vermege razi olacak olurlarsa onlari kendi ibadetlerinde serbest birakmak, vermeyecek olurlarsa "cihad etmek" yani saldiriya geçip öldürmek sarttir (K. 9Tevbe 29).

"Cizye" vermegi kabul etmeleri halinde dahi onlari "ikinci sinif" insan olarak asagilatmak, onlarla dostluk kurmamak, onlara i'tibarda bulunmamak gerekir. Yine tekrarlayalim ki ayet'de "Cizye (getirip) zelilane verinceye kadar" emri vardir.

Öte yandan din adami, Yahudilere ve Hiristiyanlara karsi husumet beslenmesi, onlarla asla dostluk kurulmamasi maksadiyle konan seriat hükümlerini de insanlarimizin beynine sokmaktan geri kalmaz. Bunlar arasinda Maide Suresi'nin: "Ey inananlar Yahudilerle Nasranileri dost edinmeyin... sizden kim onlari dost edinirse süphe yok ki o da onlardandir" (K. 5 Maide 51) seklinde olanlari vardir. Ayni Sure'nin 64. ayet'inde Tanri'nin Yahudiler için "Elleri baglansin, lanet olsun... onlarin arasina kiyamete kadar sürecek düsmanlik ve kin saldik" diye yazilidir. Yine ayni Sure'nin 82. ayet'inde: "Ey Muhammed! inananlara en siddetli düsman olarak, insanlardan Yahudileri... bulursun" diye uyarida bulunulmustur.

Bu hükümler, geçmis dönemlerde, örnegin Ömer bin Hattab'in halifeligi zamaninda ve daha sonraki dönemler itibariyle Yahudilerin ve Hiristiyanlarin kimliklerini belirtici giysilerle dolasmalarini saglamak ya da ise alinmalarini önlemek maksadiyle uygulanmistir (örnegin Nizam-i Mülk döneminde oldugu gibi) .

Müslüman olmayanlara karsi husumet besleme konusunda, o günden bugüne degisen bir sey yok. Din adami bugün de bu tür husumeti körükleyen hükümleri seriat dini olarak insanlarimiza belletir; bugün de Muhammed'in "kafirler" aleyhinde, özellikle müsrikler, Yahudiler ve Hiristiyanlar aleyhinde söylediklerini pekistirir. O kadar ki müslüman kisinin günlük yasamini, kilik kiyafetini, yiyip içmesini hep "kafir'lere" nispetle ve onlarin tersine olacak sekilde ayarlar. Örnegin sakal birakma ve biyik kesme geregini belletirken vaktiyle Muhammed'in bu konudaki su emrini tekrarlar: "Müsriklere (her hal) ve hareketinizde) muhalefet ediniz (ve benzemeyiniz). Sakallarinizi birakiniz, biyiklarinizi da iyice ve derince kesiniz" (Sahih-i... , Cilt XII, sh. 110) 465.

Ya da sakal boyamanin Müslüman kisiler için gerekli bir sey oldugunu anlatmak için Muhammed'in su sözlerini hatirlatir: "Ashab'im Yahudiler, Hiristiyanlar sakallarini boyamazlar, siz onlara muhalefet ediniz (kina ile boyayiniz" (Sahih-i..., Cilt XII, sh. 111) 466

Ya da gümüs ve altin kap'lar kullanmayi yasaklamak için Muhammed'in: "Atin, gümüs kapdan içmeyiniz, gümüs (ve altin) tabaklardan yemek de yemeyiniz. Gümüs (altin) dünyada kafirlerin, Ahiret'te de biz müslümanlarindir" 467 diye emrettigini anlatir.

Ya da çok miktarda yemek yemenin kötü bir sey oldugunu ve kafirlerin bu kötülüge sapli bulunduklarini anlatmak için, yine Muhammed'in: "Mü'min bir mi'desine koymak için yer, kafir ise karnindaki yedi bagirsagini doldurmak (yani karnini sisirmek) için yer" 468 diye emrettigini anlatir.

Ya da "Beyt-i Makdis" in kapisindan egilerek, alçak gönüllülükle girmek ve "Ya Rab Dilegimiz, günahimizi affetmendir" demek gerekirken Yahudilerin bu emri tersine telakki ederek alçak gönüllülükle egilecek yerde kiçin kiçin, yani "kiçlari üzere imekliyerek" girdiklerine dair Muhammed'in sözlerini ve bu sözlerin dayali bulundugu Kur'an ayet'lerini (K. 2 Bakara 58-59) belletirken söyle der: "Tarihin her devrinde hirs ile, hiyanetle taninmis bir millet olan yahudiler vaktiyle Musa peygamberin (peygamberligi) zamaninda da (onun) teblig ettigi her emri tersine telakki ederek bu sevketli peygambere de türlü müskülat göstermisler ve her zaman hakla batili karistirmislardir" (Sahih-i..., Cilt XI, sh. 41 ve d.)469.

Ya da Tanri'nin Yahudileri ve Hiristiyanlari "maymun, domuz ve seytana tapan kimseler" yaptigina dair olan Kur'an ayet'ini (K. 5 Maide 60) okur ki söyledir : "...O kimseler ki, Allah onlara lanet etmis, gazabina ugratmis, onlardan maymunlar, domuzlar ve seytana tapan kimseler yapmistir; yerleri en fena yer olanlar, dogru yoldan büsbütün sapanlar onlardir" (K. 5 Maide 60).

Ya da vaktiyle deve sütü içmeyen bir Yahudi kavminin Tanri tarafindan fare'ye dönüstürüldügüne, bu nedenle fare'lerin asla deve sütü içmeyip koyun sütü içtiklerine dair hadis'i okur ki söyledir: "Beni Israil'den bir kavim (mesh olunup) beser tarihinde silindi gitti. Ben zannetmem ki o ümmed fareden baska bir seye mesh ve tahvil edilmis olsun, Çünkü fare (içsin) diye (bir yere) deve sütü konulursa, onu içmez de koyun sütü konulursa onu içer" (Sahih-i... , Cilt IX. sh. 60 ve d.) 470

Ya da Cumartesi yasagina uymadiklari için Yahudilerin maymun haline dönüstürüldügüne dair Kur'an ayet'ini okur ki söyledir: "(Ey Yahudiler!) Içinizden Cumartesi günü azginlik edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara 'Asagilik birer maymun olunuz' dedik. Bunu, çagdaslarina ve sonradan geleceklere bir ceza örnegi ve Allah'a karsi gelmekten sakinanlara ders olsun diye yaptik" (K. 2 Bakara 65-66).

Ya da Yahudilerin ve "müsriklerin", müslümanlar için en büyük düsman olduklarina dair Kur'an ayet'ini belletir ki söyledir: "Insanlar içinde, iman edenlere, en siddetli düsmanlik gösterenlerin Yahudilerle müsrikler olduklarini, müminlere dostluk itibariyle en yakin olanlarin da 'Biz Nasraniyiz' diyenler olduklarini görürsün. Çünkü bunlarin içinde kesisler ve rahipler vardir, sonra bunlar kibirli degillerdir" (K. 5 Maide 82).

Ne ilginçtir ki din adami, bu ayet'i belletirken, kesislerin ve rahiplerin varliginin Hiristiyanlari neden dolayi müslümanlara dost yaptigi bir yana ve fakat ayet'in biraz yukarda gördügümüz: "Ey inananlar Yahudilerle Nasranileri dost edinmeyin... sizden kim onlari dost edinirse süphe yok ki o da onlardandir" (K. 5 Maide) seklindeki ayet'le bagdasmadigini bile düsünemez.

Ya da "kafir" düsmanligini biraz daha pekistirmek için onlarin can'larinin tipki merkeplerinki gibi çikacagini ya da Cenennem'de iyice yakilmalari için omuzlarinin genis tutuldugunu anlatan seriat verilerini ögretir ki bunlar arasinda Muhammed'in ölüm döseginde söyledigi su sözler vardir: "Mü'minin ruhu ter ile, kafirin ruhu ise merkebin cani gibi agiz ve burun deliklerinden çikar" 471.

Yine din adami'nin söylemesine göre Muhammed, kafirlerin Kiyamet gününde uzun bir süre azab çekeceklerini anlatmak üzere söyle demistir: "(Kiyamet gününde) kafirin iki omuzu arasi sur'atli bir süvari yürüyüsü ile üç günlük mesafededir" (Sahih-i... Cilt XII, sh. 212) 472

Yüzyillar boyunca din adamlari, seriat'in bu gibi esaslarina yaslanarak hep "kafir" düsmanligini kiskirtmislardir. Gazali ya da Ibn-i Teymiyye gibi, Islam dünyasinin adeta taparcasina yücelttigi "üstadlar" bunlarin basinda gelir. 16.yüzyilda en "büyük" Türk bilgini diye kabul edilen Ebus-ssuud Efendi'nin fetvalarina göz atiniz: "kafir"lere selam verip, selam almak hususunda dahi insanlik disi bir tutum takinan ve örnegin "Islam'a gelmesi niyetine selam vermede beis yoktur" diyebilecek kadar bagnaz görüslü "aydin" tipini temsil eder bizim Ebussuud efendilerimiz 473 .



*
Her vesile ile degindigimiz ve deginecegimiz gibi din adami'nin bellettigi seriat hükümleri din ve inanç farkina dayali olarak insanlar arasinda öylesine bir sevgi ve kardeslik boslugu açmistir ki ana-baba ile çocuklar ya da kardesler ve yakin akrabalar arasinda dahi (eger farkli inançta iseler) düsmanliklar yer almistir. Bu emirlerden biri, Tevbe Suresi 'nin 23.ayet'i olarak söyledir: "Ey inananlar! Kafirligi severlerse ve küfrü imana tercih ederlerse babalarinizi ve kardeslerinizi de dost edinmeyin" (K. 9 Tevbe 23). Yine Tevbe Suresi'nin 113.cü ayeti'nde su vardir: "Akraba bile olsalar, müsrikler için magfiret dilemek Peygamber'e ve mü'minlere yakismaz" (K. 9 Tevbe 113). Yine bunun gibi Imran Suresi'nde farkli inançtakilerle, hatta müslümanliga samimi olarak sarilmayanlarla (örnegin "munafiklarla") dostluk kurulmamasini emreden su hüküm yer alir: "Ey inananlar! Birbirinizi birakip da (baska inançtakileri) dost (edinmeyin). Iste siz o kisilersiniz ki onlari seversiniz, fakat onlar sizi sevmez... De ki- 'Geberin kininizle'-..." (K. 3 Imran 118-119).

Öte yandan din adami, farkli inançta bulunanan ana, baba, çocuk ve akraba arasinda yabancilik, hatta düsmanlik yaratmak için, "peygamber" diye bilinen kimselerden örnekler verir ki bunlarin basinda Muhammed gelir. Islam kaynaklarindan ögrenmekteyiz ki Muhammed, kendi öz anasi Emine için Tanri'dan magfiret dileme izni alamadigini ve bu nedenle anasina hayir dua'da bulunmadigini bildirmis, babasi Abdullah'in Cehennem'de oldugunu ve kendisini bir baba gibi yetistiren amucasi Ebu Talib'in de Cehennem ateslerine atildigini söylemistir 474. Kuskusuz ki bu sekilde davranmis olmasinin nedeni Emine'nin ve Abdullah'in Islam'dan gayri bir dinsel inançta ölmüs olmalaridir. Çogu Arap kaynaklari Emine'nin Yahudi olarak Abdullah'in ise putperest olarak öldüklerini bildirirler. Ebu Talib'e gelince o, Islam'a girmek istemedigini ölüm döseginde bile açikca söylemekten kaçinmamistir.

Farkli bir inanca bagli olan ana, baba, kardes, kari-koca ya da akraba kimselere karsi düsmanlik besleme geregini pekistirmek maksadiyle din adami, Muhammed'ten gayri diger bazi "peygamber'lerden" de örnekler sergiler ki bunlar arasinda Nuh ve Ibrahim gibi ünlüler de vardir.

Nuh, her ne kadar Kitab-i Mukaddes'e göre "peygamber" sayilmadigi halde Kur'an'da peygamber'lerden biri olarak gösterilmistir. Örnegin Nuh Suresi'nde, Tanri tarafindan kendisine vahiy verilen ve günahkar olan kavmini tövbe etmege çagirmak için gönderilen bir peygamber olarak tanimlanmistir (K. 71 Nuh 1). Güya bütün çabalarina ragmen kavmine laf dinletememistir. Laf dinletemedigi kimseler arasinda karisi ve çocuklarindan biri ile yakinlari da vardir. Kavmini yola getiremeyince Tanri'ya sikayette bulunur ve :"Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkarci birakma" (K. 71 Nuh 26) diye yalvarir ve ayrica da; "Dogrusu Sen onlari birakirsan kullarini sapittirirlar" (K. 71 Nuh 27) diye de ikazda bulunur. Bununla beraber anasi'nin, babasi'nin ve evine inanmis olarak girenlerin bagislanmalarini diler (K. 71: 28). Bunun üzerine Tanri kendisine bir gemi insa etmesini ve her cins yaratiktan birer çift 'i ve ayrica da inananlari ve ailesini gemiye bindirmesini emreder (K. 11 Hud 40); "Haksizlik yapanlar için Bana bas vurma, çünkü onlar bogulacaklardir" (K. 11 Hud 36-37) diye de ekler.

Nuh gemiyi insa eder ve Tanri'nin emrettigi gibi hayvanlari ve iman edenleri ve aile'sini (karisini ve çocuklarini) gemiye bindirir. Hayvanlari gemiye alirken önce karincalari ve en sonra merkebi alir. Fakat merkeb'in kuyruguna Iblis asilmistir. Bu nedenle merkep agir agir yürümektedir; mekreb'in bu halini görünce Nuh sabirsizlanarak: "Seytan ile berabere olsan, yine gir" diye seslenir. Böylece merkep Iblis'le birlikte gemiye girmis olur. Gemi, daglar gibi kabarmis dalgali denize açilmis olarak giderken Nuh bir kenarda ayri kalmis olan ogluna seslenir: "Ey ogulcugum! Bizimle beraber gel, kafirlerle birlik olma" der (K. 11 Hud 42) 475. Fakat oglu onu dinlemez ve: "Daga siginirim, beni sudan kurtar" diye babasina yalvarir (K. 11: 43). Fakat Nuh oglunu kurtarmaz: "Bugün Allah'in buyrugundan - O'nun acidiklari disinda- kurtulacak yoktur" (K. 11 Hud 43) diye yanit verir. Bunlari söylerken dalgalar gelip kendisi ile oglu arasina girer. Nuh'un oglu dalgalara karisarak bogulup gider (K. 11: 43). Fakat ne garibtir ki o bogulup giderken seytan hala gemidedir. Her ne hikmetse Tanri seytan'a pek bir sey yapamamistir.

Az geçmeden Tanri göklere ve denizlere ve rüzgarlara emrederek onlari sakinlestirir ve gemi'yi "Cudi" denen bir yere oturttur. Nuh ve onunla birlikte gemide bulunan "imanli'lar" selamete ermislerdir. Ancak ne var ki her seye ragmen Nuh'un akli, dalgalara kapilip giden oglundadir. Belki onu geri getirtebilirim diye düsünür. Çünkü Tanri ona daha önce: "Aileni gemiye al" demis ve bir tür va'd'te bulunmustur. Bu nedenle Tanri'sina dua ederek ona önceki va'di'ini hatirlatir: "Ey Tanrim! Süphesiz oglum da ailemdendir. Senin va'din ise haktir..." (K. 11 Hud 45) der 476. Fakat Tanri ona oglu'nun "kafir"oldugunu anlatmak üzere söyle der: "Ey Nuh! O senin ailenden sayilmaz, çünkü kötü bir is islemistir. Öyleyse bilmedigin seyi benden isteme. Iste sana ögüt... " (K. 11 Hud 46).

Nuh'un sadece oglu degil fakat karisi da "inkarci'lardan" oldugu halde onun gemiye alinip alinmadigi, alindi ise ne sekilde yok oldugu Kur'an'da açiklanmamistir. Açiklanan sey onun Tanri tarafindan Cehennem'e atildigidir ki bu da Tahrim Suresi'nde belirtilmistir (K. 66 Tahrim 10). Bu Sure'de gerek Nuh'un karisi'nin ve gerek diger bir "peygamber" olarak gösterilen Lut'un karisi'nin, "inkarci'lardan" olduklari için Cehennem'e gönderildikleri ve Allah'tan gelen bu azabi iki peygamber'in savmaga muktedir olamadiklari anlatilmistir. Ne ilginçtir ki Nuh, kendi oglu için Tanri'dan rica'da bulunurken karisi için böyle bir girisimde dahi bulunmayi düsünmemistir.

Ve iste din adami, insanlarimiza Nuh ile ilgili yukardaki Kur'an verilerini açiklarken sunu anlatmis olur ki ana ve babalar, ya da kocalar farkli inançta olan çocuklarina ve karilarina hiç bir sekilde acimamali, onlarin ölümüne hayiflanmamalidirlar.


Yukardakine benzer bir diger örnek Ibrahim "peygamber" ile ilgili olarak Kur'an'in çesitli ayet'lerinde yer almistir. Bu ayet'lerle anlatilanlara göre göre Ibrahim ne Yahudi'dir ve ne de Hiristiyan'dir; o müslüman bir peygamber olmak üzere gönderilmistir. Al-i Imran suresi'nde söyle yazili: "Ibrahim, yahudi de, hiristiyan da degildi, ama dogruya yönelen bir müslimdi, puta tapanlardan degildi" (K. 3 Al-i Imran 67).

Fakat ne var ki Ibrahim'in çok sevgili babasi putperesttir ve Ibrahim onu putlardan kurtarip dogru yola sokmak, müslüman yapmak hevesindedir. Söyle konusur: "Babacigim! Isitmeyen, görmeyen ve sana bir faydasi olmayan seylere niçin tapiyorsun?... Dogrusu sana gelmeyen bir ilim ( yani "müslümanlik") bana geldi. Bana uy, seni dogru yola eristireyim. babacigim seytana tapma..." (K. 19 Meryem 42-45). Fakat Ibrahim'in babasi oglunun bu sözlerini dinlemez ve söyle yanit verir: "Ey Ibrahim! Sen mi benim tanrilarimi begenmiyorsun? Bundan vazgeçmesen mutlaka seni taslarim; ebediyen benden uzaklas git" (K. 19 Meryem 46). Fakat buna ragmen Ibrahim: "Sana selam olsun. senin için Rabbimden magfiret dileyecegim..." (K. 19 Meryem 47) diye konusur. Bununla beraber babasinin Tanri'ya es kostugunu anlayinca ondan uzaklasir (K. 9 Tevbe 114) 477. Ve Tanri Ibrahim'in babasini Cehennem'lere atar. Böylece Muhammed'in "Müslüman peygamber" diye tanimladigi Ibrahim, kendi öz babasini çok sevdigi halde, onun farkli bir inançta oldugunu anladigi için, ondan uzaklasmis, ona düsman kalmistir.

Bu hükümleri bize belleten din adami, neden dolayi Tanri'nin Ibrahim'i "müslim'lerden" yaparken babasini yapmamis oldugunu söylemez. Ya da neden dolayi dilediginin gönlünü açip müslüman kilan bir Tanri'nin (Bkz. 6 En'am 125) Ibrahim'in sevgili babasini müslüman yapmayip baba ile ogulu birbirlerine düsman kildigini bildirmez. Neden dolayi Süleyman "peygamber'in" ana ve babasi'na "nimetler" verirken (Bkz. K. 27 Neml 19) Nuh'un, ya da Ibrahim'in ya da Muhammed'in ana, baba ve yakin akrabalari lehine bu tür bir cömertlik göstermedigine deginmez.

Nuh'un, Ibrahim'in ya da Muhammed'in, inanç farki nedeniyle kendi ana ve babalari ya da çocuklari, ya da amucalari, karilari vs... ile düsman duruma düsmeleri konusunda anlattiklarinin akla ve mantiga ters düstügünü ve Tanri fikrini zedeledigini düsünmez. Onun önemli bildigi sey, bu tür örnekleri sergileyerek, farkli inançta olanlara karsi (velev ki bunlar ana, baba, kardes, yakin akraba, kari ya da koca vs. olsun) düsmanlik duygularini pekistirmektir. Pekistirirken de biraz daha etkili olmak için yukardaki örneklerden gayri Muhammed zamanindaki uygulamalardan da örnekler verir. Sayisi pek çok bu örneklerden bazilarini baska vesilelerle görmüs olmakla beraber burada tekrar ele almakta yarar vardir.

Bu örneklerden biri, müslümanligi seçmis olan Ebu Huzeyfe'nin, müslümanligi kabul etmeyen babasi'nin ölü vücudu karsisindaki duygusuzlugu ile ilgili olarak söyledir: Bedir savasinda Kureys esrafindan Utbe bin Rabia, Mekke ordusunda fakat oglu Ebu Huzeyfe, müslümanlarin safinda olmak üzere birbirlerine karsi savasirlar. Savas müslümanlarin zaferiyle sona erince Muhammed, savasta öldürülen Kureys esrafindan 24 kisi'nin cesedini bir araya toplatarak bunlarin Bedir civarindaki pis bir kuyuya atilmalarini emreder. Bunlar arasinda Utbe bin Rabia 'nin da cesedi vardir. Cesedler sirayla kuyuya atilirken sira Utbe'nin cesedine gelir. Olan biteni Utbe'nin oglu Ebu Huzeyfe de Muhammed ile birlikte seyretmektedir. Babasinin cesedi kuyuya atilirken yüzü solgundur. Muhammed kendisine söyle der: "Ey Huzeyfe! babanin bu halinden müteessir olmus olacaksin". Buna karsi Ebu Huzeyfe babasinin ölmüs olmasina ve cesedinin pis kuyuya atilmasina zerre kadar üzülmedigini, tek üzüntüsünün babasinin müslüman olmadan ölmüs olmasi oldugunu yeminler ederek bildirir 478. Anlasilan o'dur ki babasina karsi besledigi duygularini bagnazlik ölçülerine göre ayarlamistir.

Diger bir örnek Ibn-i Selül'ün oglu Abdullah'in ayni nitelikteki tutumudur. Ibn-i Selul (ki "Abdullah bin Übey" diye de bilinir) Medine'deki Hazreci'lerin reisi olup Muhammed'in Medine'ye hicreti sirasinda müslümanligi kabul etmistir. Onu takliden oglu Abdullah da müslüman olmustur. Ancak ne var ki Ibn-i Selül bir çok vesilelerle Muhammed'in kararlarina karsi geldigi için, adi "munafik"'a çikmistir Islam'a içtenlikle bagli olmadigi kanisi yayginlasmistir 479. Oysa ki gerçekte, tutum ve davranislarinin Islam'a ters düsen bir yönü pek yoktur; sadece dürüstlükle ve olgunlukla ilgisi vardir. Örnegin Beni Kaynuka adindaki Yahudi kabilesine karsi girisilen savas sonucu Muhammed, ele geçirilen yüzlerce esirin kellelerinin kesilmesini emrettigi zaman, Ibn-i Selül bunu insafsizlik saymis ve önlemistir. Uhud savasi sirasinda da Muhammed'in benimsedigi savas taktigine yanasmadigi ve taraftarlarini savasa katmaktan kaçindigi söylenir. Bu tür davranislar onu "munafik" lar listesine sokmustur. Oysa ki eger onun teklif ettigi savas taktigi benimsenmis olsaydi muhtemelen Uhud yenilgisi dogmayacakti. Fakat her ne olursa olsun Muhammed Ibn-i Selül'ü "munafik" olarak tanimlamis ve Kur'an'a "munafiklar" aleyhinde (ve özellikle ölümlerinden sonra namaz kilinmasini yasaklayan) hükümler koymustur (Örnegin K. 9 Tevbe 84; ayrica Kur'an'daki "Munafükun" Suresi' ne bakiniz).

Ve iste babasinin "munafik" ilan edildigini anlayan Abdullah bir gün Muhammed'in yanina giderek söyle der: "Ey Tanri elçisi! Ben senin Abdullah bin Übeyy'i öldürmek istedigini isittim. Eger onu öldüreceksen ben onun basini keserek sana getirecegim..." Görülüyor ki Islam'a bagliligi ile ögünen Abdullah, sirf din ugruna babasini öldürmege hazirdir. Fakat Muhammed, Arap'lar arasinda çok sevilen Ibn-i Selül'ü öldürtmenin kötü sonuçlar doguracagini hesapladigi için bu yola gitmemis ve bu nedenle Abdullah'a "Hayir, (babani) öldürmek fikrinde degilim" diye yanit vermistir 480. Bununla beraber Ibn-i Selül'ü "bas munafik" olarak tanimlamaktan ve genel olarak munafiklara "kafir" gözüyle bakilmasi gelenegini yaratmaktan geri kalmamistir.


Diger bir örnek Muhayyisa Ibn-i Mes'ud 'un sirf din ugruna kendi öz kardesi Huvayyisa 'yi öldürmege hazir oldugunu bildirmesiyle ilgilidir. Bu iki kardes Ensar'dan Ibn-i Mes'ud'un ogullaridir. Muhayyisa müslüman oldugu halde Huvayyisa olmamistir. Olay'in Ibn Hisam ve Ibn Ishak tarafindan iki anlatilis sekli vardir:

Ibn Ishak'in "Siyer" adli kitabinda anlatilis sekli söyle: Muhammed bir vesileyle: "Ele geçirdiginiz Yahudi'yi öldürün" diye emir verir. Bu emir geregince Muhayyisa, yahudi tacirlerinden Ibn-i Senine adinda birinin üzerine çullanir ve "Ey Allah'in düsmani" diyerek kilicini adaminm karnina saplar. Oysa ki Ibn-i Senine o tarihe gelinceye kadar Ibn- Mes'ud ailesinin islerini gören , onlara iyilik ve yardim eden bir kimsedir 481. Adamcagizin bu sekilde öldürüldügünü gören Huvayyisa üzüntüsünü yenemeyerek hemen kardesinin karsisina dikilir ve öldürdügü kisi'nin kendilerine ne kadar yardim eden biri oldugunu hatirlatarak: "Onu öldürdün mü! Karnindaki yag bile onun malidir" der. Bunun duyan Muvayyisa kardesine söyle der: "Vallahi onun öldürülmesini emreden (Muhammed), senin öldürülmeni de emretse, senin de boynunu vururum" 482.

Din adami'nin Arap kaynaklarindan naklen bildirmesine göre güya Huvayyisa, kardesinin kendisine karsi sarfettigi bu sözleri isitince "islam'in" gücüne inanir ve: "Vallahi, seni bu hale getiren bu din, sanli bir din" der ve müslüman olur 483. Söylemeye gerek yoktur ki dinin yüceligine inandigi için degil fakat korkuya kapildigi için böyle yapmistir.

Olay'in Ibn Hisam tarafindan anlatilan sekli söyle: Beni Kureyza adindaki Yahudi kabilesine karsi girisilen savasi kazandiktan sonra Muhammed, ele geçirilen esirlerin kellelerinin kesilmesine karar verir. Kesilen kafalarin bir arada bulunmasi için kuyular kazdirtir ve kelle kesme isine Muhayyisa' yi memur eder. Muhayyisa bu ise büyük bir sevkle baslar. Ancak ne var ki kellelerini kestigi bu esirler arasinda vaktiyle kendisine yardim etmis olan kimseler vardir. Bu feci manzarayi o sirada Muhayyisa'nin kardesi Huvayyisa da seyretmektedir. Huvayyisa o tarihte henüz müslüman degildir. Kardesinin bu tutumuna isyan ederek üzüntüsünü bildirir ve örnegin: "Vaktiyle iyilik gördügün bu insanlari öldürmen nankörlüktür" seklinde bir seyler söyler. Bunu duyan Muhayyisa kardesi Huvayyisa'ya: "onun öldürülmesini emreden (Muhammed), senin öldürülmeni de emretse, senin de boynunu vururum" diye yanit verir ve bu yanit üzerine Huvayyisa müslüman olur).


Kendi babasi Amr Ibnu'l Cemuh'u "iyi bir müslüman" yapmak isteyen Mu'az'in ma'rifetleri de söyle: Müslümanligi kabul ederek Medine'ye hicret edenlerden Amri Ibnu'l Cemuh, tipki diger müslüman olanlar gibi, ilah bildigi seylere karsi baglilini yitirmemis idi. Evi'nin bir kösesine "menat" ilahini koymustu. Bu nedenle her sabah yataktan kalkdiginda, müslümanligin kosullarini yerine getirmekle beraber, ayrica da "menat" ilahini temizler ve ona dua'lar ederdi. Babasinin bu halinden yakinan oglu Mu'az ise, oldukça bagnaz bir tutuma saplanmis olarak, onu bu huyundan vazgeçirmek ve "katiksiz" bir müslüman yapmak ister. Yakin bir arkadasi ile oturup kurnazca bir plan kurar: iki kafadar bir gece gizlice Amr'in evine girerek menat ilah'ini alirlar ve pis bir çukura atarlar. Ertesi sabah Amr uynanipta "menat" i bulamayinca aramaga baslar ve pis kuyudan çikarip temizler ve kösesine koyar. Kendi kendisine de bu isi hangi putlarin yaptigini sorar. Ertesi gün ayni sey olunca bu sefer kilicini Menat'a baglar ve: "Kendini koru bu kiliçla" diyerek yatagina girer. Mu'az yine arkadasiyle gelir ve kilic'in ucuna ölü bir köpek lesi yerlestirir. Amr sabah uyanipta bunu görünce korkuya kapilir ve Menat'i atar. Oglu'nun seytanca oynadigi bu oyun sonucu olarak Menat yerine Ka'be'deki Kara tas'a ("Hacer-i Esved") tapmaga baslar. Çünkü Kara Tas müslümanlarin kutsal bilerek taptiklari seydir. Görülüyor ki Mu'az, olgunluktan yoksun ve bagnaz bir davranisla, babasini güya "yola getirmistir".


Bir diger ilginç örnek Mekke esrafindan Ebu Süfyan ile kizi Umm Habiba (ki bilindigi gibi Muhammed'in eslerinden biridir) arasinda geçen su olaydir: Hicret'in sekizinci yilinda Ebu Süfyan, Kureys adina baris andlasmasini tazelemek üzere Muhammed'le görüsmek ister. Medine'ye gelerek kizi Ümm Habiba'nin evine iner. Umm Habiba, daha önce müslümanligi kabul edip sahabelerden biriyle evlenmis ve kocasi ile birlikte Habesistan'a gitmis iken, kocasinin ölümü üzerine Medine'ye dönmüs ve bu kez Muhammed tarafindan es edinilmis bir kadindir. Fakat müslümanligi kabul etmeyen babasi Ebu Süfyan'a düsmandir. Bu nedenle babasi'nin evine gelmis olmasindan hoslanmaz; hoslanmadigini belli etmek üzere de ona selam vermedigi gibi adamcagiz'in oturmak istedigi dösemeleri de çekip dürür. Bunu gören Ebu Süfyan söyle der: "Ey sevgili kizim (yemin ederim ki) senin bu yataga beni oturtmak istemediginden mi yahut yatagi bana layik görmediginden mi altimdan çekmis oldugunu bilemedim". Bu sözlere karsilik Umm Habiba, babasina "sen pis bir insansin" diye hakaret ederek su yaniti verir: "Bu yatak Tanri elçisinin yatagidir, sen Tanri'ya ortak katan bir kisi oldugun için pissin. Bundan dolayi seni bu yataga oturtmak istemedim".

Kizi'nin din ugruna böylesine bagnazlastigina tanik olan Ebu Süfyan yerinden kalkar ve oda'dan çikar. Çikarken de kizina söyle der: "Benim yanimdan ayrildiktan sonra sana bir kötülük isabet etmistir" 484.


Islam tarihi daha Muhammed zamaninda olusan bu yukardakine benzer nice sayisiz örneklerle doludur. Din adamlarimiz bütün bu yukardaki hükümleri ve örnekleri seriat bilgisi olarak belleterek insanlarimizi, ana, baba, kardes vs... dahil olmak üzere, farkli inançta olanlara karsi düsmanlik duygulariyle yogururken, diger yandan da Tanri'nin keyfi olarak dilediginin gönlünü açip müslüman ve dilediginin gönlünü kapatip kafir kildigina dair ayet'leri (örnegin Enfal 125) ezberletmekten geri kalmazlar. Böylece müslüman kisiyi, hem ana, baba vs... sevgisi duygusundan ve hem de "düsünme" gücünden yoksun et yigini haline getirirler.

Bundan dolayidir ki müslüman kisi, kalkipta din adamina Nuh ile oglunu ve karisini, ya da Ibrahim ile oglunu, ya da Muhammed ile ana, babasini vs... örnek gösterip: "Pek iyi ama! Madem ki Tanri diledigini müslüman ve diledigini de kafir yapmaktadir; ve örnegin madem ki bazi hallerde babayi kafir ve oglunu müslüman ya da oglunu kafir babasini müslüman kilmaktadir, o halde neden, bütün bu insafsizliklar yetmiyormus gibi, bir de baba ile ogul arasina böylesine bir düsmanlik salar?" diye sormayi akil etmez. Akil etmedigi içindir ki ne kendisi ve ne de din adami, hiç bir zaman bagnazliktan kurtulamazlar.

Yine bundan dolayidir ki Islam tarihi boyunca bir tek din adami kalkipta bütün insanlari, din ve inanç ayriliklari içerisinde, birbirlerini sevip saymaya çagirmamistir: "Kafir de olsa, müsrik de olsa, Yahudi ya da Hiristiyan da olsa, insanlari sevin, onlarla dost geçinin" seklinde konusan olmamistir. Bu sekilde çagirir ya da konusur gibi olanlar ise , Tanri'nin Islam'dan gayri bir din yaratmadigini, Yahudilere ve Hiristiyanlara gönderilen peygamberlerin hepsinin de "müslüman" olduklarini, ve onlarin indirilen Kitab'larin (Tevrat'in ve Incil'in) aslinda Kur'an içeriginde bulundugunu (ve fakat onlarin bu kitaplari tahrif ettiklerini) kabul ederek böyle konusurlar. Örnegin insanlik asigi sandigimiz Mevlana bile: "Yine gel, ister kafir ol, ister putperest" derken inanç farkini silen bir sevgi'ye yönelmis degildir. Sadece kisileri Islam'a çagirmak istemistir. Çünkü o bile Islam'dan gayri bir din'e ve inanc'a yönelik olanlarin sapik sayildiklarina inanmistir; bundan dolayidir ki farkli inançtadir diye babasinin kellesini uçuran Ömer bin Hattab'a hayranligini ortaya vurmustur 485


Bütün bunlardan gayri bir de din adamlarimiz, "savas" denen müsibetin insanlik disi bir sey sayildigi bir dönemde halkimizi "cihad" duygulari ve "kafirlere" karsi savas hevesleriyle doldururlar. Islam'in "baris" dini olmadigini herkesten iyi bildikleri halde, baris dini imis gibi göstermege çalisirken, insanlarimizi seriat'in din adina öldürmeyi ve Cihad'i emreden hükümleriyle yogururlar. Bunlar arasinda: "Ey Peygamber! Kafirlere karsi Cihad et" (K. Tevbe 73; ayrica bkz. Hücurat 15; Tevbe 19, 29,30, 73; ve Saff ve Feth sureleri'ndeki ayet'ler vs) seklinde nice emirler vardir. Bu emirleri belletirlerken "Islam'in tebligine imkan hazirlamak" amaciyle bütün "Gayr-i müslim"lere karsi "cihad" açmanin fazilet oldugu görüsünü savunurlar 486. Toplumumuzu, bu uygarlik çaginda bile hala "Müsriklerin" nerede olurlarsa olsunlar öldürülmelerini, ya da Yahudilerin ve Hiristiyanlarin, Islami kabul etmemeleri halinde, ceza olarak, Tanri tarafindan kafa parasi (cizye) vermege mahkum kilindiklarini ve Islam'i kabul etmedikleri ve "cizye" (kafa parasi) vermedikeri taktirde öldürülmeleri gerektigini öngören emirleriyle (örnegin Tevbe 5 ve 29) yetistirmekten geri kalmazlar. Bu arada Gazali "efendimizin" su sözlerini tekrarlamayi ihmal etmezler: "Peygambere uymak demek islamiyete uymak ve küfrü ve kafirligi yok etmege çalismak demektir, çünkü islam ile küfür birbirinin ziddidir. Birinin bulundugu yerde öteki bulunamaz, gider... Birisine kiymet vermek ötekini (asagilatmak demektir). Tanri Kur'an'in al-Tavba Suresi'nin 73.ayet'inde -' Ey Peygamber kafirlere karsi cihad et. Onlara sert davran-' buyuruyor. Bundan anlasiliyor ki kafirlere sert davranmak da hulk-i azimdir. Islam'a izzet vermek , kiymetini arttirmak için kafirleri asagi tutmak lazimdir. Kafirlere kiymet vermek demek, onlarla bulunmak, konusmak, görüsmek demektir. Kafirlerden cizye alinmasini emretmekten maksat onlari asagi tutmaktir. Kafirlerin kirilmasi islama kuvvet verir" 487 .

Sadece müslüman olmayanlara karsi degil fakat müslümanlardan Sunni mezhebi disinda kalanlara, örnegin Sii mezhebine mensup yurttaslara karsi dahi düsmanlik ve savas duygularini pekistirirler. 1976 yilinda Milli Egitim Bakanligi tarafindan hazirlatilan lise felsefe kitaplarinda Alevi düsmanligi dile getirilmistir.

Animsamakta yarar vardir ki Bati'da, daha Orta Çag döneminde bile, din ve inanç farki gözetmeksizin insanlar arasi sevgiyi var kilmaga çalisan ve bu ugurda ölümü bile göze alan din adamlari görülmüstür. Örnegin vaktiyle Anabaptist'ler, Isa'nin "öldürmeyeceksin" seklindeki emirlerini kendilerine bayrak edinerek her türlü siddet fikrini ve din savaslarini red yolunu seçmislerdi. 16.yüzyilda Rahib Postel' in, ya da ilahiyatçi Erasmus 'un ya da büyük düsünür Spinoza'nin, din adina savas fikrine karsi direnmeleri ve farkli dinden olan Türklere karsi dahi düsmanlik degil sevgi ve kardeslik beslenmesi gerektigini savunmalari ibretle gösterilecek örneklerdendir. Reformasyon liderlerinden Luther, hem de bir din adami olarak, din adina girisilen savaslari, örnegin haçli seferlerini hiristiyanliga aykiri buldugunu söyler, kisilerin silaha sarilmamalari geregini din geregi olarak görürdü 488. Buna benzer örnekler çoktur. Ama Islam dünya'sinda ve bizde buna benzerler çikmamistir. Türk'ü bagnazliktan kurtarip insan sevgisine sürükleyen ilk ve tek insan Atatürk'tür. Ne yazik ki Atatürk sayesinde kavustugumuz genis görüslülügü ve "insan sevgisi'ni", seriatçinin ve ona destek din adami'nin gayretleri her gün biraz daha yitirmekteyiz.

Karalahana Karadeniz Forum

Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 20"
« Yanıtla #19 : Kasım 15, 2006, 09:33:48 ÖS »


Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 21"
« Yanıtla #20 : Kasım 15, 2006, 09:39:15 ÖS »
BöLüM 1 Seriat Verileriyle Halkimizi Batil Inanislar Içerisinde Yoguran Din Adami

Din adamlarimiz batil'a inanmanin Islam öncesi "Cahiliyye" dönemi Araplarina özgü bir "telakki" oldugunu, Islam'in bu "telakki'yi" ortadan kaldirdigini, Muhammed'in hurafe'lerle ve batil ile savastigini tekrarlamaktan bikmazlar. Ancak ne var ki söylediklerini yalanlarcasina halkimizi, batil itikad'lerle, hurafe'lerle yogurmaktan geri kalmazlar. Bu bellettikleri hükümler arasinda Ka'be'deki Kara Tas'a tapmanin ya da Mekke'deki iki tepe arasinda kosarak seytanlari taslamanin dinsel bir davranis oldugunu öngörenlerden tutunuz da "Sag'in sol'a fazli'na inanmanin" (örnegin sag ayak ile yataktan çikmak, sag el ile yemek yemek vs. gibi), ya da "Tek sayilara göre is görmenin" (örnegin "istinca" ederken -def'i hacet'ten sonra- pisligi tek sayida tas/kerpiç ile temizlemek; su içerken suyu tek sayida yudumlayarak içmek vs gibi ); ya da "oruçlu iken ölü bir insan vücudu ile cinsi münasebette bulunduktan sonra kaza orucu tutmanin" ya da "tükürüklü ve tükürüksüz üfürük usulleriyle hastaliklara çare bulmanin" ve daha buna benzer nice uygulamalarin Tanri ve peygamber emirlerine göre ayarlandiklarini gösterir olanlari vardir. Geliniz simdi din adamlarimizin "Tanri ve peygamber" emirleridir diyerek halkimiza belettikleri ve genellikle Diyanet Isleri Baskanligi'nin "resmi" yayinlarinda yer alan ve Orta Çag dönemini hatirlatan hükümlerden bazilarina kisaca göz atalim.


I) Ka'be'deki Hacer-i Esved'e (Kara Tas'a) tapma ve seytanlari taslama gelenegi:
Din adami'nin bellettigi seriat uygulamalarindan biri, Ka'be'deki Hacer-i Esved'e (Kara Tas'a) sayginlik göstermek ve hacc için Mekke'ye gidildikte bu tasi öpüp civardaki iki tepe arasinda kosmak ve seytanlari taslamaktir. Insanlarimizi hem batil ile ve hem de Arap'lik ruhu ile hasir nesir etmek için uyguladigi usullerden biridir bu; söyleki:

Ka'be'nin bir kösesinde Hacer-i Esved (al-Hacar al-asvad) adini tasiyan ve çemberle çevrilmis üç büyük ve bir kaç küçük tastan olusan bir yer vardir ki 280, müslümanlar için bir bakima tapinak isini görür; dua ederlerken bu tasa dokunmayi, ya da onu öpmeyi kutsal bilirler; çünkü bu davranis haciligin kosul'larindandir. Yine ayni yerde bir tas daha vardir ki buna da al-Hacar al-as'ad ("mes'ud") adi verilmistir; Ka'be'yi tavaf sirasinda buna el ile dokunmak müslümanlar için dinsel bir görevdir.

Bu gelenek eski bir Arap geleneginin devamindan baska bir sey degildir; çünkü islam öncesi dönem itibariyle Araplarin benimsedikleri din taslara ibadet etmekten ibaret idi. Tas'tan bir putu "mezbah" (kurban kesilecek yer) olarak kabul ederler ve kurban kani akitarak ibadette bulunurlardi. Hacer-i Esved bu putlardan biriydi; Ka'be'nin içinde ve disinda Hacer-i Esved'ten gayri daha pek çok put bulunmaktaydi; Ka'be'ye yerlestirilmis olan putlarin sayisinin 360 oldugu söylenir. Hacer-i Esved dahil olmak üzere bu putlara halk "takdimelerde" bulunur ve örnegin altin ve gümüsten yapilmis seyler sunar, kurban adardi.

Bu gelenegin iki farkli kökeni oldugu söylenir ki bunlardan birisi Ka'be'nin ve Hacer-i Esved'in, Allah'in yeryüzündeki halifesi oldugu kabul edilen Adem'in tahti seklinde tanimlanmasiyle ilgilidir. Kur'an'da, Ali Imran Suresi'nde söyle yazilidir: "Insanlar için ilk kurulan (ibadet) Ev(i), Mekke'deki evdir ki, kutludur ve bütün milletler için hidayet (kaynagidir). Onda nice apaçik isaretlerle, bilhassa Ibrahim'in makami vardir" (K.3 Ali Imran 96-97).

Basta Tabari olmak üzere çesitli kaynaklarin Kur'an'i yorum yolu ile bildirdiklerine göre güya Adem, günah isleyipte Cennet'ten atilinca yeryüzünde Mekke'nin bulundugu yere gelir. Fakat Mekke'de hiç kimsecikler yoktur; gökler de kendisine kapali tutuldugu için sikilir ve Tanri'ya sikayette bulunur. Onun bu sikayeti üzerine Tanri harekete geçer ve Cebrail ile diger meleklere emreder. Emir geregince Cebrail derhal yerin altindan bir temel çikarir; melekler ise çesitli yerlerden kaya parçalari getirirler ve temel üzerine yigarlar. Bunun üzerine Tanri kirmizi yakut'tan bir çadir gönderir ve çadirin etrafini "tavaf" ettirir; ayrica bir de beyaz yakut'tan yapilmis bir iskemle yollar ki bu iskemle güya daha sonra rengi siyaha dönüsecek olan "Hacer-i Esved"tir. Böylece Tanri'nin yeryüzündeki halifesi Adem için taht hazirlanmis olur. Daha sonra Tanri, insanlardan kendisine boyun egeceklerine dair sözlü vesika alinca bunu Hacer-i Esved'e yutturur ki kiyamet gününde tanik olsun diye. Çünkü Tanri bu tasa kiyamet gününde konusabilmesi için dil verecek ve onun sahidligi sayesinde insanlari muhakeme edecektir. Adem'in ölümünden sonra çocuklari Ka'be'yi insa ederler fakat günün birinde tufan her seyi alip götürür. Neyse ki melekler Hacer-i Esved'i alip Mekke'nin Dogu yönünde bulunan Abu Kurays adindaki bir dag'daki magaraya saklarlar. Yine güya Mekkeli'ler bu tasin Ka'be'ye konulmasina karar verdiklerinde Muhammed de tasin tasinmasinda is görür 281.

Diger bir menkibe'ye göre de Ka'be'nin temelleri Ibrahim ve oglu Ismail tarafindan atilmistir ki Kur'a'nin Bakara Suresi'nin 125-127 vd... ayet'leriyle anlatilmistir 282. Güya Ibrahim, iki basli bir kasirga'nin kilavuzlugunda Arabistan'a gelmis, simdiki Ka'be'nin bulundugu yerde oglu Ismail ile birlikte Ka'be'yi insa etmis ve Tanri'ya "Rabbimiz! yaptigimizi kabul buyur...Ikimizi Sana teslim olanlar kil, soyumuzdan da Sana teslim olanlardan bir ümmet yetistir..." (3 Bakara 127-8) diye dilekte bulunmustur. Bundan dolayidir ki yine güya Tanri : "Ka'be'yi, insanlar için toplanma ve güven yeri kilmistik. Ibrahim'in makamini namaz yeri edinin, dedik. Evimi ziyaret edenler, kendini ibadete verenler, rüku ve secde edenler için temiz tutun diye Ibrahim ve Ismail'e ahd verdik" (K. 2 Bakara 125-126) diye konusmustur. Bunun üzerine Abu Kubays'ta bulunan Hacer-i Esved, Cebrail tarafindan Ibrahim'e getirilmis, Ibrahim'de onu oraya yerlestirmistir. Söylendigine göre bu tas, önceleri beyaz renkte iken cahiliyye devrinin günahlari yüzünden kara olmustur 283.

Diyanet'in yayinladigi Sahih-i Buhari Muhtasari'nda, Ka'be'deki Hacer-i Esved'e gösterilmek gereken saygiyla ilgili hadis'ler yaninda, Mekke'nin Safa ile Merve adli tepeleri arasinda kosmak ve tas atmak suretiyle seytanlari korkutmak gibi hususlarla ilgili seriat hükümleri yer almistir ki, yine tekrar edelim, bunlarin hepsi de Arap'larin putperestlik döneminden kalma geleneklerdendir. Söylemeye gerek yoktur ki Kara tas'i öpmek ya da seytanlari taslamak batil inanislardan baska bir sey degildir.

Ancak ne var ki Seriatçi çevreler ve din adamlarimiz, Kara tas'i öpüp oksamanin ve ona karsi gösterilen bu sayginligin batil inanç sayilamayacagini, bu sayginligin aslinda Tanri'ya saygi oldugunu ve bu tür bir gelenegin aslinda bayragi selamlamaktan farki bulunmadigini ileri sürerler (Bkz. Sahih-i..., Cilt VI. sh. 108) 284. Oysa ki "ilah" ve "put" niteliginde kabul edilen bir tas parçasi ile, bir milletin sembolü olan ve uhrevi'likle ilgisi bulunmayan bir bayrak arasinda çok önemli farklar oldugu asikardir. Bayragi selamlama olayinda bayraga dua etmek, ondan ilahi isteklerde bulunmak ve "uhrevi" ödüller beklemek diye bir sey söz konusu degildir. Oysa ki put niteligindeki bir tasi öpmek, ona dokunmak, kurban adamak ve dua'da bulunmak, bu arada seytanlari taslayarak kaçirtmaya çalismak, hiç kuskusuz ilahi bir takim imtiyazlara konmak, kötülüklerden ve günahlardan kurtulmak gibi amaçlara dayali davranislardir. Bayragi selamlarken "Tanrim bana sunu nasib et, beni su bela'dan kurtar" filan diye dua etmeyiz, ama Ka'be'de kara tasi öpüp oksayanlar ederler.

Heykel'ler konusunda da ayni seyleri tekrarlamak gerekir; su bakimdan ki seriatçilar Atatürk heykel'lerini put niteliginde kabul edip kirip atmak isterler. Oysa ki Atatürk heykel'leri, tarihten silinmek üzere bulunan ve ilkellikler içerisinde çirpinan Türk milletini kurtarip uygarlik rayina yerlestiren, çok kisa bir süre içerisinde islam ülkelerinin en önüne geçiren bir insani minnet ve saygi ile anmak için dikilmis seylerdir. Hiç birimiz Atatürk heykeli'nin karsisina geçip kader dilenciligi yapmayi aklimizdan geçirmeyiz; ya da "Bizi seytanlarin serrinden koru" filan diye dua etmeyiz. Çünkü onun heykel'lerini "ilah", "put" niteliginde görmeyiz. Oysa ki bir tas parçasina ya da benzeri seylere (put'lara, ilah'lara vs) tapanlar "felah" bulmak ve ilahi ihsanlara kavusmak için yalvar yakar olurlar. Nitekim Ka'be'deki Kara Tas'a dokunmak, onu öpüp oksamak, biraz önce dedigimiz gibi, Arap'larin eski putperestlik döneminden kalma ve batil inanç niteliginde olan gelenekleridir. O kadar ki bu gelenegin devam ettirilmis olmasindan dolayi Halife Ömer b. Hattab bile, bir aralik endiseye kapilmis ve söyle demistir: "Çok iyi biliim ki, sen zarari ve menfaati olmayan bir tas parçasisin! Eger Res'ulullah...'in seni takbil ettigini (öpüp oksadigini) görmeseydim asla seni takbil etmezdim..." (Sahih-i..., Cilt VI, sh. 107) 285

Bu yukarda belirttiklerimizden anlasilmak gerekir ki Muhammed, Hacer-i Esved (Kara Tas) ile ilgili Arap gelenegini "islami" bir gelenek olmak üzere sürdürmeyi hem kisisel bir inanç olarak ve hem de islami yayma siyaseti bakimindan gerekli ve yararli görmüstür. Yasaminin ilk kirk yilini Cahiliyye döneminde geçirdigi ve bu dönemin inançlarina sapli bulundugu için Hacer-i Esved'e tapmayi dogal bulmustur. Öte yandan Yahudileri müslüman yapma hevesiyle Ibrahim'i "müslümanalrin ilki" ve ayni zamanda Ka'benin temellerinin aticisi olarak göstermeyi de kendi bakimindan uygun bir taktik saymistir.


II) Din adami insanlarimizi, "Sag'in sol'a fazli (üstünlügü)" inanislariyle yogurur.
Din adami'nin halkimiza bellettigi Kur'an bilgilerine ve örnegin Beled Suresi hükümlerine göre her insan'in kader'i "amel defteri" ile çizilmistir ve bu defter kisilere sag'dan ya da sol'dan olmak üzere verilmistir. Tanri ve peygamber emirlerine boyun egenler için Kur'an'da söyle yazili: "Iste bunlar amel defterleri sagdan verilenlerdir" (K. 90 Beled 18). Tanri emirlerini dinlemeyenler için ise söyle yazili: "Ayetlerimizi inkar edenler, iste onlar amel defterleri sollarindan verilenlerdir. Onlar her yönden atesle kapatilacaklardir" (K. 90 Beled 19-20).

Din adami'nin belletmesinden anlasilan o'dur ki Muhammed sag'in sol'a üstünlügüne inanmistir ve kaderleri yukardaki sekilde çizilen Tanri kullarina her hayirli isi sag'a göre yapmalarini emretmistir: örnegin yataga sag ayakla girip, sag'a dönük olarak yatmak, sag ayakla kalkmak, sag adimla sokaga çikmak, sag elle yemek ve su içerken bardagi sag elle tutmak, saç ve sakali sag'dan taramak, ölüyü yikarken sag'dan baslamak, hurmayi sag el ile tutup sol el ile çekirdeklerini çikarmak, sadakayi sag el ile dagitip sag el ile almak, ikram'da bulunurken sag'dan baslamak, vs... (Bkz. Diyanet Yayinlari: Sahih-i Buhari Muhtasari... Cilt I, sh. 151) 286.

Taraftarlarina sag'in sol'a üstünlügünü kabul ettirebilmek için genellikle seytani araç yapmis, örnegin yemek yerken ve su içerken sag eli kullandirabilmek için söyle demistir: "Sizden biriniz sol eliyle yemesin ve içmesin, çünkü seytan sol eliyle yer ve içer" demistir 286 a. Bununla da kalmamis fakat solak dogmus ve bu nedenle ancak sol eliyle is görebilecek olan kimseleri dahi sag el'lerini kullanma zorunlugunda birakmistir. Örnegin bir gün sol eliyle yemek yiyen bir adama "Sag elinle ye" diye emretmis, adamcagiz "Sag elimle yapamiyorum" deyince kendisine beddua etmis ve güya adam o günden sonra elini agzina götüremez olmustur 286 b .

Bunlari emrederken baskalarina örnek olmak üzere kendisi de böyle yapmis ve bu emirlerini zorunlu kilabilmek için Tanri'yi dahi sag el ile is görüyormus gibi tanimlamis ve örnegin "Allah, halal maldan verilen sadakayi sag eliyle kabul eder" demistir 287. Böylece Tanri'yi, tipki insanlar gibi, eli kolu olan ve sadaka kabul eden bir varlik durumunda kilmakla kalmayip ayni zamanda batil i'tikad'lara sapli imis gibi tanimlamistir.

Buna karsilik bazi islerin hep sol el ile yapilmasini emretmistir ki bu isler genellikle olumsuz nitelikte seylerdir. Örnegin "istinca" (def-i hacet'ten sonra pislikten temizlenme) sirasinda sol eli kullanmak, "zeker'i" (erkeklik organini) sol el ile tutmak, namazda iken sol tarafa tükürmek vb... gibi haller buna dahildir 287 a .

Ebu Katade'nin rivayetine göre Muhammed, kötü rü'ya görenlere, rü'ya'nin "serr'inden" (kötülügünden) kurtulmak için sol taraflarina tükürüp, üflemelerini ve dua ederek Tanri'ya siginmalarini bildirmistir (Sahih-i..., Cilt IX, sh. 50) 288. Enes b. Malik ya da Ebu Hüreyre gibi kaynaklarin rivayetine göre de, namaz sirasinda tükürmek ihtiyacini duyan kisi'nin, ne sag tarafina ve ne de Kible'sine karsi tükürmemesini emretmis, mutlaka tükürmek istiyorsa ya sol tarafina, ya sol ayagi'nin altina ya da ceketinin içine tükürmesini bildirmistir 289. Yine Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre Muhammed, sadece namaz sirasinda degil fakat genel olarak sag tarafa dogru tükürmeyi yasaklamistir ve yasaklasinin nedeni, sag tarafta "katib-i hasenat" (güzel ve iyi katib) olan melek'lerin bulunmasidir (Sahih-i..., Cilt II, sh. 354) 290.

Bazi islerin ise sag'dan baslayip sol'dan bitirilmesini emretmistir; örnegin Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre söyle demistir: "Sizin biriniz ayakkabisini giyecegi zaman sag ayagi ile baslasin, çikaracagi zaman da sol ayagiyle çikarmaga baslasin. Bu suretle sag ayak, giyilen iki ayagin önü, çikarilan iki ayagin da sonu olsun" (Sahih-i..., Cilt XII, sh. 106) 291.

Sag'in sol'a üstünlügü kural'ini pekistirmek maksadiyle din adami, daha önce degindigimiz su hikaye'yi nakleder: Enes Ibn-i Malik bir gün evine Muhammed'i, Ebu Bekir'i, Ömer b. Hattab'i ve bir kaç A'rabi'yi davet eder. Yemek sirasinda besi koyunundan sagdigi sütü bardaga doldurup Muhammed'e ikram eder. O sirada Muhammed'in sag basinda bir Arap bedevisi (A'rabi) , sol yaninda ise Ebu Bekir oturmaktadir. Muhammed sütü içipte bardagi agzindan ayirdiktan sonra sag'inda bulunan A'rabi'ye döner. Maksadi bardaktaki süt bakiyesini ona içirtmektir. Bunu gören Ömer derhal müdahele eder ve: "Resula'llah, huzurundaki Ebi Bekr'e ver" der. Demek ister ki Ebu Bekir Arabi'ye nazaran daha serefli bir kimsedir, bu nedenle ikram önce ona yapilmak gerekir. Fakat Muhammed aldiris etmez ve süt artigini saginda oturan A'rabi'ye verir ve: "Saga (ver) sira ile saga (ver)" diye emreder 292. Süt bardagini alan A'rabi bir miktar içtikten sonra bardagi sagindakine geçirir. Böyle yapmakla Muhammed sunu anlatmak istemistir sol tarafta oturan kisi ne kadar seref ve i'tibar sahibi olursa olsun, ikram ondan baslamaz, sag'dan baslar 293. Bununla beraber din adami, "su" cinsi içecek bir sey takdim olundukta Muhammed'in, bu yukardaki kural'a ters düsen bir baska emrini belletir ki o da: "Büyüklere sunmakla dagitmaga baslayiniz" emridir 294. Her ne kadar bu iki hüküm çelisir nitelikte olmakla beraber din adami bunlari bagdastirmaga çalisir.

Söylemeye gerek yoktur ki "makbul" ve "iyi" olan islerin sol el ile görülmesini önleyen ve solak'ligi bir bakima kusur sayan yukardaki hukümlerin akla yatkin ve bilimsel hiç bir yönü olmayip aksine batil'a inanmakla ilgisi vardir. Unutmamak gerekir ki yeryüzü nüfusunun önemli bir kesimi solaktir; örnegin A.B.Devletleri nufusu'nun %10-15'nin solak oldugu ve bu ülkenin Cumhurbaskanligina getirilmis kisiler arasinda pek çok solak bulundugu anlasilmaktadir 295 . Öte yandan solaklar arasinda dünya çapinda nice insanlar çikmistir. Bu itibarla solakligi "dinsel ugursuzluk" imis gibi göstermenin anlami yoktur.


III) Din adami insanlarimizi "tek" sayilarin "çift" sayilara "fazl'i" (üstünlügü )" inanislariyle egitir:
Din adami insanlarimiza, yine batil i'tikad olarak, tek sayilarin kutsal olduguna dair seriat verilerini belletir. Belletirken de hep Muhammed örnegini, Muhammed'in sözlerini sergiler. Nasil ki sag'in sol'a üstünlügü varsayim sayiliyor ise, tek sayilarin da çift sayilara üstünlügü oldugunu ve bu nedenle her isin tek sayilar i'tibariyle yapilmasinin emredildigini bildirir ve Muhammed'in söyle dedigini belirtir: "Allah tektir, tek olan seyi sever" 295 a . Sunu ekler ki tek sayi'dan anlasilmak gereken sey genellikle 1 veya 3 veya 5 vb... gibi sayilardir ve Muhammed kendisi de her isini genellikle 3 rakkamina göre yapmayi uygun bulmustur: örnegin üç parmagi ile yemek yer, suyu üç yudumda içermis. Iki parmakla yemeyi ya da içmeyi "seytanca bir is" bilirmis. "Def-i hacet"ten sonra istinca ederken (temizlenirken) 3 adet tas ile temizlenirmis. Üç çocugu ölen kadinlara da cehenneme girmeyeceklerini söylermis 296.

Bu esaslara dayali olarak din adamlarimizin bellettiklerine göre abdest alinirken ellerin dirseklere kadar olan kismi üç kez yikanmalidir; asla iki kez ya da dört kez yikanmamalidir. Su içilirken tek sayida yudumlayarak (genellikle üç yudumda) içilmelidir. "Def-i hacet"ten sonra pisligi temizlerken tek sayida (genellikle üç ya da bes adet) tas veya kerpiç kullanilmalidir (Sahih-i..., Cilt I, sh. 142) 297. Bu pislik temizleme konusunda Diyanet Isleri Baskanligi, tek sayida tas/kerpiç kullanilmasina büyük önem verir ve özellikle Ebu Hüreyre'nin rivayetine dayali su hadis'i belirtir: "Her kim istinca için tas istimal ederse, adedini tek yapsin (Hiç olmazsa üç tas kullansin)" 298. Tas yerine kemik ve tezek gibi seyler kullanmak yasak edilmistir, çünkü Diyanet'in halkimiza bellettigi seriat emirlerine göre bunlar "Cin'lerin yedigi seylerdir..." 299

Seriat emirlerine göre müslüman kisi, abdestini yaptiktan sonra pisligini bu sekilde temizlerken "Allah'im kalbimi nifaktan koru..." diye dua etmelidir 300.

Tek sayilara göre bu sekilde is görme geregi, seriatçi'nin mantigina göre, Tanri'nin tek olmasi nedenine dayatilmistir. Diyanet'in yapmis oldugu açiklama söyledir: "Allah tekdir. Tek seylere muhabbet eder " (Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 191) 301. Imam Gazali gibi üstadlarimiz, abdest'ten sonra tek sayida tas ve kerpiçle pisligi temizlemenin Tanri ile iliskisine deginerek söyle derler: "Böylece (Müslüman kisi'nin) bütün isleri (Tanri) ile alakali olmalidir; çünkü o tek'tir. Çift degildir" 302.

Görülüyor ki din adamlarimizin seriat dogrultusundaki "Tanri" anlayisina göre müslüman kisi, "def-i hacet" ettikten sonra tek sayida (üç adet) tas veya kerpiç ile pisligligini temizlemekle Tanri'nin tek olduguna inandigini kanitlamis olacak ve huzura kavusacaktir.


IV) Din adami insanlarimizi "Besmele çekerek is görme" gelenegine sürükler!
Besmele çekmek demek, "Bagislayan ve aciyan Allah adi ile" (ki Arap'ça "bi'smi'llahi'l-rahmani'l-rahim" tümcesinin karsiligidir) sözlerini tekrar ederek, yani her isi Tanri'ya birakarak, Tanri'nin adini belirterek bir ise baslamak demektir. Ibn-i Hanbal'in Musnad adli yapitinda yer alan bir hadis'e göre Muhammed: "Allah'in adi zikredilmeden baslanilan her mühim is kötü olur" demistir 303. Kur'an'a (özellikle Fatiha Suresi'nin basina, ya da En'am , Neml, Hud vb... gibi diger Surelere) yerlestirdigi çesitli ayet ve tümcelerle de müslüman kisileri Allah'in adini anmadan is göremez hale getirmistir. 304 . Örnegin En'am Suresi'nde "Üzerine Allah'in adinin anilmadigi kesilmis hayvanlari yemeyin, bunu yapmak Allah'in yolundan çikmaktir" (K. 6 En'am 121) diye yazilidir.

Böylece kisi, tüm yasantisini kendi akli ve sorumlulugu duygusuna sahip olarak degil fakat körü körüne doga üstü bir güce terketmis olarak düzenlemek durumuna girmistir. Örnegin seriat hükümleri geregince "Besmele ile yemege baslamak", "Agza lokma alirken besmele çekmek", "Suyu besmele ile yudumlamak", "Besmele ile adim atmak", "Besmele ile abdest almak", "Besmele ile kap, kaçagi kapamak", "Besmele çekerek kandil söndürmek", "Avcil kelbini (köpegini) besmele çekerek salivermek", "Besmele ile cinsi münasebete baslamak", "Besmele ile Kur'an okumak", vb... gibi her hususta tüm davranislarini, kendi disindaki bir güç'ten medet umarak görme aliskanligindadir. Bütün bunlar bir bakima batil ile ugrasmanin bir baska seklidir ki din adamlarimiz tarafindan islami inanç olarak insanlarimizin beynine asilanir. Bir iki örnek vermekle yetinelim:

Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarinda Cabir'in rivayetine göre Muhammed'in söyle emrettigi yazilidir: "(...) Ey mü'min (...) Besmele ile kandilini söndür! Su kirbanin agzini besmele ile bagla! Yine besmele ile kap, kaçagini kapat! Velev ki o kap üzerine enine (tahta parçasi gibi) bir sey koysun" (Sahih-i... Cilt IX, sh. 56) 305.

Cinsi münasebete baslarken besmele çekmekle ilgili hadis hükmü söyledir: "Cinsi münasebette bulundugun zaman besmele ile basla. Besmele ile baslarsan sevaplarini yazan vazifeli melekler çünüblükten gusül abdesti alincaya kadar durmaksizin sana sevap yazarlar. Bu cinsi münasebetten bir çocugun olursa, bu çocugunun ve de bu çocugundan olacak torunlarinin nefesleri sayisinca sana sevap yazilir" 306


V) Din adami insanlarimizi "Cazib sözler fisildayan" ve Peygamberlere düsman olan "Cin'ler" ve "Seytan'lar" konusunda "uzman" yapar!
Din adamlarimiz ve özellikle Diyanet Isleri Baskanligi'nda görevli yüksek diplomali, hatta "Profesör", "Doçent" unvanli yetkililerimiz, "Cin'ler" ve "Seytan'lar" ilmi konusunda da halkimizi en etkili usüllerle "irsad" etmektedirler! Her ne kadar "Cin" denen seyi tanimlamanin güç oldugunu itiraf etmekle beraber, bunlarin "hava ve rayiha gibi latif olan akil bir cisim" oldugunu, disi ve erkek cinsten olanlari ve tipki insanlar gibi müslüman olan ve olmayanlari bulundugunu söylemekten geri kalmazlar (Sahih-i... Cilt II, sh. 402) 307.

Kur'an ayet'lerine ve Muhammed'in sözlerine dayali olarak halkimiza sunu anlatirlar ki, "cin'ler" ve "insan seytan'lari" birbirlerine daima "cazib sözler fisildayan" ve fakat peygamberlere düsman olan yaratiklardir, ve onlari bu sekilde düsman yapan da Tanri'dir. Bu konuda Kur'an'dan verdikleri örnekler arasinda En'am Suresi'nin su ayet'leri vardir:

"(...) aldatmak için birbirlerine cazib sözler fisildayan cin ve insan seytanlari, her Peygamber'in düsmanidir" (K. 6 En'am 112-113);

"(...) Iste Biz, böylece her peygambere insan ve cin seytanlarini düsman ettik; bazisina yaldizli sözler söyleyerek aldatir" (K. 6 En'am 112) ;

"Böylece Biz insan ile cin arasindaki seytanlari, peygamberlere düsman yaptik. Bu seytanlar birbirlerini aldatmak için sözün sahte ve yaldizlisiyle fisildasirlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardi " 308.

Fakat isin anlasilmaz yönü sudur ki pek çogu insan'dan olan bu seytanlari peygamberlere düsman yapan ve onlari böylece suç islemege zorlayan yine Tanri'dir. Çünkü yukardaki ayet'de görüldügü gibi Tanri güya su sekilde konusmaktadir: "Bu seytanlar... onlarin isledikleri suçlari islemeleri için o sözleri fisildarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardi" (K. 6 En'am 112-113)

Öte yandan din adami'nin seriat verilerine dayali olarak söylemesine göre, insanlari diledigi gibi "müslüman" yapan, ya da "saptiran" da yine Tanri'dir, çünkü Kur'an'da söyle yazilidir: "Tanri kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini islamiyete açar, kimi de saptirmak isterse(...) kalbini dar ve sikintili kilar" (K. 6 En'am 125).

Görülüyor ki din adami'nin insanlarimiza bellettigi seriat hükümlerine göre Tanri, seytanlara ve cin'lere "cazib" ve "yaldizli" sözler söyleterek onlari kullarina musallat etmektedir.

Cin'ler gibi seytan'lar konusunda da halkimiza "yararli bilgiler" vermegi ma'rifet sayan din adamlarimiz, seytan denen sey'in insanin vücudunda kan gibi deveran ederek kötü süpheler uyandirmasindan tutunuz da 309, kadin kiligina girip erkekleri ayartmasina, ya da merkepleri anirtmasina 310, ya da hayvanlari yangin cinayetine zorlamasina 311, ya da insanlarin genzinde dolasmasina 312, ya da kisi'lerin esnemelerine sebeb olmasina 313, ya da kadin ile erkegin cinsi münasebette bulunduklari sirada onlarin arasinda dolasmasina 314, ya da Tanri'nin emrinde olarak insanlari kandirmasina 315 varincaya kadar çesitli yollardan nasil is gördügünü, hep seriat hükümleriyle halkimiza belletirler.


VI) "Konusan karincalar!", "Konusan kuslar" ve bu dillerde söylenenleri anlayan "peygamberler" konusunda da din adami insanlarimiza "yararli" bilgiler verir:
Din adamlarimizin halkimiza Kur'an ögretimi olarak verdikleri önemli bilgiler arasinda karincalarin ve kuslarin bazi peygamberlerle konustuklarina dair olanlari vardir: Süleyman peygamber bunlardan biridir ki hem karincalarin ve hem de kus'larin konustuklari dili bilir, çünkü Tanri ona bu dil'leri ögretmistir (K. 27 Neml 14-45) .

Süleyman, bilindigi gibi, Davud'un oglu olup Israilogullarina gönderilen "peygamber"lerden biridir. Din adami'nin Muhammed'ten naklen bildirmesine göre, Israilogullarina gönderilen diger bütün peuygamberler gibi o da aslinda müslümandir. Kur'an'da Süleyman'in "Ey insanlar! Bize kus dili ögretildi... Dogrusu bu apaçik bir lutuftur" (K. 27 Neml 16) diye konustugu ve ayrica Karinca'larin dilini de bildigi (K. Neml 19) ve ordulari'ni insanlardan, cin'lerden ve kus'lardan olusturdugu (K. Neml 17) yazilidir.

Yine din adami'nin Kur'an'dan naklen anlattigina göre günlerden bir gün Süleyman, Seba melikesi Belkis'i müslüman yapmaga karar verir ve cin'lerden, kus'lardan, insanlar'dan meydana gelen ordusu ile yola çikar. Az gider uz gider nihayet karincalarin bulundugu bir vadi'ye gelir. O sirada bir karinca "Ey Karincalar! Yuvalariniza girin (ki) Süleyman'in ordusu farkina varmadan sizi ezmesin!" diye konusur. Karincalarin dilinden anladigi için Süleyman bu sözleri duyunca "hafifçe güler" ve Tanri'ya seslenerek: "Hosnud olacagin isi yapmakta beni muvaffak kil" diye dua eder (K. Neml 19). Sonra ordusunun kuslardan olusan taburlari arasinda "Hüdhüd" adindaki kusu arar fakat bulamaz. Cani sikilir ve "Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayiplarda mi? Bana apaçik bir delil getirmelidir; yoksa onu ya siddetli bir azaba ugratirim yahut keserim" (K. Neml 20-21) diye kükrer. Çok geçmeden Hüdhüd kusu Süleyman'in yanina gelir ve "Senin bilmedigin bir seyi ögrendim. Sana Sebe'den gerçek bir haber getirdim. Ora halkina hükmeden... büyük bir tahta sahip olan bir kadin buldum..." (K. Neml 26) der ve bu kadin'in seytan tarafindan kandirilip Tanri dininden uzaklastirildigini ekler (K. Neml 26). Daha sonra Süleyman, cin'lerin yardimi ile Belkis'in taht'ini taninmayacak hale sokar ve en sonunda Seba Melikesi Belkis söyle dua eder: "(...) Süleyman'la beraber alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum" (K. Neml 44) . Bunlari söylemekle müslüman oluverir.


VII) "Çocuklar gibi feryad edip aglayan, sizlayan hurma kütügü": "Hanin-i ciz" olayi.
Din adami'nin seriat kaynaklarindan naklen bildirmesine göre Muhammed'in yasamlarini süsleyen olaylardan biri de hurma kütügünün çocuklar gibi feryad edip aglamasi, sizlamasi ile ilgili olay dir ki "Hanin-i ciz" diye bilinir ve Islam tarihinin en büyük mucize'lerinden biri olarak kabul edilir. Ibn Sa'd'in Kitab al-tabakat' inda anlatilan ve Enes b. Malik, Sehl b.Sa'd, Sahabi Cabir, Ibn Abba ve Übey b. Ka'b gibi ünlülerin rivayetine dayali bulunan bu olayla ilgili hadis hükmünü din adamlarimiz kadar Ilahiyat Fakülteleri'mizin Profesör ve Doçent'leri de büyük bir hayranlikla benimsemislerdir. Bu masali halkimiza su sekilde hikaye ederler 316:

Güya Muhammed Medine mescidinde halka hitab ederken hurma agaci kütügünden yapilma bir minber üzerine çikarmis. Fakat bir gün kendisine yeni bir minber hediye edilmis ve mescide yerlestirilmis. Muhammed, eski minberi birakip bu yeni minbere çiktigi gün, terkedilmis olan hurma kütügü kiskanmis ve çocuklar gibi fer yad edip inlemege baslamis. O sirada Mescid'te bulunan halk, bir insan gibi için için inleyen bu agaç parçasinin etrafina toplanip saskinlikla seyretmege ve sonra hep birden aglamaya, feryad etmege baslamis. Muhtemelen halkin saskinligindan simaran hurma kütügü bu sefer biraz daha feryadi basar olmus ve Enes b, Malik' in söylemesine göre öküz'ler gibi bögürerek mescidin içini çalkalandirmis ve çatlayincaya kadar feryadina devam etmis.

Hikaye'nin anlatilis sekline göre Muhammed, minberden iner ve kütügü kucagina alir ve oksamaga, teselli etmege baslar. Kütügün "susturulan çocuklar" gibi iniltilerini hafiflettigini görünce halka sunlari söyler: "Eger onu kucaklamasaydim, kiyamet sabahina kadar öylece inlerdi. Onun halini garipsemeyin ey sahabiler! Zira Allah'in Resulü'nden ayri düsen her sey mutlaka hüzünlenir". Sonra da kucagindaki hurma kütügüne hitap ederek: "Istersen seni eskiden bittigin yere götürüp yeniden dikeyim, yeniden yetis. Istersen seni cennete dikeyim de cennet irmaklarindan kana kana iç, meyva ver ve meyvani Allah'in sevgili kullari yesin" der.

Hurma kütügü, cennete gitmektense, muhtemelen Muhammed'in bulundugu yerde kalmayi tercih etmis olmalidir ki Muhammed'in emriyle yerinden alinir ve yeni minberin altina konur; bir daha da agzini açip feryad etmez.

Öyle anlasiliyor ki Muhammed'e olan "sevgi" ve "bagliliginin" cezasini, yeni minberin ayaklari altina atilmakla çekmis olur.

Din adami bu hikaye'yi anlatmak suretiyle insanlarimizin Muhammed'e sevgi ve bagliliklarini pekistirmek ister.


VIII) "Afv'edilen pire kani"
Din adamlarimizin seriat bilgisi olarak halkimiza ögrettiklerine göre pis olan seylerle namaz kilmak yasaktir. Nelerin temiz ve nelerin pis olduguna gelince, genel olarak Tanri'nin "cemadat'tan" (yani canli olamayan tas, toprak vs gibi seyler) yarattigi her sey temizdir; sadece sarap "pis'tir" ("necis'tir"). Canlilara gelince, köpek hariç hayvanlarin hepsi temizdir. Fikih'la ilgili sorunlarin bazilarinda "ictihad ayriligi" olmakla beraber köpek de bu istisnaya giren hayvanlardandir. Kur'an'da "hinzir" diye geçen domuz "haram"sayilmakla beraber (Bkz. Nahl 115; Bakara 173; Maide 3, 60) darda kalip domuz eti yemek zorunda kalanlar için "günah" söz konusu olmaz.

Öte yandan ölen canlilar genellikle pis (necis) sayilir; sadece insan, balik, çekirge ve vücudlarinda kan dolasmayan hayvanlarin (sinek, ari, akrep, yemege düsen böcek gibi) ölüsü temizdir. Canlilarin kendinden olani da (örnegin meni, kus yumurtasi, ipek böcegi gibi) temizdir. Ter ve gözyasi gibi "degismeyen" seyler keza temiz sayilmistir.

Pis olan bir seyle namaz kilinmaz; ancak zorunluk bulunan bazi hallerde pis (necis) olan seyle namaz kilmak afvedilir ki bu haller arasinda sunlar vardir: üç kez tas ile temizlendikten sonra "necaset eseri'nin kalmasi" (etrafa yayilmamis olmak sartiyle); cild'deki yaralardan su, renkli sivi gibi seylerin çikmasi (meger ki yara büyük olsun ve içinden cerehat çiksin); çizmenin üzerinde sakinilamayacak kadar kadar pislik kalmasi; az olsun, çok olsun pire kani'nin elbisede kalmasi, velev ki ter ile karismis olsa bile 317.

Görülüyor ki din adamlarimizin "Hüccet-ül Islam" diye yüceltikleri Imam Gazali'nin yayinlariyle halkimiza belletikleri seriat ilminde pire kani "necis" bir sey sayilmakla beraber, müsluman kisi'nin az veya çok miktar pire kani bulasmis elbise ile namaz kilmasinda sakinca yoktur, çünkü Tanri, her ne hikmetse "pire kanini afv'etmistir".


IX) Din adami'nin seriat ilmi olarak bellettigine göre Tanri "aksiriga muhabbet eder" çünkü aksirmak Tanri'dandir; "esnemek" ise seytan'dandir, bu nedenle önlenmek gerekir. Namaz sirasinda sessiz sekilde yellenmek, ceket içine tükürmek "caiz'dir".
Diyanet'in yayinlarindan olan Sahih-i Buhari Muhtasari'nda aksirmanin Tanri'dan, esnemenin ise seytan'dan, olduguna, namaz sirasinda sessiz ve kokusuz sekilde yellenmenin ya da ceket içine tükürmenin caiz bulunduguna dair seriat hükümleri yer almistir ki, kisaca belirtilmek gerekir.

Diyanet yetkililerinin seriat kaynaklarina dayali olarak verdikleri bilgilerden anlamaktayiz ki güya Tanri aksiriga "muhabbet eder", esnemegi ise "fena" görür 318 . Tanri'nin aksiriga "muhabbet" etmesi, aksirmanin "saglik ve rahatlama eseri" olmasina baglidir. Yani eger aksirma "saglik ve rahatlama" eseri ise, bu taktirde aksiran kisi "El-hamdülillah" demelidir; bunu derse, artik bir daha göz agrisi diye bir sey çekmeyecegi gibi, bir de aksirdigini isiten müslüman kisilerin kendisine "Yerhamükellah" diye mukabele etmelerini saglamis olur ki bu sözcük "Tanri sana merhamet etsin" (yani, bir bakima "Çok yasa") anlamina gelir.

Ancak ne var ki eger aksirma "sihhatta olmayan aksirik" niteliginde ise (örnegin soguk alginligi, nezle vs gibi bir hastalik ve rahatsizlanma sonucu ise), bu taktirde kisiler için "Yerhamülkellah" demelerine gerek yoktur, çünkü, Diyanet'in ve din adamlarimizin açiklamalarina göre "tesmit hali" (yani "Çok yasa" demek) sadece sihhatte olan aksirmaga ait'tir 319.

Simdi diyeceksinizdir ki "Sihhatta" (saglikli) olan aksirma ile olmayan aksirma nasil anlasilacak, nasil birbirinden ayird olunacak? Bunun yanitini din adamlarimiz, Buhari ile Müslim'in, Enes'ten rivayetine dayali bir hadis'ine dayanarak verirler. Bu hadis hükmüne göre eger müslüman kisi "üç def'aya kadar" aksirmis ise aksirigi "sagliklidir" ki, böyle bir halde "El-Hamdilüllah" demeli, ve onun aksirdigini görenler de "Yerhamükellah" ("Tanri sana merhamet etsin") diye mukabele etmelidirler. Fakat eger aksiran kisi "üç def'adan fazla" aksirmis ise, aksirigi "Sihhatta olmayan" bir aksiriktir ki, bu taktirde de kendisine "Yerhamükellah" demek seriata aykiridir 320.

Esneme'ye gelince Diyanet'in ve din adamlarimizin bellettikleri seriat verilerine (örnegin Ebu Hüreyre'nin rivayetine) göre Muhammed söyle emretmistir: "Esnemek seytandandir. Sizden biriniz esneyecegi zaman gücü yettigi kadar onu karsilasin. Çünkü sizin biriniz esnerken (...) - 'Haaa' deyince seytan (sevincinden) güler" 321.

Her ne kadar din adamlarimiz, esneyen kisinin eliyle agzini kapatmasi için bu hadis'in kondugunu söylerlerse yalandir. Çünkü dikkat edilecegi gibi hadis hükmü ile istenilen sey kisinin "gücü yettigi kadar" esnemeyi önlemesidir. Önlemenin akla ve mantiga dayali bir açiklamasi yapilmamis fakat sadece "seytan güler" diye bir neden gösterilmistir.

Öte yandan namaz sirasinda yellenmenin sonuçlari da, yine akil disi usullere baglanmistir. Su bakimdan ki Diyanet'in yayinlarinda Muhammed'in söyle emrettigi yazilidir: "Kendisinde hades vaki olan kimsenin namazi ( o kimse) abdest almadikça kabul olunmaz" 322. Bu hadis'i rivayet eden Ebu Hüreyre'nin açiklamasina göre "hades" sözcügü "sessiz veya sesli yel" seklinde tanimlanmak gerekir 323. Yine Ebu Hüreyre'nin söylemesine göre Muhammed, bir baska vesile ile de söyle demistir: "Bir kul, mescidde namaza muntazir (durur) oldugu müddetce hep namazdadir. Meger ki kendisinden hades vaki ola" 324.

Görülüyor ki namaz sirasinda "sessiz" veya "sesli" sekilde yellenmek, namazi bozan bir durum yaratmaktadir; böyle bir durumda müslüman kisinin namazdan çikmasi gerekir. Ancak ne var ki, Diyanet'in yayinlarinda yer alan bir baska hadis hükmüne göre Muhammed "sessiz" yellenmeyi caiz görmekle, birbirine ters düsen iki emir vermis görünmektedir. Gerçekten de yukariya aldigimiz hükümlerin yaninda, Abdu'lla b. Zeyd-i Ensari'nin rivayetine dayali bir baska hadis vardir ki, "namazda iken kendisinde bir sey (yani"hades) vukuunu hayal eden bir kimsenin durumunun ne olacagi" konusunda Muhammed'in söyle emrettigini belirtir "(Namazda iken yellendigini hayal eden kimse) Bir ses veya bir koku duymadikca (namazdan) çikmasin" 325.

"Pek iyi ama sesli ve koku çikarir sekilde yellendikten sonra namaz'dan çikmanin alemi olur mu? Namaz'dan çikmakla kendisi pis kokudan uzaklasmis olabilir, o kadar; namaz kilmaga devam edenler ne olacak?" diye sormayin, çünkü din adami soru sormayi yasak kilan hükümlerle karsinizdadir.

Öte yandan din adami'nin "Muhammed emridir:" diye bellettigi hükümler arasinda namaz kilarken tükürme ihtiyacini giderme ile ilgili olanlari vardir ki, batil'a inanmislik bakimindan yukardakilerden farksizdir: Enes b. Malik'in rivayetine göre Muhammed bir gün namazda iken kible duvarinda tükürük bulur. Yerinden kalkar ve tükürügü kaziyip atar ve etrafindakilere söyle der: "Her biriniz namazina durdugu vakit ... Rabbi kendisiyle kiblesi arasindadir. O halde hiç biriniz kiblesine karsi tükürmesin. Muztar kaldiginda ya sol tarafina, ya (sol) ayaginin altina tükürsün".

Bunu söyledikten sonra ceketinin kenarindan tutup kaldirir ve içine tükürür ve halk'a da: "Yahud iste böyle yapsin" der 326. Böylece namaz'da iken ceketin içine bile tükürmenin caiz oldugunu anlatmis olur.

Söylemeye gerek yoktur ki esnemeyi seytandan bilip önlemeye çalismanin akla dayali bir yönü olmadigi gibi, üç kez aksirmayi saglik alameti saymanin ya da "sessiz" yellenmeyi mubah bulmanin, ya da namazda iken sag tarafa degil de sol tarafa ya da ceket içine tükürmenin de mantigi yoktur. Iste din adamlarimiz insanlarimizi mantigi olmayan bu verilerle yetistirirler.


X) Din adami'nin bellettigi seriat verilerine göre Tanri merkep sesinden hoslanmaz çünkü merkebin anirmasinin seytandan oldugu kanisindadir. Bunun gibi Tanri kadinlarin isveli sesinden de hoslanmaz. Buna karsilik horoz sesine hayrandir; çünkü horoz melek gördügü zaman öter..
Din adami'nin, yine Kur'an'a ve Muhammed'in sözlerine dayali olarak yaptigi açiklamalardan anlamaktayiz ki Tanri bazi seslere "muhabbet" eder, bazilarina da etmez; bazi seslerden hosnud olur, bazilarindan olmaz. Muhabbet etmedigi, hoslanmadigi seslerin basinda "merkep sesi" ve kadinin "isveli sesi" (konusmasi) gelir. Buna karsilik hoslandigi üç ses vardir ki bunlar, Sa'lebi'nin rivayetine göre: "horoz sesi", "Kur'an okuyan kisinin sesi" ve bir de "seher vakti Allah'a istigfar edenlerin (yani günahlarinin afv'edilmesini isteyenlerin) sesidir" 327.

Din adami'nin Buhari gibi kaynaklardan ve Kadi Iyaz, Ibn-i Hibban, Bezzar, Davudi , Kadi Husayn ve Rafii gibi fikih bilginlerinden (fukaha'dan) naklen halkimiza verdigi bilgilere göre, horoz sesine karsi Tanri'nin gösterdigi bu asiri "muhabbet'in" bir çok sebebleri vardir ki bunlarin basinda horoz'un "diger hayvanlarda bulunmayan müstesna bir hususiyeti" gelir. Bu "hususiyet" (özellik) sudur ki horoz melek gördügü zaman öter. Bir diger sebeb horoz'un sesi'nin "güzel" olmasidir; bir diger sebeb seher vakti erken kalkmasi, her mevsimde ve her gece, hiç sasmaksizin safak'tan önce ve sonra ötmesi, "sayhalarini devamli sekilde tekrar etmesidir".

Diyanet'in yayinladigi Sahih-i Buhari Muhtasari'nda, Ebu Hüreyre'nin rivayeti olarak Muhammed'in söyle dedigi yazilidir: "Horozlarin öttügünü isittiginizde (dileklerinizi) Allah'in fazl-ü kereminden (yani cömertliginden, lütfun'dan) isteyiniz! Zira horozlar melek görmüsler (de öyle ötmüsler) dir..." (Sahih-i..., Cilt IX, sh. 66) 328

Davudi gibi bazi fikihçilar, yukardaki hadis geregince horoz'un özelliklerine bir de "cömertlik", "cinsi kiskançlik" ve "aile bereketi" gibi ögeleri eklerler. Fakat her ne olursa olsun anlasilan o'dur ki Muhammed, horoz denen hayvani, müslümanlari namaza da'vet ediyor olarak benimsemis ve bu nedenle önemli ve sayginliga layik bir hayvan saymistir. "Saygin" olmasi nedeniyle de böyle bir hayvana kötü muamele edilmesini yasaklamis ve "Horoz'a sebbetmeyiniz (sövüp saymayiniz) ! O sizi namaza da'vet eder" diye konusmustur 329. Bundan mülhem olarak Kadi Husayn ve Rafii gibi bazi fikihçilar da "namaz vakitlerinin tecrübeli horozlarin sesiyle ta'yin ve ona i'timaad edilmesi caizdir" diye fetva vermislerdir 330. Ancak ne var ki "Tecrübeli horoz nasil bir horoz'dur, nerede ve nasil bulunur?" bunu bildirmemislerdir.

Öte yandan din adamlarimizin (özellikle Diyanet'in), halkimiza bellettikleri seriat esaslarina göre, horoz sesinden böylesine hoslanan ve horoz'un ancak melekleri gördügü zaman öttügünü söyleyen Tanri, esek sesini pek çirkin bulmakta, bu sese karsi tiksinti duymakta ve bu tiksintisini de Kur'an'da "Muhakkak ki seslerin en çirkini esek sesidir" (31 Lokman 19) diye ortaya vurmaktadir. Daha baska bir deyimle horoz'u güzel bir sesle yaratmis olmasina karsin, yine kendi yaratiklarindan biri olan merkebi, her ne hikmetse, "çirkin" ve "istiaze'ye layik" (yani isitildiginde Tanri'ya siginilmak gerekecek kadar igrenç) bir sesle var kilmis ve onu seytan gördügü zaman anirir yapmistir.

Yine Diyanet'in islam kaynaklarindan naklen bildirmesine göre, Muhammed söyle demistir: "Merkebin anirmasini isittiginizde (...) seytan(in serrin) den Allah'a sigininiz (ve -'Euzü bi'llahi mine's-seytani'r-racim' deyiniz). Çünkü merkep seytan görmüs (de öyle anirmis) dir" 331. Fakat bununla da kalmamis, bir de merkep anirinca kendisine "salavat" getirilmesi için söyle eklemistir: "Merkep, seytan görmedikçe anirmaz. Merkep anirinca siz Allahu Teala'yi zikredin, bana da salavat getiriniz!" 332.

"Salavat" getirmek "dua" etmek anlamina geldigine göre, merkep anirinca Tanri'yi anma'nin ve Muhammed'e salavat getirmenin kutsal duygularla nasil bagdasabilecegini düsünmek biraz güç. Fakat "Kullarini seytan'dan kurtarmak için Tanri'nin, muhtemelen baskaca bir çaresi kalmamis olmalidir ki bu yola gitmistir" diye ahkam yürütmekten insan kendini alamiyor.

Fakat her ne olursa olsun durum sudur ki din adamlarimiz Muhammed'i, merkep'in anirmasindan bile yararlanarak kendisine dua ettirdigi anlamina gelecek bir davranis içerisinde göstermekten kaçinmazlar.

Biraz yukarda esnemenin seytan'dan olduguna ve esneyen kisi'nin bunu önlemesi gerektigine dair Muhammed'in sözlerine degindik. Öyle anlasiliyor ki müslüman kisi'nin esnemesi ile merkebin anirmasi arasinda ortak bazi hususlar vardir, çünkü biraz yukardaki hadis'te görüldügü gibi, merkep seytan gördügü zaman anirmaktadir, tipki kisi'nin esnemesi halinde seytan'in gülmesi gibi.

Neden esnemek seytan'dandir ve neden aksirmak Tanri'dandir? Neden kisi esneyince seytan sevincinden güler? Neden üç def'aya kadar aksirana "Yerhamükellah" ("Tanri sana merhamet etsin!") demek gerekir de, üçten fazla aksirana (velev ki nezle, hasta vs oldugu anlasilsin) denmez? Neden Tanri, kendi yarattigi bir yaratik olan merkep'in sesinden hoslanmaz? Hoslanmayacak idiyse neden bu zavalli hayvani böylesine çirkin bir sesle yaratir?

Evet, bütün bu ve buna benzer sorularin sirrini kesfetmek, kuskusuz ki akil yolu ile olacak seylerden degildir. Fakat insanlari buna benzer akil disi usüllerle egitmenin nasil bir sonuç verdigi islam dünyasini olusturan tüm ülkelerin geriligi ile ortadadir.

Öte yandan merkebin anirdigini duyan müslüman kisilerin Tanri'ya siginmalarini, siginirken de Muhammed'e hayir dua etmelerini akilci bir mantikla anlamak kolay degildir. Fakat her ne olursa olsun buna benzer seyleri emreden seriat hükümlerinin Tanri'nin yüceligi fikriyle bagdasmayacagi söz götürmez bir gerçektir.

Kadin'in sesi konusunu gelince din adamlarimiz, yine seriat verilerine dayali olarak halkimiza, Tanri'nin kadinlari "hos bir eda ile", "isveli" bir sekilde konusmaktan yasak ettigini anlatirlar. Dayanak olarak da Kur'an'in su ayet'ini sunarlar: "Ey Peygamber kadinlari (...) Allah'tan sakiniyorsaniz edali konusmayin, yoksa kalbi bozuk olan kimse kötü seyler ümid eder..." (K. 33 Ahzab 32) 333. Bu ayet'de geçen "Ey Peygamber kadinlari" deyiminin bütün islam kadinlarini kapsadigini anlatirlar.

Öyle anlasiliyor ki Tanri, kadinin "kötülügüne", "ugursuzluguna" ya da "pis olusuna" inanmis olarak "Kadinlar insanin karsisina seytan gibi çikarlar" seklinde konusmus 334 ya da "Namaz kilanin önünden köpek, esek, kadin gectiginde, namaz kat'edilmis olur" seklinde asagilamalarda bulunmus 335 fakat bunun yaninda bir de kadinin sesindeki "fitri olan özellige" karsi husumet beslemis olmalidir ki bu yüzden kadinlari "edali" bir sekilde konusmaktan yasaklamistir.

Bu yasaklama sayesinde erkekleri kadin'arin "isveli" seslerine karsi korumak istedigi anlasilmaktadir. Diyanet Isleri Baskanligi'nda görev almis bir din adami bu konuda söyle diyor: "Özellikle kadin sesinde cinsel bir içerik vardir (...) Bunun içindir ki kadinin sesi vücudu gibi avret (korunmasi gerekli) kilinmamistir(...) Yarattigi kullarinin hususiyetlerini en iyi bilen oldugu içindir ki Allah (...) kadinlara söyle emir buyurmustur: -' (...) yabanci erkeklerle konusurken hos bir eda ile konusmayin (...) Yoksa kalbinde (cinsel) hastalik bulunan kimse (cinsellik) ümidine kapilir..." 336.


Din adami'nin bildirmesine göre yine bundan dolayidir ki Tanri kadinlari ezan okumaktan, erkekler arasinda yüksek sesle Kur'an "tilavet" etmekten (okumaktan) yasaklamistir 337. Bununla da kalmamis bir de "Musiki kalbde nifak dogurur" diyerek kadinin "cinsellikle musiki sunmasini" yasak etmistir 338. Güya istemistir ki "hasta kalpli" kisiler cinsellik ümidine kapilmasinlar.

Din adaminin bu acaib mantigina karsi söylenecek çok sey var, fakat her seyden önce sunu sormak gerekir: Her yarattigini kendi keyf ve dilegine göre yaratan, sekillendiren bir Tanri, erkek kullarinin kalbini düzenlerken, ya da kadin'in sesini ayarlarken neden biraz daha tedbirli olmaz da, erkegin bastan çikmasi sorumlulugunu kadin'a yükler ve onu "hos bir eda" ile konusmaktan önler?

Fakat her ne olursa olsun gerçek sudur ki seriat dini musiki alaninda oldugu gibi resim, heykeltraslik, tiyatro vs gibi san'atla ilgili hususlarda, yani insani insan yapici ve uygarlastirici ne varsa her konuda , hep akil disi mantik yolu ile Tanri'ya atfen yasaklar getirmis ve din adamlari da bu yasaklarin en bagnaz uygulayicilari olmuslardir.

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 22"
« Yanıtla #21 : Kasım 15, 2006, 09:43:32 ÖS »
BöLüM 1 Seriat Verileriyle Halkimizi Batil Inanislar Içerisinde Yoguran Din Adami

XI) Din adami'nin bellettigi seriat verilerine göre Seytan, ev faresini yangin cinayetine sevk eder, esekleri anirmaga zorlar ve uyuyan kisinin genzinde geceler.
Diyanet'in Islam kaynaklarina dayali olarak (örnegin Tahavi'nin Ahkamü'l-Kur'an adli yapindan naklen) söylemesine göre Muhammed ev faresi'nin nerede olursa olsun (özellikle Mekke'deki Mescid-i Haram'in içinde ya da disinda) öldürülmesini emretmistir. Mekke alani içerisinde nebat ya da hayvan cinsi seyleri yok edilmesini yasakladigi halde ihramli hacilarin dahi bu hayvani öldürmelerini istemistir. Bunun da nedeni ev faresine karsi besledigi husumettir. Bu husumet o kertede olmustur ki ev faresine "Fuveysika" adi verilmistir ki dilimizde genellikle "fasikcagiz" (yani "günah islemege hazir") diye geçer.

Ebu Said'in rivayetine göre ev faresine karsi Muhammed'deki bu husumet sundan dogmustur: Bir gün Muhammed uykudan uyaninca bir farenin, odadaki kandilin yanmakta olan fitilini yakalayarak evi atese vermek üzere götürdügünü görür. Seccadesinin de el kadar bir kisminin yandigini farkeder. Hemen fare'nin pesinden kosar, yakalayip öldürür. Ve sonra müslümanlara su emri verir: "Siz uyumak istediginizde kandilinizi söndürünüz. Çünkü seytan bunun gibi hayvanlari yangin cinayetine sevk eder". (Sahih-i..., Cilt IX, sh. 709).

Din adamlarimiz bu hadis hükmünün kisileri yangina karsi tedbirli kilmak (ve örnegin uykuya yatmadan önce kandili ya da atesi söndürmelerini saglamak) maksadiyle is gördügünü söylerler. Güzel ama bunu yapmak için ise seytanlari ya da fareleri karistirmaga neden gerek duyulsun? Kisileri akilci yoldan tedbirli olmaga çagirmak ve böylece akilci yönde gelistirmek varken akil disi yollarla beyni islemez duruma sokmak ma'rifet midir?

Din adami'nin insanlarimiza bellettigi önemli bilgilerden biri de horozlar ve merkeplerle ilgili olarak sudur ki horoz melek gördügü zaman öter, merkep ise seytan gördügü zaman anirir. Bundan dolayidir ki Tanri horoz sesini sever ve merkep sesinden hoslanmaz. Yine bundan dolayidir ki müslüman kisi merkep sesini duyunca Tanri'nin adini anip Muhammed'e salavat getirmelidir. Diyanet'in yayinladigi seriat hükmü aynen söyle: "Horozlarin öttügünü isittiginizde (dileklerinizi) Allah'in fazl-ü kereminden isteyiniz. Zira horozlar melek gormüsler (de öyle ötmüsler)dir. Merkebin anirmasini isittiginizde de seytan(in serrin)den Allah'a sigininiz... Çünku merkep seytan görmüs (de öyle anirmis)tir" (Sahih-i..., Cilt IX. sh. 66-68 Hadis no. 1363).

Din adami'nin Ebu Muse'l-Isfehani'nin Tergib adli yapitindan nakline göre Muhammed merkep'in avazini o kerte çirkin ve "istiazeye layik" (Tanri'ya siginmayi gerektirir) bulmustur ki müslümanlara su emri vermistir: "Merkep, seytan görmedikçe anirmaz. Merkep anirinca siz Allahu Teala'yi zikredin, bana da salavat getiriniz" (Sahih-i..., Cilt IX. sh. 68)

Yine Diyanet'in yayinladigi seriat kaynaklarindan ögrenmekteyiz Muhammed, kurnazliklarini çok iyi bildigi seytanin gece vakti müslüman kisinin burnunda yerlesecegini düsünerek söyle demistir: "Sizin biriniz, uykusundan uyanip da abdest aldiginda burnundaki nesneyi nefesiyle üç def'a disari çikarsin! Çünkü seytan uyuyanin genzinde geceler" (Sahih-i..., Cilt IX, sh. 59) 339.

Dikkat edilecek olursa hadis'te "burnundaki nesneyi nefesiyle üç def'a çikarsin" denmekle tek sayi esasina göre hareket edilmesi emredilmektedir. Bunun nedeni, daha önce de belirttigimiz gibi, tek sayilarin çift sayilara üstün tutulmasidir ki bu da Tanri'nin tek olusundandir. Daha baska bir deyimle kisi, burnundaki nesneyi çikarirken Tanri'nin tek oldugunu düsünüp bu isi üç nefeste yapmalidir.

XII) Din adami'nin belletmesine göre "Güzel rüya Tanri'dan, kötü rü'ya (ise) seytan'dandir; kötü ruya görenler sol taraflarina tükürüp üflemelidirler".

Din adami'nin seriat bilgisi olarak bellettiklerine göre, nasil ki "merkeb anirmasi" ya da "esnemek" gibi seyler hep seytan'dan, buna karsilik "aksirmak" gibi haller Tanri'dan ise, "rü'ya'lar" için de durum budur ve kötü rü'ya'nin kötülügünden kurtulmak için sol tarafa tükürüp üflemek gerekir, çünkü Muhammed böyle emretmistir. Diyanet'in yayinlarinda yer alan Buhari hadis'lerinde Ebu Katade'nin rivayeti olarak Muhammed'in söyle dedigi yazilidir: "(Sureti ve ta'biri cihetiyle) güzel rü'ya Allah'tandir. Fena rü'ya'da seytandandir. Biriniz korkunç yani karisik rü'ya gördügünde hemen sol tarafina tükürüp, üflesin ve o rü'yanin serrinden Allah'a siginsin, ('Euzü bi'llahi mine's seytani'r-racim', desin). Bu suretle o rü'ya, gören kimseye zarar vermez" (Sahih-i..., Cilt IX. sh. 59 ve d.) ) 340.

XIII) Seytan'in serrinden kurtulup günahlardan korunmanin ya da köle azad etme zorunluguna karsi koymanin en kolay yolu "Allah'tan baska yoktur tapacak..." diye dua etmektir.

Din adamlarimiz halkimiza, her türlü günahtan siyrilmanin, ya da havadan sevap kazanmanin, ya da köle azat etmek gibi menfaat yitirici yükümlerden kurtulmanin yollarini, yine seriat verilerine dayanarak belletirler. Bu usullerin basinda Tanri'ya övgüler yagdirmakla ilgili dua'lar gelir. Örnegin Diyanet'in Ebu Hüreyre'den rivayet olarak naklettigi bir hadis hükmüne göre, her kim bir günde yüz def'a: "La ilahe illa'llahü vahdehu, la serike leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdu ve hüve ala külli sey'in kadir" diyerek (ki Türkçe karsiligi söyledir "Allah'tan baska yoktur tapacak, yalniz Allah var. O'nun esi ortagi yoktur. Mülk O'nundur, O övülür. Ve O'nun her sey'i yapmaya ve yaratmaya gücü yeter"), dua edecek olursa, o kimseye yüz sevap yazilir. Ayni zamanda on köle azatlamiscasina yüz adet günahi kendisine bagislanir; üstelik de "dua ettigi günde, günün aksamina kadar seytan serrinden korunmus olur" 341.

Söylemeye gerek yoktur günde yüz def'a bu sekilde dua etmek biktirici ve zaman yitirici bir sey olmakla beraber, hirsizlik, zina, adam öldürmek, yalan söylemek, sarap içmek vb... gibi günahlardan siyrilma firsatini yarattigi için, müslüman kisiye büyük çikarlar saglar nitelikte bir istir. Hele günde yüz günahin bagislanmasina vesile olduguna göre, müslüman kisileri muhtemelen suç islemege tesvik bakimindan da yararli olmalidir. Ama bu arada bütün bunlarin kisi'yi batila inanmak gibi olumsuz yola sokmasi söz konusudur ki din adamini pek ilgilendirmez.


XIV) Din adami'nin söylemesine göre sinek "idrak" sahibi olup yiyecek/içecek kabi içine düstügünde önce günah kanadini daldirir, sevab dolu kanadini disarda birakir.
Din adami'nin insanlarimiz "din bilgisi" olarak verdigi seyler arasinda sinegin "idrak" sahibi olmasiyle ilgili olanlari vardir ki bir hayli sasirticidir. Bu bilgilere göre haserat'tan sayilan sinegin iki kanadinin birisinde "hastalik" ("günah") digerinde "sifa" ("sevap") bulunur ve sinek yiyecek/içecek kabina düstügü zaman önce zehirli kanadini daldirip sevap kanadini disarda birakir ve bunu idrak sahibi olmasindan dolayi yapar.

Gerçekten de Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarindan ögrenmekteyiz ki Muhammed, yemek kabinin içine düsen sinek konusunda aynen söyle demistir: "(Sizden birinizin içecegi ve yiyecegi) içine sinek düstügü zaman, o kisi o (nun her tarafini) batirsin, sonra çikarsin (atsin). Çünkü sinegin iki kanadinin birisinde hastalik, öbirisinde de sifa vardir" (Sahih-i..., Cilt IX. sh. 70 ve d.) 342 .

Bu hükümle ilgili olarak Diyanet'in ve "Profesör" unvanli din adamlarimizin açiklamalarindan ögrenmekteyiz ki Muhammed bu sözleri sinegin "idrak sahibi" oldugunu göz önünde tutarak söylemistir. Güya anlatmak istemistir ki sinek, önce zehirli kanadini yemegin (içecegin) içine sokup, "deva" olan kanadini geri birakir; eger kisi, sinegin disarda kalan kanadini iyice yemegin içine batiracak olursa "sifa" kanadi "hastalik" kanadini "ifna" eder ve böylece kisi hastaliktan ya da zehirlenmelerden korunmus olur.

Öyle anlasiliyor ki sinek, müslüman kisilere olan sevgisi dolayisiyle önce hasta kanadini daldirmakta, sifa kanadini disarda birakmaktadir ki kisi o kanadi batirsin da hastalanmasin diye!

Yine Diyanet'in söylemesine göre: "Zi-hayat bütün mahluklar hararetle buredet, rutubetle yubuset gibi birbirine zit olan bir çok hassasiyet arasinda (varliklarini) sürdürürler. Ve eger Tanri'nin gücü birbirine zit bu hassalari te'lif etmemis olsaydi, muhakkak ki her zi-hayatin salahi fesada ugrardi. Ve bu gün görülen mütekamil sekli vucud bulmazdi". Daha baska bir deyimle yeryüzü varliklarinin gelismesi hakkinda iyice fikir edinebilmek için sinegin bir kanadindan hastalik ve diger kanadinda sifa bulundugu gerçegini bilmek gerekir.

Öte yandan din adami'nin degerlendirmesine göre bu tür hükümleri "saçma" bulup inanmayanlar "imani zayif bilgisiz" kimselerdir. Baskanlik, Buhari sarihlerinden Hattabi'nin agziyle "Sinegin idraki mes'elesi de ilahi bir ilham olan sevk-i tabiiden ibarettir" diyerek, sinegin önce zehirli kanadini yemegin içine sokup, sifa kanadini disarda birakmasi olayina i'tiraz edenleri "inatçi cahiller" grupuna dahil etmistir 343.

Müspet ilim henüz sinegin bir kanadinda hastalik diger kanadinda sifa (deva) diye bir sey oldugunu kesfetmemis, hatta aksine tüm olarak sinegin pislik tasidigini bildirmistir ama, bizim din adamlarimiz ve Ulema'miz "Fennin bilmedigi seylerin uhrevi yollardan peygamberlere malum bulundugunu" ve bu itibarla onlarin söylediklerine inanmak, aksi taktirde 'kafir" addolunmak gerektigini ihtar ederler insanlarimiza.

Öyle anlasiliyor ki Bati dünya'sinin büyük bilginleri, bizim din adamlarimizin seriata dayali olarak ortaya vurduklari bu bilimsel verilerden habersiz kalmislar ve henüz sinegin bir kanadinda hastalik, digerinde sifa oldugunu ve su hale g"re disarda kalan kanadi batirmak suretiyle hastaliklarin önlenebilecegi gerçegini kesfedememislerdir.


XV) Din adami'nin seriat bilgisi olarak belletmesine göre Beni Israil'den bir kavim vaktiyle fare'ye "tahvil" olundugu için fare'ler, deve sütü içmeyip koyun sütü içmek gibi bir gelenege sahiptirler!
Din adamlarimiz, sinekler ilminde oldugu kadar "fare'ler ilmi" alaninda da insanlarimiza pek yararli hükümler belletirler. Basit bir sinegin "idrak" sahibi oldugu için "deva" kanadini yemegin disinda biraktigini söylerlerken fare'lerin de deve sütü içmeyip koyun sütü içmek gibi bir prensip gelenegine sahip olduklarini anlatirlar; bunun nedeninin de, Yahudi'lerden bir kavmin vaktiyle Tanri tarafindan fare sekline dönüstürülmüs olmasina baglarlar. Bunu açiklamak üzere Ebu Hüreyre'nin rivayetine dayali su hadis hükmünü örnek verirler: " Beni Israil'den bir kavim (mesh olunup- çirkin bir sekle sokulup) beser tarihinden silindi, yok oldu. Bilinmez ki, o kavm ne (fenalik) islemistir. Ben zannetmem ki, o ümmet fareden baska bir seye mesh ve tahvil edilmis olsun. Çünkü fare (içsin) diye (bir yere) deve sütü konulursa, onu içmez de koyun sütü konursa içer" (Sahih-i... Cilt. IX, sh. 60)344.

Bu hükmün yorumunu seriat kaynaklarina dayali olarak yapan Diyanet Isleri Baskanligi , deve sütü'nün ve deve eti'nin Tanri tarafindan vaktiyle Beni Israil'e haram kilindigini, öte yandan Beni Israil'in, yine Tanri tarafindan daha sonra fare sekline sokuldugunu belirttikten sonra aynen su görüsü savunur: "Fare, deve südü içmez de, koyun südü içer fikrasi, beni Israil'den olan o kavmin fare'ye tahvil olundugunun delilidir. Söyle ki, devenin eti, sütü Beni Israil'e Allah tarafindan haram kilinmisti. Kat'iyyen Beni Israil deve sütü içmezlerdi. Farenin de içmemesi, onlari bir yerde toplayan nokta oluyor" 345

Daha baska bir deyimle fare'ler, eski bir Yahudi kavminin fare'ye dönüstürülmüs sekli olduklarindan, tipki onlar gibi deve sütü içmeme gelenegini sürdürmüslerdir.

Söylemeye gerek yoktur ki fare gibi her seyi yiyebilen ve hatta aç kaldigi zaman tahtayi ve tel çubuklari bile kemiren bir hayvanin deve sütüne iltifat etmeyecegini düsünmek biraz saflik olur. Fakat ne var ki Tanri ve peygamber emirleri olarak belletilen yukardaki hususlar hakkinda süphe izhar ettiginiz an seriatçilar tarafindan "inatçi cahil" olarak suçlanmayi göze almalisiniz.

Fakat "Inatçi cahil" damgasini yemeyi göze alarak belirtmek gerekir ki bütün bunlar Tanri'nin isi degil, olsa olsa seriat kaynaklarinin uydurmasi olan seylerdir. Nitekim bu kaynaklarin verdigi bilgilerden anlamaktayiz ki Muhammed, kendisini peygamber olarak kabul etmediler diye Yahudilere düsmanlik beslemis ve bu düsmanligini, fare'lere karsi besledigi düsmanlikla birlestirmek suretiyledir ki yukardaki hadis hükmünü yerlestirmistir. Gerçekten de Ebu Said'in rivayeti olarak yine Diyanet'in yayinlarinda yer alan verilere göre Muhammed, bir gün uykudan uyaninca bir fare'nin kandil fitilini yakalayarak evi atese vermek üzere oldugunu görmüs ve pesinden kosarak hemen öldürmüstür. Bu olaydan sonra fare'lere karsi dis bilemis ve seytan'in bu hayvani yangin cinayetine sürükledigini belirterek, ihramli hacilar da dahil olmak üzere, bütün müslümanlara bu hayvani öldürmelerini emretmistir. Yahudilere karsi düsmanligini da, onlarin Tanri tarafindan fare sekline sokulduklarini söyleyerek pekistirmis olmalidir 346.


XVI) Diyanet Isleri Baskanligi ve din adamlari halkimiza, sihirlenmeye karsi nasil korunulacagini akil disi usüllerle belletme çabasindadirlar.
Diyanet Isleri Baskanligi ve din adamlari, bu akil çaginda insanlarimizi "ilm-i sihir" (sihir bilgileri) ile ve sihirlenmeye karsi korunmak üzere seriat hükümleriyle egitmeyi de ihmal etmis degillerdir. "Sihir" sözcügünün "gerçeklere ters düsen" ve "sebebi gizli" olan her seyi 347 kapsadigini ve bu nedenle bazi güzel konusmalarin dahi sihir niteliginde bulundugunu ve nitekim Muhammed'in "Belig olan sözlerden bir kismi muhakkak surette sihirdir" seklinde hadis biraktigini 348 ve Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre sihir'den çekinilmesini, korunulmasini emrettigini bildirirler (Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 224) 349.

Sihir'den kurtulmanin Tanri'ya dua edip O'na siginmakla mümkün olacagini belletmekle beraber bunu dahi yeter bulmayip daha baska bir takim kocakari usullerini ögrettigini ve örnegin "hacamat" ya da "avce hurmasi" gibi seyleri tavsiye ettigini söylerler. Bütün bunlari Muhammed'in sözleri ya da uygulamalari olarak ortaya vururlar.

Gerçekten de Diyanet yayinlarindan olan Sahih-i Buhari Muhtasari'nin 8.cild'inde, Muhammed'in, her türlü sihir'den etkilendigi ("müteessir" oldugu) ve etkilendigi zamanlar basindan hacamat oldugu 350 ya da avce hurmasindan yedigi, müslüman kisilere de böyle yapmalarini emrettigi yazilidir (Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 234) 351.

Muhammed'in sözlerine dayali olarak Diyanet'in ve din adamlarimizin halkimiza ögrettikleri sudur ki seriat dini "sihir" denen seyi tamamen inkar etmis olmayip "Sihr-i helal" (yani "yararli sihir") ve "Sihr-i haram" (yani "sakincali/yasak sihir") diye ikiye ayirmistir. Bu ayirima göre "sihr-i helal" ile ugrasmak ya da karsi karsiya kalmak caiz'dir. "Sihr-i haram" ise yasak kilinmistir. Örnegin birisi islam lehinde "belig" (güzel, oturakli, sihirleyici) sözler söylemis olsa bu sözler "sihr-i helal" sayilmali, söyleyen de alkislanmalidir. Fakat islam dinini elestirici, tenkid edici nitelikte sözler söyler ise bu taktirde yerilmeli ve hatta Muhammed'in emri geregince "Inne mine'l-beyani le-sihra" diyerek sihirbazlikla suçlanmalidir (Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 225) 352.


[color=Red]a) "Her sabah Acve hurmasindan yedi tane yiyen muslüman kisi sihirden etkilenmez!" [/color]
yandan yine Diyanet'in yayinlarindan ögrenmekteyiz ki Muhammed, Arap'larin "Acve hurmasi" diye tanimladiklari hurma cinsini diger hurmalardan üstün tutarak: "Her kim her gün sabahlari aç karnina yedi tane Acve hurmasindan yerse, o gün içinde o kimseye ne sem, ne sihir zarar vermez" diye hadis birakmistir (Sahih-i... Cilt XI, sh. 393) 353.

Animsatalim ki Arap'lar arasinda "Acve hurmasi" diye bilinen sey Cennet'ten gelme olup Medine hurmalarinin en iyi cinsi olarak kabul edilir; Türkçe'de adi "Balçik hurma" dir. Güya acve agacinin fidanini Muhammed dikmis ve bu agaç için dua'lar etmistir. Bundan dolayidir ki güya bu hurma sihirden etkilenmez olmustur; yine bu nedenledir ki Acve hurmasindan her gün yedi tane yiyenler her türlü sihirlenmeye karsi korunmus olurlar.

Pek iyi ama "Neden dolayi Muhammed hurma agacina böylesine bir seref tanimistir? Neden dolayi sihirden korunmak için ille de yedi tane acve hurmasi yemek gerektigini söylemistir?" seklindeki sorulara gelince bunun yanitini bulmak yine mümkün degildir. Çünkü Diyanet'in açiklamasindan ögrenmekteyiz ki bütün bunlarin sebebini sadece ve sadece Muhammed bilmektedir (Sahih-i..., Cilt XI, sh. 394) 354.


b) Din adamlari halkimiza, seriat'in öngördügü "Tükürüklü" ve "Tükürüksüz" üfürük usulleri belletirler.
Din adami'nin iki yönlü siyasetinin bir diger belirgisi de "üfürükçülük" konusunda kendisini gösterir. Aydin siniflara islam'in "üfürükçülük", "nefes", "muska" gibi seylere cevaz vermedigini söylerken halk yiginlarina bu usullerle ilgili seriat verilerini Tanri ve peygamber emirleri olarak belletir. Bakiniz nasil:

Bir süredenberi ülkemizde hastaliklari "üfürükle" tedavi isini meslek edinip kazanç saglayanlarin çogalmalari ve bir takim iskandallara sebeb olmalari üzerine Diyanet Isleri Baskani, bazi gazetelere beyanda bulunarak bu tür uygulamalarin Islam dini ile ve bilimle hiçbir ilgisi bulunmadigini ve hastaligin çaresini tibbi tedavi'de aramak gerektigini belirterek aynen söyle demistir: "Islam dininde ne nefesi kuvvetli gibi kavramlarin, ne de muska gibi seylerin kesinlikle yeri yoktur. Hastaliklarin çaresi tibbi tedavidir (...) Dua, dini bir terminoloji(dir...) Insan hiçbir araci olmadan Allah'tan diledigi seyi ister. Ancak dua'nin bu sekilde istismar edilmesinin dinle hiçbir ilgisi yok (...) Bunun disinda dua ile iyilestirme diye bir müessese zaten dinimizde yoktur. Hastalik sikintisi olan vatandaslar, tibben bu sikintilarina çözüm aramak durumundadirlar. Ama insan, sagligina kavusmasi için yaradanina siginabilir. Ama yalniz kendisi, araci olmadan. Bir baskasinin, bir baskasini okumasi ile (...) iyilesme saglanamaz (...) Zaten dinimiz ilimle, bilimle kesinlikle çatismaz. O bakimdan yapilan uygulamanin ilimle, bilimle hiçbir ilgisi yoktur. Vatandaslarimizin uyanik olmalarini, bu tür seylere kanmamalarini arzu ederim" 355.

Ancak ne var ki bu sözleriyle vatandaslari üfürükçülük gibi ilkel uygulamalara karsi uyanik olmaga çagirir görünen Diyanet Isleri Baskani, üfürükle tedavi usullerinin islam dinince caiz olduguna ve bu tür uygulamalarin geçerli bulunduguna dair mevcut seriat hükümlerinin Diyanet yayinlariyle ve din adamlari eliyle halk yiginlarina belletilmekte oldugunu gizlemistir.

Gerçekten de Diyanet'in yayinladigi Sahih-i Buhari Muhtasari Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Serhi adli 12 cilt'lik yapitta Muhammed'in "tükürüklü üfürük" ve "tüfürüksüz üfürük" usulleriyle (yani okuyup üflemek, nefes etmek vs...) hastaliklari tedavi yoluna basvurdugu ve bu usullerin baskalari tarafindan uygulanmasina izin verdigi, bu yoldan saglanan kazancin helal oldugunu bildirdigi, hatta bizzat kendisinin bu tür kazançlarin paylasilmasina katildigi anlatilmis, ilgili seriat hükümleri açiklanmistir ki bunlardan bazilari sunlardir:

Sözü geçen yapitin 12.cildinin 91-92 sayfalarinda yer alan 1935 sayili hadis'te Muhammed'in, sahadet parmagina tükrügünden bulastirip sonra parmagini topraga koydugu ve parmaga bulasan toprakla hastayi sigardigi ve "(...)su bizim topragimizin tükrügü ile yurdumuzun topragidir" dedigi yazilidir.

Ayni yayinin 10.cild'inde yer alan 1558 sayili hadis'de (sh. 116-7), yeni dogmus bir çocugun agzina Muhammed'in hurma çigneyip tükürdügü ve hurma çignemiyle çocugun damagini ugdugu, Esma'nin rivayeti olarak bildirilmistir.

Ayni yayinin 4.cild'indeki 630 sayili ve Cabir'in rivayet ettigi bir hadis ise söyledir: "Abdullah Ibn-i Übey defnolunduktan sonra (Muhammed) geldi. (Onun emriyle) ölü hufresinden çikarildi. (Muhammed) onun cildine tükrügünden üfledi. Ve ona gömlegini geydirdi"

Ayni yayinin 10.cild'inde 1611 sayili hadis'de Muhammed'in , Hayber savasi sirasinda baldirindan agir sekilde yaralanan Seleme Ibn-i Ekva'yi, üç def'a nefes ederek iyilestirdigi yazilidir.

Yine Hayber günü Ali'nin gözlerinde agri oldugunu duyunca onu yanina çagirdigi ve gözlerine tükürdügü, böylece agriyi dindirdigi, ayni yayinlarin 8.cild'inin 345.sayfasindaki 1236 sayili hadis'de anlatilmistir.

Öte yandan bu yayinlarin 11.cild'inde yer alan 1664 sayili hadis'ten ögrenmekteyiz ki Muhammed, her hastalandigi zamanlar Kur'an'dan bazi Sure'ler okuyup kendi ellerine üfler ve sonra eliyle vücudunu sivardi; bu isi ara sira Ayse'ye yaptirdigi olurdu. Nitekim kendisini ölüme göturecek olan son hastaliga yakalanmasi vesilesiyle Ayse'nin söyle konustugu görülür: "Sebeb-i vefati olan hastaliga tutulunca Resulullah'in nefes ettigi Muavvize sureleriyle ben de kendisine nefes etmege (ve onun) eline üfleyip kendi eliyle vücudunu meshetmege basladim" (Bkz. Sahih-i..., Cild XI, sh. 10-11, Hadis no.1664).

Diyanet'in yayinladigi ve din adamlarimizin halkimiza bellettikleri seriat hükümlerinden anlasilmaktadir ki Muhammed, hastaliklari tedavi veya önlemek maksadiyle tükürüklü ve tükürüksüz üfürük (nefes, okutma vs...) usüllerini sadece kendi imtiyazinda tutmamistir; baskalarina da bu usüllerle is görme olasiligini tanimistir. Nitekim biraz önce gördügümüz gibi, son hastaligi sirasinda ellerini Ayse'ye üfletip sonra kendi vücudunu "meshetmesi" bunu kanitlayan örneklerden biridir. Fakat baskaca örnekler de pek çoktur ki din adami bunlari Diyanet'in adi geçen yayinlarina dayali olarak halkimiza belletir. Bir ikisine göz atalim:

Ümm-i Seleme'nin rivayetine göre Muhammed, bir gün yolda giderken sarilik hastasi bir kiz çocugunu görmekle: "Bu kizcagizi okutunuz , buna nazar degmistir" diye emretmistir (Sahih-i..., Cilt XII, sh.91, hadis no.1933) . Böylece hastaliklarin nazar degmekle ortaya çikabilecegine ve okutmakla iyilestirilebilecegine inandigini, ve müslümanlarin da buna inanmalari gerektigini anlatmak istemistir.

Ayse 'nin rivayetine dayali bir baska hadis hükmüne göre Muhammed "göz dokunmasina" (göz degmesine) karsi "okutma" yolu ile tedavi seklini emretmistir. Ayse'nin konusmasi söyle: " Resulullah (...) göz degmesine okunmasini bana (mutlak olarak) emretti" (Sahih-i... , Cilt XII, sh. 90, Hadis no. 1932) .

Yine Ayse'nin rivayet ettigi bir baska hadis'de, Muhammed'in, hayvan zehirinden nefes edilmesine izin verdigi konusunda su hüküm bulunmaktadir: "(Muhammed) her agili hayvanin zehirinden nefes edilerek sifa dilegine müsa'ade buyurdu" (Sahih-i..., Cilt XII, sh. 91-2, Hadis no. 1934) .

Bu dogrultuda olmak üzere Enes Ibn-i Malik' in rivayetine dayali hadis hükmünden anlasilmaktadir ki Muhammed, Ensar'dan kisilere agili hayvanlarin zehirinden nefes etmelerine ya da daglanmak suretiyle hastalik tedavisine izin vermistir. Hadis hükmü söyledir: "Enes Ibn-i Malik (...)den söyle dedigi rivayet olunmustur: Resulu'llah (...) Ensar'dan (Amr Ibn-i Hazm) ailesine agili hayvanlarin zehirinden, kulak agrisindan (nazar degmesinden) (sifa temennisi için Allah'a siginarak) nefes etmelerine müsaade buyurdu (...) Ben de Resulu'llah hayatta iken Zatü'l-cenbden key (dagla tedavi) olundum (..) Beni Ebu Talha daglamisti" (Sahih-i..., Cilt XII, Hadis no. 1929) .

Daha baska bir deyimle Diyanet Isleri Baskanligi 'nin belletigi seriat verilerine göre Muhammed, akrep, yilan ve böcek zehirlenmelerinde nefes edilerek, yani üfürükle tedavi usullerinin uygulanmasina cevaz vermistir.

Bundan baska bir de kötü rüya görmüs olanlar için "tükürüklü üfürük" usullerinin yararli oldugunu bildirmistir ki bu da yine Diyanet'in bu ayni yayinlarinda yer alan seriat hükümleriyle ortadadir. Gerçekten de 9.cild'in 58. sayfasinda Ebu Katade'nin rivayetine göre Muhammed, "güzel rü'ya" nin Tanri'dan, "kötü rü'ya" nin ise seytan'dan oldugunu ve kötü rü'ya görenlerin sol taraflarina tükürüp, üflemekle o rü'ya'nin kötülüklerinden kurtulmus olacaklarini bildirmis ve aynen söyle demistir: "(...)güzel rü'ya Allah'tandir. Fena rü'ya da seytandandir. Biriniz korkunç yani karisik rü'ya gördügünde hemen sol tarafina tükürüp, üflesin ve o rü'ya'nin serrinden Allah'a siginsin, (Euzü bi'llahi mine's-seytani'r-racim, desin). Bu suretle o rü'ya, gören kimseye zarar vermez" (Sahih-i...IX, sh. 58 H. 1358)



c) Diyanet'in yayinlarinda Muhammed'in, ücret karsiligi üfürükle tedavi usüllerine izin verdigi, kendisinin dahi bu tür kazançlardan pay aldigi açiklanir.
Bütün bu yukarda belirttiklerimiz bir yana, fakat bir de Diyanet'in 12 Cild'lik söz konusu yayinlarinin 7.cild'inin 42-53 sayfalarinda yer alan 1031 sayili bir hadis vardir ki, bir kimsenin bir baska kimseyi üfürükle tedavi karsiliginda ücret almasinin caiz oldugunu ve çünkü Muhammed'in buna izin verdigini, hatta kendisinin dahi bu tür ücret'lerden alinan ücrete ortak katilarak pay aldigini gösterir. Ebu Said-i Hudri'nin rivayet ettigi hadis hükmüne konu olan olay sudur:

Muhammed'in emriyle otuz kisilik bir çete sefere çikar. Çete'ye Ebu Said-i Hudri baskanlik etmektedir. Kafile Arap kabilelerinden biri üzerine iner. Bu Arap kabilesinin reisini akrep soktugu için halk, bir süredenberi her çareye basvurup tedavi yolu aramaktadir. Ebu Said kafilesinin geldigini görünce "Içinizden buna bir çare bilen bir kimse var midir?" diye sorarlar. Ebu Said , iztirab içerisinde kivranan kabile reisini, nefes ederek, okuyup üfleyerek iyilestirebilecegini söyler, fakat bunu ancak parayla yapabilecegini ekler. Pazarlikta bir koyun sürüsüne anlasip sulh olurlar. Bunun üzerine Ebu Said kabile reisinin yanina gider, Kur'an'in Fatiha suresini sonuna kadar okur, adami üfler. Güya adami iyilestirmistir Buhari'nin rivayetine göre: "(kabile reisi) bukagisindan çözülmüs hayvana döndü. Ileri geri yürümege basladi. Artik üzerinde hiç bir hastalik kalmamisti" 356.

Bundan sonra Ebu Said, andlasma geregince koyun sürüsünü alarak Medine'ye dönmek üzere yola koyulur. Bir aralik arkadaslari koyunlarin paylasilmasini isterler. Fakat Ebu Said bu istegi kabul etmez ve olan bitenleri Muhammed'e hikaye edinceye ve onun kararini ögreninceye kadar hiçbir sey yapmayacagini bildirir. Medine'ye dönüste dedigi gibi yapar. Hikayeyi dinleyen Muhammed, Ebu Said'i ve arkadaslarini bu basarilarindan dolayi kutlar ve "üfürükle" tedavi karsiligi aldiklari koyunlarin paylasilmasini emreder. Fakat paylasma sirasinda kendisine de bir pay verilmesi için söyle der: "Iyi hareket etmissiniz. Simdi (koyunlari) taksim ediniz. Sizinle beraber bana da bir hisse ayiriniz" 357.

Görülüyor ki Diyanet'in: "(Islam'da nefese okuma yolu ile tedavi diye bir sey yoktur). Bir baskasinin bir baskasini okumasi ile... iyilesme saglanamaz. Bu isin dini açidan bir izahi yoktur" seklindeki sözlerinin tamamiyle yalan oldugu, Baskanligin kendi yayinlariyle ortadadir.

Bu yayinlarla Diyanet Isleri Baskanligi'nin bizlere tanittigi Muhammed, "tükürüklü üfürük" ve "tükürüksüz üfürük" yöntemleriyle hastalik tedavisine girisen, ya da bir baskasinin (örnegin Ayse'nin) kendisine nefes edip üflemesine cevaz vermek yaninda bir de ayrica hastalik ve tehlike gibi seylerden korunmak ve kurtulmak maksadiyle bir kimsenin bir baska kimseyi nefes etmesini, okuyup üflemesini ve bu yoldan kazanç saglamasini dahi uygun gören bir kimsedir.

Eger Islam dininde "üflemekle, okuyup nefes etmekle" tedavi diye bir sey yok ve bu gibi usüller dine, ilme aykiri düsüyor ise bu taktirde Diyanet'in Muhammed'i bu islerle ugrasir ve baskalarinin ugrasmasina da cevaz verir gibi göstermesi seriat dinine saygisizlik olmaz mi?

Yok eger yukariya aldigimiz seriat verilerine göre üfürükçülük, (okuyup üflemek) ve bu yoldan kazanç edinmek dinen caiz ise, bu taktirde Diyanet Isleri Baskanligi'nin kalkipta "islam'da dua ile, nefes ile iyilestirme diye bir müessese yoktur" seklinde konusmasi ve kisilerin bu yoldan geçim saglamalarini yeriyor görünmesi gerçek disi bir davranis olmaz mi??


XVII) Orucu bozan ve bozmayan "seyler" konusunda din adamlarimizin halkimiza verdikleri akil disi din bilgileri:
"Oruç" bir ibadet türü'dür ki belli vakitlerde yemek, içmek, cinsi iliskide bulunmak vb... gibi hususlarda seriat yasaklarina uymak anlamina gelir. "Oruç" denen sey Kur'an'da "Ey iman edenler! Oruç size farzolundu..." (K. 2 Bakara 183) seklindeki ayet'lerle müslüman kisiler için zorunluk tasir hale sokulmus ve "Hadis-i Serif" hükümleriyle de Islam'in temel kosul'larindan biri yapilmistir 358.

Orucu bozan ve bozmayan seyler konusunda is gören bu hükümler, Riyazü's Salihin Tercümesi ya da al-Süyuti'nin Feth-ül Kebir'i gibi en saglam kaynaklara dayali olarak Diyanet Isleri Baskanligi'nin resmi yayinlarinda 359 yer almis olup din adamlarimiz tarafindan halkimiza "temel islami bilgiler" olarak verilir. Hemen belirtmek gerekir ki bu hükümler genellikle akli dislar nitelikte seylerdir. Bazilari aynen söyle:

Orucu bozmayan haller arasinda sunlar var:

"Karsi cinse sadece bakarak veya düsünerek inzal olmak (men'i gelmesi)",

"Inzal vaki olmamak sartiyle öpmek",

"Oruçlu bulunuldugu unutularak yemek, içmek, cinsi münasebette bulunmak",

"Cünüb halde sabahlamak",

"Burundan bogaza inen veya agza gelen balgami yutmak",

"Disler arasinda kalmis nohut tanesinden küçük bir seyi yutmak",

"Yalan söylemek",

"Erkeklerin biyiklarini yaglayip boyamalari ve kadinlarin sürme çekmeleri"

Fakat buna karsilik orucu bozan su bazi haller "kaza'yi gerektirir":

"Pamuk, kagit, olmamis çeviz, veya kati kabuklu badem, findik, emsali seyleri çignemeden yutmak"

"Tas, maden parçasi ve toprak yutmak", vb...


"Kazayi gerektiren" bu gibi hallerde kisi, bozulan orucu gününe gün tutmalidir. "Pek iyi ama 'Olmamis ceviz' yerine 'olmus çeviz', ya da 'Kabuklu badem' yerine 'Kabuksuz badem' yerse ne olacak?" diye sormayiniz, çünkü listede, bunlara tas çikartan daha niceleri yer almistir. Örnegin "Oruçlu oldugu halde uyuyan bir hanima, esinin uyandirmadan (cinsi) münasebette bulunmus olmasi" da kaza orucunu gerektiren seylerdendir. Uyuyan bir kadinla cinsi münasebette bulunurken, uyandirmamak nasil mümkündür, bilinmez, fakat bunlarla ugrasan seriatçilarin "bilimselliginden" süphe etmek hepimizin hakki olmak gerekir.

Öte yandan bazi hallerde "kaza etmek" yeterli degildir; "keffaret" de gerekir. "Keffaret" demek, "bozulan orucun araliksiz olarak 60 gün veya iki kameri ay oruç tutmaktir". Örnegin "Inzal vuku bulmadan öpmek veya oksamaktan sonra, orucum bozuldu zanniyle yemek, içmek", ya da "Az tuz yemek" , gibi haller orucu bozup hem "kazayi", hem de "Keffareti" gerektiren seylerdendir (Bu hususlar için bkz. Diyanet Dergisi, Cilt XI, Sayi 6, sh. 330) 360.

Yine Baskanligin ve din adamlarimizin halkimiza bellettikleri seriat verilerine göre, her ne kadar uyuyan bir kadinla (onu uyandirmadan) cinsi münasebette bulunmak kaza orucunu gerektirir ise de, bir kadina sadece bakarak "inzal" olmak (men'i getirmek) orucu bozmaz çünkü Muhammed söyle "buyurmustur": "Karsi cinse bakarak veya düsünerek inzal olmak (meni gelmesi) ... ya da inzal vaki olmamak sarti ile öpmek (orucu bozmaz) " (Diyanet Dergisi, Cilt XI. Sayi 6, sh. 339) 361.

Ama buna karsilik oruçlu iken burundan bogaza veya agza gelen balgami, ya da kendi kusuru olmadan bogazina kaçan sinegi yutmak orucu bozmaz, fakat uyurken agzina baska biri tarafindan dökülen suyu yutmus olmak orucu bozar, kazayi gerektirir 362.

"Neden o öyledir de bu böyledir?" diye sormaga kalkmayiniz ve sunu kabul ediniz ki seriat ilminin incelik ve derinliklerine vakif bulunan Diyanet Isleri Baskanligi ve din adamlarimiz, yukardaki "seyler" arasindaki farklari halkimiza belletmekle büyük bir gurur duymakta haklidirlar. Onlarin bu gurur içerisinde ne kadar mutlu olduklarini anlayabilmek için orucu bozan seylerle ilgili listeyi incelemek yararli olacaktir. Bu tür nice hükümleri söyle bir mantik süzgecinden geçirmekle insanlarimizin kafa yapilarinin ne hale girdigini düsünmeniz kolaylasacaktir. Bu vesile ile bir iki örnek daha verelim:


a) "Hayvanla" ya da "ölmüs insanla" cinsi münasebette bulunan oruçlu kisilerle ilgili olarak din adamlarimizin halkimiza bellettikleri seriat hükümleri hakkinda:
Gerçekten de, biraz önce dedigimiz gibi, uyuyan bir kadinla, onu uyandirmadan cinsi münasebette bulunup sehvet gidermenin teknigine akil erdirmek kuskusuz ki kolay degildir. Fakat akli biraz daha sasirtan sudur ki, seriat kaynaklarinin ve dolayisiyle Diyanet Isleri Baskanligi'nin bildirmesine göre oruçlu bulunan kimselerin hay vanla ya da ölü insan vücudu ile cinsi münasebette bulunmalari halinde "kaza orucu" tutmalari gerekir çünkü seriat'in emri söyledir: "Ön ve arka mahallin gayrisi bir yere sürtmekle (Karin veya uyluk gibi), yahut istimna (el ile oynayarak) inzal olmak (Hayvan ve ölü ile temas bu hükme tabidir)" 363.

Daha baska bir deyimle hayvanla veya ölü insan vucudu ile cinsi münasebette bulunan oruçlu kisinin orucu bozulmus olur; böyle bir halde kaza orucu tutmasi gerekir. Fakat bu durumlarin ortaya çikardigi diger bazi sonuçlar vardir ki bunlari da özetlemek yerinde olacaktir.


1') Din adami'nin söylemesine göre "Ölü insan'la ya da hayvanla cinsi munasebette bulunan oruçlu kisi kaza orucu tutmakla yükümlüdür; hayvan kendisine ait ise, münasebetten sonra hayvani öldürmelidir".
Biraz yukarda belirttigimiz gibi din adami'nin söylemesine göre seriat, oruçlu halde iken müslüman kisilerin ölü ile ve hayvanla cinsi münasebette bulunmalarini uygun görmemekle beraber kesin olarak yasaklamis da degildir. Çünkü yasaklamak isteseydi, böyle bir davranisi pamuk ipligine baglar gibi "kaza orucuna" baglamazdi. Birazdan görecegimiz gibi, her ne kadar diger mezheplerde bu isi yapan kisiye agir bazi cezalar öngörülmüs olmakla beraber Hanefi mezhebi için durum farkli tutulmustur. Nitekim bizim din adamlarimiz bu tür davranislari "zina" suçu seklinde dahi saymayip davranis sahibine ceza olarak "kaza orucu" tutturmayi yeterli bulmuslardir.

Daha baska bir deyimle ölü insanla temastan hoslanan müslüman kisi, kaza orucu tutmayi göze almak kaydiyle, bu adetini kolaylikla sürdürebilecek demektir. Eger hayvanla cinsi münasebette bulunmaktan zevk aliyor ise, bu zevkini yine kolaylikla sürdürmek olanagina sahiptir, çünkü böyle bir halde kaza orucu tutmak yaninda, olsa olsa "azarlanmak" ya da temasta bulundugu hayvani öldürmek durumunda birakilmistir; o da eger hayvan kendisine ait ise, degilse mesele yoktur.

Hayvan'la cinsi münasebette bulunan kadinlara ne ceza verilecegi konusunda da "müctehid"lerimiz görüs ayriligindadirlar. Kimisi erkekler için ne ceza uygulaniyor ise kadinlara da ayni ceza'nin verilmesi gerektigine dair ahkam yürütür. Kimisi ise kendisini hayvana teslim eden kadina "ta'zir" cezasini uygun görür 364.


2') Din adamlarindan bazilarinin görüsüne göre "Ölü insan vücudu" ile ya da hayvanla cinsi münasebet "zina" sayilmaz.
Bu vesile ile belirtelim ki din adamlarimiz, ölü ile cinsi münasebetin, islam seriatina göre "zina" sayilip sayilmayacagi hususunu da, yine çesitli islam kaynaklarina dayali olarak, açikliga kavusturmuslar ve halkimizi aydinlatmislardir. Anlattiklari o'dur ki islam seriat'i "ölüye cinsel tecavüzü tam bir cinsel islem" saymaz; bu itibarla ölüye "tecavüz fiilinin yapicisina" zina cezasi'ni degil fakat ta'zir (yani "azarlama") ceza'sini ve bir de kaza orucu tutma zorunlugunun uygun bulur. Diyanet Isleri Baskanligi'na bagli Haseki Egitim Merkezi'nde ihtisas yapan ve önce Süleymaniye Camii, sonra da Beyoglu Mahri Zade Hüseyin Çelebi Camii Imam-Hatipligi görevlerine atanan ve Islam'a Göre Cinsel Hayat adli kitabi ile taninan bir din adami'miz, Muhammed'in "Uylugunu gösterme. Dirinin de ölünün de uyluguna bakma" diye emrettigini belirtilerek aynen söyle demektedir: "Bu hadis'ten anlasilacagi üzere Islamda ölünün avretine (örtülmesi gereken yerlerine) bakilmasi haramdir (...) Ölüye cinsel tecavüz tam bir cinsel islem olmadigi için islam bilginlerinin çogunluguna göre bu çirkin fiilin yapicisina zina cezasi degil de ta'zir cezasi uygulanir" 365.

Hayvan ile cinsi münasebete gelince, yine din adaminin söylemesine göre, bu isi yapanlara uygulanacak ceza konusunda Muhammed'in pek çesitli ve çelismeli hadis'ler biraktigi ve bu yüzden islam hukukçularinin farkli görüslere saplandiklari, kiminin öldürme cezasina, kiminin zina cezasina ve kiminin de "ta'zir" cezasinin uygulanmasina taraftar olduklari anlasilmaktadir. Örnegin Imam Safii ve Imam Ahmet b. Hanbel: "Hayvanla cinsi münasebette bulunani öldürünüz" seklindeki hadis hükmüne itibar ederler. Maliki mezhebi , suçu isleyene, eger evli ise "recm" (yani tasla öldürme) , bekar ise "celde" (yani kamçiyla dayak) cezasini uygular 366. Türklerin mensup bulundugu Hanefi mezhebine göre ise böyle bir davranista bulunana genellikle "ta'zir" (azarlama) cezasi uygulamak ve kaza orucu tutturmak gerekir. Gerçekten de Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarina göre, eger hayvanla temasta bulunan kisi, bu isi oruçlu iken yapmis ise kaza orucu tutmalidir; çünkü Muhammed, biraz yukariya aldigimiz "hadis-i serif" geregince, böyle emretmistir. Bundan anlasilmak gereken sudur ki müslüman kisi, "ta'zir" cezasini ve "kaza orucu" tutmayi göze almak sartiyle hayvan ile cinsi münasebette bulunmaya pek ala devam edebilir (Bkz. Diyanet Dergisi, Cilt. XI, Sayi 6, sh. 340) 367.


3') Cinsi münasebette bulunulan hayvana uygulanacak ceza konusunda:
Islam hukukçulari ve onlardan yararlanan din adamlarimiz, cinsi münasebette bulunulan hayvanin kaderi konusunu incelemisler ve halkimiza yararli olacak sonuçlara yönelmislerdir. "Hukuk-u Islamiyye ve Istilahat-i Fikhiyye Kamusu" gibi kaynaklardan, ya da Ibn Mace gibi büyük üstadlardan yararlanarak savunduklari görüsler genellikle hayvanin öldürülmesi merkezindedir. Bu görüsü savunurlarken Ibn Mace'nin naklettigi bir hadis hükmünü hatirlatirlar ki söyledir: "Hayvanla cinsi münasebette bulunani da öldürünuz. (Ayrica) cinsi münasebette bulunulan hayvani da öldürünüz" 368.

Söylemek abestir ki akli olmayan ve üstelik suçu da bulunma yan zavalli bir hayvancagizi bu yüzden öldürmenin alemi yoktur. Bundan dolayidir ki din adamlarimizdan bazilari, bazi islam bilginlerinin görüslerine katilarak yukardaki hadis hükmünün uygulanmasinda, mülkiyet ögesini göz önünde tutar olmuslar ve bu su sonuca varmislardir. Eger "cinsi münasebette bulunulan hayvan bu isi yapanin mali ise öldürülür. Baskasinin mali ise öldürulmesi gerekmez".

Bu dahiyane bulusun ne gibi bir gerekçeye dayandigini merak edenlere islam Ulemasi'nin ve din adamlarimizin su emsalsiz mantigini nakledelim: "(Cinsi münasebette bulunulan) Hayvani öldürmenin amaci bu suçun çagirisim yapilmasini ve faili hakkinda ileri geri konusulmasini engellemektir" 369.

Anlasilan o'dur ki bu islerle ugrasan din adamlarimiz, suçluya "tecazüb" duygulari içerisinde ne yapacaklarini bilememektedirler.


XVIII) Tabuta konan cenaze'nin, kendisini tasiyanlara seslenerek "talimat" verdigini, seriat hükmü olarak belletir din adami insanlarimiza.
Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarinda yer alan seriat hükümlerinin cenaze tasimi ile ilgili olanlarina da göz atmak yararli olacaktir. Çünkü bu suretle "iyi" ve "kötü" kisilerin basina neler gelebilecegini ögrenmek kolaylasacaktir.

Bu yayinlardan naklen din adami'nin Ebu Said-i Hudri'nin rivayeti olarak bildirmesine göre Muhammed bu konuda söyle konusmustur: "Cenaze (tabuta) konulup erkekler omuzlarina yüklendiklerinde o cenaze iyi bir kisi ise: -'Beni (sevabima) ulastiriniz-' der. Eger o cenaze kötü bir kisi ise: -'Eyvah! Bu cenaze ile nereye gidiyorsunuz?-' diye feryad eder. Cenazenin bu sayhasini (gafil) insandan baska her mevcud isitir. Insan da bunu duysa derhal bayilir" 370.

Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre de Muhammed, tabuta konan kisi'nin "iyi" bir kisi olmasi halinde "Haydi beni götürünüz, beni götürünüz!" dedigini, "kötü" bir kisi olmasi halinde ise "Eyvah! Beni yüklenip nereye gidiyorsunuz?" (ya da "Yaziklar olsun! bu cenaze ile nereye gidiyorsunuz?") diye haykirdigini bildirmistir (Sahih-i..., Cilt IV, sh. 451) 371. Hemen isaret edelim ki burada geçen "iyi kisi" deyiminden, "salih insan" yani islami emirlere körü körüne boyun egmis olan, yasamini bu emirlere uydurmus olan kimseler anlasilmak gerekir; "kötü" deyiminden de bunu yapmayanlar hedef edinilmistir.

Yukardaki hadis hükmünü ve Muhammed'in bu konudaki düsüncelerini açiklamak üzere din adamlarimizin söylediklerinden anlamaktayiz ki, cenaze kendisinin "iyi" ya da "kötü" bir kisi oldugunu bilir ve kendisini tasiyanlara buna göre seslenir. Eger "salih" (yani yasami boyunca Tanri ve peygamber buyruklari diye kendisine belletilen hükümlere boyun egmis) bir kisi ise, cennet'e hak kazandigi için bir an önce cennetin "tükenmeyen meyvelerine, dikensiz kiraz agaçlarina ve asil ceylan gözlü, memeleri yeni sertlesmis güzel kizlarina" kavusmak sabirsizligiyle kendisini tasiyanlara "Beni makberime (mezarima) ulastiriniz", ya da "Haydi beni götürünüz, götürünüz" ya da "Beni (sevabima) ulastiriniz" diye seslenir ve bir an önce mezara konulmasini ister.

Fakat eger cenaze "kötü" bir kisi ise "yakinda karsilasacagi helak ve azabi bir türlü nefsine izafe (etmek istemedigi için)", yani günahlarindan dolayi utandigi ve cezalandirilmaktan kaçindigi için "Eyvah! Beni yüklenip nereye gidiyorsunuz?" seklinde feryad eder durur 372.

Fakat din adami'nin belletmesine göre, cenaze ister "iyi", ister "kötü" kisi olsun, her halu karda bir an evvel mezara konulmalidir. Çünkü Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre Muhammed, cenaze'nin bir an önce tasinmasi için su emri vermistir: "Cenazeyi (i'tidal) ile everek naklediniz. Eger bu ölü iyi bir kisi ise bu bir hayirdir. Onu (bir an evvel kabirdeki) hayir ve sevabina ulastirmis olursunuz. Eger bu cenaze iyi bir kisi degilse, bu da bir serdir. (Bir an evvel) omuzlarinizdan atmis bulunursunuz" 373.

Bu böyle iken, yani nasil olsa bir an önce tasinmasi ve mezara konulmasi emredilmis iken, cenaze'nin yukardaki sekilde "Haydi beni götürünüz, bir an evvel mezarima koyunuz, sevabima eristiriniz" diye konusmasina gerek var miydi?" diye sormak insanlarimizin aklina pek gelmez.

Öte yandan tabuta konulan cenaze'nin "kötü" kisi olmasi halinde de "Eyvah! Beni yüklenip nereye gidiyorsunuz?" diye feryad etmesinin anlami olmamak gerekir, çünkü yukardaki hadis'in son tümcesinde "Cenazenin bu sayhasini (gafil) insandan baska her mevcud isitir. Insan da bunu duysa derhal bayilir" sözleri yer almistir. Yani onun bu feryadini, insandan gayri her yaratik isitebildigi halde cenazeyi tasiyanlar isitmezler. O halde "sayha'ya" ne gerek var?

Hemen ekleyelim ki yüzyillar boyunca islam bilginleri, ve din adamlari, cenaze'nin tabut içinden seslenmesi sorunu'nu izah için ömür tüketmislerdir. Sarih Ibn-i Battal gibi üstadlara göre bu seslenme "bedeni" olmayip "nefsi ve ruhi bir tekellümdür" (yani kendi kendine ruhsal bir konusmadir); çünkü ruh bedenden ayrildiktan sonra bedenin konusmasi mümkün degildir, meger ki Tanri ruhu bedene iade etmis ola. Buna karsilik Sarih Ayni gibi üstadlar ise "hayat" denen seyin mutlaka "kelam" (konusma) sartina bagli olmadigini, Tanri'nin ölüyü pek ala konusturabilecegi görüsündedirler.

Diyanet Isleri Baskanligi ise, muhatap edinmis oldugu halk yiginlarinin düsünme gücünden yoksun bulundugunu ve nasil olsa karisik gibi görünen seylere akil erdiremeyecegini hesap ettiginden "Bize göre bu kelam ne kelam-i nefsidir, ne de kelam-i lafzidir" seklinde, muhtemelen kendisinin dahi anlayamayacagi bir görüse i'tibar edip isin içinden çikivermistir 374. Yani tabutu tasiyanlar duymayacak olduktan sonra cenazenin seslenmesinin ne ise yarayabilecegine aldiris etmemistir.

Din sorunlarinin tartisilmasi gelenegi yerlesmemis bulundugundan Baskanlik, böyle bir soru'nun kendisine (ve din adamlarina) yöneltilmeyecegini düsünmüs olmalidir. Fakat her seye ragmen sunu anlatmaktan kendisini alamaz görünmektedir ki tabut'tan bir takim anlamli sesler yükselmekle beraber bunlari insanlar isitmemektedirler çünkü "gaflet" içerisindedirler; eger "layikiyle" isitebilmis olsalar, hadis'te söylendigi gibi derhal düser bayilirlardi 375


XIX) Yetmis dert'ten kurtulmanin yolu: Yemege tuz ile baslamak.
Din adami'nin söylemesine göre Tanri insanlara en iyi yiyecek olarak "Kudret helvasi ile bildircin eti" indirdigini bildirerek "Size rizik ettiklerimizin iyilerinden yiyin" demistir (K. Bakara 57). Bu dogrultuda olarak da Muhammed tirit yemeginin diger yemeklere üstün bulundugunu söylemistir. Bu itibarla Tanri'nin rizasina nail olabilmek için bu tür yemekleri yemek gerekir (375 *). Fakat eger dert denilen seyden kurtulmak isteniyorsa bu taktirde yemege tuz ile baslamak kosuldur. Bunun böyle oldugunu din adami bize Gazali'nin ünlü Ihyau 'ulumi'd-din adli yapitindan naklen bildirir. Gazali'nin söylemesine göre Ali söyle "buyurmustur: "Yemege tuz ile baslayan kimseyi Allahu Teala yetmis dertten kurtarir" 375 **.

Anlasilan o'dur ki kisi, dertten kurtulmak için aklini kullanmak gibi "güç" islere girismek gereksiniminden uzak tutulmustur. Yemege baslarken tuz yemek gibi kolay bir yoldan dertlerine son verebilecektir. Ancak ne var ki yüksek tansiyonlu olupta tuz yememesi gereken kisiler için ne yapmak gerektigi bildirilmemistir. Bununla beraber batila inanmis kimseler pek muhtemeldir ki derten kurtulmak için yemege tuz ile baslamaktan geri kalmayacaklardir.

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 23"
« Yanıtla #22 : Kasım 15, 2006, 10:07:15 ÖS »
Din Adami Insanlarimizi Hosgörüsüz, Acimasiz Ve Kindar Ruhla Yetistirir

Din adami'nin söylemesine göre Seriat dini, kindarlik, gaddarlik, siddet ve terorizm gibi seyleri "kötü" sayan, "yasaklayan" bir din'dir. Bunun böyle oldugunu anlatmak maksadiyle Kur'an'dan ayetler gösterir: "Mü'minler... kizdiklari zaman da öfkelerini yutarlar, halkin da kusurlarini avfederler" ya da "Kim afveder ve barisirsa onun ecri Allah'a it'tir" (K. 42 Sura 40), ya da "Onlari afvet ve geç" (K. 5 Maide 13). Ya da "Bir kötülügü afvederseniz bilin ki Allah da avfedendir" (K. 4 Nisa 149) . Ayet'lerden gayri bir de: "Asil kuvetli kahraman gazab zamaninda nefsine malik olandir" seklindeki hadis hükümlerini örnek olarak verir

Oysa bunlar din adami'nin elinde göstermelik seylerdir, çünkü olumlu gibi görünen bu hükümler iyice incelenecek olursa görülür ki her birinin altinda ödün siyasetinin izleri yatar. Her biri, korku, siddet ve dehset saçan diger hükümleri gizlemege yarar. Nitekim nice Kur'an ve Hadis hükümleri ve bu hükümlerin uygulanmasiyle ilgili eylemler vardir ki din adami'nin elinde, kisi'leri kindar, gaddar ve terorist ruhla yogurmak için malzeme isini görür. Örnegin: "Allah ve peygamberiyle savasanlarin ve yeryüzünde bozgunculuga ugrasanlarin cezasi öldürülmek veya asilmak, yahut çapraz olarak el ve ayaklari kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir..." (K. 5 Maide 33) seklindeki hüküm sadece toplum düzenine karsi ayaklananlari, degil fakat Muhammed'in emirlerine sirt çevirenleri, Muhammed'i yeren ve elestirenleri, ya da din degistirenleri (mürted'leri) de kapsar. "Müsrikleri nerede görürseniz öldürün" (K. 9 Tevbe 5) seklindeki hüküm sadece puta tapanlari degil fakat Islam Tanrisi'ni tanimayanlari, hatta "Allah'sizlari" da kapsar.

Yine din adami'nin elinde, kisi'leri "kindar" ruhlu kilmak üzere is gören, nice seriat verileri vardir ki bunlar arasinda "Kisas" (ki intikam almaktan baska bir sey degildir) önemli bir yer isgal eder. Maide Suresi'nde söyle yazilidir: "Orada onlara can can'a, göze göz, buruna burun, dise disle ve yaralara karsilikli ödesme yazdik. Kim hakkindan vazgeçerse ona keffaret olur. Allah'in indirdigi ile hükmetmeyenler, iste onlar zalimdirler" (K. 5 Maide 45). Bakara Suresi'nde söyle açiklanmistir: "(Ey) Akil sahipleri, kisasta sizin için hayat vardir" (K. 2 Bakara 179). Nahl Suresi'nde su vardir: "Eger azab ederseniz, size yapilanin ayniyle azabedin" (K. 16 Nahl 126). Nur Suresi'nde "Onlardan ölen olursa, namazini sakin kilma, mezarinin basinda da durma" (K. 24 Nur 11) diyerek "munafik" olanlara karsi kin duygularini pekistirici hükümler vardir ki Islam'i ya da Muhammed'i yeren ya da elestirenleri de kapsar.

Fakat din adami, Muhammed'in yasamindan ve davranislarindan öyle örnekler verirki bunlar, müslüman kisi'yi iliklerine kadar kindar ve gaddar yapmaga yarar. Büyük çogunlugu i'tibariyle Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarinda yer alan bu örnekler, Muhammed'in pek çok hallerde intikam alma yollarina basvurdugunu kanitlar. Kisaca fikir edinmek üzere asagiya bunlardan bazilari alinmistir.


I) Din adami insanlarimizi kötülügü kötülükle, hatta iyiligi dahi kötülükle karsilamak gerektigi zihniyeti içerisinde yetistirir:
Din adami Islam'i, her ne kadar "baris dini", "sevgi dini, "hosgörü" dini vs... diye tanimlamakla beraber, gerçekte içerigi itibariyle "siddet" dini, "kindarlik" dini olmak üzere belletir; böylece Islam'i, "korku ile verilen din" niteligi içerisinde korumus olur. Daha baska bir deyimle din adami için "sevgi" ya da "hosgörü" ögesi'nin din uygulamasinda yeri yoktur. Islam'in hayrina olarak kötülügü kötülükle ya da hatta iyiligi dahi kötülükle karsilamak gerekir. Kötülügün ise sekli ve siniri yoktur: kindarlik, acimasizlik, gaddarlik, siddet ve "terorizm" niteliginde olan her sey caizdir.


A) Din adami "Kisasta hayat vardir" hükmünü fazilet örnegi bir kural olmak üzere belletir:
Biraz önce isaret ettigimiz gibi Seriat verileri arasinda "can'a can, göze göz, dise dis vs..." seklinde kin ve intikam duygularini oksayanlar vardir; örnegin Maide suresi'nde: "Orada (Tevrat'da) onlara can cana, göze göz, buruna burun, kulaga kulak, dise disle ve yaralara karsilikli ödesme yazdik.... Allah'in indirdigi ile hükmetmeyenler, iste onlar zalimlerdir" (K. 5 Maide 45) diye yazilidir. Hatirlatalim ki Tevrat Kur'an'in onayladigi bir kitab'dir ve yukardaki ayet'i izleyen ayet bunun böyle oldugunu su sekilde belirtir: "Ey Muhammed! Kur'an'i, önce gelen Kitab'i tasdiken ve ona sahid olarak sana indirdik" (K. 5 Maide 48)

Bakara Suresi'nde "Kisas" 'la ilgili olarak sunlar vardir:

"Ey akil sahipleri! Kisas'ta sizin için hayat vardir! ..." (K. 2 Bakara 179);

"Ey inananlar! Öldürülenler hakkinda size kisas farz kilindi. Hür ile hür insan, köle ile köle ve kadin ile kadin....." (K. Bakara 178).

Nahl Suresi'nde "Eger azab ederseniz, size yapilanin ayniyle azabedin. Sabrederseniz... sabredenleri için daha iyidir.. " (K. 16 Nahl 126) diye yazilidir. Sura Suresi'nde: "Bir kötülügün karsiligi, ayni sekilde bir kötülüktür; ama kim affeder ve barisirsa onun ecri Allah'a aittir..." (K. 42 Sura 40) der. Nur Suresi'nde: (Munafiklardan) ölen olursa namazini sakin kilma, mezarinin basinda durma" (K. 24 Nur 11) seklinde olanlari bulunur.

Her ne kadar yukarda görüldügü gibi bu hükümlerden bazilarinda "sabrederseniz, bu sabredenler için daha iyidir" , ya da "kim affeder ve barisirsa onun ecri Allah'a aittir" seklinde, sanki kisi'ye "kötülügü iyilikle karsilama" yolunu gösterirmis gibi olanlari varsa da bunlar göz boyayici seylerdir. Çünkü bir kere bu tür hükümlerin zorlayici niteligi ya da yaptirim gücü yoktur; örnegin kisas uygulamasinda kisi dilerse sabreder ya da afv eder, dilerse etmez. "Sabir" göstermekle, ya da "afv" etmekle kazanacagi "ecri" nasil olsa baska yollardan da kazanmasi mümkündür. Isledigi günahlardan baska yollarla (örnegin Allah'in 99 adini saymakla, ya da sadaka vermekle, ya da oruç tutmakla vb...) da kurtulabilir.

Öte yandan din adami, seriat verilerinden esinlenmis olarak, kötülüge "kötülükle" karsi koymanin uhrevi nitelikte bir kural oldugunu ve çünkü Kur'an'da "Sizin için kisasta hayat vardir" (K. 2 Bakara 179) seklinde hükümler bulundugunu tekrarlamaktan bikmaz. Bunu yaparken bu tür hükümleri sanki "mesru müdafa" araci imis gibi tanimlama kurnazligindan geri kalmaz ve söyle der: "Islamiyetin düsmanlari bütün müslümanlari kiliçtan geçirmeyi düsünüyor, onun için hazirlaniyorlardi. Kisas kanununu harekete getirmekle müslümanlar için hayat vardi" 386 .

Oysa ki kisas'in "müslümanlari kiliçtan geçirmek isteyen Islam düsmanlari" ile degil fakat asil kisisel intikam duygularini doyurmakla ilgisi vardir. Çünkü bir kere "müslümanlari kiliçtan geçirmek isteyen Islam düsmanlarina" karsi kisas degil fakat "Cihad" öngörülmüstür. Kisas kanunu ise kisiler arasi iliskilerde intikam duygularini karsilamak amaciyle benimsenmistir ki bu iliskiler "Kafir kisi" ile "Müslüman kisi" arasinda olabilecegi gibi asil müslüman kisiler arasindaki iliskileri kapsar. Nitekim Bakara Suresi'nin yukardaki "Sizin için kisasta hayat vardir" seklindeki ayet'inden bir önceki ayet'de "Hür ile hür, köle ile köle, disi ile disi ile kisas olunur" (K. 2 Bakara 178) denmis ve bir baska Sure'de: "Bir kötülügün karsiligi ayni sekilde bir kötülüktür" (K. 42 Sura 40) diye eklenmistir.

Daha baska bir deyimle "kötülük" denen sey benzeri bir kötülükle karsilanmak istenmis ve böyle bir davranis adeta "fazilet" niteliginde kilinmistir!

Öte yandan din adami'nin bellettigi Kur'an hükümleri arasinda Tanri'nin, cesitli nedenlerle kisileri kendisine düsman bilip onlardan intikam aldigini anlatan hükümler vardir. Nice örneklerinden bir ikisini belirtmek gerekirse: Bakara ve Hicr Sureleri'nde peygamberlere düsman olan, onlarla alay eden kisilerin "inkarci" sayildiklari ve Tanri'nin bu gibi kisilerden öç aldigi anlatilmistir. Bakara Suresi'nde söyle yazilidir: "Kim Allah'a, meleklerine, peygamberine, Cebrail'e ve Mikail'e düsman olursa bilsin ki Allah da inkarci kafirlerin düsmanidir" (K. 2 Bakara 98). Hicr Suresi'nde de su vardir: "Ey Muhammed! And olsun ki, senden önce çesitli ümmetlere peygamber göndermistik. Onlara gelen her peygamberi alaya aliyorlardi. Ayni sekilde biz de Kitab'i suçlularin kalblerine sokariz, ama ona yine inanmazlar. Oysa ki kendilerinden öncekilerin ugradiklari meydandadir" (K. 15 Hicr 10-13). Dikkat edilecegi gibi burada, daha önceki peygamberleri alaya alan halklardan Tanri'nin intikam aldigi hatirlatilmakta ve ayni seyin Muhammed'i alaya alanlara da uygulanacagi anlatilmaktadir.

Yine din adami'nin söylemesine göre Tanri, din adina cihad'a çikmayanlara karsi kin besler ve onlara söyle der: "Onlari çarptikça çarpacagimiz gün, öcümüzü süphesiz aliriz" (K. 44 Duhan 13-16). Öç almak için Tanri'nin insanlari birbirleriyle bogazlattigini anlatmak üzere su ayet'i örnek verir: "Allah dilemis olsaydi, onlardan baska türlü de öç alabilirdi" (K. 47 Muhammed 4) .

B) Din adami insanlarimiza, farkli inançta iseler ana, baba, kardes gibi yakinlara karsi dahi yabancilik ya da düsmanlik beslemek, iyiligi dahi kötülükle karsilamak gibi aliskanliklari asilar:
Görülüyor ki din adami, seriat verilerine dayanarak insanlarimiza kötülügü "kötülükle" karsilama inanislarina kolaylikla sürükleme olasiligina sahibtir. Fakat hemen ekleyelim ki bunu yaparken kendisine dayanak edindigi bir baska kaynak vardir ki o da Muhammed'in davranislaridir. Bu davranislardan örnekler sergilemek suretiyle de kötülüge kötülükle, hatta "iyilige" karsi kötülükle karsilik vermenin "fazilet" oldugunu belletir.

Sayilari pek kabarik bu örnekler arasinda Muhammed'in kendi öz anasi Emine'ye ve babasi Abdullah'a ve kendisine babalik etmis bulunan amcasi Ebu Talib'e karsi davranislari vardir. Bilindigi gibi Muhammed, ana ve babasini çok küçük yasta iken kaybetmis ve Amucasi Ebu Talib tarafindan yetistirilmistir. Bu kimseler müslüman olmayarak ölmüslerdir. Bundan dolayidir ki Muhammed anasina, babasina, ve kendisini bir baba gibi yetistiren amucasi Ebu Talib'e ne hayir dua etmistir ve ne de onlarin namazini kilmistir: hepsini de Cehennemlik bilmistir. Din adami'nin söylemesine göre Muhammed anasi Emine hakkinda: "Valideme istigfar etmek için Rabbimden izin diledim; müsaade buyurulmadi" demistir (Sahih-i..., Cilt IV, sh. 536) 387. Babasi Abdullah hakkinda: "Benim babam ... Cehennem'dedir" demistir (Sahih-i..., Cilt IV, sh. 536)388. Kendisine babalik eden amucasi hakkinda da: "Ebu Talib (Cehennemde) topuklarina kadar -dibi yakin- atesten bir çukur içindedir" demistir (Sahih-i..., Cilt X, sh. 52 ve d.)389. Oysa ki bu kisiler kendisine iyilikten baska bir sey düsünmemis olan kimselerdir. Din adami'nin söyleidklerinden anlamaktayiz ki iyiliklerinin karsiligini da Cehennem atesine layik görülmekle bulmusa benzerler.

Yina Islam kaynaklarindan ögrenmekteyiz ki Muhammed'i takliden nice kisiler kendi öz analarina, babalarina ve akrabalarina karsi ayni seyleri yapmislardir. Içlerinde farkli inançtadir diye baba katili olanlar ya da babalarinin öldürülmesini iç huzuru ile seyredebilenler vardir. Örnegin Mevlana Celaledin'in Fihi Mafih adli yapitindan ögrenmekteyiz ki Ömer b. Hattab, kendisine "Neden dolayi müslüman oldun?" diye soru soran "müsrik" babasini kiliç darbesiyle öldürmüstür 390.

Yine din adami'nin bellettigi Islam kaynaklarina göre Medine Arap'lari arasinda büyük bir söhrete sahip bulunan Ibn-i Selül (Ibn-i Übeyy diye de bilinir), Muhammed'in "munafik" diye ilan ettigi kimselerden oldugu için oglu Abdullah tarafindan "yabanci" gözü ile görülmüstür. Tabari'nin bildirmesine göre Abdullah, babasinin Muhammed aleyhinde konustugunu, Muhammed'in de onu öldürmek istedigini duyunca Muhammed'e söyle demistir: "Ey Tanri elçisi! Ben senin Abdullah b. Übeyy'i öldürmek istedigini isittim. Eger onu öldüreceksen ben onun basini keserek sana getirecegim..." 391. Kendisine son derece bagli bir kimse olan Abdullah'in babasini, hem de onun oglu tarafindan öldürtmenin kendi prestiji bakimindan sakincali buldugu içindir ki Muhammed tasarladigi isten vazgeçmistir. Bununla beraber Kur'an'a: "O munafiklardan hiç birinin ebeden namazini kilma. Hiçbirinin kabri basinda da durma" (K. 9 tevbe 84) seklinde ayet koymaktan geri kalmamistir.

Yine din adami'nin belletmesine göre Ashab'in en büyük savasçilarindan biri olan ve Muhammed'in yaninda bütün savaslara katilmis bulunan Ebu Ubeyde, Bedir savasi sirasinda kendi öz babasini (ki müsriklerdendi) öldürmekle övünürdü 392.

Yine ayni kaynaklara göre Muhammed'in yaninda olmak üzere Bedir savasina katilan Ebu Huzeyfe b. Utbe, savas sirasinda öldürülen "müsrik" babasinin cesedinin, diger cesedlerle birlikte pis bir kuyuya atilmasina ve Muhammed'in bu cesedlere beddua'da bulunmasina üzülmedigini anlatmak üzere söyle demistir: "Tanri adina and içerek teyid ederim ki babamin akibetinden ve onun yere çalinacagindan süphe etmedim; fakat ben babamin...(Islam olacagini) ümit ediyordum; onun kafir olarak ölümü beni üzdü" (Sahih-i..., Cilt. X, sh. 153) 393.

Dikkat edilecegi gibi üzüntüsünün sebebi babasinn ölmüs olmasi degil fakat müslüman olmayarak ölmesidir.

Yine din adami'nin anlatmasina göre Ebu Talib'in oglu Ali, babasinin müslüman olmayarak öldügünü Muhammed'e (adeta) su sekilde müjdelemistir: "Senin kafir amcan öldü". Fakat Muhammed'in "Git babani göm" demesi üzerine aklina babasini gömmek fikri gelmistir.

Daha önce de isaret ettigimiz gibi Muhammed büyük iyilikler gördügü Ebu Talib lehinde sefaate bulundugunu, bu "sefaat" sayesinde onun Cehennem'de "topuklarina çikabilen atesten bir çukura konulacagini, oradan beyninin kaynayacagini" bildirmistir. Anlatmak istemistir ki Ebu Talib, müslümanligi kabul etmeden öldügü için çok daha siddetli bir ceza'ya çarpilabilecek iken, kendi sefaati sayesinde biraz daha hafif bir ceza'ya çarptirilmistir ki o da sadece "topuklarina çikabilen ateste beyninin kaynamasidir". Öyle anlasiliyor ki Ali, babasinin bu sekilde nispeten "hafif" bir azab'a mahkum edilmesinden hosnud kalmistir. Çünkü Muhammed'in bu sefaati vesilesiyle söyle demistir: "O dua'ya karsilik dünyada baska bir seyim olsun istemezdim" 394.

Inanç farki nedeniyle ana, baba ve cçocuklar arasinda oldugu gibi kardesler arasinda da düsmanlik yaratmak üzere din adami'nin elinde zengin örnekler ve kaynaklar vardir ki bunlardan birisi Muhayyisa ile Huvayyisa adindaki kardesler arasindaki iliskilerle ilgilidir. Islam'i kabul eden Muhayyisa, müslümanligi kabulden uzak kalan kardesi Huvayyisa' nin kafasini kiliçla dogramaga hazir oldugunu söylemekle övünür.

Bu iki kardesle ilgili olay'in Ibn Ishak ve Ibn Hisam tarafindan nakledilen iki sekli vardir ki her ikisi de tüyler ürperticidir. Siret Ibn Ishak' da olay söyledir 395:

Medine'nin ünlü sairlerinden Esref'in biraz asagida görecegimiz sekilde Muhammed'in emriyle öldürtülmesinden hemen sonra Muhammed: "elinize geçirdiginiz Yahudiyi öldürün" diye emreder. Bu emir geregince Muhaysa b. Mes'ud adinda bir müslüman kisi, Yahudi tacirlerinden olan ve onlarin islerini yürüten Ibn Senine'nin üzerine atlar ve "Ey Allah'in düsmani" diyerek onu kiliç darbesiyle öldürür. Bu öldürülen kisi vaktiyle Muhaysa'ya ve ailesine yardimda bulunmus, iyilikler yapmis olan bir kimsedir. Olay sirasinda Muhaysa 'nin kardesi Huvaysa bin Mes'ud da oradadir. Muhaysa müslümanligi kabul ettigi halde kardesi Huvaysa etmemistir. Kardesinin kiliç darbesiyle Ibn Senine'yi öldürdügünü görünce dayanamaz ve nankörlügünü yüzüne vurarak: "(Ey Huvaysa) Onu öldürdün mü? Karnindaki yag bile onun malidir" der. Bunu duyan Muhaysa kardesi Huvaysa 'ya söyle kükrer: "Vallahi, onun öldürülmesini emreden, senin öldürülmeni de emretse, senin de boynunu vururum" der. Kardesinin gözü dönmüs bu halini gören Huvaysa, öylesine korkuya kapilir ki, Islam'a girmeye karar verir ve söyle der: "Vallahi, seni bu hale getiren bu din, sanli bir din. Beni arkadasina götür, ondan duyayim". Din adami'nin söylemesine göre güya Huvaysa, Islam'in kudretine inandigi için müslüman olmustur. Oysa ki korkuya kapilmis oldugu için böyle yapmistir. Fakat her ne olursa olsun Huvaysa'nin yukardaki sekilde konusmasi üzerine Muhaysa, kardesini Muhammed'e götürür. Huvaysa Muhammed'in önünde "aman" diler. Bunu duyan Muhaysa keyfe gelerek su misralari fisildar:

"(Su) Ananin oglu kiniyor, sayet,

Onun öldürülmesini emredersen,

Boyun kökünü keskin kiliçla uçururum.

Tuz gibi beyaz, cilasi halis kiliçla,

Her zaman onu vursam yerini bulur.

Seni bir emre itaat ederek öldürmem beni sevindirir" 396.


Görülüyor ki bunlari söylerken kendi öz kardesinin boynunu, Muhammed'in emriyle, vurmaga hazir oldugunu terennüm etmenin mutlulugu içerisindedir.

Din adami yukardaki ve benzeri örneklere sarilarak müslüman kisileri, ana, baba, kardes, amuca vs gibi en yakin hisim ve akrabaya ya da iyilik gördükleri baskaca kisilere karsi dahi, eger farkli inançta iseler, adeta "kafir" muamelesi yapmalarini, bunlar için asla namaz kilmamalarini, dua'da bulunmamalarini (magfiret dilememelerini) ögretir. Ögretirken de yukardaki örnekler yaninda seriat hükümlerini belletir ki bunlarin basinda Kur'an'in su hükmü gelir:

"Ey inananlar! Babalarinizi, kardeslerinizi -eger küfrü imana tercih ediyorlarsa- dost edinmeyin..." (K. 9 Tevbe 23).

Buna benzer bir diger ayet söyledir:

"Akraba bile olsalar, müsrikler için magfiret dilemek Peygamber'e ve mü'minlere yakismaz" (K. 9 Tevbe 113)


Bunlari okurken kuskusuz ki kendi kendinize "Din ve inanç ugruna ana, baba ve yakinlar arasina husumet salabilen bir düzenin insanlarindan nasil bir hosgörü beklenebilir?" diye soracaksinizdir !

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 24"
« Yanıtla #23 : Kasım 15, 2006, 10:13:32 ÖS »
II) Din adami insanlarimizi acimasizlik, kati yüreklilik örnekleriyle yetistirir:
Insanlarimizi gaddar ve hunhar ruhla yetistirmek üzere din adami'nin elinde, din adina siddet eylemlerini dogal ve fazilet niteliginde gösteren seriat hükümleri ve bu hükümlerin uygulanmasiyle ilgili örnekler vardir. Bu hükümler arasinda günahkar kisilerin "çapraz olarak el ve ayaklarinin kesilmesi" gibi cezalara çarptirilmalarindan tutunuz da Cehennem'de "bagirsaklarini ates içinde sürüyecekleri", "Baslari tasla ezilmis, agizlari kanca ile parçalanmis olarak" bulunacaklarina varincaya kadar aklin ve insafin kabul edemeyecegi gaddarliklar yer alir.

Öte yandan din adami, farkli inançta ya da "Kafir" olanlara karsi Muhammed'in giristigi eylemleri örnek vermek suretiyle de kisileri kati yürekli yapmaga çalisir. Verdigi örneklerden bir kaçi asagida özetlenmistir.


A) Din adami, sair Ka'b Ibn-i Esref'in öldürtülmesini iftihar olayi olarak belletir:
Islam kaynaklarinin bildirmesine göre, Hicret'in 3.cü ya da 4.cü yilinda Muhammed, Medine'nin ünlü sairlerinden biri olan Ka'b Ibn-i Esref'i öldürtmeye karar verir. Çünkü Ka'b, kendisini ve müslümanlari hicvederek, ya da müslümanlarin düsmanlariyle iliskiler kurarak "uygunsuz" sekilde davranmistir!. Üstelik Bedir savasinda Mekke'li Arap'larin yenilgiye ugramasi üzerine Bedir'de öldürülen Arap'lar için aglamis ve onlar hakkinda siirler, mersiyeler yazmistir ki Muhammed'i fena halde rahatsiz etmistir 397.

Bu yüzden Muhammed, Ka'b'a karsi besledigi düsmanlik duygularini yenemeyerek onu öldürecek bir gönüllü arar. Mescid'te verdigi hutbelerden birinde: "Beni Ka'b Ibn-i Esref' ten kim kurtarir? Kim kurtarirsa Cennete gidecektir" seklinde konusur.

O sirada Mescid'te hazir bulunan Muhammed Ibn-i Mesleme adinda biri, Cennet'e gitme ümidiyle, bu cinayeti islemege hazir oldugunu bildirir. Fakat cinayeti isleyebilmek için bir takim hile ve yalan yollarina basvurmak gerektigini ekler ve bunu yapmak üzere Muhammed'ten izin ister. Muhammed kendisine bu izni verir. Bunun üzerine Ibn-i Mesleme, güvendigi bir kaç arkadasi ile birlikte cinayet planini hazirlar. Bu seçtigi arkadaslardan biri Ka'b'in süt kardesidir. Üç kafadar bir gece karanliginda Muhammed'in yanina giderek yola çikmak üzere olduklarini söylerler.

Muhammed onlarin sirtlarini oksar ve birlikte el-Garked mezarligina kadar yürür ve sonra onlari: "Allah'in ismiyle gidin. Allah'im onlara yardim et" diyerek ugurlar398.

Üç kafadar dogruca Ka'b'in evine giderler ve kendilerini sanki Muhammed'e karsi husumet ve düsmanlik besleyen kimselermis gibi gösterirler; çesitli yalanlarla adamcagizi evinden disariya çikartmaga çalisirlar. Ka'b'in karisi gelenlerin seslerinden kötü niyetli olduklarini hissederek kocasina disari çikmamasini söylerse de Ka'b dinlemez ve çikar. Ibn-i Mesleme tatli sözlerle Ka'b'i ay isiginda beraberce dolasmaga davet eder ve evin kapisindan biraz uzaklasildikta arkadaslariyle birlikte üzerine çullanarak kiliç darbesiyle ünlü sairi delik desik eder. Sonra da kafasini keserek bir yem torbasinin içine koyar ve ertesi sabah Muhammed'e getirir. Muhammed bu büyük basari'dan dolayi Ibn-i Mesleme'yi ve arkadaslarini kutlar ve mükafatlandirir.

Bu olayi din saliklerine büyük bir sevkle anlatan din adami bir de iftiharla sunu ekler ki Islam'da torba'da tasinan ilk kelle, Sair Esref'in yukardaki sekilde kesilen ve bir torbaya konup Muhammed'e hediye edilmek üzere getirilen kellesidir.

Simdi geliniz bu hikaye'nin din adamlarimiz tarafindan insanlarimiza ne sekilde anlatildigini görmek üzere Diyanet Isleri Baskanligi'nin Sahih-i Buhari Muhtasari... adli yayinlarinin 10.cu cildi'nde yer alan 1578 sayili hadis'i beraberce okuyalim; (aynen alinmistir):

"Cabir Ibn-i Abdillah...'dan rivayete göre Resulullah... bir kere Ashab'a:

-Ka'b Ibn-i Esref(i öldürmek) için kim hazirdir? diye sordu. Çünkü o, Allah'a ve resulüne eza etmistir! buyurdu. Muhammed Ibn-i Mesleme:

-Ya Resula'llah! Ister misin onu ben öldüreyim? dedi. Resula'llah:

- Evet, isterim! buyurdu. Ibn-i Mesleme:

-Öyle ise (Ka'b'a hakkinizda hoslanacagi) bir sey söylememe müsaade buyurunuz! dedi. Resullah:

-Ne istersen söyle! buyurdu. Bunun üzerine Muhammed Ibn-i Mesleme Ka'ba vardi.

-Su kisi (yani Resullah) bizden sadaka istedi. Ve bize güç vergi teklif etti. Ben de ödünç bir sey almak için sana geldim! dedi. Ka'b da Ibn-i Mesleme'nin dedigi gibi söylendi:

-Muhakkak o, sizin usancinizi daha arttiracaktir! sözünü de ekledi. Muhammed Ibn-i Mesleme:

-(Ne yapalim) bir kere ona uymus bulunduk. Onu derhal birakmak istemiyoruz. Bakacagiz onun hali ne olur, sona erinceye kadar bekleyecegiz. Simdi biz, senin... ödünç (hurma) vermeni istiyoruz! dedi. Bunun üzerine Ka'b:

-Pek iyi, size bana rehin veriniz! dedi.

- [Ibn-i Mesleme ve arkadaslari] .... biz sana silahimizi, zirhimizi terhin edelim! dediler. (Ka'b muvafakat eder) kendisine gelmesi için Ibn-i Mesleme'ye zaman ta'yin etti.

Muhammed Ibn-i Mesleme bir gece Ka'b'a geldi. (Kale disindan seslendi). Yaninda Ka'b'in süt kardesi Ebu Naile vardi. Ka'b bunlari kale içine da'vet etti ve misafirleri karsilamak için onlarin yanina indi. Ka'b'in karisi kocasina:

-Bu saatte nereye çikiyorsun? Emin ol ben bir ses isittim ki, ondan kan damliyor (ser seziliyor)! dedi. Ka'b:

- O benim kardesim Muhammed Ibn-i Mesleme ile süt kardesim Ebu Naile'dir. Hem, kerim olan bir genç geceleyin kiliç darbesine çagirilsa bile, o çagriya muhakkak icabet eder, dedi (ve yanlarina indi).... Muhammed Ibn-i Mesleme bu arkadaslarina (önce) söyle kumanda etmis: Ka'b gelince ben onun basini tutup saçini koklarim. Siz benim Ka'b'in basini sikica yakaladigimi görünce hemen kiliçlarinizi çekip Ka'b'i vurunuz! demisti. (Hadis'in ravisi amr Ibn-i Dinar) bir kere de Ibn-i Mesleme'nin arkadaslarina: Ka'b'in basini size de koklatirim! dedigini rivayet etmistir.

Simdi Ka'b Ibn-i Esref mükellef giyimli ve hamailli olarak, etrafina güzel koku saçarak misafirlerin yanina indi. Bunun üzerine Ibn-i Mesleme:

-(Aman bu ne güzel koku) bugünkü gibi güzel koku (ömrümde) duymadim! diye yaklasti. Ka'b:

-(Ne saniyorsun) Arabin en asil ve en güzel kokulu kadinlari sinemde yatiyor! dedi. Muhammed Ibn-i Mesleme:

-Basini, saçini koklamama müsaade eder misin? dedi. Ka'b:

- Evet ederim! dedi. Ibn-i Mesleme kendi kokladi. Sonra arkadaslarina da koklatti, sonra: Bana bir daha koklamaga müsaade eder misini? dedi. Ka'b:

-Evet! dedi. Bu def'a Ibn-i mesleme Ka'b'in basini simsiki yakaladi. Ve arkadaslarina:

-Haydi kiliç darbesine tutup vurunuz! dedi. Bu suretle Ibn-i Esref'i öldürdüler. Sonra Nebi...'e gelip haber verdiler". [Ibn-i Cevzi'nin nakline göre "Ka'b'i öldüren "mücahidler" onun basini bir yem torbasina koyarak Medine'ye getirmislerdir. Bu suretle Islam'da ilk naklonulan düsman basi Ka'b'in basidir, denilmistir" 399


Simdi yukardaki hikaye'yi akil ve vicdan terazisine vuralim. Söylemeye gerek yoktur ki her satiri ile bizi saskinliga ve dehsete sürükleyecektir. Her ne kadar din adami, Ka'b Ibn-i Esref'in Yahudi bir sair oldugunu, müslümanlara karsi kin besledigini, Mekkeli "müsriklere" dostluk gösterdigini ve bu nedenlerle öldürülmesinin caiz oldugunu "gerekçe" olarak öne sürerse de bu gerekçelerin vicdan ölçeginde yeri olmadigi ortadadir.

Kötülüge kötülükle karsi koymanin gerekli olduguna siyaset adamlari, ya da askerler ya da halktan kisiler inanmis olabilirler. Fakat kendisini "peygamber" diye ilan eden bir kimse'nin, kin ve düsmanlik duygularina kapilarak Ibn-i Mesleme ve arkadaslarini böyle bir eyleme ve bu sekilde sürüklemesi pek onaylanabilecek bir sey degildir.

Bütün bunlari "mazur" göstermek için din adami, Muhammed'in "peygamberlik" görevi yaninda dünyevi görevlerle de donatilmis oldugunu ve su hale göre "din düsmanlarini" yok etme yetkisine sahib bulundugunu öne sürer. Oysa ki "peygamberlik" görevi, velev ki dünyevi isler söz konusu olsun, öldürmek ya da yukardaki örnekte oldugu gibi, yalana ve hileli usullere cevaz vermek gibi yetkileri kapsamaz. Kapsar diye kabul edilecek olursa, bu taktirde "peygamber" diye bilinen kisi insanlik için "ideal" ve "güzel" bir örnek yaratmis olmaz. Her kes onu taklid yoluna gidecegi için ortaya "olumsuz" bir toplum düzeni çikmis olur.

Öte yandan Muhammed, yine din adami'nin seriat kaynaklarina dayali olarak söylemesine göre, kisileri muslüman yapamadigi bir çok vesilelerle Tanri'nin kendisine: "Sen istesen de onlari, inananlardan yapamazsin. Birak onlari sen bana" seklinde konustugunu bildirmistir. Durum bu idiyse, Sair Esref'i ve daha nicelerini öldürtmesi, kuskusuz ki özürlü kilinabilecek davranislardan olamaz.


B) Din adami Muhammed'in kin besledigi kisilerden Ebu Leheb, Ebu Cehl, Ukbe b. Ebi Muayt, Ümeyye b. Halef, Ibn- Selül gibi "müsrik" ya da "munafik" kisilere karsi girisilen davranislari, ders alinmak gereken birer ibret örnegi olmak üzere belletir.
Kur'an'in "Leheb" baslikli bir Suresi vardir ki 5 ayet'ten olusur ve Ebu Leheb ile karisina karsi küfürler ve lanetlemelerle doludur. Söylendigine göre Ebu Leheb ile karisi, Muhammed'e muhalefet edenlerin basinda gelen kimselerdir. Bu ayet'ler aynen söyledir:

"Ebu Leheb'in elleri kurusun, yok olsun! mali ve kazandigi kendisine fayda vermez; Alevli atese yaslanacaktir; Karisi da boynunda bir ip oldugu halde ona odun tasiyacaktir" (K. 111 Leheb 1-5).

Ebu Leheb Kureys esrafindan olup Muhammed'in amucalarindan biridir. Fakat daha ilk anlardan itibaren karisi ile birlikte Muhammed'i yalancilikla suçlamis, her vesile ile ona muhalefet etmistir. Bundan dolayidir ki Muhammed ona karsi sinirsiz bir kin besler olmustur. Fakat Mekke döneminde henüz güçlü olmadigi için ona karsi bir sey yapamamis sadece Kur'an'a koydugu ayet'lerle kinini bosaltmaga çalismistir.

Din adamlari Ebu Leheb'in Muhammed'e karsi olan tutum ve davranislarini öylesine abartmali bir sekle sokmuslar ve Muhammed'in ona karsi besledigi kindarligini öylesine kutsallastirmislardir ki o tarihten bu yana Hacc mevsiminde hacc isini tamamlayan müslümanlar, seytanlari taslayipta Mekke'ye dönerlerken Ebu Leheb'in o civarda bulunan mezarini da taslar olmuslardir. Böylece Muhammed'in Ebu Leheb'e karsi besledigi kindarligi canli tutup sürdürürlerken, kendileri de kin duygulariyle bezenmis olurlar.

Muhammed'in kin besledigi kisilerden biri de Ebu Cehl 'dir. Bu kisiden söz ederken din adami, her seyden önce Kur'an'in onunla ilgili ayet'lerini okur ki bunlardan birisi söyledir: "Dogrusu günahkarlarin yiyecegi Zakkum agacidir... -'Suçluyu yakalayin, Cehennemin ortasina sürükleyin, sonra basina... kaynar su dökün-' denir. Sonra ona -'Tad bakalim, hani serefli olan, degerli olam sendin-' denir..." (K. 44 Duhan 46-50).

Din adami, Ebu Cehl'in (ve karisi'nin), Mekke dönemi sirasinda Muhammed'e muhalefet edenlerin basinda geldigini Arap kaynaklarindan naklen belirttirken, ayni zamanda onun Bedir savasi sirasinda öldürülüsünü ve kafasinin kesilerek Muhammed'e getirilisini ve kesik bas karsisinda Muhammed'in : "Ey adevvu'llah, seni rezil ve rusvay eden Allah'a hamd'ü sena olsun... Bu herif, bu ümmet'in Fir'avni ve eimme-i küfrün basi idi..." 400 diye beddua edisini de abartarak anlatir. Anlatirken, Mekke döneminde Muhammed'e kafa tutanlardan, onunla alay edenlerden diger biri olan Ukbe b. Ebi Muayt'in, diri diri ele geçirilip nasil Muhammed'in emriyle ellerinin baglandigini, sonra da nasil boynunun vuruldugunu zevkle hikaye eder 401.

Din adami'nin bu konuda listeye koydugu kisilerden biri de Ümeyye b. Halef 'dir. Güya Kur'an'in Hümeze Suresi'nin 1-4 ayet'leri Muhammed'in kin besledigi bu Ümeyye b. Halef vesilesiyle konmustur. Din adami'nin anlatmasina göre Ümeyye, Muhammed aleyhinde laf etmis ve müslüman kisileri (örnegin Bilal-i Habesi'yi) dinden çikarmak istemistir. Bu nedenle Bilal, günün birinde bir kaç arkadasiyle birlikte karsisina çikmis ve kiliç darbesiyle onu öldürmüstür. Ancak ne var ki Ümeyye sisman bir kisi oldugundan vücudü sismis ve bu yüzden gömülmesine çare bulunamamis. Bu nedenle tamamen örtülünceye kadar üzerine toprak yigilmis. Sonra da lasesi Kalib'e götürülmek üzere sürüklenirken parça parça olmusmus 402.

Yine din adami'nin Islam kaynaklarindan naklen söylemesine göre Muhammed, bu kisi hakkinda Kur'an'a su ayet'leri koymustur: "Mal toplayarak, onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekistirip, yüzünden de alay eden kimsenin vay haline. Malinin kendisini ölümsüz kilacagini sanir. Hayir, o, andolsun ki, kirip geçiren yere atilacaktir..." (K. 104 Hümeze 1-4). Böylece ona karsi besledigi kini dile getirmistir.

Din adami'nin bellettigine göre Muhammed'in kin besledigi önemli kisilerden biri de Ibn-i Selül' dir (Abdullah Ibn-i Übeyy adiyle de bilinir) ki, Islam'a girmis olmakla beraber Muhammed'e körü körüne boyun egmek istemedigi için "munafiklarin basi" olarak ilan edilmistir. Buna karsilik oglu Abdullah son derece koyu bir müslüman kisi olarak Muhammed'e asiri sekilde baglidir. Ibn-i Selül öldügü zaman oglu Abdullah Muhammed'ten babasi için namaz kilmasini ve magfiret dilemesini rica eder; onu dariltmamak için Muhammed önce kabul etmis iken Ömer b. Hatttab'in ikazi üzerine vazgeçer ve Kur'an'a su ayet'i koyar: "Bu munafiklardan ölen kimsenin namazini sakin kilma, mezari basinda da durma! Çünkü onlar Allah'i ve peygamberi'ni inkar ettiler, fasik olarak öldüler" (K. 9 Tevbe 84).

Din adami'nin söylediklerinden anlasilmaktadir ki Muhammed, kin ve adavet duygularini hosgörü ve sevgi duygularinin üzerine çikarma olasiligini bulamamistir.


C) Din adami insanlarimizi, kafirlere, munafiklara ve müsriklere karsi kin ve nefret duygulariyle yetistirmek için"Ölüm sizin üzerinize olsun", ya da "Allah müsriklerin evlerine ve mezarlarina ates doldursun" seklindeki dua örnekleriyle yetistirir:
Diyanet'in Islam kaynaklarindan naklen bildirdigine göre Muhammed, "kötülüge kötülükle karsilik verme" gelenegini kafirlere ve müsriklere ve özellikle kendisine düsman bildigi kimselere karsi her vesile ile sürdürürdü; örnegin onlarin "Ölüm üzerinize olsun" seklindeki lanetlemelerine çogu kez onlarin diliyle ayni sekilde karsilik verirdi. Bunun böyle oldugunu Diyanet yayinlarinda yer alan ve Ayse'nin rivayetine dayali su hadis hükmünden anlamak mümkündür.:

"Bir kere Nebi... 'in huzuruna Yahudiler girmisti de Resulullah'a (selam yerine): -'Essamü aleyk= ölüm üzerine olsun'-demisdiler. Ben de onlara la'net etmistim. Bunun üzerine Resulullah bana:

-Sana ne oldu ki? buyurdu. Ben de:

-Bu Yahudilerin ne hezeyan ettiklerini isitmedin mi? dedim. Resulullah:

-Ya sen benim -'Ve aleyküm= ölüm sizin üzerinize olsun-' dedigimi isitmedin mi? diye cevap verdi". (Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 343) 403

Yine din adami'nin Abdullah Ibn-i Ebi Evfa ve ayrica Ali'den rivayet olarak bildirdigine göre Muhammed, kendisine düsman bildigi müsrikler aleyhine dua eder, örnegin: "Allah, müsriklerin (hayatinda) evlerine (öldükleri zaman da) mezarlarina ates doldursun! Onlar bizi ikindi namazindan alikoydular..." demeyi gelenek edinmistir (Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 342) 404.

Görülüyor ki din adami'nin anlatmasina ve belletmesine göre Muhammed "kötülügü" iyilikle degil fakat benzeri bir kötülükle karsilamanin ya da "kafirlere", "munafiklara" ve "müsriklere" lanet savurmanin dogal bir davranis oldugunu ortaya vurmustur. Din adami da insanlarimizi Muhammed örnegine göre yogurmus olur.

Yine din adami'nin söylemesine göre Kur'an üzerinde tartismaya kalkisanlarla oturup konusmak, onlari ikna etmek degil fakat onlarla "lanetlesmek" fazilettir, çünkü Muhammed böyle yapmistir ve çünkü Kur'an'da böyle yapilmasi anlatilmistir. Ayet söyle:

"Ey Muhammed! Sana (Kur'an) geldikten sonra, onda seninle kim tartisacak olursa, de ki -'Gelin ogullarimizi, ogullarinizi, kadinlarimizi, kadinlarinizi, kendimizi ve kendinizi çagiralim, sonra lanetleselim de, Allah'in lanetinin yabancilara olmasini dileyelim-'..." (K.3 Imran 61).

Bu ayet'i okurken din adami, ayet'le ilgili su hikaye'yi anlatir: Bir gün Muhammed, Necran Hiristiyanlarina mektup gönderip kendilerini Medine'ye çagirir: maksadi onlari müslüman yapmaktir. Necran'lilardan 14 kisilik bir hey'et, baslarinda emirleri Abdülmesi Akib olmak üzere Medine'ye gelirler. Üzerlerinde ipekli ve "mükellef" elbiseler vardir. Muhammed'in yanina çiktiklarinda Muhammed onlardan yüz çevirir; güzel ve ipekli elbiseler giymislerdir diye görüsmek dahi istemez. Bunun üzerine Muhammed'in yaninda durmakta olan Osman b. Affan dayanamz ve , Necran'lilara hitaben: "Huzura ipekli elbiselerle ve mükellef giyimli bir hey'ette geldiginiz için Resulallah size iltifat buyurmadi" der.

Adamcagizlar anlayis gösterip "huzur'dan" çekilir giderler; ertesi gün "ruhban hey'etinde olarak" gelirler. Muhammed onlari Islam'a çagirir. Kur'an'dan Isa ile ilgili ayet'ler okur ve Isa'nin "ilah" (Tanri) niteliginde olmadigini anlatir. Fakat Necran'lilar onun söylediklerinin Incil'de yazili bulunmadigini belirtirler ve konuyu tartismak isterler. Oysa ki Muhammed fazla tartismaya taraftar degildir. Bu nedenle onlari "mülaane" ye çagirir ki Arapca olan bu sözcügün anlami "lanetlesmek'tir"; daha dogrusu iki taraftan her birinin, yalanci çikan diger tarafa lanet yagdirmasidir.

Necran'lilar "lanetlesmektense" çekilip gitmeyi uygun bulurlar. Din adami'nin söylemesine göre güya Muhammed'in lanet etmesi halinde ne kendilerinin ve ne de çocuklarinin artik bir daha "felah" bulamayacaklarini anlamislardir 405. Oysa gerçek sudur ki Muhammed'in artik güçlenmis oldugunu ve Islam'a girmedikleri taktirde kisa bir zamanda kendilerine saldiracagini bildikleri için, baslarina bela gelmesin diye "cizye" (kafa parasi) vermege razi olurlar. Din adami'nin söylemesine göre "cizye" müslümanligi kabul etmemenin cezasidir.

Öte yandan yine din adami'nin belletmesine göre Muhammed, "kafirleri" ve "munafiklari" her vesile ile asagilatmayi ve örnegin "Mü'min bir mi'desine koymak için yer. Kafir ise karnindaki yedi bagirsagini doldurmak (karnini sisirmek) için yer" diyerek onlari hem oburluk ve hem de hirs asiriligi açisindan kötülemeyi gelenek edinmistir (Bkz. Sahih-i ... Cilt XI, sh. 383) 406.

Kuskusuz ki din adami bunu belletirken, müslüman kisiyi ayni davranis dogrultusunda kilmaga çalisir.

Din adami Muhammed'in, Bedir günü pis bir kuyuya attirdigi ölü cesedlerine hakaretler, küfürler yagdirarak intikam almasini örnek verir:

Din adami'nin Islam kaynaklarindan naklen bellettigi olaylardan biri Bedir savasiyle ilgili olarak söyledir:

Kureys'in Bedir savasinda yenilgiye ugramasi üzerine Muhammed, Kureys esrafindan 24 kisinin cesedlerinin Bedir kuyularindan pis bir kuyuya atilmalarini emreder. Bunlar kin besledigi kimselerdir ki yillarca önce kendisiyle alay etmis ya da kendisine kötülük yapmis olan kimselerdir. Cesedlerini pis kuyuya attirmakla pis kuyunun yeni pisliklerle dolacagini düsünmüstür. Fakat bununla da yetinmez bir de ashabini pesine takip kuyu'nun basina giderek bu cesedleri, kendi adlariyle ve babalarinin adlariyle çagirmaya baslar ve her birini küçültücü, asagilatici bir dil ile konusur . Buhari'nin Ebu Talha'dan rivayetine göre söyle der: "Ya filan Ibn-i filan, ya filan Ibn-i filan! Siz Allah'a ve Resulullah'a itaat etmis olsaydiniz itaatiniz sizi sevindirir mi idi? (Süphesiz sevindirirdi). Ey maktuller (ölüler)! Biz, Rabbimizin bize va'dettigi nusret ve zaferi muhakkak surette gerçek bulduk. Siz de (batil) Rabbinizin va'dettigi (mevhum) nusret ve zeferi gerçek buldunuz mu?".

Bu sekilde kinini bosaltirken yaninda bulunanlar kendisine bu cesedlerde hayat eseri bulunmadigini hatirlatirlar. Fakat Muhammed onlara: "...Allah'a yemin ederim ki , benim söyledigim sözleri siz, onlardan daha iyi isitir degilsiniz" der. Buhari'nin Katade'den rivayetine göre Tanri güya, Bedir kuyusundaki cesedlere Muhammed'in söylediklerini isittirecek derecede hayat vermistir. Din adami'nin anlatmasina göre"Bu suretle azgin Kureys müsrikleri ayiplanmis, küçültülmüs, azab edilmis ve kaçirdiklari firsatlara, ve yaptiklari mezalime nedamet ettirilmis(lerdir)". (Sahih-i..., Cilt X, sh. 152) ) 407

Din adami bu hadis hükmünü naklederken Muhammed'in yukardaki sekilde ölü cesedlerini asagilatmakla intikam almis oldugunu anlatir ve söyle der: "Resulallah'in bu veciz hitabesi, esi görülmemis ilahi bir intikam idi" 408

Fakat din adami Muhammed'in kindar duygularla yaptiklarini tamamlamak maksadiyle, Medine'ye dönüs sirasinda "Safra" mevkiine gelindikte Nadr Ibn-i Haris'in ve daha sonra "Irk" mevkiine gelindikte de Ukne Ibn-i Ebu Muayt'in boyunlarinin vuruldugunu anlatir 409. Bunlar yillar önce Muhammed'le su veya bu sekilde alay etmis olan kimselerdir. Anlasilan o dur ki Muhammed, yillar boyu kinini içinde saklamis ve firsat buldugu ilk firsatta intikamini almistir.


D) Din adami Bedir savasi sonucu ele geçirilen Arap esirlerden fidye parasi veremeyenlerin boyunlarinin vurdurtulmasini "fazilet" davranisi olarak tanimlar:
Din adami'nin Islam kaynaklarindan (özellikle Taberiden) naklen anlatmasina göre Muhammed, Bedir savasinda ele geçirilen esirlere ne sekilde muamele yapilmasi gerektigi hususunda kararsiz kalir. Fikir almak maksadiyle Ebu Bekir ile Ömer b. Hattab'a danisir. Ebu Bekir esirlerin affedilmelerini, Ömer ise öldürülmelerini söylerler. Birbirine zid bu iki görüs karsisinda Muhammed esirlerin kaderi hususunda verdigi karari müslümanlara söylece ilan eder: "(Ey Müslümanlar) Siz bugün fakirsiniz, elinizdeki esirlerden kimse kurtulus parasi vermeden kurtulmasin; yahud onlarin basini kesiniz" 410.

Ele geçirilmis olan esirler müslümanlar arasinda paylasilir ve her müslüman kendisine düsen esir'den fidye alir; fidye veremeyen esirlerin de kelleleri kesilir.

Anlasilan o'dur ki Muhammed, fakir müslümanlari esirlerden fidye almaga zorlayip varlikli kilma yolunu tercih etmistir. Böylece hem onlari kendisine biraz daha baglamis ve hem de fidye veremeyen Kureysli esirlerden kurtulmus olur.


E) Din adami Muhammed'in gözler oydurtarak, kizgin demir çubukla iskenceye sokarak, kol ve ayaklari çaprazlama kestirerek insanlari cezalandirmasini ibret verici örnekler olarak sergiler: "Ukle ve Ureyneliler" Hadisi .
Kur'an'in Maide Suresi'inde: "Allah'a ve onun Resulü'ne (isyan ederek) harb açanlarin ve yeryüzünde içtimai nizami bozmaya çalisanlarin cezasi (cürümlerine göre) ya amansiz öldürülmeleri, yahud asilmalari, yahut ellerinin ve ayaklarinin çapraz kesilmesi, yahud bulunduklari yerden sürgün edilmeleridir..." (K. 5 Maide 33) diye yazilidir. Buhari'nin Sahih'inde bu ayet "Dininden dönmek" ya da "Küfür etmek" ya da "yol kesmek" suretlerinden biriyle "Allah'a ve Peygamberi'ne karsi harb açanlara" verilecek cezalarla ilgili olarak ele alinmistir. Yani "din'den dönmek" ya da yol kesmek vs gibi davranislar Allah'a harb açmak seklinde anlasilmistir.

Din adamlari bu ayeti korku ve dehset yaratmak için her vesileyle müslüman kisi'nin karsisina dikerler ve bu ayet'in bizzat Muhammed tarafindan uygulanmasiyle ilgili olarak özellikle "Ukle ve Ureyneliler" hadisi'ni örnek verirler ki kisaca söyledir:

Hicret'in 6.ci yilinda Muhammed "Ukl" ve "Ureyne" kabileleri üzerine bir çete gönderir. Maksat ganimet edinmektir. Bu saldiriya ugrayanlardan yedi sekiz kisi müslümanligi kabul ettiklerini bildirerek Medine'ye gelirler ve Muhammed'ten yardim dilerler. Muhammed onlari, dilekleri geregince develerin bulundugu bir mintikaya gönderir, yedirir, içirir. Fakat güya adamlar bir süre sonra Muhammed'in çobani'ni iskenceye sokarak öldürürler, develerini kaçirirlar ve müslümanligi da terkettiklerini ilan ederler. Haberi alan Muhammed derhal kaçanlarin pesine yirmi atli gönderir ve adamlari yakalatip huzuruna getirtir. Din'den çikmak, hirsizlik yapmak, çobani öldürmek eylemlerine "kisas" olmak ve böylece Maide Suresi'nin yukarda belirtilen hükmünü uygulamak üzere gözlerinin oyulmasini ve ellerinin, ayaklarinin kesilmesini emreder. Emrettigi sekilde yapilir: gözleri oyulan, elleri ayaklari kesilen adamlar ögle sicaginda Medine'nin Harre denilen taslik mintikasina getirilip birakilir ve kizgin günes altinda ölüme terkedilir. Adamlar susuzluktan taslari kemirerek, disleriyle topragi kaziyarak ölüme giderler. Olay Diyanet yayinlarinda yukardaki sekilde anlatilmistir (Bkz. Sahih-i..., Cilt I, sh. 180 ve d.) 411.

Din adaminin açiklamasina göre bu kisiler böyle bir ceza'ya müstahaktirlar, çünkü Muhammed'ten iyilik gördükleri halde onun çobanini öldürmüsler, develerini alip kaçmislar ve Islam'dan da çikmislardir. Oysa ki bu anlatim, aslinda abartmali bir anlatimdir. Fakat bir an için bu söylenenlerin dogru oldugu kabul edilse dahi, kendisini "peygamber" diye tanitan bir kimsenin bu adamlari, gözlerini oydurtarak, ellerini ve ayaklarini dogratarak, sonra da kizgin güneste biraktirarak böylesine gaddarca bir ceza'ya çarptirmasi tasvip edilebilecek bir sey degildir.

Din adami'nin, özellikle Buhari ve Taberi ve Ibn Ishak gibi kaynaklara ve Diyanet yayinlarina dayali olarak büyük bir zevkle anlattigi diger bir olay Muhammed'in Benu Nadir Kabilesi'nin ileri gelenlerinden Kinane Ebi'l- Hukayk ile Huyey bin Ahtab'i öldürtmesiyle ilgilidir ki kisaca söyledir:

Hayber Yahudilerini müslüman olmaga zorlamak ve müslüman olmadiklari taktirde mallarini ganimet olarak almak maksadiyle Muhammed, hicret'in 7.ci yilinda Hayber seferine çikar. Yahudiler müslüman olmayi red'edince kalelerini kusatir ve onlari yenilgiye ugratir 412. Ele geçirilen esirler arasindan Safiyye bint-i Huyey b. Sa'ye adindaki güzel bir kadini kendisine ayirir. Safiyye 17 yasinda olup Yahudi kabilesinin baskani olan Huyey b. Ahtab'in kizidir ve kabilenin ileri gelenlerinden Kinane ile henüz yeni evlenmistir. Kabile'ye ait hazine'nin yerini ögrenmek için Muhammed, Kinane'yi sorguya çeker; adamcagiz hazine'nin yerini bilmedigini söyleyince iskence yapilmasini emreder ve bu ise Zübeyr adinda birini memur eder. Zübeyr demirden bir çubugu ateste kizdirir sonra Kinane'nin vücuduna tutar. Kinane avaz avaza bagirmaya baslar, fakat hazine'nin yerinden haberi olmadigini tekrarlar. Muhammed iskence'nin arttirilmasini ister fakat yine sonuç alamayinca kafasinin kesilmesini emreder. Emrederken Mesleme adinda birini bu isle görevlendirir; çünkü Mesleme, eskiden beri Kinane'ye karsi kin beslemekte olan biridir. Safiyye'nin kocasi Kinane'yi bu sekilde öldürttükten sonra onun babasini ve kayin biraderini de, hazinenin yerini söylemediler diye, öldürtür. Ve bütün bu öldürme islerinin olustugu günün gecesinde Safiyye ile zifaf olur. Ertesi gün "Kimde bir sey varsa getirsin" diye ilan eder. Cemaat "hays" denen Arap yemegi yapip yerler. Bir rivayete göre Safiyye o gece Muhammed'le yatmak istemez, çünkü kocasi, babasi ve kayinbiraderi o gün öldürülmüstür. Bu nedenle Muhammed askerleriyle birlikte yola koyulur ve Safiyye ile ertesi gece zifaf olur.

Din adami'nin iftiharla anlattigi bu olaylar, Islam kaynaklarindan alinma olarak Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarinda bulunur (Bkz. Sahih-i..., Cilt II, sh. 299) 413.

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 25"
« Yanıtla #24 : Kasım 15, 2006, 10:14:11 ÖS »
F) Beni Kureyza kabilesinden alinan 800 (ya da 900) esirin, Muhammed'in emriyle ve onun gözleri önünde kafalari kesilerek öldürülmesini din adami övgüye layik bir olay olarak belletir:
Din adami'nin Arap kaynaklarindan ve özellikle Taberi, ve Ibn Hisam, Vakidi vs... gibi ünlü tarihçilerden ve Kur'an'dan (örnegin Ahzab Suresi'nin 26-27 ayetleri) naklen anlatmasina göre Beni Kureyza kabilesine karsi Muhammed'in giristigi kusatma hareketinin yirmi ya da yirmi besinci gününde Yahudiler "aman" dileyerek teslim olmaya karar verirler. Fakat Muhammed : "Ben size aman vermen" diyerek dileklerini reddeder. Güya Tanri'dan aldigi emir geregince onlari cezalandirmadan saldiriya son vermeyecektir. Onun bu tutumu karsisinda Yahudiler, azad edilmek kaydiyle sahip bulunduklari bütün mal ve mülkü terketmege razi olduklarini bildirirler. Fakat Muhammed onlarin kayitsiz-sartsiz teslim olmalarini ister. Yapacak baskaca bir sey bulamayinca Yahudiler kalelerinden çikip teslim olurlar. Kurayza'lilarin erkekleri karilarindan ve çocuklarindan ayrilip, elleri ve ayaklari baglanarak muhafaza altina alinirlar. Azad olunmalari için yeniden dilekte bulunurlarsada dilekleri kabul edilmez. Muhammed onlara, kaderlerinin Sa'd b. Mu'az adinda biri tarafindan hükme baglanmasi teklifinde bulunur; Kurayzalilar kabul ederler. Oysa ki Sa'd b. Mu'az, çikarlari itibariyle Muhammed'e bagli olan bir kimsedir. Nitekim Kureyza erkeklerinin öldürülmelerini, kadinlarla çocuklarin esir olarak paylasilmasini ve mal ve mülklerinin dahi paylasilmasini hükme baglar. Muhammed bu hükmün derhal yerine getirilmesini emreder. Kurayza'lilarin topraklarini bes kisma böldürür ve bunlardan bir bölümünü kendisine ayirdiktan sonra geri kalan kismini kur'a ile müslümanlar arasinda paylastirir. Esir alinan kadinlari ve çocuklari pazarda, at ve silah karsiligi köle olarak sattirir. Kureyza'li erkeklerden alinan esirlere gelince (ki bunlarin sayisi bir rivayete göre sekiz yüz, bir rivayete göre de dokuz yüz kadardir) bunlari ellerini ve ayaklari baglanmis olarak Medine pazarinin bulundugu yerde toplar. Pazar yerinin ortasina büyükçe bir kuyu kazdirir ve sonra kuyunun kenarina çömelip oturur. Ali ile Zübeyr' i çagirtip onlari kelle kesme isiyle görevlendirir ve: "Kilicinizi çekip bunlari birbir öldürün ve bu kuyuya atin" diye emreder. Ali ile Zübeyr büyük bir sevkle esirlerin kellelerini kesmeye baslarlar; Muhammed de kesilen kellelerin teker teker kuyuya düsmesini seyreder. Bir aralik kelle kesme isini Hazreci'lere havale eder. Çünkü Kureyza'lilar vaktiyle Hazreci'lere karsi Evs kabilesiyle andlasma yapmislardir; böylece Hazreci'lere simdi intikam alma firsatini saglamis olur. Kelle kesme isi aksam karanligi basana kadar devam eder (Sahih-i... Cilt II, sh. 407) 414.

Yine din adami'nin anlatmasina göre Muhammed, yukardaki isler bittikten sonra özel sairi Hasan b. Sabit'e yahudilerin kanli cesedlerine hakaret yagdirici siirler söylemesi için söyle emreder: "Su Kureyza ogullarini hicvet, irtikap ettikleri hiyanetleri birer birer say, dök. . Yahud peygamberiniz ve ailesi hakkindaki küfürlerine cevap ver..." 415. Böylece Kureyza'lilardan tam olarak intikamini almistir. Fakat din adami, bütün bunlari birer "fazilet" davranisi olarak gösterir ve müslüman kisiyi biraz daha etkilemek üzere yukardaki olaylarin, yani esir almalarin, yagmalarin, esirlere ait mal ve mülkün paylasilmasinin, esirlerin kafalarinin teker teker ve en gaddar sekilde dogranmasinin, vs...hep Tanri isi oldugunu ekler ve bu hususlarla ilgili Kur'an ayet'lerini okur ki bunlardan ikisi söyledir: "Allah, Kitab ehlinden (yani yahudilerden), kafirleri destekleyenleri kalelerinden indirmis, kalblerine korku salmisti; onlarin kimini öldürüyor kimini esir ediyordunuz. Yerlerini, yurtlarini, mallarini ve henüz ayaginizi dahi basmadiginiz yerleri Allah size miras olarak verdi. .." (K. 33 Ahzab 26-27)


G) Din adami müslüman kisileri, insanlarin "atesten bir çukurda beyinleri kaynar" olarak, ya da "baslari tasla ezilmis", "çatal bir kanca ile agizlari parçalanmis", "Kulaklarina kizgin kursun dökülmüs", "Bagirsaklarini ates içinde sürür" sekilde azab çekmelerini hayal etmege zorlarken Muhammed'in bu dogrultudaki sözlerini ve Kur'an ayet'lerini (örnegin Bakara 56) belletir:

Din adami'nin elinde insan kalbini katilastirmaga yeter nitelikte olmak üzere sinirsiz bir malzeme yigini vardir ki her biri birer dehset örnegidir. Bunlardan bir ikisini daha siralayalim.

Ana, baba, kardes ya da en yakin akraba dahi olsalar, müslüman olmayarak ölen kimseler için namaz kilmanin, ya da "magfiret" dileginde bulunmanin caiz olmadigini anlatmak için din adami Muhammed'i örnek verir. Bu örneklerden bir kaçina biraz yukarda degindik ve gördük ki Muhammed, müslüman imaninda ölmediler diye anasi Emine için Tanri'nin kendisine "magfiret" dileme izni vermedigini, babasi Abdullah'in Cehennem'e atildigini söylemekte sakinca görmemistir. Kendisine babalik yapan amucasi Ebu Talib hakkinda da yaptigi budur; o Ebu Talib 'ki, bilindigi gibi Muhammed'i, çok küçük yetim olarak evine almis ve kendi öz oglu Ali gibi, hiç bir ayirim yapmadan tipki kendi oglu gibi büyütmüstür. Her ne kadar müslümanligi kabul etmemekle beraber son derece genis bir hosgörülükle Muhammed'e her vesile ile yardimci olmus, onu Kureyslilere karsi korumus, ölümlerden kurtarmistir. Ancak ne var ki Muhammed, gördügü bütün iyiliklere ragmen amucasi Ebu Talib'in ölümünde, namazini kilmak ya da magfiret dilemek söyle dursun fakat onun Cehenneme atildigini, atesten bir çukurda beyni kaynayarak kalacagini söylemistir. Konuya daha önce deginmis olmakla beraber kisaca su hususu animsatmakta yarar vardir:

Din adami'nin Islam kaynaklarindan (özellikle Diyanet yayinlarindan) naklen anlatmasina göre Ebu Talib'e ölüm alametleri geldigi sirada Muhammed yanina gider ve müslüman olmasini söyler. Fakat Ebu Talib kabul etmez ve "Ben Abdülmuttalib milleti üzerineyim" diyerek atalarinin dininde kalmak istedigini bildirir. Muhammed kendisine: "Iyi bil ki amucacigim, Allah tarafindan men'olunmadikça ben hakkinda muhakkak surette Allah'tan afv ve magfiret dileyecegim" der; fakat dedigini yaptirtamaz ve Ebu Talib, kendi atalarinin dinsel inancina bagli olarak gözlerini hayata kapar. Amucasinin müslüman olmadan ölmesi üzerine Muhammed, onun ve onun gibilerin "Cehennemlik güruh" olduklarina ve onlar hakkinda magfiret dilenemeyecegine, onlar için namaz kilinamayacagina dair Kur'an'a su ayet'i koyar:

"Peygamber'in ve su iman edenlerin müsrikler lehine -onlarin Cehennemlik güruh olduklari (anlasildiktan) sonra - magfiret dilemeleri dogru degildir. Hatta o müsrikler... (hisim) olsalar bile" (K. 9 Tevbe 113).

Fakat bununla da kalmaz bir de Ebu Talib'in Cehennem'e gittigini ilan eder. Ederken de her seye ragmen amucasi lehinde sefaat'te bulundugunu ekler ve söyle der: "Umarim ki sefaatim amucama faydali olacaktir. Sefaatimle amucam topuklarina çikabilen atesten bir çukura konulacak, oradan beyni kaynayacaktir" (Sahih-i..., Cilt IV, sh. 533) 416.

Diyanet yayinlarinda yer alan bu hadis'i müslüman kisilere örnek olarak verirken din adami sunu anlatmak isterki Ebu Talib, Muhammed'in sefaati sayesinde nispeten hafif bir ceza'ya çarptirilmis ve sadece "topkularina çikabilen atesten bir çukura konulmus orada beyni kaynatilmistir"; yani eger onun sefaati olmasaydi daha büyük bir azab'a atilmis olacakti. Bunu kanitlamak uzere de Buhari'nin Abbas Ibn-i Müttalib'den rivayet ettigi su hadis'i nakleder: "...rivayete göre bir kere Abbas Nebi'...e: -'Ya Resul'llah! Amucan (Ebu Talib hakkinda sefaat)den seni nasil bir his alikoydu? Allah'a yemin ederim ki o, seni her zaman tecavüzden muhafaza ederdi. Ve senin hesabina düsmanlarina karsi asabilesirdi! dedi. Resulullah söyle cevap verdi:

-Simdi Ebu Talib topuklarina kadar -dibi yakin- atesten bir çukur içindedir. Eger benim (sefaatim) olmasaydi muhakkak o, Cehennem'in en derin çukurunda bulunurdu" (Bkz. Sahih-i... Cilt X, sh. 52 ve d.) 417

Bunu anlatirken din adami, amucasi Ebu Talib lehine "sefaat" gösterdi diye (ve bu sayede amucasinin topuguna kadar çikan atesten bir çukurda beyni kaynayarak kalmasini sagladigi için) Muhammed'i yüceltir. Sanki "topuga kadar çikan atesten bir çukurda beyni kayna yarak" azab çekmek topugu asan atesten bir çukura atilmaktan farkli imis gibi!

Öte yandan din adami, Islam'in emirlerine uymayanlarin, ve hele Kur'an okumayanlarin (ya da okumayi ihmal edenlerin) ugrayacaklari dehset verici cezalari anlatmak için yine Muhammed örnegine sarilir ve özellikle Muhammed'in hayal ettigi seyleri ya da rü'ya'larini yine onun agzindan olmak üzere nakleder.

Bu rü'ya'lardan biri Muhammed'in husumet besledigi Huza ogullari ile ilgilidir. Din adaminin belletmesine göre Muhammed, güya develerin kulaklarini yarip salmak suretiyle adak yapma gelenegini sürdürdü diye Huzai Amr hakkinda aynen söyle demistir: "(Küsuf namazi kilarken) ben Cehennem'de Huzai Ibn-i Amiri'yi kendi bagirsaklarini (ates içinde) sürükler bir halde gördüm. Çünkü Amr-i Huzai develeri salma adak yapanlarin önderi idi" (Sahih-i..., Cilt IX, sh. 233 ve d.) 418.

Yine din adami'nin anlatmasina göre Muhammed, bir gün namaz kilarken bir seye eliyle uzanmak istermis gibi yapmis, sonra ikilip geri geri çekilmis ve bunun nedenini soranlara : "(Evet) Ben Cenneti gördüm ve bir (üzüm) salkimina elimle uzandim" dedikten sonra Huzai'lerin ceddi sayilan ve güya hacilarin mallarini çalan birisi hakkinda söyle konusmustur: "Size va'd olunan seylerden hiçbiri yoktur ki, su namazimin içinde görmüs olmiyayim, sizi temin ederim ki, Cehennem (bana dogru getirildi). Bu da yalini bana dokunur korkusiyle geri geri geldigimi gördügünüz esnada oldu. O kadar (yakinima geldi) ki, orada çomakli herifin ates içinde bagirsaklarini sürüdügünü gördüm. O çomakli ki, hacilarin mallarini çomagiyle çalardi. (Bir mali çaldiginin) farkina varildi mi. çomagima takildi der, varilmadi mi alip götürürdü..." (Sahih-i..., Cilt III, sh. 342) 419.

Öte yandan Kur'an okumayanlarin, ya da faiz alanlarin, ya da zina yapanlarin ya da benzeri günahlarda bulunanlarin Cehennem'de nasil bir ceza'ya ugrayacaklari hakkinda din adami yine Muhammed'in rü'ya'larini belletir. Bu rü'ya'lar insanlarin agizlarinin çatal kanca ile parçalandigini, kafalarinin tasla kirildigini, vücud'larinin ates alevinde kavruldugunu anlatir nitelikte seylerdir.

Din adami'nin Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlari araciligiyle halkimiza bellettigi bu rü'ya'lardan biri, Muhammed'in agzindan çiktigi sekliyle aynen söyle:

"... Lakin bu gece ben bir rü'ya gördüm... Gördüm ki, iki melek bana geldi. Bunlar iki elimi tutup beni düz bir fezaya çikardilar. Orada bir kimse oturuyordu, diger bir adam da ayakta duruyordu. Elinde demirden çatal bir kanca vardi. Ayaktaki adam bu çatal kancayi oturanin agzinin sag tarafina, ta kafasina kadar sokuyor ve agzin bu kismini parçaliyordu. Sonra bu adam agzin diger tarafini da bu suretle tahrib ediyordu. Bu sirada agzin sag kismi iyi olmus bulunuyordu. Bu def'a da buraya dönüyor, yine kancayi sokup parçaliyordu. Bu meleklere ben:

-'Bu adam kimdir? Ve bu hal nedir?' dedim. Melekler:

-'Hiç sorma, ileri yürü!' dediler. Birlikte ileri gittik. Nihayet arka üstü yatmis bir adamin yanina geldik. Bunun basucunda da bir adam oturmus, elinde yumruk cesametinde bir tas. Bununla yatan adamin basini kiriyordu. Tasi basina her vurdugunda, tas yuvarlanip gidiyordu. O adam da arkasindan tasi almaga kosuyordu. O dönüp gelmeden bunun basi iyi oluyor, eski haline avdet ediyordu. O adam avdet edince yine basina vurup eziyordu. Bu meleklere ben:

-'Bu adam kimdir?' diye sordum. Melekler;

'Hiç sorma, ileri yürü' dediler. Ileri gittik. Firin gibi alti genis, üstü dar bir delige eristik. Bu deligin altinda ates yükseliyor, hatta (delikten) çikmaga yaklasiyorlardi. Atesin alevi sakinlestikçe de asagi dönüyorlardi. Burada çiplak erkekler, çiplak kadinlar vardi. Bu iki melege ben:

-' Bunlar kim?' diye sordum. Melekler bana:

-''Hiç sorma, ileri git!' dediler. Yürüdük, ta ki kandan bir nehrin içinde ayakta bir adam dikiliyordu. Bu nehrin kenarinda da bir adam duruyordu. Önünde -nar gibi 'yuvarlak' taslar bulunuyordu. Nehirdeki adam yüzerek sahile dogru -gelip çikmak isteyince sahildeki adam cenesine bir tas atiyor, nehirdekini eski yerine iade ediyordu. Çikmak için sahile dogru gelmege her tesebbüs ettikçe, sahildeki, hemen çenesine bir tas firlatiyor, onu eski yerine reddediyordu. Bu iki melege ben:

-'Bu nedir?' diye sordum. Melekler:

-'Sorma, ileri yürü' dediler. Birlikte yürüdük. Yesil bir bahçeye vardik. Bu bahçede büyük bir agaç vardi... Meleklere:

-'Beni bu gece -iyi- gezdirdiniz. Simdi bana gördügüm seyleri bildiriniz' dedim. Melekler:

-'Evet (anlatalim)' dediler: Hani su agzi parçalandigini gördügün kimse yok mu? Bu bir yalanci idi; o, dünyada daima yalan söylerdi.... Iste bu yalanci kiyamet gününe kadar bu suretle azab olunacaktir.

Hani su basi ezildigini gördügün adam da yok mu. Cenab-i Hak bunun Kur'an ögrenmesine hidayet etmis de (bu nimetin kadrini bilmiyerek) bütün gece (Kur'an okumayip) uyku uyumustu, gündüz de Kur'an ile amel etmemisti. Bu da yevm-i kiyamete kadar bu suretle azab edilecektir.

Hani o delik içinde gördügün çiplaklar yok mu?' Bunlar da bir alay zanilerdir. Nehirde gördügün de faiz yiyen haramkarlardir..." (Sahih-i..., Cilt IV. sh. 595 ve d.) 420

Yine din adami'nin belletmesine göre Muhammed, namazdan kaçanlari odun atesinde diri diri yakmaga hevesli olarak konusmustur ki Diyanet yayinlarinda yer alan sekliyle aynen söyledir : "Içimden öyle geçiyor ki (bir çok) odun yigdirayim, sonra namaz içinde ezan okunmasini emredeyim de birine cemaate imam olsun diyeyim. Sonra o cemaati birakip (namaza gelmeyen) kimselerin üzerlerine gidip evlerini (kendileri içerde iken) yakivereyim. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a kasem ederim ki, (cemaatin) bu (geri kala)nlarinda her hangisi (burada) semiz etli bir kemik parçasi, yahud iki tane a'la paça bulacagini akli kesse (hemen) yatsiya gelir" (Sahih-i..., Cilt. II, sh. 603 ve d.) 421.

Din adami'nin söylemesine göre Kur'an'i ve Muhammed'i inkar edenlere, bu yer yüzü cezalarindan gayri (örnegin ellerinin ayaklarinin çaprazlama kesilmesi vs... gibi), ölümlerinden sonra da, özel cezalar uygulanacaktir. Örnegin melekler bu suçu isleyen kisi'nin kulaginin arkasina demirden bir topuzla vuracaklar ve kisi o topuzu yiyince siddetli bir sekilde feryad edecek, ayrica da mezarinda azab içerisinde kivranacaktir. Öte yandan bu gibi kisilerin Cehennem atesinde iyice yanip kavrulacaklarini, her kavrulusta biraz daha azab çeksinler diye derilerinin yenilenecegini anlatmak için din adami Kur'an'dan su tür ayet'leri siralar: "Dogrusu, ayet'lerimizi inkar edenleri atese yaslayacagiz; derilerinin her yanisinda, azabi tatmalari için onlari baska derilerle degistirecegiz" (K. 2 Bakara 56).

Böylece din adami, Tanri'yi, sanki gaddar ruhlu imis gibi göstermek suretiyle, kisileri de ayni ruhta yetistirmek ister.


H) Din adami'nin bellettigi seriat verilerine göre din'den dönenlerin (Mürted'lerin, Irtidat edenlerin=Islam'dan çikanlarin) öldürülmeleri gerekir:
Islam seriati'nin olumsuzluklarini gizleme san'atinda usta görünen bazi gayretkesler din'den dönmenin (irtidat etmenin/ Islam dinini terketmenin) ölüm cezasini gerektirmedigini öne sürerler. Örnegin "Irtidat edenin (din'den dönenin) cezasini Tanri öbür dünyada verir" derler ve "Din'den dönmenin Kur'an'da cezasi yoktur" diye eklerler.

Oysa ki yalandir; çünkü din adami'nin Islam kaynaklarina dayali olarak belletmesine göre "irtidat" edenin (din'den dönenin) "ölüm" cezasina layik bulundugu ve bu ceza'nin öbür dünya'dan önce bu dünya'da uygulanmak gerektigi Kur'an'da yazili olmak yaninda (örnegin Bakara 217; Al-i Imran 177), Muhammed'in bu ayet'leri bu maksatla uygulamasiyle ve ayrica da: "Her kim dinini (ki Müslümanliktir) degistirirse, onu hemen öldürünüz-" seklinde konusmasiyle sabit'tir.

Din adami'nin belletmesine göre "Irtidat" (din'den dönmek) sadece Islam dinini terkedip baska bir dine girmekle degil fakat Muhammed'e sövmek ve onu yermekle de olusabilen bir sey olarak kabul edilmistir. Nitekim Ebu Bekr, kendi hilafeti zamaninda Yemame'de, sarkici bir kadinin Muhammed aleyhinde alayli sekilde k sarkilar söylemesi vesilesiyle Yemame vali'si Ibn-i Ebi Ümeyye'ye, bu suç'un "irtidad" (dinden dönmek) suçu sayilmak gerektigini bildirerek söyle yazmistir: "Senin Resulullah'a setm ederek (söverek) teganni eden bir kadin hakkinda tayin ettigin cezayi isittim, eger sen böyle çirkin bir muamelede bulunmasaydin o kadini katletmeni (öldürtmeni) emrederdim. Çünkü bu muganniye kadin müslümansa, bu cürmü irtikab etmekle mürted olmustur (bu suçu islemekle din'den çikmistir)..." 422.

Öte yandan 1400 yil'lik Islam tarihi boyunca Islam'dan çikanlara uygulanan ceza'lar hep bu hükümler ve hep Muhammed'in bu yukardaki davranislari dogrultusunda olmustur. Gerçekten de din adami'nin bellettigi Kur'an ayet'lerinden biri söyle: "Kim ki dininden döner ve kafir olarak ölürse, bu gibilerin bütün yaptiklari, dünyada da, ahirette de bosa gider; bunlar cehennemliktirler ve Cehennem'de ebedi kalicidirlar" (K. 2 Bakara 217)

Bu nitelikte bir diger ayet de söyle: "Imani inkara degisenler süphesiz Allah'a bir zarar veremeyeceklerdir. Elem verici azab onlaradir" (K. 3 Al-i Imran 177).

Dikkat edilecegi gibi bu ayet'lerde, her ne kadar Cehennem cezasi zikredilmekle beraber, ayni zamanda "elem verici azab" dan söz edilmektedir. Bu "elem verici azab" sadece öbür dünya'nin cezasi olarak degil fakat ayni zamanda bu dünya'nin cezasi olarak da öngörülmüstür: su bakimdan ki Kur'an'in Maide suresi'nin 33.cü ayeti'nde söyle yazilidir: "Allah ve Peygamberleriyle savasanlarin ve yeryüzünde bozgunculuga ugrasanlarin cezasi öldürülmek, veya asilmak, yahut çapraz olarak el ve ayaklari kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara ahirette büyük azab vardir" (K. 5 Maide 33).

Görülüyor ki ayet'de ceza'nin "dünyevi" niteligi vurgulanmaktadir. Her ne kadar bu ayet, ayni zamanda eskiya ve yol kesiciler hakkinda da geçerli olmakla beraber, esas itibariyle din'den dönme suçunu kapsar, çünkü Islam için bundan daha büyük, daha ciddi bir tehlike söz konusu degildir. Bundan dolayidir ki din'den dönmek bir bakima "Tanri'ya ve peygamberine karsi isyan etmek ya da savas açmak" seklinde kabul edilmis ve bu suça tekabül eden bir ceza ile karsilanmak istenmistir. Nitekim bu ayet'in açiklanmasiyle ilgili olarak Buhari'nin "Kitabü'l-Muharibin" adli yapitinin basligi: "Küfretmek ve dininden dönmek, yol kesmek cürümlerinden biriyle Allah'a ve Peygamber'ine karsi harb açanlarin cezai hükümleri" olup, biraz yukarda özetledigimiz gibi, Ükl ve Ureyne kabilelerinden bazi kisilerin din'den dönmeleri (Islam'i terketmeleri) ve Muhammed tarafindan ellerinin ve ayaklarinin kesilmeleriyle ilgili hadisleri kapsar 423.

Öte yandan Diyanet'in yayinlarinda yer alan ve Buhari'nin Ibn-i Abbas'tan rivayet ettigi bir hadis'ten ögrenmekteyiz ki Ali, "üluhiyet" iddia eden (yani kendisini Tanri kertesinde gören) Abdullah Ibn-i Sebe'nin halkini ateste yakmak suretiyle yok etmistir. Bu hadis hükmünü insanlarimiza belleten din adami'nin görüsü o'dur ki Islam dininden olanlarin din degistirmeleri ölüm cezasini gerektirir. Çünkü Muhammed: "Her kim dinini (ki Müslümanliktir) degistirirse, onu hemen öldürünüz" diye emretmistir. Fakat güya öldürmenin ateste yakarak degil fakat baska sekilde (örnegin asarak, kiliçla dograyarak, vs...) yapilmasini bildirmistir. Söz konusu hadis aynen söyle: "Ibn-i Abbas...'dan rivayet olunduguna göre, Ali...'nin bir kavmi (kendisinin üluhiyetini iddia eden Abdullah Ibn-i Sebe'nin cemaatini) ateste yaktigi (haberi) Ibn-i Abbas'a eristigi zaman:

- Eger ben (Ali'nin yerinde) olsaydim bunlari yakmazdim. Çünki Nebi...': Insanlari (yakarak) Allah'in azabiyle ukubetlendirmeyiniz- buyurdu. Yine ben (Ali'nin yerinde olsaydim) onlari muhakkak öldürürdüm. Nasil ki, Nebi...: -Her kim dinini (ki Müslümanliktir) degistirirse, onu hemen öldürünüz- demistir'..." (Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 307)424.

Din'den dönenlere 1400 yil boyunca uygulana gelen ölüm cezasi, yirmi-birinci yüzyila girmek üzere bulundugumuz bu uygarlik döneminde dahi, din adamlarinin gayretkeslikleri sayesinde, Islam ülkerininde geçerlidir.


I) Din adami, suçsuz ve masum insanlarin (örnegin kadinlarin ve çocuklarin) gece baskinlari sirasinda öldürülmelerini dahi Islam adina mazur kilici bir mantiga baglayarak belletir (K. 7 A'raf 4):
Din adami'nin Diyanet Isleri Baskanligi yayinlarindan naklen anlatmasina göre Muhammed, Islami yaymak için bir kavmin üzerine "gaza'ya" çiktiginda genellikle gece vaktini seçer ve sabah olmadikça saldiriya geçmezdi. Saldiriya geçmek için ezan okunup okunmadigina bakardi. Eger ezan okunursa, "Ezan okunmasinin Islama delalet etmesi dolayisiyle" saldiri'dan vazgeçer, okunmazsa kan akitmanin caiz oldugunu düsünerek, baskin ederdi. Bunun böyle oldugunu anlatmak üzere Diyanet'in Buhari'den naklen bellettigi hadis aynen söyle:

" Enes b. Malik'den... Söyle demistir: Nebiyy-i Ekrem... bir kavmin üzerine bizi gazaya götürdügü vakitlerde sabah olmadikça bize hücum ettirmezdi. (Sabah olunca) beklerdi: Ezan (sesi) isitirse (harpten) vazgeçerdi. Ezan (sesi) isitmezse kendilerine baskin ederdi" (Sahih-i..., Cilt II, sh. 565 ve d.) 425.

Yine din adami'nin Diyanet yayinlarindan nakline göre bu baskinlar sirasinda suçsuz insanlarin (genellikle kadinlarin ve çocuklarin) öldürüldügü görülürdü ki bu da dogaldir; buna hayiflanmak ya da yumusak kalplilik göstermek gerekmez. Çünkü Tanri'nin ve Muhammed'in emri budur.

Bunun böyle oldugunu anlatmak üzere din adaminin verdigi örneklerden biri Medine civarinda bulunan Ebva ve Veddan köylerine, Hicret'in birinci yilinda Muhammed'in giristigi seferlerdir. Bu saldirilara Muhammed, her iki köy halkinin "putperest" olmalari (yani "müsrik" sayilmalari, daha baska bir deyimle Islam'i kabul etmemis olmalari) nedeniyle girismistir. Saldirilar sirasinda kadinlar, çocuklar da öldürülmüstür. Suçsuz ve masum insanlarin öldürülmesinden dolayi vicdani sizlayan kisiler olmamis degildir. Bu kisiler Muhammed'e gelip sikayette bulunurlar. Muhammed'in cevabi su olur: "Müsriklerin kadinlari, çocuklari kendilerinden sayilir". Bununla ilgili olarak Buhari'nin rivayet ettigi hadis söyle:

"Sa'b Ibn-i Cessame...' den söyle dedigi rivayet olunmustur: Ebva yahut Veddan (harbin) de Nebi... bana ugradi ve o sira:

-(Ya Resula'llah) müsriklerden aile sahibi bulunanlara gece baskini yapiliyor da bunlarin kadinlari, küçük çocuklari da musab (kötülüge ugramis) oluyor? - diye soruldu. Resullah:

- Onlar da müsrikler (camiasin) dandir-, diye cevap verdi. (Ve cevaba devam ederek):

- ''(Harb halinde) Kimsenin kimseyi korumak kudreti yoktur, korumak yalniz Allah'a ve Resul'ine aiddir-,' buyurdugunu Resulullah'tan isittim, demistir". (Sahih-i..., Cilt. VIII, sh. 304 ve d.)426

Din adami'nin örnek verdigi bu hadis hükmünden anlasiliyor ki Muhammed "korumak kudretine" sahib bulundugu halde kadinlarin ve çocuklarin öldürülmelerine ses çikarmamistir. Çikarmak söyle dursun fakat, yine din adami'nin belletmesine göre, bu yapilanlarin uygun ve yerinde bir sey oldugunu anlatmak üzere Tanri'nin su sekilde konustugunu söylemistir: "Biz nice kasabalari yok etmisizdir; geceleyin veya gündüz uykularinda iken baskinimiza ugramislardir" (K. 7 A'raf 4).

Daha baska bir deyimle Tanri güya peygamberlerine, uykuda bulunan halklara baskinlar düzenleyip o halklari yok etmenin uygun oldugunu bildirmistir.

Tanri'nin bu tutumunu biraz daha açikliga kavusturmak için din adami, Buhari'nin Ebu Hüryre'den rivayeti olan bir hadis'i örnek verir. Bu hadis hükmüne göre güya peygamberlerden biri, bir köy halkini tümüyle yok eden Tanri'ya: "Ey Allah'im! Sen bunlari toptan helak ettin ya, bunlarin içinde çocuklar var, hayvanlar var, günah islemedik kimseler var" diyerek orada bulunan bir agacin altina oturur. O sirada ayagini bir karinca isirir. Bunun üzerine peygamber karinca köyünü oldugu gibi yok eder. Tanri da ona söyle der: "Anladin ya! Senin ayagini isiran bir karinca degil mi idi? Bu bir karincaya karsi bir cemaati yakmadin mi?" 427

Söylemeye gerek yoktur ki Tanri'nin bu sekilde konustugunu tahayyül edebilmek için Tanri'yi gerçekten gaddar saymak gerekir. Çünkü her seyin yaraticisi olan, ve diledigini diledigi gibi olusturan, örnegin dilediginin kalbini açip müslüman ya da kapatip kafir yapan bir Tanri'nin ( K. 6 Enfal 125), kafir yarattiklarinin üzerine saldirilar tertipleyip günahsiz insanlari yok etmesi düsünülemez. Bu itibarla yaratmaga ve her diledigi seyi yapmaga kadir bir Tanri'nin, yaratma gücünden yoksun oldugu kabul edilen peygamberleriyle kendisini ayni sepete koyup yukardaki sekilde konusmasi, aklin ve vicdanin kabul edebilecegi bir sey degildir. Eger konustu deniyor ise bu taktirde Tanri'nin gaddarca bir is yapmis oldugu anlatilmis olur ki bunu Tanri'nin yüceligi fikriyle bagdastirmak güçtür.

Din adamlarimiz yukardaki olayi "gaddarlik" ve "hunharlik" disi bir seymis gibi göstermek kurnazligiyle bir de söz konusu saldirilarin "savas" (harb) niteliginde bir sey oldugunu, ve savas sirasinda savasanlari, ailelerinden (karilarindan ve çocuklarindan) tefrik etmenin mümkün olmadigini, bu nedenle suçsuz ve masum kimselerin de öldürüldügünü belirtirler. Diyanet'in söylemesi söyle: "... aileleriyle beraber bir kaleye tahassun eden muharip'lerin kale yikilarak aileleriyle beraber öldürülmesi ser'an mübahtir" 428. Bunu söylerken sunu eklerler ki güya Muhammed, "(masum) kimselerin hayatini kastederek kanlarini mübah kilmamistir" 429.

Oysa ki olayimizda gerçek anlamda "harb" diye bir sey yoktur; din adami'nin Islam kaynaklarina dayali olarak söylemesine göre, saldirida bulunan Muhammed'tir ve saldirmasinin nedeni de "müsrik" Arap'lari Islam'a sokmak ve sokamadigi takdirde tüm olarak yok kilmaktir. Bu isi de gece vakti uyumakta olan bir kavme ve bu kavmin tüm halkina karsi yapmaktadir. Ona göre, ister erkek, ister kadin ve isterse çocuk, her kim olursa olsun müsrikler (Islam'i kabul etmedikleri taktirde) öldürülmelidirler. Nitekim Kur'an'a daha sonra: "Müsrikleri nerede görürseniz öldürün" (K. 9 Tevbe 5) diye ayet koymustur.

Din adami'nin anlatmasina göre su inkar edilemez ki Muhammed, Ebva ve Veddan köylerine, sirf bu köyler halki farkli inançtadirlar diye saldirmistir; sirf "müsriktirler" diye kadinlari ve çocuklari öldürtmüstür. Aslinda suçsuz ve masum olan sadece kadinlar degil fakat ayni zamanda erkeklerdir. Çünkü hepsi de farkli bir inanca bagli olmak nedeniyle saldiriya ugramislardir. Bu itibarla köy halkini tümüyle öldürmek gibi bir davranisi, din adaminin yukaridaki mantigiyle özürlü saymak mümkün degildir.

Din adami'nin yukaridakine benzer diger bir kurnazligi Mekke'nin fethi günü kadinlarin ve çocuklarin öldürülmelerinin Muhammed tarafindan yasaklanmis oldugunu, bu nedenle genel olarak saldirilar sirasinda kadinlarin ve çocuklarin "bilihtiyar" öldürülmediklerini ileri sürmektir 430.

Oysa ki bu iddia, her seyden önce, Ebva ve Veddan köylerine karsi girisilen saldirilar sirasinda (ve genel olarak savas vesilesiyle) kadinlarin ve çocuklarin öldürülmelerinin "ser'an mübah" olduguna dair din adaminin öne sürdügü iddia ile çelisir. Ve sunu kanitlar ki Muhammed, Mekke'nin fethi sirasinda kadinlarin ve çocuklarin öldürülmelerini önlemek için emir verebildigi halde Ebva ve Veddan köyleri halkina karsi girisilen savas sirasinda buna gerek görmemis, suçsuz ve masum insanlarin öldürülmelerine sebeb olmustur. Kaldi ki yine Diyanet'in yayinlarina göre Mekke'nin fethi gününde kadinlar ve çocuklar öldürülmüs ve fakat Muhammed bu olan bitenleri "tasvib etmemekle" yetinmistir, o kadar 431.

"Müsrik'lerin" kadinlarinin ve çocuklarinin öldürülmelerini ya da esir edilip paylasilmalarini uygun bir seymis gibi göstermek maksadiyle din adami'nin kullandigi bir diger örnek, Muhammed'in Beni Ferrare kabilesi üzerine yolladigi çete ile ilgilidir.

Onbes kisilik bu çete'yi Muhammed, kendi kayin pederi Ebu Bekir'in baskanliginda olmak üzere gönderir. Beni Ferrare'den bir toplulugun sularina yaklastikta Ebu Bekir gece vaktini orada bir yerde geçirip sabah'in erken saatlerinde baskina geçilmesini planlar. Sabah olupta baskin emrini verdikte çete mensuplari henüz uyumakta bulunan ya da çesme baslarinda toplanan kadin, erkek, çoluk çocuk halktan kisilere saldirip çogunu öldürürler. Kaçanlarin da pesinden kosup ok atarlar ve hepsini de sürü halinde ele geçirip Ebu Bekir'in yanina getirirler. Saldiriya katilanlardan Sele bin El-Ekvaa, bu esirler arasindan güzel bir kadina göz koyar ve Ebu Bekir'den kendisine ganimet payi olarak verilmesini ister; Ebu Bekir kadini ganimet olarak ona verir 432. Bunu yapmakla Kur'an emrini yerine getirmis olur çünkü Kur'an ganimet olarak alinan mallarin ve kadinlarin paylasilmasini öngörmüstür. Örnegin Fetih Suresi'nde: "Allah size, ele geçireceginiz bol bol ganimetler vadetmistir..." (K. 48 Fetih 20) ya da Enfal Suresi'nde "Elde ettiginiz ganimetleri temiz ve helal olarak yiyin" (K. 8 Enfal 69) diye yazilidir. Her ne kadar ele geçirilen ganimetin beste biri Tanri'ya ve Muhammed'e aid kilinmakla beraber (K. 8: Enfal 41) beste dört gibi oldukça önemli bir miktar, savasa katilanlar arasinda paylasilir .

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 26"
« Yanıtla #25 : Kasım 15, 2006, 10:15:34 ÖS »
III) Din adami, müslüman kisilerin din adina giristikleri gaddarliklari "fazilet" örnegi olarak sergileyerek insanlarimizin karakterini olumsuz yönde etkiler:

Insanlarimizi kati yürekli yapabilmek için din adami'nin verdigi örneklerden biri de Hicret'in 4.cü yilinda Ebu Süfyan'i öldürmekle görevlendirilen Amr b. Ümeyye Zamri'nin, bu isi basaramadan dönerken yolda kör bir adami vahset denecek usullerle öldürmesiyle ilgilidir. Tabari'nin Milli Egitim Bakanligi tarafindan yayinlanan Milletler ve Hükümdarlar Tarihi adli yapitta etraflica anlatilan olay söyle.:

Hicret'in 4.cü yilinda Muhammed, eskiden beri düsmanlik besledigi Kureys esrafindan Ebu Süfyan'i öldürtmek üzere Amr bin Ümeyye Zamri'yi görevli kilar. Amr cesur, atilgan ve "seytan düsünceli" bir kimsedir. Muhammed onu, yanina birisini de katarak, yola çikarir ve her ikisine de: "Mekke'ye gidip Ebu Süfyan'i öldürünüz" diye emir verir.

Iki kafadar Mekke'ye giderek güya ka'be'yi tavaf ediyormus gibi görünürler. Fakat Kureysliler Amr'i tanirlar ve "Amr'in hayirli bir is için gelmemis ve ancak kötü bir maksatla gelmis oldugunu teyid ederiz" diyerek Mekke'den kovalamak isterler. Amr ve arkadasi yakalanmamak için kaçarlar ve bir magaraya siginarak geceyi geçirirler. Magara'nin içinde bulunduklari sirada Teym urugundan Osman bin Malik adinda biri'nin, atini sürerek magaranin agzina yanastigini görürler. Taninmamak için Amr, hançerini kinindan çikarip üzerine atlar ve adamcagizi memesinin altindan hançerler. Ibn Malik canhiras bir ses çikararak can verir. Öylesine ses çikarmistir ki Mekke ahalisinden sesini isitip gelenler olur. Fakat gelenler Amr'i ve arkadasini bulamadan dönerler. Amr iki gün magara'da kaldiktan sonra yoluna devam eder. Arkadasini deve'ye bindirip Medine'ye gönderir ve kendisi de "Galil-i Zacnan" denen yere gelerek orada bir magaraya siginir. Magara'da bulundugu sirada Beni Diyl bin Bekir asiretinden tek gözlü uzun boylu bir çoban'in, sürüsü ile birlikte yanina geldigini görür. Çoban kendisine kim oldugunu sordukta Amr, yalan söyleyerek kendisini Beni Bekir'den birisi olarak tanitir. Çoban: "Ben de Beni Bekir'in Beni Diyl boyundanim" der ve ahbablik kurmak üzere Amr'in bulundugu yere yakin oturur; arkasi üzerine uzandiktan sonra bogazini yukari kaldirip: "Ben hayatim müddetince Müslüman olmam, müslümanlarin dinleri ile amel de etmem" diye konusmaga baslar. Bu sözleri duyunca Amr'in bagnazligi tutar ve adami öldürmeye karar verir. Nasil öldürdügünü Amr'in kendi agzindan dinleyelim:

"Ben kendi kendime: -'çok geçmeden anlarsin-' dedim. Göçebe Arap çok geçmeden uykuya daldi, horlamaga basladi. Bundan sonra ben yerimden kalkarak yanina geldim, onu kimsenin öldürmesine benzemiyen kötü bir sekilde öldürdüm. Onu öldürürken yayimin basindaki egri yerini sag olan gözüne dayadiktan sonra yayimin üzerine yüklendim ve demiri kafasinin öbür tarfindan çikardim. Bundan sonra bir yirtici gibi magaradan çikarak kerkenez kusu gibi süratle büyük yolu takip ettim. Böylece kurtulmus oldum" 433 .

Daha sonra Amr, bir süre yol alarak "Naki" denilen bir yere gelir. Orada iki Kureysliye rastlar. Güya bu kisiler Muhammed'in "hal ve hareketini" ögrenmek için gönderilmislerdir. Onlardan birini okla öldürür; digerini de esir alarak adamcagizin basparmagini yayi'nin kirisiyle iyice baglar ve Medine'ye dogru yola koyulur. Vardiginda dogruca Muhammed'in yanina çikar ve olan bitenleri anlatir. Muhammed anlattiklarini zevkle dinler ve kendisine hayir dua'da bulunur 434. Daha sonra Amr'i, Habes diyarina sefir olarak göndererek mükafatlandirir 435.

Yukardaki örnekler dogrultusunda olmak üzere din adami, Muhammed'in en ziyade takdir ettigi kisilerin din adina giristikleri gadarliklari ibret olsun için sergilemekten geri kalmaz. Pek çok sayidaki örneklerden biri Ömer bin Hattab'dir ki Arap kaynaklarin bildirmesine göre son derece kati yürekli, "sedit ve hasin" ve bagnaz bir kimsedir. Bu yönleriyle halki, daha Muhammed hayatta iken, korkutmus, yildirmistir. O kadar ki Muhammed onu bütün bu yönleriyle takdir ederken, karakter itibariyle seytani bile korkutup kaçirtacak nitelikte buldugunu söylerdi. Nitekim bir gün kadinlar, Muhammed'in yaninda Ömer'e, bir vesileyle: "Ya Ömer! Sen tab'an Resulullah...(tan) daha sedid ve hasinsin" (yani daha sert ve kati yüreklisin) dediklerinde Ömer sinirlenip karsilik vermis ve is tartisma seklini alinca Muhammed araya girmis ve Ömer'e hitaben söyle demistir: "Sus ya Ömer!...Allah'a yemin ederim ki seytan sana hiç kavusamaz; sen bir sokaga girersen muhakkak o, senin bulundugun sokaktan baska bir sokaga yollanir, kaçar" 436.

Ömer'in kati yürekliligi konusunda din adami'nin Islam kaynaklarindan naklen verdigi örnekler, birbirinden dehset verici nitelikte seylerdir ki bunlardan sadece ikisini nakletmekle yetinelim.

Bedir savasini kazandiktan sonra Muhammed, pek çok sayida ele geçirdigi Kureysli esirlere ne muamele yapmak gerektigi hususunda Ashab'ina danisir. Ebu Bekir en yumusak bir çözüm yolu tavsiye eder ki esirlerin saliverilmesidir; söyle der: "Ey Tanri elçisi! Bunlar senin (kendi) kavmindendir. Kendilerini sag birak, sabirla hareket et. Tanri'nin onlari affetmesi ümid olunur". Fakat Ömer esirlerin saliverilmesine taraftar degildir; kafalarinin kesilmesini ister. Bu nedenle su tavsiyede bulunur: "(Tanri) seni onlarin verecegi fidyeden müstagni kilmistir... Onlar seni yalanladilar, sehirden çikardilar (hepsinin) de boyunlarini vur".

Ömer kadar kati yürekliligi ile taninan Abdullah bin Revaha adinda biri de esirlerin yakilmasi için Muhammed'e su öneride bulunur: "Agaci çok olan bir ova (bul ve bu esirleri) bu ova'nin içine sok, agaçlari atese ver" 437.

Yapilan bu tekliflerden ilki, yani Ebu Bekir'inki Muhammed'e cazib görünmez; çok yumusak gelir. Ömer'in teklifini seçer fakat bir degisiklik yapar ki o da "fidye" (kurtulus parasi) kosuludur. Ele geçirilmis olan esirlerden kurtulus parasi verenler serbest birakilacak, vermeyenlerin kafalari kesilecektir. Esirler arasinda varlikli olanlar bulundugu için, bu suretle bol miktar para toplanmis olur. Bu paralar Bedir savasina katilan müslümanlar arasinda paylasilir; Muhammed' de kendisine düsen payi alir. Kurtulus parasi vermeyenlerin kafalari kesilir.

Ömer'in kati yürekliliginin asil tüyler ürpertici bir diger önegini Mevlana'nin Fihi Mafih adli yapitinda bulmaktayiz ki o da farkli inançta olan babasinin kellesini kiliçla uçurmasidir. Olay söyle:

Henüz müslüman olmadigi bir tarihte Ömer, kiz kardesinin evine ugradiginda kardesinin Kur'an okumakta oldugunu görür ve gazaba gelir. Eline kilicini aldigi gibi Muhammed'in bulundugu Mescid'e gider: niyeti onu her kesin gözleri önünde öldürmektir. Fakat güya mescid'e girdigi zaman Tanri onun gönlünü degistirir ve müslüman yapiverir. Bu "mutluluk!" içerisinde Muhammed'e söyle der: "(Ey Muhammed!) Bundan sonra senin arkandan kimin kötü bir söz söyledigini isitirsem, onu sag birakmayip bu kiliçla kafasini gövdesinden hemen ayiracagim".

Bu sözleri söyledikten sonra Muhammed'le birlikte Mescid'ten çikar. Tam o sirada babasinin kendisine dogru gelmekte oldugunu görür. Yanina yaklastiginda babasi kendisine: "(Atalari'nin) dininden döndün (müslüman oldun) degil mi?" der. Bu sözleri hem kendisi ve hem de Muhammed bakimindan olumsuz buldugu için Ömer, kilici ile babasinin kellesini bir vurusta koparir; kesik basi koltugunun altina koyarak sokaklarda dolasir. 438.

Bu ve buna benzer kati yürekli davranislari nedeniyle Ömer öylesine bir söhret yapmistir ki, Arap kaynaklarin bildirmesine göre Muhammed bile: "Ey Tanrim! Benim dinimi Ömer'le destekle" diye dua eder olmus ve ona "Ömer-ül faruk" lakabini uygun bulmustur. "Faruk" sözcügü "Kesip bitirici", ya da "Hak'ki hak olmayandan ayiran" anlamina geldigine göre, Ömer'e bu adi vermekle Muhammed, onu "kafirlerin kellelerini gövdelerinden ayiran kisi" olarak tanimlamis olmaktadir. Ömer daha sonra, Ebu Bekir tarafindan halifelige aday gösterilince halk'tan kisiler: "Çok kati yürekli, sert bir adami basimiza musallat ediyorsun; Allah'a ne cevap vereceksin?" diye yakinmislar fakat Ebu Bekir kararini degistirmemistir 439.

Ancak ne var ki Ömer, Ebu Bekir'in ölümü üzerine halifelik makamina gelince kendisine uygun görülen "Ömer-ül faruk" lakabini hakli çikaracak sekilde hareket etmesini bilmistir. Örnegin farkli inançtadirlar diye Yahudileri ve Hiristiyanlari yerlerinden sürmüs ve ayrica "Mecus" mezhebinden olupta kendi adetlerince evlenmis olan kari kocalari birbirlerinden ayirtmis, sihirle ugrasanlarin kellelerini uçurtmus ve halki korkutmanin dehset verici yollarini bulmustur.

Bu yukarda verdigimiz örnekler, daha nice verilebileceklerimizden sadece bir demettir ki, din adami'nin insanlarimizi yüzyillar boyunca oldugu gibi bugün dahi nasil bir kati kalblilikle, nasil kindar ve gaddar bir ruh ile yetistirmekte oldugunu ortaya vurmaga yeterlidir.

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 27"
« Yanıtla #26 : Kasım 15, 2006, 10:17:56 ÖS »
Türk'ü "Türk'e" ve "Türk" ile Ilgili Her Seye Karsi Yabanci, Hatta Düsman Yapan Seriat Emirlerinin Insafsiz Uygulayicisi Olarak Din Adami

Batili din adami kendi insanini ve mensup bulundugu kendi toplumunu milli benlik ve bilinç içerisinde yetistirirken bizim din adamimiz Türk'ü, yüz yillar boyunca, Islam'in Arap özelligi içerisinde yogurmus, yogururken de ulusal gelenek ve yeteneklerinden uzaklastirmis, kendi öz geçmisine ve atalarina düsman kilmis ve bir bakima "araplastirmistir". Bunu yaparken ayni zamanda baska dindekilere ve tüm insanliga karsi düsman, hosgörü'den yoksun hale sokmustur. Bugün de yaptigi budur.


I) Türk'ü Kendi Atalarina ve Geçmisine Düsman Yapan Din Adami:
Kanuni Sultan Süleyman döneminin Divan-i Hümayun katiplerinden Hafiz Hamdi Çelebi, padisaha sundugu bir siirinde, Türk'ün insanliga felaket saçmak için yaratildigini, Tanri'nin Türk'e anlayis gücü ihsan etmedigini ve bu nedenle Muhammed'in "Türk'ü öldür, kani helaldir" seklinde emirler verdigini anlatir. Günümüz Türkçesiyle siir söyle:

"Padisahim kainatin yaratilisindan bu yana,
Dünya içinde Türklügün kötülügünden bahsedilir,
Allah Türk'e hiç anlayis gücü vermemistir,
Türk'ü öldür, baban olsa da,
O iyilik madeni, yüce peygamber,
Türk'ü öldürünüz, kani helaldir demistir,
Bunlarin (Türklerin) isi sürekli sapiklik olmustur,
Cümlesinden bunu örnek olarak al,
Türk'ü öldür, baban olsa da,
Türk derin bilgi sahibi olsa da,
Fetvaya yetkili müftü bile olsa da,
Ey aziz dost, bu söz içinde özetlendigi gibi,
Asla onlara yanasma,
Türk'ü öldür, baban olsa da,
Türk'ün adam olacagini sanma..." 439a

Bu siir'in Padisahi fazlasiyle hosnud etmis olmasi gerekir, çünki Kanuni Süleyman Türk insanini (hele Anadolu Türk'ünü) hor ve degersiz gören padisahlarimizin basinda gelir. O kadar ki Yeniçeri kurulusuna Türk asilli unsurlari almamayi gelenek edinmisti. Imparatorlugun Avrupa sinirlari içerisindeki Hiristiyan ailelerinden devsirme olarak toplatilan unsurlarin Türk'e üstün oldugunu düsünür ve özellikle Yeniçeri kurulusuna sadece bu unsurlari alirdi. Islam'a bagliligi nedeniyle gerek Kur'an'da ve gerek Muhammed'in sözlerinde yer alan Turk aleyhtari sözlerin etkisinde kalarak Hafiz Hamdi Çelebi'nin: "O iyilik madeni, yüce peygamber, Türk'ü öldürünüz, kani helaldir demistir, Bunlarin (Türklerin) isi sürekli sapiklik olmustur" seklindeki sözlerini begenmis olmasi dogaldir.

Türk'ü insanliga felaket getiren ve yok edilmek gereken bir irk seklinde tanimlayan buna benzer daha nice örnekleri siralamak kolay, Bunlardan bir kaçina biraz asagida deginecegiz. Türk asilli kimselerin bu tür görüslere saplanmalarinin nedenlerini anlayabilmek için Islam seriati'nin Türk'e bakis açisini ve din adamlarimizin bu konudaki tutumlarini bilmek gerek.

Bir çok yayinlarimda ve özellikle Arap Milliyetçiligi ve Türkler adli kitabimda belirttigim gibi, yeryüzü'nde bir baska toplum gösterilemez ki din ugruna benliginden ve milli'liginden Türk'ler kadar siyrilmis, geçmisini ve atalarini unutmus, hatta kendi kendisiyle yabancilasmis olsun. Arap bile, Muhammed'in "Cahiliyyet" diye küçümser göründügü Islam öncesi dönemi, islam'in olusmasini saglayan ve "Arap uygarligini" hazirlayan bir dönem olarak tanimlamaktan geri kalmazken ve Islam öncesi yasamlariyle gurur duyarken Türk insani, Islamlastirildiktan sonra, Islami yasamlar disinda varlik, benlik, milli'lik nedir bilmemistir. O kadar ki Cami'de minber'e çikan imam'in ve din okullarinda kürsüye yaslanan hoca'nin, seriat'a dayali olarak, Türk'ü "Yafis" zürriyetinden gelme "Ye'cuc ve Me'cuc" nesli olarak tanimlayan sözlerini, yüzyillar boyunca "kutsal" bilip ezberlemis ve yasami boyunca da agzinda gevelemistir. Bu sözlerdeTürk'ün "insanliga felaket getiren irk" oldugu iddialarinin yattigindan haberi bile olmamistir. Buna sebeb din adamidir; bakiniz neden:

Din adami'nin Türk insanina, kendi atalariyle ilgili olarak ögrettigi seriat esaslari sunlardir: Güya Tanri Nuh'u peygamber olarak gönderdiginde kavmini uyarmasini ve Tanri'dan baskasina kulluk etmelerine engel olmasini emreder (Bkz. Kur'an 11 Hud 25-26; ve ayrica K. 29 Ankebud 16).

Nuh'un üç oglu olur; bunlar Sam, Ham ve Yafis adini alirlar. Sam'dan "Sami" irki çikar.; Sam güya Arap'larin, Yahudi'lerin Acem'lerin, Rum'larin atasi'dir.

Nuh'un ikinci oglu Ham'dir. Güya babasinin emrine uymadigi için cildi, ceza olarak, sim-siyah kesilmis, bu nedenle siyah irk'in atasi olmustur: Zenci'lerin, Habesi'lerin, Nubi'lerin babasidir.

Nuh'un üçüncü oglu Yafis'e gelince o da Hazer'in, Sakalibe'nin ve Ye'cuc-Me'cuc'un babasidir ki bu sonuncular Türk'lerdir. Hemen belirtelim ki "Ye'cuc ve Me'cuc" sözcüklerinin ne demek oldugundan pek çogumuzun haberi yoktur. Oysa ki din adamlarimiz, eski Türk'leri gerçek anlamda "Türk" saymadiklarindan, Arap tarihçisi ve Arap din adamiyle birlik olup, yüzyillar boyunca usturuplu usullerle, "Ye'cuc" ve " Me'cuc" deyimlerinin Türk'ler anlamina geldigini söylemekten ve bunu kanitlayan seriat hükümlerini (örnegin Kur'an'in Kehf Suresi'nin 83-102 ve Enbiya Suresi'nin 96 ayet'lerini) gözler önüne sermekten çekinmemislerdir. Nasil ki Abu'l Beka al-Demiri, vaktiyle Hayat al-hayavan adli yapitinda, Kur'an'in bu hükümleriyle belirlenen "Ye'cuc ve Me'cuc" öykülerinin Türkleri kastettigini yazdi ise, yine nasil ki al-Balki evren'in yaradilisi konusunu isleyen kitabinda ya da daha sonralari Asim Efendi Okyanus adli yapitinda, ya da Ahteri Mustafa Efendi Ahteri- Kebir adli kitabinda bunun böyle oldugunu gösteren hadis'leri sergilediler ve diger ünlüler buna benzer yayinlarda bulundular ise, bizim din adamlarimiz da bunlari dogrulayan hükümleri insanlarimizin beyinlerine yerlestirmekten bikmamislardir. Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarina söyle bir göz atiniz 440. Orada okuyacaginiz seylere göre Yafis'in ogullarindan olan "Türk", kardesleri olan Ye'cuc-Me'cuc'tan ayrilip Türkistan'da devlet kuran bir soydur. Yafis'in oglu olan Türk'un oglu Oguz olup Oguz ile birlesen Türkler Uygurlari olusturmuslardir 441. Güya Büyük Iskender Dogu'ya açilipta Türk illerini sinirlayan iki dag'in arasina vardiginda bu daglarin birisinde Türk irkindan bir kavim bulmustur. Güya Türk'ler Büyük Iskender'e Ye'cuc-Me'cuc denilen iki kavimden söz ederek onlardan zarar ve fesad gördüklerini söylemisler ve "Onlarla bizim aramiza bir sed yapmak üzere sana ücret versek olur mu?" demislerdir. Iskender de para istemeyip sadece yardim istedigini bildirmis, böylece Dogu'da büyük bir set insa ettirmistir. Yani güya Türkler, kendi öz kardesleri bulunan "Ye'cuc" ve "Me'cuc" 'un böyle bir sed arkasinda hapis edilmelerini Iskender sayesinde basarmislardir.

Iste din adamlarimizin, Arap kaynaklarindan esinlenerek ve Arap'in da isine gelircesine Türk'ün kafasina yerlestirdikleri ilk bilgiler bunlardir. Bunu yaptiktan sonra ikinci is, Dogu'da yasamis olan Türk irkina karsi bir yandan Tanri'nin ve diger yandan Muhammed'in lanet yagdirmis oldugunu ve müslümanlari Dogu'nun bu "vahsi insanlarindan" gelebilecek fesad ve tehlikelere karsi hazirlikli olmaga çagirmak üzere konustugunu anlatmaktir. Ellerinin altinda bulunan Kur'an ayet'lerini okuyarak bu isi yaparlar (özellikle Kehf Suresi'nin 83-102 ve Enbiya Suresi'nin 96.ayetleri).

Ayet'lerden gayri hadis hükümlerini de sergileyip yorumlamaktan geri kalmazlar. Bunlar arasinda Ebu Hüreyre'nin rivayetine dayali olarak Muhammed'in: "Küfrün basi Sark tarafindadir" diyerek biraktigi hadis'ler vardir. Yine Ebu Hüreyre'nin rivayeti olarak: "Siz (Araplar) ayakkaplari keçe olan bir kavim ile muharebe etmedikçe kiyamet kopmaz" seklindeki hadis'ler vardir. Yine Ebu Hüreyre'nin rivayetine dayali olarak : "Kiyamet kopmaz ki siz Araplar, burunlari basik, gözleri küçük, yüzleri deri üstüne kaplanmis kalkanlar gibi kalin etli, ayakkaplari da yün keçe çarik halklarla muharebe etmedikçe" seklinde hadis'ler bulunur.

Öte yandan Zeyneb bin Cahs'in rivayetine dayali hadis'ler vardir ki biri söyledir: "Vukuu yaklasan bir ser'den, büyük bir fitne'den dolayi vay Arap'in haline? Bugün Ye'cuc ve Me'cuc sed'dinden sunun gibi bir delik açildi"

Yine bunun gibi Abdullah Ibn-i Ömer'in rivayet ettigi: "Iyi biliniz ki fitne iste buradadir, seytan'in boynuzunun dogdugu yerde (Dogu yönünde)" seklinde hadis'ler vardir. Ayrica Ebu Said Hudri'den gelen ve Muhammed'in: "Size müjdeler olsun, sizden bir kisiye mukabil Ye'cuc ve Me'cuc'dan bin kisi cehenneme gönderilecektir" gibi ve daha bunlara eklenebilecek benzeri nice hadis'ler vardir. Bu yukarda geçen tanimlamalar hep Türklerle ilgilidir.

Öte yandan din adamlarimiz, Islam'in en saglam kaynaklari olarak Buhari'de, Müslim'de, Ebu Davud'da, Tirmizi'de, Ibn Mace'de yer alan ve "Türklerle öldürüsmek" anlamina gelen seriat hükümlerini, "kutsal" birer "inanç" olarak Türk insaninin gönlüne yerlestirir. Bunlar arasinda Muhammed'in, müslümanlari Türk'lere karsi saldiriya kiskirtmak için söyledigi: "Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basik burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmis olan toplumla savasmadikça kiyamet kopmayacaktir" seklindeki sözleri vardir 442.

Bizim insanimiz, bütün bunlari kendi din adami'nin agzindan dinlerken hadis ve Kur'an hükümlerinde geçen: "ayakaplari keçe olan bir kavim", ya da "burunlari basik, gözleri küçük, yüzleri deri üstüne kaplanmis kalkanlar gibi kalin etli halklar" seklindeki tanimlamalarin, ya da Ye'cuc ve Me'cuc deyimlerinin Türk'ler oldugunu ve Türk'ün insanliga felaket getiren bir irk olarak tanitildigini düsünmez. Oysa ki bu hükümleri Muhammed, kendi kavmi olan Arap'lari Türk'lere karsi düsman ve saldirgan kilmak ve böylece Arap ordularinin Orta Asyalara kadar yayilmalarini saglamak için koymustur. Onun bu taktigi sonucu olaraktir ki, daha halife Osman zamaninda (ki hicret'in 32/ci yani miladin 653.ci yilina rastlar) Hazar bölgesinde Türklere karsi Arap saldirilari baslar. Daha sonraki dönemlerde Kuteybe ve Haccac kumandasindaki Arap ordulari Orta Asya içlerine kadar yayilir, Türk ülkelerini sarar, Türk halklarini tarihte az görülen bir vahsetle kiliçtan geçirir ve zorla müslüman yapar. Gaddarligi ve hunharligi ile "hayvana yaklasik nitelikte bir yaratik" sayilan Arap kumandani Kuteybe, Talkan halkini kiliçtan geçirdikten sonra öldürttügü Türklerin cesetlerini agaçlara astirtir; hem de öylesine ki "Talkan'a giden yolun 4 fersah mesafede olan kismi (24 kilometre) asilan Türklerin cesetleriyle korkunç bir orman görünüsü.." yaratmistir. Konuyu inceleyen bir yazar:"Müslümanlarin Türk yurtlarina yönelik isgali... dünya tarihinde bir esi daha görülmemis bu katliam" diyerek bu olaylari anlatir 443.

Türklere karsi girisilen bu vahseti Islam'in zaferi seklinde gören Halife Velid, yazmis oldugu mektubunda Kuteybe'yi kutlamak üzere aynen söyle demekte: "Müminlerin halifesi süphesiz senin Müslümanlarin düsmanlarina ( Türklere) karsi çetin mücadelelerinle verdigin imtihanlari ve cihadini bilmektedir. Yine müminlerin halifesi senin (sanini) yükseltecek ve sana gerekli olan her seyi yapacaktir. Harbetmeye önem ver. Rabbinin sevabini (mükafatini) bekle" 444

Söylemeye gerek yoktur ki Arap halifesini ve Kumandanini, Türkleri kiliçtan geçirerek, kelleler keserek müslüman yapmaga sürükleyen sey seriat'in "Cihad" ile ilgili hukümleri ve örnegin: "Müsrikleri nerede görürseniz öldürün" (K. 9 Tevbe 5) seklindeki emirleridir.

Ve ne hazindir ki bütün bu emirleri din adamlarimiz binlerce cami'de ve din okullarinda Türk insanina "Seriat dini" diye belletmekte ve vahset niteligindeki bu Arap tarihini, "Islam tarihi" olarak yavrularimiza okutmaktadirlar. Örnegin Ibn-i Ömer'in rivayet ettigi yukardaki hadis'le ilgili olarak Diyanet Isleri Baskanligi'nin yorumu söyledir: "Peygamber efendimizin irtihalinden sonra zuhur eden fitnelerin hepsi Sark tarafindan zuhur etmis bulundugundan bu haber Resullullahin mu'cizelerinden sayilir". Bu yorumda bulunurken Baskanlik, yagma ve talan yapmak, esirler alip ganimetler toplamak amaciyle Orta Asya'lara kadar uzanan ve oradaki Türklerle savasan ve onlari en vahsi usullerle yok etmege çalisan Arap ordularina alkis tutar durumda oldugunun elbetteki farkindadir. Yine bunun gibi, Zeyneb bint Cahs'in rivayetine dayali olarak Muhammed'in: "Büyük bir fitneden dolayi vay Arap'in haline? Ye'cuc ve Me'cuc seddinde (...) delik açildi" seklindeki hadis'ini ögretirken Türk'ün ata'larina küfür edilmesinden dolayi hiç rahatsiz olmadigi ortadadir 445. Asil kötülügün Dogu'dan, yani Türk'ten degil fakat sirf talan amaciyle Dogu'ya saldiran Arap'tan geldigine aldirmaz.

Yine bunun gibi yukardaki hadis'lerde: "Ayakkaplari keçe olan bir kavim" ya da "Yüzleri kirmizi, burunlari basik, gözleri küçük, (vs)" diye tanimlanan halklarin Türkler oldugunu belirleyen kaynaklari, örnegin Buhari'nin "Kitab-i Cihad" ile "Kitab-i Menakib" 'i, ya da Müslim'in "Kitab-i Fitan" adli yapitini kanitlayici belgeler olarak göstermek din adamlarimizi huzursuz kilmaz. Asim Efendi'nin Okyanus adli yapitinda, ya da Ahteri Mustafa Efendi'nin "Ahteri- Kebir" adli kitabinda "Ye'cu ve Me'cuc 'un" Türkler olduguna dair söylediklerini tekrarlamaktan geri kalmazlar.

Bindört yüz yil boyunca ve özellikle geçen yüzyildan bu yana Arap yazarlar, Arap'taki Türk düsmanliklarini hep bu hükümlere dayali olarak pekistirmislerdir. Bu sayededir ki arap milliyetçiligi davasini en güçlü bir sekilde sürdürebilmisler ve 19.yüzyilin ilk yarisi içerisinde "bagimsizlik" savasi bahanesiyle Ingilizlerle bir olup Türk'e karsi dövüsmüslerdir. Dövüsürken de Muhammed'in Türk'leri "felaket" kaynagi gibi gösteren sözlerini gerekçe yapmaktan çekinmemislerdir 446.

Bütün bu hususlari "Arap Milliyetçiligi ve Türkler" adli kitabimda etraflica inceledigim için burada daha fazla durmayacagim 447. Fakat sunu hatirlatmakla yetineyim ki din adamlarimiz insanlarimizi kendi ata'larina ve eski yasam ve uygarliklarina yabanci ve düsman kilmak için ne mümkünse yapmislardir. Türk'ün 2500 yillik zengin tarihini, Türk'lerin islamiyete girisleri itibariyle son bin yillik zamana sikistiracagim diye olmadik yalanlara sapmislardir.

Din adamlarimizin afv'edilemeyecek olan yönlerinden biri de sudur ki Türk'e benligini, Islam öncesi güzel geleneklerini (örnegin kadina sayginligini, akilciligini, dikhakçiligini, ahlakiligini) ve güzel dilini kazandirmaga, ya da Arap'in tarihi Türk düsmanligini anlatmaga çalisan bizlere düsmanlik beslemeleri, yazdiklarimizi okutmamak için her türlü kötülüge yönelmeleridir.

Umariz ki bu satirlar, ruhlarinda birazcik olsun "insanlik" bilinci yatan bazi din adamlarimizin kafalarinda ve vicdanlarinda sorular ve kuskular yaratacak ve onlari bu konularda olumlu bir yol izlemege zorlayacaktir.


II) Insanlarimizi Arap Ruhu ve Zihniyeti ile Yetistirir Din Adami
Din adamlarimizin bilinçsizce sarildiklari iddia'lardan biri de Islam dini'nin Arap dini olmayip bütün insanlara gönderilmis bir din oldugunu söylemektir. Güya Islam dinini "Arap dini" haline sokanlar Emevi'lerdir ve çünkü onlar Arap olmiyanlari kölelestirmislerdir!

Oysa ki yalandir, çünkü bir kere "kölelestirme" Emevi'lerden degil fakat bir çok vesielerle belirttigimiz gibi Islam'in kendisinden gelmedir.

Öte yandan, her ne kadar seriat verileri içinde Islam'in bütün insanlara hitab ettigine dair hükümler olmakla beraber esas itibariyle bu din, Arap'lara özgü bir din olmak üzere konmus olup Arap'in geleneklerine, zihniyetine, tiynetine göre ayarlanmis, genellikle çöl kosullarina oturtulmustur; Arap'in üstünlügünü saglamayi amaç edinmis bir din'dir. Islam'in bütün insanlara gönderilmis bir din imis gibi gösterilmesi daha sonraki bir hikayedir. Su bakimdan ki Muhammed kendisini ilk önceleri sadece Arap'lara gönderilmis bir "peygamber" olarak tanimlamistir. Islam'i bütün insanlara yönelikmis gibi gösterme fikrini daha sonra, yani kendisini güçlenmis buldugu Medine döneminde benimsemistir. Fakat buna ragmen yine de Islam dini'ni, Arap'lik niteligini koruyacak ve bu dine katilanlari Araplik ruhu ve zihniyetiyle donatacak sekilde islemistir.

Bunun böyle oldugunu din adami'nin bellettigi Islami veriler ortaya vurur. Bu veriler iyice incelenecek olursa görülür ki ilk baslarda Muhammed'in aklindan, Islam dini'ni bütün insanlara gönderilmis bir din olarak tanimlama fikri geçmemistir. O kendisini Tanri tarafindan Arap kavmi içerisinden seçilmis ve Arapça Kur'an ile Arap'lara gönderilmis bir "peygamber" diye tanitmistir. Hatta bütün Arap'lara degil sadece "Köylerin anasi" (Ümmü'l-Kura) diye bilinen Mekke ve çevresine, özellikle Kureysli'lere gönderilmis oldugunu anlatmak üzere Kur'an'a ayet'ler koymustur ki bunlarin basinda "Kureys Suresi" gelir. Bu Sure'ye göre Tanri güya Kureys kabilesinin yaz ve kis yolculuklarini güvenlik altina almak ve onlari açliktan korumak istemistir. Kureys Suresi aynen söyle: "Kureys kabilesinin yaz ve kis yolculuklarinda uzlasmasi ve anlasmasi saglanmistir. Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kabe'nin Rabbine kulluk etsinler" (K. 106 Kureys 1-4).

Din adami'nin Beyzevi gibi en saglam Islam kaynaklarindan naklen bildirmesine göre bu ayet, Mekke'nin (daha dogrusu Ka'be'nin) hakimi ve Muhammed'in yakin akrabalari olan Kureys esrafi'nin çikarlariyle ilgilidir, su bakimdan ki Muhammed'in büyük babasi Hasim, Kureysin iki büyük kervanina sahib olup bunlardan birini kis mevsiminde Yemen'e ve digerini de yaz mevsiminde Suriye'ye gönderirdi. Dikkat edilecegi gibi Kureys suresi'ndeki ayetler, Kureyslilerin menfaatlerini gözetmek ve kervanlarinin güvenlik içerisinde is görmesini saglamak maksadiyle dusünülmüstür. Kureys esrafi'nin çikarlarini saglamaga matuf bu tür ayet'leri Kur'an'a koyarken Muhammet, kuskusuz ki onlari kendisine çekmek ve kendisini "Peygamber" olarak kabul ettirmek amacinda idi. Onlari kazanacak olursa halki kolaylikla kendisine boyun egdirtecegini bilmekteydi.

Yukardakine benzer diger bir ayet Kur'an'in Mekkelilere gönderilmis olmasiyle ilgili olarak söyledir: "Bu indirdigimiz... Mekkelileri ve etrafindakileri uyaran mubarek Kitab'dir..." (K. 6 En'am 92). Ayni nitelikte olmak üzere Sura Suresi'nde su var: "Ey Muhammed!.. Mekke (Ümmü'l-Kura) ve çevresinde bulunanlari... uyarman için, sana Arapça okunan bir kitab vahyettik" (K. 42 Sura 7).

Fakat az geçmeden kendisini, sadece Kureys'e ya da Mekke'lilere degil fakat tüm Arap'lara gönderilmis "peygamber" durumunda kilar. Bunu yapabilmek için her seyden önce Tanri'nin her kavme, kendi içinden peygamberler ve kendi dilinden Kutsal kitaplar verdigini bildirir ve Kur'an'a: "Her ümmetin bir peygamberi vardir..." (K. 10 Yunus 47) seklinde ayet'ler koyar (ayrica bkz. Rum Suresi 22; Ibrahim Suresi 4).

Tanri'nin her ümmete, kendi içinden "peygamberler" gönderdigine örnek olmak üzere: "Biz Nuh'u (kendi) kavmine gönderdik..." (K. A'raf 59 ve d.; Hud 25, vs...) seklinde, ya da yine bunun gibi Ilyas'i, Musa'yi, Hazkel'i, Isa'yi vs... hep kendi kavimlerine gönderdigine, onlarin diliyle Kitab'lar verdigine dair konustugunu bildirir 448. Kendisini de Arap kavmi içinden seçilmis olarak göstermek üzere su tür ayet'ler koyar: "Andolsun ki, içlerinden kendilerine...bir peygamber göndermekle Allah, mü'minlere büyük bir lutufta bulunmustur. Halbuki daha önce onlar apaçik bir sapiklik içinde idiler" (K. 3 Imran 164). Burada geçen "mü'minler" sözcügü Arap'lari kapsar, çünkü kendisini "peygamber" ilan ettigi zaman ortada "mü'min" diye bir Arap toplumu yoktu. Yine bu ayet'de geçen "içlerinden" sözcügü "Araplarin içinden " anlaminadir.

Öte yandan kendisini Arapça Kur'an ile gönderilmis olarak göstermek üzere de su tür ayet'ler yerlestirir: "Bu ... Arapça bilen bir milleti uyarman için ayetleri... arapça açiklanmis olarak Allah katindan indirilmis Kitab'dir" (K. 41 Fussilet 2-5).

Kur'an'in Arap kavmi için Arapça dilinde olmak üzere gönderildigi fikrini pekistirmek için su tür ayet'ler ekler:

"Biz (Kur'an'i) anlayasiniz diye arapça okunmak üzere gönderdik" (K. 12 Yusuf 2).

"Biz bu Kur'an'i yabanci bir dil ile ortaya koysaydik -'Ayetleri... açiklanmali degil miydi? Bir Arap'a yabanci bir dille söylenir mi? -' derlerdi" (K. 41 Fussilet 44);

Böylece nasil ki Yahudilerin ve Hiristiyanlarin, kendi içlerinden seçilmis "peygamberleri' ve kendi dillerinden gönderilmis kitablari var idiyse, Arap'lara da ayni olasiliklarin saglandigini anlatmis olur.

Fakat daha sonra, ve hele Medine'ye hicret ettikten itibaren, Yahudileri ve Hiristiyanlari da kazanma hevesine kapilir ve bu kez kendisini onlara ve bütün insanlara gönderilmis bir peygamber olarak tanimlamaga baslar. Islam'dan baska bir din olmadigini, ve daha önce Yahudilere ve Hiristiyanlara verilen din'in aslinda Islam dini oldugunu, onlara gönderilen peygamberlerin hep müslüman peygamberler oldugunu, onlara verilen Kitab'larin (Tevrat'in ve Incil'in) asli Tanri nezdinde bulunan ve Kur'an'in dahi kaynaklandigi ana kitap'tan çiktigini anlatir.

Ancak daha önceki peygamberlerin sadece kendi kavimlerine gönderildiklerini, kendisinin ise bütün kavimlere gönderildigini anlatir: "Benden evvel her Nebi, hassaten kendi kavmine ba's olunurken ben umum-i nasa ba's oldum" der 449 ve Kur'an'a: "Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik..." (K. 21 Enbiya 107) seklinde ayet'ler koyar.

Tanri'nin diger peygamberlerle ahidlestigini ve onlara kendisi'nin peygamber olarak gönderilecegini bildirdigini ve kavimlerini bu fikre alistirmalarini onlardan istedigini söyler (K. 3 Maide 81). Buna dayanarak Yahudilerin ve Hiristiyanlarin kendisini peygamber olarak benimsemelerini ister. Kendisine verilen Kur'an'in, daha evvel Yahudilere ve Hiristiyanlara gönderilen Kitab'lari (Incil'i ve Tevrat'i) dogruladigini ekler (K. 6 En'am 92).

Bunu yaparken kendisinin tüm insanliga gönderildigine ve Islam'dan gayri gerçek din bulunmadigina dair koydugu hükümleri pekistirir. Bu arada Incil ve Tevrat'dan alintilar yaparak Yahudilerin ve Hiristiyanlarin dinsel geleneklerini de Islam'a katar (ki bunlar arasinda oruç tutulmasi, ezan okunmasi, kurban bayrami vs...gibi seyler vardir). Katarken de bunlarin aslinda Islam'a ait seyler oldugunu ve çünkü Tevrat ve Incil'in Islami esaslari kapsar sekilde verildigini bildirir (K. 6 En'am 92).

Bunlari yaparken Yahudileri hosnud etmek ve kendisine çekmek için Kible'yi Mescid-i Aksa (Kudus) yönüne çevirir ve namazi bu yönde kildirtmaga baslar (K. 2 Bakara 145). Onlarin oruç usulunü benimsemek üzere "Asure orucu" uygular (ki bu bir geceden öbür geceye oruç tutma usulüdür), ya da onlarin giyim tarzini ve saç birakma usullerini benimser ya da bu dogrultuda olmak üzere bir çok hükümler koyar.

Ancak ne var ki bütün bu cabalarina ragmen Yahudileri ve Hiristiyanlari müslüman yapamayacagini anlayinca, bu sefer onlara karsi husumet siyasetine geçer. Onlari hosnud etmek için benimsedigi çogu uygulamalardan vazgeçer ve örnegin Kible yönünü Mescid-i Aksa'dan (Kudus'ten) Mescid'i Haram'a (yani Mekke'deki Ka'be'ye) çevirir. Evvelce "Asure orucu" usulünü uygularken, bu kez bunu "Ramazan orucu" sekline sokar; yani Ramazan ayi boyunca uygulanan ve sadece gündüzleri yemek yemeyi haram sayan bir usule dönüstürür. Onlarin giyim ve kusam sekline yer vermis iken bu kez bundan vazgeçer ve örnegin: "Yahudiler ve Hiristiyanlar saçlarini boyamazlar, siz onlara muhalefet ediniz (kina ile boyayiniz) " diye emreder. Bütün bunlardan gayri bir de onlara karsi cihad yolunu seçer ve örnegin Tevbe Suresi'ne koydugu 29cu ayet ile onlari müslümanligi kabule çagirir. Müslümanligi kabul etmedikleri taktirde (bunun cezasi olmak üzere) "cizye" (kafa parasi) ödemege ve eger bu iki siktan hiç birini yapmayacak olurlarsa öldürülmege mahkum eder (K. 9 Tevbe 29).

Daha baska bir deyimle Islam disindaki insanlari "müsrikler" (ilah'lara tapanlar) ve "kitab ehli" olanlar (yani kendilerine Kitap verilmis olanlar) diye ikiye ayirmis ve kendisini,bütün insanlari Islam'a sokmakla görevli kilinmis olarak tanimlamistir. "Müsrikler" müslümanligi kabul etmedikleri taktirde öldürüleceklerdir. "Kitablilar" (yani Yahudiler, Hiristiyanlar, vs...) ise ya Islam'a girecekler, girmedikleri taktirde "cizye" vereceklerdir. Bu iki siktan birini seçmedikleri taktirde öldürüleceklerdir

Ve iste Muhammed'in "bütün insanlara gönderilmis oldugu" hikayesinin en kisa özeti budur.

Fakat her ne olursa olsun sunu tekrar belirtmek gerekir ki kendisini bütün insanlara gönderilmis "evrensel bir peygamber" gibi gösterirken dahi Islam dinini, genellikle Arap'in özelliklerini, niteliklerini ve geleneklerini göz önünde tutarak düzenlemekten geri kalmamistir. Bunu yaparken de Arap'lari Islam'in en "üstün", en "asil", en "degerli" kavmi olarak tanitmis, kendi mensup bulundugu kabileyi de Arap kavmi'nin en üstünü olarak göstermistir. Bu konuda söyledikleri arasinda sunlar vardir:

"Insanligin en mükemmel sinifi Araplardir. Arap'larin en mükemmeli Kureyslilerdir; Kureyslilerin en mükemmeli de Beni Hasim'dir";

"Araplara hakaret eden, Arap hakkinda kötü konusan, Arap'i asagilatan kisi müsrik sayilir, zira Arap'lari küçültmek Islam'i küçültmek demektir";

"Araplari sevmek su üç nedenle sarttir: çünkü ben bir Arap'im, çünkü Kur'an Arapça inmistir , çünkü cennet sakinleri Arapça konusur" 450.

Buna benzer verilere dayanaraktir ki daha sonraki Arap halifeleri (örnegin Halife Ömer) Arap'lari Islam'in "bel kemigi" saymislar ve Arap kabilelerini Arap olmiyanlara karsi daima üstün tutmuslardir.

Öte yandan Islam'in esas itibariyle Arap dini olduguna, Arap'in kendi geleneklerine ve inançlarina dayali bulunduguna kanit hususlar çoktur; hem de basli basina bir kitap konusu olacak kadar çoktur. Kisaca fikir edinmek için bunlardan bir iki örnek vermekle yetinelim:

Hacc ve Umre denen sey Islam öncesi bir Arap gelenegidir ki Islam'in temel direklerini olusturur. Örnegin Mekke'deki "Safa" ve "Merve" tepeleri arasinda kosarak Ka'be'yi tavaf etmek, eski bir Arap gelenegidir. Ka'be'deki "Hacer-i Esved" ile "al-Hacer al-as'ad" adli taslarin kutsalligi eski Araplarin geleneklerindendir. Ka'be'yi tavaf edenlerin seytanlari taslamalari yine eski Arap geleneklerindendir. Islam öncesi dönemdeki putperest Araplarin benimsedikleri bu geleneklerin hepsini Muhammed, Islami uygulama haline sokmustur. Örnegin Bakara Suresi'ne koydugu 158ci ayet söyledir: "Süphesiz 'Safa' ile 'Merve' Allah'in nisanelerindendir. Kim Ka'be'yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur..." (K. 2 Bakara 158) .

Yine bunun gibi Arafat'dan inisde "Müzdelife" denen mevkide durup Tanri'yi anmak eski Arap putperestlerinin bagli bulunduklari geleneklerdendi. Muhammed bu gelenegi Bakara Suresi'nin 198ci ayet'i ile Islam'a mal etmistir. Ayet söyle: "...Arafat'tan indiginizde, Allah'i Mes'ar-i Haram olan Müzdelife'de anin..." (K. 2 Bakara 198).

Islam'dan önceki dönemde haccetmek Mekke'de degil fakat o civarda bulunan Mina'da sona erermis. "Camrat al-Akabe" denilen yerden Arap'lar seytanlari taslarlarmis. Muhammed bu eski Arap gelenegini kaldirmamis fakat sürdürmüstür. Burasi güya Ibrahim'in çocugunu kurban etmek istedigi yerdir diye kurban kesiminin de burada yapilmasini emretmistir (K. 37 Saffat 101 ve d.).

Islam öncesi "putperestlik" döneminde Ka'be'yi ziyaret eden hacilar Mina'da bulunduklari sirada Mekke'nin sahibi ve Ka'be'nin bekçisi olan Kureysli'ler onlara yemek verirlermis. Bu gelenegi de Muhammed Islam gelenegi olarak sürdürmüstür 451.

Putperestlik döneminin pek çok geleneklerini kaldirdigi halde bu yukardakileri kaldirmayisinin nedenini din adamlari pek açiklamazlar. Fakat anlasilan o'dur ki Arap'larin büyük bir inançla baglandiklari bu gelenekleri kaldirmak isine gelmemistir. Muhtemelen kendisi de çocuklugundan beri bu geleneklere asina oldugundan bunlari terketmek istememistir.

Öte yandan "hile" (hud'a) ve "yalan" konusunda Arap'larin eskiden beri uyguladiklari çogu gelenekleri de sürdürmekten geri kalmamistir. Arap tarihi uzmanlarinin açiklamalarina göre "hile" (hud'a) ve "yalan" eski dönemlerden beri Arap karakterinin çöl kosullarindan dogma özelliklerindendir. Arap bedevisi'nin "ideal" yasaminin hayvan yetistirmek, avcilik , akincilik ve talan etmek, deve çalmak, zengin kervanlara gizlice saldirip ganimet almak, kadin ve çocuk kaçirmak ve bunlari satarak (ya da fidye karsiligi olarak) para kazanmak, ve bu isleri yaparken kisas yolu açik kalmasin diye kan dökmekten kaçinmak (çünkü kan dökecek olursa karsi tarafin intikam almak için kendisine karsi ayni yola basvuracagini bilir) oldugu Arap kaynaklarinca ortaya vurulan gerçeklerdendir.

Söylemeye gerek yoktur ki bütün bu isler tilki kurnazligi ile ya da seytana tas çikartacak hile usulleriyle yapilmak gerekir. Bundan dolayidir ki Islam'in ortaya çikisinda putperest Arap'lardan bir çogu, gönül rizasiyle müslüman olmadiklari için, Islam'in kosullarini içten bir duygu ile yerine getirmeyip hile yoluna saparak "yerine getiriyormus" gibi görünürlerdi. Örnegin namaz kilarken istemeye istemeye kilarlar, ya da belli etmeden namaz usullerine aykiri davranirlardi. Bunu bildigi içindir ki Muhammed, Arap'in "hud'a" (hile) yapma gelenegini ayni yoldan karsilama geregini öngörmüstür. Kur'an'in Nisa Suresi'ne koydugu 142.ci ayet bunun kanitlarindandir. Bu ayet'de, münafiklarin (yani distan müslüman görünenlerin) namaza tembel tembel kalktiklari, dindar görünerek insanlara gösteris yaptiklari ve böylece Tanri'yi aldatmak için hile yoluna saptiklari (yani "hud'a" yaptiklari) ve Tanri'nin da onlara karsi "hud'a" yaptigi yazilidir 452. Ayet'in asli söyle: "Dogrusu münafiklar (distan müslüman görünen kafirler) Allah'a karsi hile (hud'a) yaparlar. Tanri'da onlara karsi (hud'a) yapar. Onlar namaza tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteris yaparlar... Allah'i pek az anarlar..." (K. 4 Nisa 142).

Görülüyor ki ayet'e göre Tanri, " hud'a" (hile) yapan bu Arap'lara karsi "hud'a" ile karsilik vermeyi, onlarla bu sekilde basa çikmayi seçmistir. Ancak ne var ki Tanri'yi "hud'a" (hile) yapiyormus gibi göstermek din adaminin isine pek gelmez 453. Bu nedenle "hud'a" (hile) sözcügünü farkli sekle sokarak ayet'in ilk tümcesini su sekilde Türkçe'ye çevirirler: "Dogrusu munafiklar Allah'i aldatmaga çalisirlar, oysa O, onlara aldatmanin ne oldugunu gösterecektir..." (K. 4 Nisa 142)

Yine din adaminin bildirmesine göre Muhammed, kafirlerle savasirken hile yollarina basvurulmasini emretmis ve örnegin "Harb hud'a'dir" demistir 454; derken de kuskusuz eski Arap geleneginde savasin "hud'a" (hile) olarak belirlendigini hesap etmistir.

Öte yandan anlasilan o'dur ki Muhammed, Yahudilerden ve Hiristiyanlardan aldigi gelenekleri bile Arap bedevisi'nin yasamlarini ve çöl kosullarini göz önünde tutarak ayarlamistir. Bu konuda bir fikir edinebilmek için nice örneklerden biri olarak ezan okunmasi ile ilgili uygulamayi kisaca inceleyelim:

Ezan esas itibariyle "i'lam" demek olup sözlük anlamda namaza çagirmanin karsiligi olarak kullanilir. Medine'ye hicret ettigi tarihe gelinceye kadar Muhammed, namaz vaktini haber vermek üzere sokaklara adam çikartir ve onlari "Buyurun namaza, buyurun namaza" diye bagirtirdi. Fakat Medine'de bazi kisiler Muhammed'e basvurarak bu usulü begenmediklerini bildirirler ve degistirilmesini isterler. Kimisi Hiristiyanlarin yaptiklari gibi çan (naküs) çaldirarak, kimisi Yahudilerin yaptiklari gibi boru öttürerek kimisi de yüksek bir yerde ates yaktirarak bu isin görülmesi için teklifte bulunur. Fakat bu tekliflere pek itibar edilmez. Bu arada Abdullah b. Zeyd adinda biri rü'yasi'nda ezan okundugunu gördügünü söyler. Muhammed bunu uygun buldugu için sesi hem güzel ve hem de "yüksek" bir kimse olan Bilal'e ezan okumasini emreder. O tarihten bu yana namaza davet için uygulanan usul bu olur.

Fakat Islam kaynaklarindan naklen din adami'ndan ögrenmekteyiz ki, bu usul'ü yerlestirirken Muhammed, Arap'larin çöl'de yasadiklarini ve daginik yerlerde davar beslediklerini göz önünde tutmus ve çok sayida namaza gelmeleri için namazin, uzak mesafelerden isitilmesini saglayacak sekilde, çok yüksek sesle okunmasini istemistir. Bu nedenledir ki de söyle demistir: "Namaza nida edildigi vakit seytan, ezani isitmemek için (yahud ezan sesini duymiyacak yere kadar, yahud duymayayim diye) yüz-geri (kemali telas ile) yellene yellene kaçar. Nida bitince, (vesvese etmek üzere döner) gelir. Namaz için tesvib (yani ikamet) edilince (yine evvelki gibi) yüz-geri edip kaçar. Tesvib de bitince yine (vesvese için) gelip insan ile nefsi arasina sokulur. -Falan seyi hatirla, falan seyi hatirla- diyerek (namazdan evvel insanin) hiçte aklinda olmiyan seyleri yadettirir (durur). Ta (ki insan) kaç rekat kildigini bilmez oluncaya kadar (kendisiyle) ugrasir" 455.

Bu konu ile ilgili olarak din adami'nin bellettigi bir baska hadis söyle: "(Ezan okundugunda) seytan geri geri gidip uzaklasir. Ve zart (zurat) diye sesli yellenerek gider. Ezan sesini isitemeyecegi yere degin uzaklasir..." 456.

Görülüyor ki ezan'in yüksek sesle okunmasi çöl kosullarinin gerektirdigi bir seydir ki Muhammed bunu, yine çöl bedevisinin anlayabilmesi için yukardaki sekilde seytan kaçirtma hikayesi ile açiklamistir.

Öte yandan Muhammed, Cin'ler konusundaki eski Arap inanislarini da Islam'in sorunlarindan kilmis ve örnegin Kur'an'in çesitli Sure'lerine serpistirdigi çesitli ayet'ler yaninda bir de Cin'lerle ilgili olarak basli basina bir Sure koymustur ki Cin Suresi adini tasir. Ve bu Sure'nin 6.ci ayet'inde söyle yazilidir: "Gerçekten bir takim insanlar, cinlerin bir takimina siginirlardi da onlarin azginliklarini arttirirlardi..." (K. 72 Cin 6).

Burada sözü geçen "insanlar" sözcügü Arap'lari kapsar. Beyzevi ve Celaleddin gibi kaynaklarin bildirmesine göre o dönemde Araplar, geceleyin çölde giderlerken baslarina bela gelmesin diye cin'lerin basi olana sigindiklarini belli ederler ve söyle derlermis: "Ben kendimi bu bölgenin hakimi olan Cin'e emanet ederim; o kendi ümmeti içindeki kötülerden beni korur". Yukardaki ayet Arap bedevisini, Cinler yerine Tanri'ya sigindirmak için konuyor; maksat bu yoldan onu "Tanri elçisi'ne", yani Muhammed'e boyun egdirtmektir.

Kur'an'da yer alan masal'lar ve hikayeler konusunda da durum budur. Her ne kadar Kur'an'daki masallarin bir çogu Tevrat'dan ya da Hiristiyan kaynaklardan alinma olmakla beraber pek çogu da Arap kaynaklidir. Örnegin "Fil Suresi", Arabistan'in kaderi ile ilgili bir Arap masalindan ibartettir. 5 ayet'den olusan bu Sure Milad'in 500 yilinda Yemen'in, "Ebrehe" adindaki bir Habes kumandaninin istilasindan güya Tanri tarafindan kurtarilmasini hikaye eder.

"Istinca" ederken (yani def-i hacet'ten sonra temizlenirken) tas ya da kerpiç kullanmak ya da yemek yedikten sonra parmaklari yalamak ya da baskasina yalatmak vs... hep eski Arap geleneklerindendir ki Islam'in uygulamalari arasina alinmistir. Örnegin yemekten sonra parmaklarin yalanmasi ve yalatilmasi konusunda Muhammed söyle emretmistir: "Sizden biriniz yemek yedigi zaman yemek yedigi parmaklarini yalamadikça, yahud (ailesinden birisine) yalatip temizlemedikçe bir bezle silmesin" (Sahih-i... Cilt XI, sh. 394. Hadis no. 1864) 457.

Hemen ekleyelim ki parmak yalamak temizligi saglamak için degil fakat yalanan sey'in, yenen yemegin bir "cüz'ü" olmasindandir 458. Çünkü Arap bedevisi yoksulluk ve susuzluk içinde yasardi; ateste pismis yemek yüzü pek görmezdi. Çogu zaman arpa kavutu, hurma, süt gibi seyler yerdi. Bunlar ele bulasmayan yiyeceklerdendi. Pek nadiren pismis et yemegi yedigi zaman et yemeginin parmaklarindaki bulasigini yalar ya da devesine yalatirdi. Böylece yemis oldugu yemegin son kalintilarindan da yararlanmis olurdu. Yukardaki hadis hükmünü Muhammed, bu Arap gelenegi geregince koymustur. Böylece parmak yalamayi ve yalatmayi Islami bir gelenek haline getirmistir.

Söylemeye gerek yoktur ki bu Arap geleneginin pek imrenilecek bir yönü yoktur. Buna ragmen bizim din adamlarimiz bu gelenegi olumsuz bulmazlar; aksine savunurlar. Savunmak üzere de "Bal tutan parmagini yalar" felsefesine sarilirlar ve söyle derler: "Bal tutan parmagin yalanmasi ayiplanmayip da yemek yenilen parmaklarin o devrin içtimai hayat ve zarureti üzerine yalanmasi neden müstekreh addolunsun?" 459. Her ne kadar günümüzde yemekten önce ve sonra ellerin suyla yikanmasi gerektigini bildirmekle beraber "müstekreh" bulmadiklari bu Arap gelenegini Islam'in Kur'an olmayarak öngördügü bir kural olarak insanlarimiza belletirler. Belletirken de, yemek yedikten sonra parmaklarin yalanmadan ya da aile'den birisine yalatilmadan bir bezle silinmemesini, seriat emri olarak bildirirler.

Din adami'nin insanlarimiza bellettikleri diger bir Arap gelenegi de "toplu halde" ya da "ayri ayri" yemek yeme tarzidir ki Kur'an'in Nur Suresi'nde söyle dile getirilmistir: "...Toplu halde veya ayri ayri yemenizde de bir sakinca yoktur" (K. 24 nur 61). Beyzevi ve Celaleddin gibi Kur'an yorumcularindan ögrenmekteyiz ki bu hükmü Muhammed, bazi Arap asiretlerinde tek basina yemek yemenin sakincali oldugu hususundaki inançlarina yer vermek maksadiyle Kur'an'a koymustur 460.

Fakat su muhakkak ki din adamlarimizin asil büyük günahi insanlarimizi, akilciliktan uzaklastirmak bakimindan oldugu kadar kadina bakis açisini saptirmak bakimindan da Araplastirmak olmustur. Vaktiyle kadini özgür bilen, çarsafa tikmayi ya da erkekten kaçirmayi düsünmeyen ve Dede Korkut'un deyimiyle: "Eve bir konuk gelse, er adam evde olmasa, ol ani yedirir, içirir, agirlar, azizler gönderir" diye güvenceyle yücelten Türk insanini, kadina tipki Arap gibi hor gözle bakan bir yaratik yapmislardir.

Ve evet din adamlarimiz bu toplumu, yukarda bazi örneklerle belirttigimiz gibi, Islam'in Arap'a özgü özelliklerine özendirerek ve ayni zamanda Arap irki'nin üstünlügü fikrine yönelterek yetistirmeyi "dinsel" bir görev bilmislerdir; hala da öyle bilirler; tipki Araplar gibi, seytanlari taslatmayi ya da cinlerle ugrastirmayi "inanç" nedeni kilarlar. Arap kavmi'nin Islam'in belkemigi oldugunu anlatirken Türk irki'nin Islam öncesi dönemde "vahset" halinde yasadigi yalanlarini söylemeyi dindarlik sanirlar. Kur'an'i Türkçe'ye çevritmeyip Arapça aslindan okutmayi Tanri emrine uymak sayarlar. Ezani Arapca olarak okutmayi, okuturken de insanlari yataktan firlatircasina ya da hasta yaparcasina yüksek sesle okutmayi müslümanligin geregi yaparlar. Ve en kötüsü, insanlarimizi seriat hurafeleri ve Arap masallariyle yetistirmeyi, ve daha dogrusu akilciktan ve düsünme gücünden yoksun birer yaratik haline getirmeyi ma'rifet sanirlar.


III) Kur'an'i Arapça okutma konusunda din adami'nin kurnazligi!
Din adami'nin insanlarimiza bellettigi o'dur ki Tanri her ümmet'e (millet'e, toplum'a) kendi içinden peygamberler seçmis ve kendilerinin anlayacagi dil'den Kitab'lar vermistir. Çünkü istemistir gönderdigi buyruklar anlasilsin: anlasilsin da bu toplumlar dogru yola gelsinler. Bunun böyle oldugunu anlatmak maksadiyle de güya söyle konusmustur: "Her ümmetin bir peygamberi vardir..." (K. 10 Yunus 47); "Kendilerine apacik anlatabilsin diye her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik" (K. Ibrahim 4). Bu dogrultuda olmak üzere önce Yahudilere Musa araciligiyle Tevrat'i ve Davud araciligiyle Zebur'u indirmis, sonra Isa'ya Incil'i vermis en sonra da Arap'lar içerisinden Muhammed'i peygamber olarak seçmis ve ona, kendi milleti'nin anlayacagi Arapça dilinden Kur'an'i vermistir. Ve güya bu kitaplar, Tanri'nin nezdinde bulunan "Levh-i Mahfuz" dan kaynaklanmislardir ["Levh-i Mahfuz", adi yerine "Ana Kitab", "Mahfuz Levha", "Ümmü'l-Kitab" deyimleri de kullanilir. Kur'an'da söyle yazili: "Ey Muhammed! Dogrusu sana vahyedilen bu Kitab, Levh-i Mahfuz'da sabit sanli bir Kur'an'dir" (K. Buruç 21-22; Ra'd 39) ]

Din adami'nin söyledigi sudur ki Tanri Kur'an'i "apaçik bir kitab" olarak ve "Arapça" dilinde göndermistir, çünkü istemistir ki okuyanlar onu anlasin. Bundan dolayidir ki: "Biz Kur'an'i anlayasiniz diye arapça okunmak üzere gönderdik" (K. Yusuf 2) demistir. Kitabin iyice anlasilmasini saglamak üzere özellikle Arapça indirildigini belirtmek için: "Ey Muhammed!, apaçik Arap diliyle uyaranlardan olman için (Ku'an'i) cebrail senin kalbine indirmistir" (K. 26 Suara 193-5) demis ve bu söyledigini pekistirmek için çesitli benzeri ayet'ler indirmistir (Bkz. Nahl,103; Taha 113; Ahkaf 12; Zuhruf 3; Sura 7; Fussilet 3, 44; Zümer 195).

Durum bu olunca akla gelen soru sudur: mademki Tanri, kendi buyruklarinin anlasilmasi için her ümmet'e kendi içlerinden peygamberler seçip onlara kendi anlayacaklari dilden "Kutsal" Kitab'lar vermek istemistir, ve örnegin Yahudilere Musa'yi ve onlarin dilinden Tevrat'i, ya da Arap'lara da Muhammed'i ve Arapça Kur'an'i vermistir, o halde neden acaba Türk milletine, ya da Acem milletine ya da daha önce kendilerine kitap verilmemis milletlere ayni seyi yapmamistir? Madem ki maksadi insanlari "dogru yola" sokmaktir ve bunu saglayabilmek için onlara kendi anlayacaklari dil ile hitab etmeyi gerekli bulmustur, o halde neden buyruklarini Türklere "Türkçe" olarak (ya da Acemlere Acemce olarak, vb...) bildirmemistir? Tanri Ibranca'dan ya da Arapça'dan baska dil bilmez mi ki böyle yapmistir?

Din adami'nin bu tür sorulara verebilecegi mantiki bir yanit yoktur; bu nedenle kandirma yoluna gidip sunu der: : "Peygamberler her zaman ve her yerde kendilerine en çok gereksinim duyulan yerlerde çikarlar. Bu gereksinim Araplarda duyuldugu için Muhammed onlarin arasindan seçilmistir. Fakat Muhammed sadece Arap'lara degil bütün insanlara gönderilmis bir peygamberdir ve onun 'risaleti' sadece Arap milletine degil fakat bütün milletlere yöneliktir. ".

Bu yanita karsi sunu söylemek mümkün: "Pek iyi ama peygamberlere gereksinim Arap' toplumunda duyulur da, kendilerine kitab verilmeyen diger toplumlarda neden duyulmaz? Ve neden Tanri Yahudilere ve Hiristiyanlara daha önce elçiler ve kutsal kitaplar gönderir de diger toplumlara göndermez? Öte yandan Kur'an'da, bu kitabin Arap'lari ve hatta sadece 'sehirlerin anasi' (Mekke) halkini ve çevresindekileri uyarmak için gönderildigi yazili degil mi (K. En'am 92, Sura 7)? O halde nasil olurda butün insanlara gönderilmis sayilir?..."

Din adami'nin buna karsi basvuracagi kurnazlik Mekke'yi Islamiyetin "evrensel ruhani merkez"i olarak göstermek, Kur'an'in bütün insanlara gönderilmis olduguna dair ayet'leri sergilemektir, ki bunlardan biri söyledir: "Ey insanlar! Size Rabbi'niz tarafindan delil geldi, size apaçik bir isik"(kitap) indirdik" (K. Nisa 174) .

Oysa ki gerçek bu degildir; çünkü Muhammed, az önce degindigimiz gibi, ilk baslarda kendisini, sadece Arap'larin peygamberi olarak görmüs ve göstermistir. Aklinin kenarindan bütün insanlara gönderilmis oldugu fikri geçmemistir. Fakat zamanla (özellikle Medine'ye hicret ettikten sonra) çete saldirilari ve savaslar yolu ile paraca ve silahca güçlenmeye baslayinca diger toplumlari da egemenligi altina alma siyasetine yönelmistir.

Konu ayrica ele alinacak kadar genis nitelikte oldugu için burada fazla durmayacagiz. Fakat Muhammed'in ve Kur'an'in bütün insanlara gönderildigini bir an için kabul etsek bile bu faraziye Kur'an'in Arapça dilinde indirilmis olmasi sorununa çözüm saglamaz; aksine içinden çikilamaz bir durum yaratir. Çünkü Arapça dilinden yazilmis bir kitabin bütün insanlar tarafindan anlasilamayacagi asikardir. Buyruklarinin insanlar tarafindan apaçik bir sekilde anlasilmasini isteyen bir Tanri'nin, Arap'tan gayri toplumlara Arapca dilinden Kur'an göndermesi düsünülemez. Hele Tanri'nin Yahudilere kendi anlayacaklari dilden Kitab verdigi kabul ediliyorsa, baska milletlere (örnegin Türklere, Acem'lere, vb... ) bu usulü uygulamamasi elbetteki söz konusu edilemez.

Fakat her ne olursa olsun bizim din adamlarimizin degismez inanci sudur ki Kur'an Arapça olarak gönderilmistir ve Arapca okunmalidir. Bundan dolayidir ki Kur'an'in indirilisiyle ilgili ayet'leri genellikle "Arapça okunmak üzere" gönderilmis gibi gösterirler. Örnegin Yusuf Suresi'nin ilk iki ayet'ini söyle çevirmislerdir: "Biz (Kur'an'i), anlayasiniz diye Arapça okunmak üzere gönderdik" (K. Yusuf 1-2). Benzeri diger ayet'lerde de (örnegin Taha 113; Fussilet 3; Sura 7; Zuhruf 3) çevirinin böyle oldugu görülmekte. Konuyu derinlemesine inceleyen büyük dinbilgini Turan Dursun'un ortaya vurdugu gerçek sudur ki söz konusu çevirilerin "Arapça okunmak üzere gönderdik" seklinde degil fakat "Arapça Kur'an olarak gönderdik" seklinde yapilmasi gerekirdi, çünkü Kur'an'in Arapça aslinda bu tümce "Kur'an'en Arabiyye" dir 460 * . Bu sik seçilmis olsaydi Kur'an'in Türkçe'ye çevirisi "Kur'an" yerine geçebilir ve Türkçe çeviri ibadet için (örnegin namaz için ) yeterli görülebilirdi. Bu sayede insanlarimiz Kur'an'in içerigi ve hükümlerinin kapsami hakkinda fikir edinebilirler, bunlari akil kistasina vurup elestirebilirler ve muhtemelen gerçeklere giden yolun seriat degil fakat akilcilik oldugunu anlayabilirlerdi.

Ancak ne var ki din adamlarimiz hiç bir zaman bu firsati degerlendirme yoluna gitmemislerdir. Her ne kadar Ebu Hanife ve Abdullah Ibn Mes'ud gibi sayilari az da olsa bazi kaynaklar Kur'an cevirisi'nin namaz için yeterli oldugu görüsünde bulunmuslarsa da, din adamlarimiz bu olasiliga dahi yer vermemislerdir.

Bununla berabere "aydin" görüslü din adami (ya da din "bilgini!") kiliginda görünmek isteyenler, akla ve mantiga ters ve fakat oldukça kurnaz bir çözüm yolu bulmuslardir ki o da Kur'an'i bazan Türkçe "mealinden" ve bazan da "Arapça aslindan" okutmaktir.

Bu görüs taraftarlarina göre eger bir kimse ibadet için ya da ölen kisinin ruhu için Kur'an okuyacaksa, Arapça aslindan okumalidir. Yok eger kendisi için okuyorsa Türkçe "mealinden" okumalidir ki anlayabilsin; çünkü anlamadan okumanin faydasi yoktur. Söyle derler: "Bir müslüman kendisi için Kur'an okuyorsa, anadilinde okur. Anlamadigi mesajin ona faydasi olmaz çünkü..." 460 ** .

Bunu derken, hani sanki Tanri'ya: "Kur'an'i Arapça gönderdin ama, bir Türk'e yabanci bir dille söylenir mi?" diyerek, farkinda olmadan, ders verir gibi bir tutum takinmisa benzerler. Daha dogrusu Tanri'yi, Arapça bilmeyen halklara Arapça Kur'an vererek anlayama yacaklari dilde mesaj göndermek, ya da bu halklari ille de Arapça ögrenmege zorlamak gibi suçlu bir durumda kilarlar. Su bakimdan ki Kur'an'da: biraz önce belirttigimiz gibi, "Kusku yok ki Biz,... anlayasiniz diye Kur'an'i Arap diliyle meydana getirdik" (K. Zuhruf 3); "Biz bu Kur'an'i yabanci bir dille ortaya koysaydik...-'Bir Arap'a yabanci dille söylenir mi?-' derlerdi" seklinde ayet'ler vardir ki tartismaya müsait degildir.

Öte yandan Kur'an'in ibadet maksadiyle ya da ölen bir kisinin ruhu için okunmasi halinde mutlaka Arapça aslindan okunmasi gerektigi kanisindadirlar. Daha baska bir deyimle ibadet için ya da ölen birinin ruhu için okunan Kur'an'i anlamaga gerek olmadigi, çünkü anlamakla bir yarar saglanmayacagi kanisindadirlar.

Pek iyi ama anlamadan bir isi görmenin, hele ibadet etmenin, insan sahsiyetinin haysiyeti ve özgürlügü ile bagdasir bir yönü olabilir mi? Söyledigi seyin ne oldugunu bilmeden Tanri'ya dua eden, tapan bir insan Tanri'ya layik bir varlik sayilabilir mi?Böyle bir durumda kisi'nin papagandan farki olabilir mi? .Eger Tanri'yi "Yüce" bir "Yaratan" olarak kabul ediyor isek, hiç böyle bir Tanri, kendi yarattigi insanlarin bilinçsiz sekilde ve söylediklerinden habersiz olarak kendisine ibadet etmesini uygun bulabilir mi? Ibadet dedigimiz sey nedir ki? Tanri'ya yalvarmak, dilekte bulunmak, tapmak degil mi? Bu isler nasil yapilir? Genellikle sözle, degil mi? Söylediginin ne oldugunu bilmeden kisi Tanri'dan nasil dilekte bulunabilir; ona nasil sükran sunabilir?.

Görülüyor ki seriatçilarimiz ve din adamlarimiz, Kur'an'i ille de Arapça okutacagim diye akla ve mantiga meydan okurcasina insanlarimiza "Kur'an'i kendin için okuyacaksan, Türkçesinden oku" diye taviz verdikten sonra "Ibadet için okuyacaksan Arapçasindan okumalisin" diyerek kandirma pesindedirler. Her zaman tekrar ettigim gibi seriatçi'nin kendine özgü bir mantigi vardir ki akilci mantikla bagdasmaz. Türkiyemiz simdi akilciliga meydan okuyan bu kisilerin saldirisina ugramis, basina neler geleceginden habersiz beklemektedir.

Oysa ki baska dinlerin din adamlari, bundan yüzlerce yil önce Tanri'yi kendi toplumlarinin dili ile konusur göstermislerdir. Örnegin Almanya'da Luther'in yaptigi bu olmustur. Bu sayededir ki Alman dili'nin gelisip olusmasina , Alman miliyetçiliginin dogmasina vesile olmuslardir.

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 28"
« Yanıtla #27 : Kasım 15, 2006, 10:20:51 ÖS »
Din Adami'nin Insanlarimiza Bellettigi Tanri Anlayisi Olumsuz Nitelikte Olup, Tanri'nin "Yüceligi" Fikriyle Bagdasmaz
Din adami'nin seriat verilerine dayali olarak halkimiza kabul ettirdigi Tanri anlayisi, Tanri'nin "Yüceligi" fikriyle bagdasmaz olup aydin ve akilci kisileri saskina çevirecek yeterliktedir . Bu anlayis, esas itibariyle Arap'in kendi kafasindan yarattigi ve Arap nitelikleriyle donattigi Tanri anlayisindan baska bir sey degildir. Arap yasamlarina ve Arap karakterine egemen bütün unsurlari bu Tanri anlayisinda bulmak mümkündür. Bu anlayisa göre Tanri "intikamcidir", "korkutucu'dur", "kiskanç'tir", "acimasiz'dir", insanlari "kul" olarak yaratip kendisine "taptirandir", yarattigi kul'larin kaderini keyfi olarak çizen, tüm davranislarini en ince noktasina kadar düzenleyen ve onlara düsünme özgürlügü diye bir sey tanimayandir; farkli din ve inançta olanlari birbirlerine saldirtan, bogazlatandir; diledigini müslüman, diledigini "kafir" yapandir; müslüman yaptiklarini Cennet'in güzel huri'lerine kavusturan, kafir yaptiklarini ise azaba sokandir; diledigini "fazilet'e", diledigini de "rezilet'e" dogrultandir; fazilet'e eristirdiklerini mükafatlandiran, rezilet'e dogrulttuklarini ise Cehennem ateslerinde kavrultandir; diledigini "çok rizikli" (varlikli) diledigini de "az rizikli" (yoksul) yapandir; varlikli yaptiklarini yoksullardan 500 yil sonra Cennete alacagini, yoksul yaptiklarini ise sinavdan geçirdigini anlatandir, vb...

Din adami'nin böylesine keyfi ve olumsuz bir "Tanri" anlayisi ile egittigi insanlardan insan sevgisi duygulariyla yetismelerini, özgürlük ve benlik bilincine erismelerini, dünyevi ve uhrevi ahlak ilkelerine yönelmelerini, insanligin gelismesine katkida bulunmalarini, uygarlik yaratmalarini beklemek elbetteki abestir.

Her ne kadar geçmiste, Islam düsünürleri içerisinde, Tanri anlayisini seriatçi'nin tasalludundan ve tekelinden kurtarip yüceltmek ve örnegin "Tanri-Kisi" ayniyeti fikrine yönelmek ya da Tanri'yi sevgi kaynagi seklinde göstermek isteyenler görülmemis degilsede bu girisimler hep "zindiklik" ya da "kafirlik" olarak damgalanmis ve bu nedenle Tanri fikrini yüceltici ve ululastirici sonuçlara ulasilamamistir Bu konuyu Aydin ve "Aydin" adli kitabimizda inceledigimiz için burada fazla durmayacagiz.


I) Din adami, "Tanri" anlayisina egemen olmak gereken "yücelik" fikrinden habersizdir:
Din adami, kendi inançlari dogrultusunda olmayan "akilci" ve "laik" zihniyetteki kisilere "Tanrisiz", ya da "Tanri düsmani" diyerekten saldirmayi gelenek edinmistir. Ancak ne var ki kendisi, Tanri anlayisina egemen olmak gereken "yücelik'ten" habersiz olup Tanri fikrindeki kutsalliga karsi saygisizlikta rakipsizdir. Hemen her sözü ve davranisi ile bu habersizligini ve rakipsizligini ortaya vurmaktan geri kalmaz. Örnegin "Istinca" sirasinda (yani "Def-i hacet"/abdest yaptiktan sonra temizlenirken) tek sayida tas kullanmanin Tanri'nin tek olusuna inanmak demek olacagindan tutunuz da merkep anirdigi zaman Tanri'nin adini anmanin Tanri'ya sayginlik sayilacagina; ya da "kafirlere" saldirmanin, "müsrikleri" öldürmenin, "Tanrisiz'lari" yok etmenin Tanri emrini yerine getirmek olacagina; ya da Islam'in emirlerine uyanlarin Tanri tarafindan Cennetteki "güzel hurilere, memeleri yeni sertlesmis kizlara" kavusturulacaklarina, vb..., dair saskinlik yaratici nice hükümlerle insanlarimiza Tanri'nin "büyüklügünü" anlatmaya çalisir. Bütün bu çabalariyle Tanri fikrine karsi en büyük saygisizlikta bulundugunun farkina varacak yeterlikte degildir. Din adami'nin Tanri fikrini yüce'likten uzaklastirici nitelikteki ögretisine verilecek örnekler sayisizdir. Kisa bir fikir edinmek üzere bunlardan sadece bazilarini belirtmekle yetinelim.


A) Tanri'nin "Tek" oldugu fikrini belletmek için din adami, her isin tek sayilara göre görülmesi hususundaki seriat verilerine sarilir: örnegin "istinca" sirasinda (abdest'ten sonra temizlenirken) tek sayida tas kullanmanin seriat emri oldugunu söyler.
Seriat'a körü körüne bagli olarak din adami, "tek" sayilarin kutsalligina inanmistir ve insanlarimizi da bu inançla yogurur. Çünkü bu hükümlere göre tek sayi, güya Tanri'nin tek olusunun ifadesidir. Bundan dolayidir ki din adami'nin yetistirmesi olarak müslüman kisi, her isini tek sayi esasina göre (yani 1 ya da 3 ya da 5 vs...) yapar: örnegin su içerken tek sayida yudumlayarak içer; meyve yerken adedini tek sayida tutar; "istinca" için (abdestini yaptiktan sonra temizlenirken) tek sayida tas ya da kerpiç kullanir, vs....

Bütün bunlari din adami'nin kendisine bellettigi seriat emirlerine uygun olarak yapar. Elinin altinda Diyanet Isleri Baskanligi'nin Sahih-i Buhari Muhtasari... adli yayinlari vardir ve bu yayinlarda örnegin, Ebu Hüreyre' nin rivayetine göre Muhammed'in söyle emrettigi yazilidir: "Her kim (istinca için) tas isti'mal ederse adedini tek yapsin (Hiç olmazsa üç tas kullansin)..." (Bkz. Sahih-i... Cilt I, sh. 147) 489

Islam dünyasi'nin en ünlü din bilginleri bu konuyu büyük bir titizlikle ele alirlar ve müslüman kisi'nin Tanri'ya inanmisligini bununla ölçüye vururlar. Örnegin Hüccetü'l-Islam namiyle taninan Imam Gazali, Kimya-i Sa'adet adli kitabinin bir yerinde söyle der: "Helaya girerken sol ayakla girmeli... su duayi okumalidir : -'(Maddi ve manevi pisliklerden ve seytandan Allah'a siginirim)... (Temizlenme isine gelince, kisi) Üç kerpiç parçasini yahut düzeltilmis üç tasi büyük abdestten önce alir. Kaza-yi hacet bitince, sol eliyle alir ve necaset (pislik) olmayan yerden baslayip necaset bulunan yere sürer ve orada döndürürür ve necaset bulastirmadan kaldirir. Böylece üç tasi kullanir. Eger temizlenmezse iki tas daha kullanir. Böylece (kullandigi taslarin sayisinin) tek olmasina dikkat eder. Sonra düz bir tasi sag eline alir, zekerini sol eliyle tutar, o tas üzerine üç defa sürer. yahut da duvarda üç ayri yere sürer... Bunun gibi istibrada da (yani isedikten sonra temizlenirken) elini üç defa zekerin altina koyup sallar ve üç adim yürür, üç defa öksürür. Bundan daha fazla kendine eziyet vermemelidir..." 490 .

Görülüyor ki abdest yaptiktan sonra temizlenirken (istinca ederken) üç tas kullanmak, ya da isedikten ("istibra" dan) sonra "zekeri" el ile tutup üç defa sallamak, sonra üç adim yürüyüp üç defa öksürmek, müslüman kisinin riayet etmekle görevli bulundugu seylerdendir; bu sekilde davranmakla Tanri'nin tek'ligini inanmis oldugunu ortaya vurur. Çünkü din adami ona bunu böyle ögretmistir. Gazali üstadimiz söyle diyor: "Böylece (kisi'nin) bütün isleri, Allahu Teala ile alakali olmalidir. Çünkü O tektir. Çift degildir. Bir isin herhangi bir bakimdan Allahu Teala ile alakasi yoksa, bostur ve faydasizdir. O halde tek, Allahu Teala ile alakali olmak sebebiyle, çiftten daha iyidir" 491 .

"Tanri" ile ilgili bu tür tanimlamalari okurken kendi kendimize: "Tanri fikrindeki yüceligi, acaba bu yukardaki mantiktan daha fazla rencide eden ne olabilir?" diye sormamiz gerekmez mi?


B) Din adami'nin belletmesine göre "merkep seytan gorünce anirir; merkebin anirmasini isiten müslüman kisi Tanri'nin adini anmalidir"
Din adami'nin halka bellettigi seriat hükümlerine göre horoz öttügü zaman horoz sesini duyan müslüman kisi Tanri'nin "fazl-ü kereminden" istemelidir; merkep anirmasini isitiginde de Allah'in adini anmali, "Euzü bi'llahi mine's-seytani'r-racim" demeli ve Muhammed'e de salavat getirmelidir. Çünkü din adami'nin bildirmesine göre Muhammed, horozlarin melek gördükleri zaman öttüklerini, merkeb'lerin de seytan gordükleri zaman anirdiklarini söylemistir 492. Bu konuda din adami karsimiza, Buhari, Müslim, Davudi, Ibn-i Hibban, Ebu Müse'l-Isfehani, Ebu Rafi, Sa'lebi vs... gibi gibi en saglam kaynaklari serer. Bunlardan biri Sa'lebi'nin rivayetidir; bu rivayete göre Muhammed, Tanri'nin üç ses'e muhabbet ettigini, ve bu seslerin basinda horoz sesi geldigini bildirmistir. Horoz sesi kadar güzel olan diger sesler Kur'an okuyan kisinin sesi ile bir de seher vakti Allah'i "istigfar" edenlerin (yani Tanri'dan günahlarinin bagislanmasini dileyenlerin) sesidir (Sahih-i..., Cilt IX, sh. 67)493.

Din adami'nin bu konuda verdigi diger bir kaynak Ibn-i Hibban'in Sahih adli yapitidir ki buna göre Muhammed horoz'un diger hayvanlarda bulunmayan bir özelligi oldugunu, bu özelligin de geceler içinde, safaktan önce ve sonra, fasila ile ötmesi, böylece muslüman kisileri namaza da'vet etmesi oldugunu bildirmistir. Ebu Hüreyre ile Ebu Rafi'nin rivayetlerine göre ise Muhammed, horoz'larin melek gördükleri zaman öttüklerini, merkeb'lerin de seytan gördükler zaman anirdiklarini, merkep anirinca Tanri'yi anmak gerektigini bildirmis ve söyle demistir: "Merkep seytan görmedikce anirmaz. Merkep anirinca siz Allahu Teala'yi zikredin, bana da salavat getiriniz" (Sahih-i..., Cilt IX, sh. 68) 494.

Görülüyor ki din adami, merkep anirinca Tanri'nin adini anmanin (ve Muhammed'e salavat getirmenin) Tanri'yi yüceltmek oldugu inancindadir ve müslüman kisiyi de bu inanç ile yetistirme cabasindadir.


C) Din adami'nin bellettigi seriat verilerine göre Tanri, her iyi müslüman erkegine güzel kizlar verecektir Cennette.
Insanlarimiza Tanri fikrini asilamaga çalisan din adami, elindeki seriat malzemesine dayanarak Tanri'yi hiçte olumlu sayilamayacak kiliklarda tanitir. Hem de öylesine ki Tanri güya müslüman erkek kul'larina "ahu gözlü", "sirin sözlü", "beyaz tenli", "memeleri yeni sertlesmis" güzel kizlar, "huri'ler" temin edecektir; bu kul'larini bu güzel dilberlerle sevistirecektir, yeter ki bu kul'lar Tanri'ya ve Muhammed'e inanmis olarak seriat emirlerine itaatli olsunlar, yani "yararli is yapsinlar". Bunu anlatmak üzere din adami: "Allah'a... karsi gelmekten sakinanlar... Cennet'lerde pinar baslarindadir..." (K. Hicr 45) seklindeki nice hükümlere basvurur. Basvururken de Tanri'nin erkek kullarina "bakire esler" temin etmnek üzere söyle konustugunu anlatir: "Onlara ceylan gözlü esler veririz... Onlari, iri gözlü hurilerle eslendiririz" (K. Duhan 54; Tur 19-24) Bu huri'lerin "Memeleri yeni sertlesmis kizlar", "Bakislarini yalniz erkeklerine çevirmis ceylan gözlü hatunlar", "Daha önce ne insan ve ne de cinlerin dokunmadigi bakire yaratiklar" (K. Rahman 46-52) olduklarini da eklemeyi unutmaz 495. Yine din adami'nin belletmesine göre Tanri her erkek kulunu en azindan 500 huri, ayrica 4000 bakire ve sekiz bin dul ile sevistirecektir (495 a). Bunun böyle olabilmesi için her erkek kuluna, cinsi münasebete giristigi her kez 70 erkegin cinsel iktidarini saglayacak, sevisme süresini de dünya ömrü kadar uzunluktaki bir zaman göre ayarlayacaktir.

Görülüyor ki din adami, Tanri fikrini yüceltici degil fakat zedeleyici ne varsa her seyi yapma egilimindedir: muhtemelen farkinda olmiyarak.


II) Din adami'nin bellettigi seriat verilerine göre "Tanri," küfürler eden, yarattigi kul'lari ile çekisen, cebellesen, kavga eden bir "Tanri'dir".
Din adami, seriat verilerine dayali olarak Tanri'yi, Tanri'nin büyüklügü ve yüceligi fikriyle bagdasmaz bir dil ile konusur sekilde tanimlar. Bu tanima göre Tanri, kendisine boyun egmeyenlere ve genel olarak hoslanmadigi ve sevmedigi kisilere karsi "alçak zorba", "soysuz" , "serefsiz" "geberesice", "elleri kuruyasica", "Allah seni kahretsin", "odun hammali" , "Host defolun", "Dilini sarkitip soluyan köpek" , "kof kütük" vs... seklinde küfür ve lanetlemeler yagdirmaktadir. Bu konuda din adami'nin (Diyanet yayinlarindan naklen) verdigi örneklerden biri, Tanri'nin, güya Bedevi'lere ve Kentli Arap'lara söyle hitap ettigini belirtir: "Kötü belalar kendi baslarina gelsin" (9 Tevbe 98). Diger bir örnek Tanri'nin Ebu Leheb ile karisina hitaben su sekilde beddua etmesiyle ilgilidir: "Ebu Leheb'in elleri kurusun, yok olsun; Mali ve kazandigi kendisine fayda vermesin; Alevli ateste yanacaktir; Karisi da boynunda bir ip oldugu halde ona odun tasiyacaktir" (111 Leheb 1-5)

Din adami bu Sure'yi belletirken Ebu Leheb'in, Muhammed'in amucasi oldugunu fakat Muhammed'e kötü davrandigini ve müslümanligi kabul'den kaçindigini ve bu nedenle Tanri'nin onu yukardaki sekilde azarladigini açiklar. Ancak ne var ki açiklarken kisileri "müslüman" ya da "kafir" yapanin Tanri olduguna dair ayet'leri de siralamaktan geri kalmaz ki bunlardan biri söyledir: "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini islamiyete açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar" (K. 6 En'am 125). Yine din adaminin belletmesine göre Tanri kisileri fitneye düsürtür ve düsürttükten sonra da onlari rezillikle suçlar ve Cehenneme atar. Bu gibi kimseler için hiç kimsenin elinden bir sey gelmez. Bunun böyle oldugunu anlatmak için din adami, Tanri'nin Muhammed'e hitaben söyle konustugunü söyler: "... Allah'in fitneye düsmesini diledigi kimse için Allah'a karsi senin elinden bir sey gelmez. Iste onlar Allah'in kalblerini aritmak istemedigi kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradir. Onlara ahirette en büyük azab vardir" (K. 5 Maide 41)

Daha baska bir deyimle din adami'nin bellettigi tanima göre Tanri, hem Ebu Leheb'in kalbini "dar ve sikintili" kilarak "kafir" yapmistir ve hem de müslüman olmadi diye, yukardaki sekilde lanetlemistir. Lanetlerken onun esi Ümmi Cemil'i de odun hammalina benzeterek küçültmüs ve "hurma lifinden örülmüs bir ip de güzelim boynunda" diyerek alay etmistir. Din adaminin açiklamasina göre Ümmü Cemil, güya dikenler toplayarak demetler yapan ve bunlari iple baglayip sirtina asarak Medine'de Muhammed'in geçecegi yol'lara koyan kadindir 496.

Yine din adami'nin anlatmasina göre Tanri, kendi ayet'lerine "masaldir" diyen Ebu Cehil Mugiyra ve oglu Velid için: "alçak zorba, soysuz , serefsiz" diye küfürler ederek su ayet'i göndermistir: "Ey Muhammed! Diliyle igneleyen, asiri giden, çok yemin eden alçak zorbaya, bütün bunlar disinda bir de soysuzlukla damgalanan kimseye, mal ve ogullari vardir diye aldiris etme" (68 al-Kalem 10-14) 497

Din adami'nin söylemesine göre Tevbe Suresi'nde Yahudiler ve Nasrani'ler hakkinda Tanri'nin kullandigi dil sudur "Hay Allah kahredesiler" (9 Tevbe 30). Ayni Sure'nin 28.ayet'inde ise "müsrikler" için söyleyecegi sey "pis insanlar" olacaktir. Çünkü din adami'nin anlatmasina göre "münafiklar" ve "sirk kosanlar" Tanri'nin hoslanmadigi kimselerdir. Onlar hakkinda Tanri güya "Helak olasilar, Allah gazab etmistir onlara, lanetlemistir onlari ve hazirlamistir onlara Cehennemi" der (al-Feth 6).

Yine din adami'nin ögretmesine göre Tanri, tipki Arap bedevisinin savurdugu beddua'lara sarilmis gibi, "munafiklara" karsi "geberin kininizle" diye konusur (Bkz. Al-i Imran Suresi) ya da inanma yanlari "sapiklar" diye tanimlayip "susamis develere" benzetir ve söyle konusur: "... ey sapiklar, yalanlayanlar! Dogrusu zakkum agacindan yiyeceksiniz. Karinlarinizi onunla dolduracaksiniz. Onun üzerine kaynar su içeceksiniz. Hem de susamis develerin suya saldirisi gibi içeceksiniz" (K. 56 al-Vakia 51-56) 498.

Din adami'nin ögrettigine göre Tanri, Kur'an'i yalanlayanlara karsi: "Dilini sarkitip soluyan köpek" deyimleriyle söyle çatar: "Eger dileseydik onu bu ayet'lerle yükseltirdik. Fakat o yere saplandi. Artik onun durumu... dilini sarkitip soluyan köpegin durumu gibidir. Üstüne varsan da dilini sarkitip solur, yahut kendi haline birakirsan yine dilini sarkitip solur. Iste ayet'lerimizi yalan sayanlar güruhunun sifati budur" (K. 7 A'raf 176).

Yine din adami'nin belletmesine göre Tanri "kafirlere" hitaben: "Host defolun oraya, bana da söz söylemeyin" (K. 23 Mü'minun 108) diye konusur 499

Neden Tanri her seye kadir oldugu halde "münafikligi", "sirk kosmayi", "kafirligi" vb... önlemez de "yücelikle" bagdasmayan bu tür küfürlere, lanetlemelere basvurur, bilinmez? Din adami bu hususta bir sey söylemez, sadece "soru sorulmaz" der, geçer.

Fakat kuskusuz ki din adami'nin "seriat'tir" diye insanlarimiza bellettigi bu küfürlerleri ve lanetlemeleri dinlerken karsinizda sanki yüce bir "Yaratan", yüce bir "Tanri" degil'de çöl bedevisi ya da sokakta kabadayilik eden birisi konusuyor sanirsiniz; çünkü bu dil "Yüce" bir Tanri'nin kullanabilecegi bir dil olamaz. Yüce oldugu kabul edilen bir Tanri, yukardaki sekilde konusamaz. Eger "konusur" diye kabul ediliyorsa, bu takdirde din saliklerinin de O'nun konustugu dil ile konusmalari dogal olmak gerekmez mi?.

Muhtemelen bundan dolayidir ki basta din adamlari olmak üzere tüm seriatçilar, Tanri'nin bu sekilde konustugunu düsünerek kendileri de agza alinmaz bir dil ile konusmayi ve yazmayi dindarlik sanirlar. Kullandiklari dil saldirgan, kin ve nefret saçan, küfürler yagdiran bir dildir. Islam'in kosullarina uymayan ve kendilerinden farkli görüste olanlara karsi uygun gördükleri bu dil, küfür ve lanet'lemelerle dolu olup yüz kizarticidir; fakat onlar bu dili hasimlarina karsi bir silah yapmislardir. Akilci ve laik egilimli her aydin'a karsi en azindan "it", "köpek", "esek", "soysuz", "alçak" , "piç", "Tanri düsmani", "zindik", "sapik" vb... gibi deyimlerle saldirmayi gelenek edinmislerdir. Mehmet Akif gibi ünlü bir seriatçi sair bile, çarsaf giymeyen kadinlarla ilgili bir siirinde, "it" sözcügüne yer vererek söyle konusur:

"It yetistirmek için topragi gayet münbit,
Bularak fuhs ekiyor salma gezen bir sürü it,
Yürüyor diye bes-on maskara alkislaniyor,
Nesl-i hazir, bunu hürriyet-i vicdan saniyor"

Unutmayalim ki Birinci Mesrutiyet döneminin özgürlük kahramani Mithat Pasa, günümüz seriatçilarinin agzinda "Bayragimiza haç koyduran" dir, Fuat Pasa "Hiristiyan olarak ölen, Müslüman olarak gömülen" dir, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp ve benzerleri ve nihayet Türk milletini yok olmaktan kurtaran Atatürk, seriatçi'nin tanimina göre "zindik" ya da "piç" vb... sayilmak gereken kisilerdir. Hemen animsatalim ki bu küfürler, kendisini tarih Profesörü diye tanitan bir seriatçinin agzindan rahatlikla çikabilmektedir. Düsününüz ki T.C. Devleti'nin Anayasal organlarindan olan Diyanet Isleri Baskanligi'nin islam'dan baska dine yönelenler hakkinda kullandigi dil en azindan "sapiklar" sözcügü ile süslenmistir..

Daha baska bir deyimle din adamlarimiz, seriat hükümleri arasina sikistirilmis küfürleri, lanetlemeri ve hakaretleri, kendi seviyelerine uydurup biraz daha agirlastirarak is görmek, böylece kisileri de bu tiynette yetistirmek hususunda birbirleriyle yaris halindedirler.

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 29"
« Yanıtla #28 : Kasım 15, 2006, 10:23:12 ÖS »
III) Din adami Tanri'yi, "cima" isine karistiracak ya da "hela'ya" sokacak kadar Tanri fikrine saygisiz seriat düzenin uygulayicisidir:
Biraz yukarda belirttigimiz gibi din adami'nin bellettigi seriat verileri, genellikle Tanri fikrini sayginliktan yoksun kilici nitelikte seylerdir. Sayisiz denebilecek kadar çok bu verileri burada siralamaga imkan yok; fakat sunu söylemekle yetinelim ki ihtiyaç gidermek için hela'ya giren kisi'ye, sirf cinler ve seytanlar ise karismasin diye Tanri adini anma zorunlugunu yükleyen hükümlerden tutunuzda, "istinca" ederken tek sayida tas/kerpiç kullandirmaga ya da cinsi münasebet sirasinda Tanri'yi anarak Kur'an ayet'lerini tekrarlatmaya varincaya kadar her türlü davranis, bu hükümlerle ayarlanmistir. Örnegin cinsi münasebet sirasinda çok konusmamak fakat Tanri'yi anmak ve O'nun adini tekrarlamak dinsel birer görevdir. Böyle yapilmayacak olursa dogacak olan çocuklarda dilszilik, kekemelik olusabilir. Öte yandan cinsi münasebete baslarken kadini Kible yönüne dönük sekilde yatirip "Tanri adina, Tanri bizi seytanlardan ve cinlerden korusun" diye dua etmek gerekir. "Cima" ederken Tanri'nin adi sik sik tekrarlanip, dua edilmelidir. "Duhul" sirasinda Kur'an'in al-Furkan Suresi'nin 56. ve 58. ayet'leri sessizce okunmalidir. Fakat "duhul" vuku bulduktan sonra taraflarin ses çikarmamalari, sessiz durmalari gerekir. Cinsi münasebet sona erdigi an Tanri'ya sükürler edip etmemek hususu, Gazzali ile Cevzi gibi Islam düsünürleri arasinda görüs ayriliklari yaratmis olmakla beraber, böyle bir zorunlugun bulunmadigini savunan Gazzali'nin görüsleri agir bastigi için bu konuda fazla güçlük çekilmez 500.

Din adami'nin söylemesine göre güçlük çekilmeyen diger bir husus da kadinlara, cinsi münasebette bulunmak için, Tanri'nin buyurdugu sekilde yaklasilmasidir; daha dogrusu onlara arka organlarindan temas edilmemesidir. Bunun böyle oldugunu anlatmak üzere din adami size Kur'an'dan su hükümleri okur: "(Kadinlara) Allah'in size buyurdugu yoldan yaklasin... Kadinlariniz sizin ekim alaniniz, tarlalarinizdir. O halde (ön organ olan) tarlaniza ne sekilde isterseniz o sekilde varin..." (K. 2 Bakara 222-223).

Buna dayanarak din adami, cinsi münasebetin kadina arkadan yanasmak ve fakat önden duhul etmek suretiyle yapilabilecegini anlatir ve konu ile ilgili hadis'lerden su örnekleri verir: "Karisina arka organindan temas eden kisi mel'undur... Karisina ters yoldan temas eden kisiye Allah rahmet nazariyle bakmaz" (Bkz. Demircan, age, II, 227 ve d.).

Anlasilan o'dur ki kadinlara arka organdan yanasma gelenegi eskiden Yahudilere özgü bir seydi; fakat Tanri bunu yaradilis düzenine aykiri buldugu için yasaklamistir.

Söylemeye gerek yoktur din adami'nin agzindan, Tanri'nin bu tür islerle ugrasacagini dinlemek, Tanri fikrini kutsal bilenler için huzur kaçirtici bir seydir.


IV) Din adami'nin halkimiza bellettigi seriat verilerine göre Tanri, insanlari "kul" olarak yaratan, kendisine yalvartan, diledigi gibi "müslüman" yapan ya da "kafir" kilip saptiran ve saptirttiktan sonra cezalandiran ya da Cehennemi insanlarla doldurmak hususunda keyfi kararlar alandir.

Din adami'nin insanlarimiza bellettigi seriat verilerine göre Tanri, insanlari sirf kendisine kul olsunlar, kendi önünde yerlere kapansinlar, yalvarip yakarsinlar, kendi kudretine ve sinirsiz gücüne hayran kalsinlar, yarattigi mucizelere sasip mest olsunlar diye yaratmis gibidir. Tanri'nin bütün zevki ve bütün mutlulugu kul'larinin kendi önünde boyun egmelerini, küçülmelerini görmek, kendisine övgü yagdirmalarini dinlemektir. Din adami'nin bu konuda bellettigi seriat verileri bir kaç cilt'lik kitap olusturacak bolluktadir. Bir kaç örnekle yetinmege çalisalim:

Din adami'nin söylemesine göre Tanri, neden dolayi insanlari yarattigini anlatmak üzere söyle konusmustur: "Cinleri ve insanlari ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmisimdir" (K. 51 Zariyat 56). Daha baska bir deyimle insanlari yaratirken Tanri'nin amaci, esas itibariyle kendisine kul'lar, yani köleler edinmektir. Bu amacini biraz daha açikliga kavusturmak için söyle der: "Ben Rabbinizim, artik Bana kulluk edin" (K. 21 Enbiya 92).

Yine din adami'nin bellettigi hükümlere göre Tanri, kendi yarattigi kullari'na: "Bana yalvarip yakararak dua edin" der. Derken de: "Nimetlerime sükrederseniz arttiririm" K.(13 Ra'd 7) diyerek kisilerin kendisine yalvar yakar olmalarini güvenceye baglamak ister.

Söylemeye gerek yoktur ki Tanri'nin, insanlari kendisine bu sekilde taptirtmasi, yalvartmasi ve onlara bu yalvarmalarina göre rizik dagitmasi, böylece onlari dilenir duruma sokmasi ve buna benzer tutumlar takinmasi, "yücelikle" bagdasmayan seylerdir. Ancak ne var ki din adami isin bu yönünü düsünmez.

Öte yandan yine din adami'nin belletmesine göre Tanri, övünmesini pek seven bir Tanri'dir. Kendi yüceligini anlatmak üzere söyle konusur: "Göklerde olanlar da, yerlerde olanlar da O'nundur. O yücelerin yücesidir" (42 Sura 4). Kendi yüceligini öne sürerken ayni zamanda keyfiligini ortaya vurmakla biraz daha övünür. Bunun böyle oldugunu anlatmak üzere din adami Feth Suresi'ndeki su hükmü gösterir: "Göklerin ve yerin hükümranligi Allah'indir. O diledigini bagislar, diledigine azabeder..." (K. 48 Feth 14).

Din adami, Tanri'nin, bütün insanlari "müslüman" olarak yapmak gücüne sahip oldugu halde yapmadigini, kimi insanlari "müslüman" ve fakat kimi insanlari da "kafir" yarattigini ve bu sekilde davranmayi övünme vesilesi saydigini söyler ve sizi buna inandirmak için Kur'an'dan su ayet'i okur: "Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanlarin hepsi de inanirdi" (10 Yunus 25).

Din adami'nin söylemesine göre Tanri, insanlar arasinda inanç farki yaratmak hususunda sinirsiz bir keyfilige yönelmis ve bu isi, ana, baba, kardes ve soy sop bakimindan öngörmüstür. Bu konuda din adami'nin verdigi nice örnekler arasinda Ibrahim ile babasi Azer arasindaki iliskilerle ilgili ayet'ler vardir. Bu ayet'lerden anlasildigina göre Tanri Ibrahim'i "müslim" yapmis (Bkz. Al-i Imran 67), dogru yola ulastirmis (K. 6 En'am 76-80) ve fakat babasini ve babasinin milletini "putperest" olarak birakmistir. Ibrahim babasina söyle der: "Putlari tanri olarak mi benimsiyorsun? Dogrusu ben seni ve milletini açik bir sapiklik içinde görüyorum" (K. 6 En'am 74). Bunu söylerken Tanri'nin kendisini dogru yola eristirdigini, sirf Tanri sayesinde sapikliga düsmekten kurtuldugunu anlatir (K. 6 En'am 76-80). Bu arada Tanri, onun sözlerini pekistirircesine söyle konusur: "Babalarindan, soylarindan, kardeslerinden bir kismini seçtik ve dogru yola eristirdik. Bu Allah'in diledigini eristirdigi yoldur..." (K. 67 En'am 87-88).

Öte yandan Müslüman olup olmamanin Tanri'nin iznine bagli oldugunu belirtmek için din adami En'am Suresi'nden su hükmü nakleder: "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islamiyete açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar. Allah inanmayanlari küfür batakliginda birakir" (6 En'am 125). Bu söyledigini pekistirmek için Yunus Suresi'nden sunu ekler: "Allah'in izni olmadikça hiç kimse inanamaz..." (K. 10 Yunus 100).

Bunu söylerken Takvir Suresi'nden örnek vererek Tanri istemedikçe hiç kimsenin "dogru" hareket edemeyecegini anlatir (81 Takvir 27-29). Bunu pekistirmek için Bakara Suresi'nden sunu okur: "Süphe yok ki, inkar edenleri, baslarina gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar. Allah onlarin kalblerini ve kulaklarini mühürlemistir" (K. 2 Bakara 6-7). Yine bu konuda Fatir Suresi'nden: "Allah diledigini saptirir, diledigini dogru yola sevkeder" (K. 35 Fatir 8) seklindeki hükmü ve Fetih Suresi'nden de: "(Allah) diledigini bagislar, diledigine azabeder" seklindeki hükümleri örnek verir. Örnek verirken bu hükümlerin, bir yandan Tanri'nin keyfiligini dile getirdigini, diger yandan da Tanri'yi çeliskili durumlara düsürdügünü farketmez.

Yine din adami'nin Kur'an'a dayali olarak belletiklerine göre Tanri, bir yandan dilediginin kalbini açip dogru yola sokarken, yani onu müslüman yaparken diger yandan da diledigini kafir yapar (K. 6 En'am 125). Fakat kafir yaptiklarini biraz daha kafirlige kiskirtmak için onlara seytani musallat eder. Ilgili Kur'an ayet'i söyle: "Kafirlerin üzerine, onlari kiskirtan seytanlar gönderdigimizi bilmiyor musun?" (K. 19 Meryem 83)

Yine din adami'nin söylemesine göre Tanri, kisilerin günahlarinin çogaldigini görmekten büyük zevk alir; günahlari çogalsin diye onlara zaman verir. Bunun böyle oldggunu anlatmak üzere din adami su tür ayet'leri öne sürer: "Biz onlara ancak günahlari çogalsin diye mühlet veriyoruz. Küçültücü azab onlaradir" (K. 3 Al-i Imran 178).

Din adami'nin verdigi bu örneklerden anlasilmaktadir ki kisileri inkarci durumda kilan Tanri'dir, fakat ne var ki bu ayni Tanri, "inkarcidirlar" diye onlara "Beni inkar etmek nasil olur?" (K. 35 Fatir 26; ve Sebe 45) diye çatar.

Rizik dagitimi konusunda yine Tanri'nin keyfiligine deginmek üzere din adami bir yandan : "Süphe yok ki Rabbin dilediginin rizkini genisletir..." (K. 17 Isra 30) seklindeki ayet'leri gösterirken diger yandan "Andolsun ki sizi biraz açlikla ve kitlikla deneyecegiz" (K. Bakara 155) seklindeki ayet'leri sergiler. Bu arada Tanri'nin kafirlerden bazilarini dahi "kat kat servet" sahibi yaptigini belirtir ve yoksul kisilerin ilerde, Cennetlerde bolluklara kavusacaklarini anlatarak varlikli sinifa (velev ki bunlar kafirler olsun) hased etmemelerini söyler. Örnek diye gösterdigi ayet'lerden biri söyle: "Kafirler içinde bazi kimselere verdigimiz kat kat servete gözünü dikme..." (K. 15 Hacc 88)

Görülüyor din adaminin bellettigi hükümlere göre Tanri, müslüman yapmak istedigi kisi'nin gönlünü açiyor, onu dogru yola sokuyor, müslüman yapmak istemediklerinin de kalbini dar ve sikintili kiliyor, sapittiriyor. Fakat bununla da kalmiyor, bir de müslüman yapmayip saptirdiklarini, müslüman degillerdir diye azaba sokuyor ya da günahlari çogalsinda ve fazla azab çeksinler diye onlara mühlet veriyor ya da seytanlar gönderip onlari kiskirtiyor. Ve üstelik bütün bu yaptiklarini "yücelik" sayip kendi "yüceligi" ve "keyfiligi" ile övünmekten mutluluk duyuyor.

Yine ekleyelim ki Tanri'nin böylesine keyfi ve adaletsiz olabilecegini düsünmek üzücü ve güçtür. Fakat ne var ki akilci düsünce tarzina yabanci din adamlari için Tanri fikrini bu dogrultuda islemek olagandir.

Din adami'nin bellettigi esaslara göre Tanri sadece keyfi degil fakat kötülük yapabilen ve yaptirtabilen bir "Yaratan"dir. Bunun böyle oldugunu anlatmak üzere din adami:

"Allah bir toplulugun kötülügünü dilerse o kötülügü geriye atmaya imkan yoktur ve onlara Ondan baska yardimci da bulunamaz" (K. 13 Ra'd 11); ya da

"Allah size bir kötülük gelmesini dilerse, yahud bir rahmete nail olmanizi isterse kimdir sizi Allah'tan kurtaracak" (K. 33 Ahzab 17) seklindeki hükümleri örnek verir.

Öte yandan Tanri, yine din adami'nin bellettigi verilere göre, insanlar arasinda kin ve adavet yaratmakta, insanlari düsmanliklara zorlamaktadir. Bunun böyle oldugunu anlatmak için din adami su tür hükümleri örnek verir: "Biz onlarin arasina kiyamete dek düsmanlik ve kin saldik" K. 5 Maide 64). Yine din adami'nin söylemesine göre, her ne kadar insanlari müslüman yapan ya da yapmayan Tanri ise de (Örnegin En'am, 125; Yunus 99-100, vs) bu ayni Tanri, gönüllerini açip müslüman yaptigi insanlar ile, müslüman yapmadigi insanlar arasinda düsmanlik yaratmakta sakinca bulmaz (Örnegin Tevbe 5 ve 29). Üstelik bir de bu müslüman yapmadigi insanlara küser. Din adami'nin bu konuda verdigi örnekler arasinda Bakara Suresi'nin su ayeti vardir: "Allah kiyamet gününde onlarla ne konusur, ne de onlari temizler. Onlara ancak elemli bir azab var" (K. 2 Bakara 274).

Din adami'nin bu tür açiklamalarina karsi: "Pek iyi ama, dilediginin defterini sag'dan verip müslüman yapan, ya da sol'dan verip 'kafir' yapan Tanri degil miydi? Neden acaba bu kisileri müslüman yapmayip kafir yapmistir da simdi onlara darilmistir?" diye soru sorulamaz, çünkü "zindiklik" olur!

Yine bunun gibi din adami'nin söylemesine göre Tanri öylesine keyfi ve öylesine insafsizdir ki insanlardan bir çogunu sirf Cehenneme atmak için yaratmistir, ve onlari Cehennem'e atmak hususunda kendi kendine söz vermis, and içmistir. Bunun böyle oldugunu anlatmak için din adami Kur'an'dan su ayet'i okur: "Andolsun, Biz cin ve insandan bir çogunu cehennem için yaratmisizdir..." (K. 7 A'raf 179). "Neden Tanri böyle yapmistir?" diye sorulacak olursa din adami bunun yanitini yine Kur'an'a dayali olarak verir ve der ki Tanri insanlarin tümünü tek bir ümmet olarak yaratma olanagina sahip oldugu halde böyle yapmamis ve onlari farkli ümetler halinde kilmistir ki aralarinda ayriliklar olsun diye. Çünkü Tanri Cehennemi insanlarla dolduracagina dair kendi kendine söz vemistir. Bunun böyle oldugunu anlatmak için din adami Kur'an'dan su ayet'i okur: "Eger Rabbin dileseydi insanlari tek bir ümmet kilardi. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayriliktadirlar, esasen onlari bunun için yaratmistir. Rabbinin -'And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracagim'- sözü yerine gelmistir" (K. 11 Hud 118-119)

Burada geçen "bunun için (yaratmistir)" deyimi, bazi yorumculara göre: "Zaten Rabbin onlari bunun için, yani ihtilafa düsmeleri için yaratti" seklinde anlasilmak gerekir. Bazi yorumcular da "...Rahmetine nail olmalari için yaratti" seklindeki yorumu uygun bulurlar 500 *. Fakat hangi yoruma basvurulursa bulunsun farketmez, çünkü din adami'nin okudugu ayet, Tanri'nin bazi insanlari cehennem'e atmak için kendi kendisine yemin etmis oldugunu göstermektedir.


Sunu da ekleyelim ki din adaminin belletigi hükümlere göre Tanri, sadece bu sekilde keyfiliklere saplanmaz, ya da sadece "müsriklere", "kafirlere", "Yahudilere" ve "Hiristiyanlara" karsi müslümanlari husumete çagirmaz, fakat sirf inanç farki nedeniyle ana, baba, evlad, kardes ve diger yakinlar arasinda da düsmanliklar salar. Nitekim biraz yukarda degindigimiz gibi Tevbe Suresi'nde: "Ey insanlar kafirligi ve küfrü imana tercih ederlerse babalarinizi ve kardeslerinizi de dost edinmeyin ve içinizden kim onlari severse onlardir zulmedenler" (K. 9 Tevbe 23) diye yazilidir.

Hatirlatalim ki "kafir" sözcügü din adami'nin açiklamasina göre "Kur'an ile hükmetmeyen" kimseler için kullanilmistir; ve kafirleri "kafir" yapan da yine Tanri'dir.


V) Din adami'nin bellettigi seriat verilerine göre Tanri, insanlari farkli inançlarda yaratip sonra Cehennemlerde kavurur, ya da onlari birbirleriyle savastirir, kendisi de ordular kurup savasa katilir.
Din adami'nin açikladigi hükümlere göre Tanri, biraz önce gördügümüz gibi diledigini müslüman ve diledigini de kafir yapmistir ( K. En'am 125 vb...) ; bütün insanlari müslüman yapmak imkanina sahib oldugunu söyledigi halde yapmamis ve söyle demistir: "Eger Rabbin dileseydi, insanlari tek bir ümmed kilardi..." (K. Hud 118-119; A'raf 178-179, 186). Bu dedigini pekistirmek için : "(Tanri) dilemis olsaydi hepsini bir tek ümmed yapardi; ama o rahmetine diledigini kavusturur" (K. 42 Sura 8) diye eklemistir. Hidayet dagitmak bakimindan da böyle davrandigini söyle anlatmistir: "Biz dilesek herkese hidayet verirdik" (K.32 Secde 13) Bu anlattigini pekistirmek üzere sunu eklemistir: "(Tanri) dileseydi hepinizi dogru yola eristirirdi" (K. En'am 149). Yine din adami'nin belletmesine göre kisileri putlara taptirtan Tanri'dir, çünkü Kur'an'da söyle yazilidir: "Allah dileseydi puta tapmazlardi!" (K. 6, Enam 107)

"Neden Tanri, eger istemis olsaydi herkesi inananlardan yapabilir, hidayet'e ve dogru yola eristirebilir iken böyle yapmamistir?" diye sorulacak olursa bunun yanitini din adami, yine Kur'an'a basvurarak söyle verir: "Çünkü Tanri Cehennemi insanlarla dolduracagina dair kendi kendine söz vermistir". Bunun böyle oldugunu anlatmak için Kur'an'dan ayet göstererek Tanri'nin su sekilde konustugunu söyler: "Biz dilesek herkese hidayet verirdik; fakat Cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracagima dair benden söz çikmistir" (K. 32 Secde 13).

Daha baska bir deyimle din adami'nin bellettigi seriat verilerine göre Tanri, Cehennemi insanlarla doldurmak için kendi kendine söz vermistir, ve verdigi içindir ki insanlarin tümünü müslüman yapmak, dogru yola sokmak ya da hidayete ulastirmak olanagina sahip oldugu halde böyle yapmamis ve kimini "sapittirmis", "kafir yapmis, "putperest kilmis" vb... Böyle yaptiklarini da Cehennem ateslerine atmistir. Böylece kendi kendine vermis oldugu sözü tutmus ve muhtemelen "rahatlamistir".

Fakat, yine din adami'nin bellettigi hükümlere göre, böyle yapmakla kalmamis bir de "müslüman" kildigi insanlari, "kafir" olarak yarattigi insanlarla savastirmak, onlari birbirlerine bogazlatmak istemistir. Güçlü oldugunu anlatmak ve kafirleri korkutmak ve ortadan kaldirmak ve yeryüzünde "fitne" kalmayip sadece Islam dini kalana kadar onlarla savasmak üzere göklerde ve yerlerde ordular kurmus ve söyle konusmustur: "Göklerdeki ve yerlerdeki ordular Allah'indir..." (K. 48 Fetih 7). Din adami'nin israrla bildirmesine göre Tanri'nin bu ordulari kurdurmaktan maksadi, kafirlere karsi savastirmaktir, ta ki yeryüzünde "fitne" kalmayip "Allah'in dini (yani Islam dini) ortada kalana kadar" (K. 2 Bakara 193).

Bunlari söyleyen din adamina: "Pek iyi ama, Allah kendi dini ortada kalana kadar insanlari birbirleriyle bogazlastiracak yerde hepsini de ilk bastan bir tek din'de kilsa daha iyi olmaz miydi?" diye soru sormaya kalkmayin; çünkü mantiki bir yanit alamaz, üstelik ölüm fetvalarina muhatap kilinirsiniz.

Daha önce de degindigimiz gibi, her ne kadar bazi yorumcular Islam'da "dini yaymak" için savas olmadigini ve islam savaslarinin "sirf müdafaa (savunma) için" yapildigini iddia ederlerse yalandir. Gerek Muhammed'in giristigi savaslar ve gerek bu savaslar vesilesiyle yerlestirdigi hükümler, islam'in savas dini oldugunu ve yeryüzü islam olana kadar bu savasin devam etmesi gerektigini pek açik bir sekilde kanitlamaga yeterlidir. Seriat verilerine göre Tanri savasin kafir'lere, müsriklere, fitnecilere karsi yapilmasini emretmistir (Örnegin K. Tevbe 5, 29,73). Ancak yine tekrarlayalim ki, din adami'nin söylemesine göre, kafirleri "kafir" yapan da kendisidir (örnegin K. 6 En'am 125) .

Öte yandan Tanri, yine din adami'nin belletmesine göre, sadece ordular kurmakla kalmamis fakat savasin nasil ve ne sekilde yapilacagini, yani savas taktigine varincaya kadat her seyi kendisi saptamistir: "Süphe yok ki Allah, kendi yolunda, yan-yana, kursunla kenetlenmis, kurulmus bir duvar gibi saf kurarak savasanlari sever" (K. 61 al-Saff 4).

Öte yandan din adami'nin eklemesine göreTanri, kafirlere karsi savasan müslüman kullarina göklerdeki meleklerden olusma ordularindan da yardim göndermeyi üstlenmistir. Bu konuda din adami'nin Kur'an'dan verdigi örneklerden biri, Bedir savasi ile ilgili olarak, söyle: "Rabbin meleklere : -''Ben sizinleyim, inananlari destekleyin-' diye vahyetti. -'Ben inkar edenlerin kalplerine korku salacagim, artik onlarin boyunlarini vurun, parmaklarini dograyin-' dedi" (K. 8 Enfal 12).

Görülüyor ki Tanri binlerce melegini ordu seklinde göndermis ve Bedir savasi'nin müslümanlar tarafindan kazanilmasini saglamistir. Ama her ne hikmetse Uhud seferi sirasinda bunu yapmamis ve bu yüzden Muhammed taraftarlari yenilgiye ugramislardir. Ama din adami'nin seriat verilerine dayali olarak söylemesine göre bu yenilginin sebebi müslümanlarin "Peygamber" emirlerine geregince boyun egmeyip "dogru yoldan sapmis" olmalaridir. Evet ama din adami'nin bildirmesine göre, insanlari dogru yola sokan ya da saptiran yine Tanri degil midir? Öyleyese neden onlari "peygamber" emirlerine boyun egdirtmemistir?

Oysa ki Uhud yenilgisinde asil sebeb, savas taktiginin yanlis olarak seçilmis olmasidir. Su bakimdan ki bu taktigi kararlastiran Muhammed, Medine içinde kalip savas vermek varken (ve durum bunu gerektirirken), Medine disina çikip meydan savasi verilmesini öngörmüstür. Her ne kadar bu karara, taraftarlarindan bazilarinin israri üzerine vardigini bildirerek Uhud yenilgisinin sorumlulugunu sirtindan atmak istemis ise de, söylemeye gerek yoktur ki kendisini "peygamber" olarak tanimlayan ve her seyi Tanri'dan aldigi emre göre yaptigini açiklayan bir kimse'nin böyle bir mazerete siginmasi yetersizdir.

Din adaminin yine seriat verilerine dayali olarak söylemesine göre Kafirlere karsi savasa çikmamak demek, dünya yasamlarini ahiret yasamlarina tercih etmek demektir ki bu Tanri'nin istek ve emirlerine aykiridir; çünkü Tanri: "Hep birden savasa çikmazsaniz sizi acikli bir azabla azablandiririz..." diye konusmustur (K. 9 Tevbe 39). Savasa çikmaktan kaçinanlari çogu zaman: "Ey inananlar, size ne oldu da Allah yolunda savasa çikin dendigi zaman oldugunuz yerde mihlanip kaldiniz, Ahireti biraktiniz da dünya yasayisina mi razi oldunuz? Fakat dünya hayatinin faydasi ahirete nispetle azdir" (9 Tevbe 38) 501 diyerek azarlamistir.

Din adami'nin bellettigi bu ve buna benzer nice örnekler yolu ile müslüman kisi suna inanmistir ki "kafirlere" karsi savasmak Tanri emridir ve Tanri bu emri verirken kullarinin imanini denemek istemistir.

Cihan

  • Ziyaretçi
Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları "BöLüm 30"
« Yanıtla #29 : Kasım 15, 2006, 10:25:22 ÖS »
VI) Din adami'nin, seriat verilerine göre tanimladigi Tanri, her hangi bir hususta emir verirken sanki derinlemesine düsünemeyen ve uzagi göremeyen, ve çogu kez kullarindan akil alma zorunda kalan bir Tanri'dir.
Din adami'nin elinde Tanri fikrini zedeleyici nitelikte sayisiz denecek kadar çok seriat hükmü vardir ki bunlara dayanarak o, bir yandan Tanri'nin her seyi yapmaga "kadir", "ol" deyince her seyi oldurur, her seyi önceden görür ve sonsuzluklara kadar her seyin kaderini çizer gibi tanimlarken, diger yandan da Tanri'yi ileriyi göremeyen, çogu zaman yanilabilen, hata isleyebilen, kusurlu ve eksik davranislarda bulunabilen bir varlik imis gibi gösterir. Fakat bunu yaparken muhtemelen isin farkinda degildir. Nice sayisiz örneklerin bir kaçi söyle:

Daha önceki sayfalarda, seriat egitimiyle yetistirilen insanlarin düsünme gücünden yoksunlugu konusunu incelerken Kur'an'in Isra Suresi'nde yer alan "Mir'ac" olayina degindik ve gördük ki Tanri, müslümanlar için önce 50 vakit kilma emrini vermisken, Müsa'nin ikazi üzerine bunun çok oldugunu anlamis ve sonunda bunu 5 vakit namaz sekline sokmustur. Olayi kisaca hatirlatalim: günlerden bir gün Muhammed, yaninda Cebrail oldugu halde, yedi kat gök'lere çikmaga baslar. Gök kat'larinin her birinde eski peygamberlerden birileri oturmaktadir. Her bir kat'a geldiginde orada oturan peygamberle görüsür ve nihayet Tanri'nin bulundugu kat'a varir. Tanri kendisine ümmeti için 50 vakit namaz kilma emrini verir. Bu emri alir almaz Muhammed, büyük bir sevinçle haberi ümmetine ulastirmak için, kat'lari inmege baslar. Musa'nin bulundugu kat'a geldiginde Musa kendisine "Tanri tarafindan ne ile emredildin?" diye sorar. Muhammed kendisine: "Tanri bize 50 vakit namaz farz kildi" diye yanit verir. Bunun üzerine Musa: "Senin ümmet'in günde 50 vakit namaz kilamaz, bu çoktur, git de Tanri'dan bu sayinin azaltilmasini dile" der. Musa'nin bu tavsiyesini uygun bulan Muhammed geriye döner ve yeniden katlari çikarak durumu Tanri'ya anlatir ve namaz sayisindan indirme yapmasini diler. Bu dilegi yerinde bulmus olmali ki Tanri 10 vakit indirme yaparak namaz sayisini 40 olarak saptar. Bu indirime sevinen Muhammed gök kat'larindan inerken yine Musa'nin i'tirazi ile karsilasir; Musa kendisine: "Ben senin ümmetini bilirim, bu kadar çok namaza tahammülü yoktur; Tanri'nin yanina dön de bu sayi'yi indirmesini söyle" der. Muhammed tekrar katlari gerisin geriye çikarak Tanri'nin yanina gelir ve namaz sayisindan indirim yapmasini diler. Tanri kendisine 10 vakit namaz daha indirdigini bildirir. Muhammed bunu uygun bularak gök katlarini inmege baslar ve Musa'nin yanina geldiginde Musa, yine ayni gerekçe ile, kendisine namaz sayisinin çok oldugunu ve geri dönüp Tanri'dan indirim yaptirtmasini söyler. Muhammed tekrar geri döner ve Tanri'dan 10 vakit namaz indirimi daha koparir. Fakat Musa bunu da çok bulur. Ve iste bu sekilde Muhammed, Tanri'nin katina ine çika, namaz sayisini nihayet bes'e indirtir. Ancak ne var ki Musa bunu dahi çok bulup Muhammed'ten, Tanri katina dönüp biraz daha indirim saglamasini ister. Fakat Muhammed: "Artik yüzüm yok, Tanri'dan daha fazla indirim yapmasini istemege utanirim" seklinde yanit verir. Böylece Musa'nin baslattigi pazarlik sona ermis olur (Bkz. Sahih-i... Cilt X. 65-72) 502.

Söylemege gerek yoktur ki günde 50 vakit namaz emri, uygulanmasi pek mümkün olmayan bir emirdir; çünkü eger kisi günde elli vakit namaz kilmaga kalksa, bütün gününü bununla geçirmek zorunda kalacagi için ne uyumak, ne dinlenmek, ne yiyip içmek ve ne de çalismak için vakit bulabilecektir. Kuskusuz ki Tanri'nin, uygulanmasi mümkün olamayacak nitelikte böyle bir emir vermis olabilecegi düsünülemez. Ancak ne varki din adami'nin bellettigi seriat verilerine göre 50 vakit namaz emri, sanki Tanri tarafindan ölçüsüz bir sekilde verilmisde Musa tarafindan ölçülü sekle dönüstürülmüs bir emir olarak görünmektedir. Hani sanki Tanri, kendi kul'larinin günde 50 vakit namaz kilmaga takat yetistiremiyeceklerini bilememis de bunu ancak Musa'nin ikazi üzerine farkedebilmis gibi bir durum yaratilmistir. Din adami'nin bellettigi bu seriat verileriyle sadece Tanri degil fakat Muhammed dahi günde 50 vakit namaz kilmanin müküm olamayacagini hesap edememis duruma düsürülmüstür.

Görülüyor ki din adami'nin seriat verilerine dayali olarak anlatimina göre Tanri ve Muhammed, namaz konusunda yeterli bir karar vermeyi ancak Musa'nin hatirlatmasi üzerine basarabilmislerdir. Hani sanki Musa, bu vesileyle Tanri'dan da ve Muhammed'ten de daha isabetli bir karar vermis gibidir. Mi'rac olayi'nin ortaya vurdugu sonuç bu olmaktadir.

Bir diger örnek çekirgelerin insanlara az zarar verebilecek duruma sokulmasiyle ilgili olup Ibn-i Ömer'in rivayet ettigi bir hadis konusudur ki din adami'nin elinde yine yukardaki sonucu dogurur nitelikte olmak üzere is görür. Söyleki:

Bir gün Muhammed'in önüne bir çekirge konar. Çekirge'nin iki kanadinin üstünde Ibranice: "Biz Tanri'nin ordusuyuz ve 99 yumurta dökeriz. Eger bu sayi yüz'ü bulacak olursa yeryüzünde yenebilecek ne varsa hepsini yiyip bitirecegiz" diye yazilidir. Her ne kadar Muhammed Ibranice bilmemekle beraber muhtemelen çevresinde bulunan birilerinden bu yazinin ne oldugunu ögrenip derhal Tanri'ya yalvarir: "Ey Tanrim! Çekirge neslini kurut, büyüklerini öldür, küçüklerini de yok et, yumurtalarini da kisirlastir ve müslümanlarin besinlerini yiyememeleri için onlarin agizlarini kilitle!". Bunun üzerine gökten Cebrail iner ve Muhammed'e: "Dileklerinin bir kismini Tanri kabul etti" der 503.

Görülüyor ki din adami'nin söylemesine göre Tanri, sanki çekirgeleri yaratirken bunlarin insan besinleri bakimindan ne kadar zararli ve dolayisiyle müslümanlar için ne kadar sakincali olduklarini düsünemezmis de baskalarindan akil almak ihtiyacindaymis gibi ( daha dogrusu Muhammed'in hatirlatmasi üzerine) tedbir alma yolunu seçmis gibi bir tutum içerisindedir.

Bu konuda verilebilecek bir diger örnek, din adami'nin insanlarimiza "yagmur dua'si" diye bellettigi ibadet'le ilgilidir: güya yagmurun "yararlisi" ve "zararlisi" oldugu için, yagmur yagdirmasi için Tanri'ya dua edilirken "Bize yararli yagmur ver" diye dua etmek gerekir. Çünkü din adami'nin naklettigi seriat verilerinden anlasilmaktadir ki eger bu sekilde dua edilmeyecek olursa Tanri ne yapacagini bilmez ve kullarina zararli olacak ve felaket yaratabilecek yagmurlar indirebilir.

Gerçekten de din adami'nin, seriat hükmü olmak üzere insanlarimiza bellettigi sudur ki her isi "Ol" deyince olduran Tanri'dir ve Tanri'nin emri olmadan hiç bir sey olusmaz; yagmur yagmasi da böyledir; yagmur Tanri'nin nimeti olmak üzere ve onun emriyle yagar.

Bundan dolayidir ki müslüman kisi, yagmur yagdigi zaman: "Allah'in fazl'u rahmeti ile üzerimize yagmur yagdi" demelidir. Daha baska bir deyimle yagmurun Tanri'dan geldigini, Tanri'dan oldugunu kabul etmelidir. Yagmur'un Tanri'dan baskasi tarafindan, örnegin yildiz'dan oldugunu söyliyecek olursa, bu taktirde kafir sayilir. Bunun böyle oldugunu anlatmak için din adami Tanri'nin Muhammed'e söyle dedigini söyler: "Kullarimdan kimi bana mü'min, kimi kafir (olarak) sabahi etti. Her kim -Allah'in fazl'u rahmeti ile üzerimize yagmur yagdi- dedi ise, iste o bana iman etmis, yildiza etmemistir. Her kim de falan ve falan (yildiz)in nev'i (yani batip dogmasi) ile üzerimize yagmur yagdi dediyse iste o, bana iman etmemis, yildiza etmistir" 504.

Öte yandan, yagmuru yagdiran Tanri oldugu için, müslüman kisi'nin yapacagi sey yagmur dua'sinda bulunmaktir. Din adami'nin yine seriat verilerine, özellikle Ayse''nin ve Ibn-i Abbas'in rivayetleri olan hadis'lere, dayali olarak bellettigine göre bu dua: "Ilahi, bize nafi yagmur ver" ya da "Ilahi üzerimize yagmuru nafi' olarak akit" seklinde olmalidir; yani dua, mutlaka "nafi'" sözcügünü içerik olmalidir. Burada geçen "nafi" sözcügü "yararli", "karli" anlamindadir. Daha baska bir deyimle "nafi" sözcügünü kullanmak suretiyle müslüman kisi, Tanri'ya, "zararli" degil fakat "yararli" yagmur yagdirmasi için hatirlatmada bulunmalidir. Eger "nafi" sözcügünü kullanmayacak olursa Tanri yagmuru "zarali' olacak sekilde yagdirtabilir. Bundan dolayidir ki gökyüzünde bulutlar dolastigi zaman (ya da yagmur yagiyor ise) müslüman kisi'nin üç çesit dua'da bulunmasi mümkündür ki bunlar söyledir:

"Ilahi! bunun akintisini menfaatli bir vergi olarak ihsan et";

"Ilahi bunun serrinden sana siginirim" ;

"Ilahi! Bunun saliverilmesinde bir ser varsa serrinden Sana siginirim" 505.

Müslüman kisi'yi bu sekilde harekete sürüklemek için din adami, Muhammed'in de böyle yaptigini söyler ve onun davranislarindan örnekler verir ki bunlardan biri Ayse'nin rivayetine göre söyledir: "Resulullah... yagmurlar(in yagdigini) görünce -Ilahi, bize nafi' yagmur ver-' di(ye dua ede)rdi..." 506.

Sarih Ayni'nin çesitli kaynaklardan nakletmesine göre Muhammed, ufukta bir bulut belirdigini gördügü vakit hemen elinde olan isini birakir, namazda ise namazini kisa keser ve sonra: "Ilahi, bunun serrinden sana siginirim" der ve eger yagmur yagmaya baslarsa: "Ilahi, bunu akintisi menfaatli bir vergi olarak ihsan et" der, bazan da "Ilahi, Bunun saliverilmesinde bir ser varsa serrinden Sana siginirim" diye eklerdi (Sahih-i... Cilt III, sh. 299) 507

Din adami'nin söylemesine göre Muhammed'in Tanri'ya bu sekilde dua etmesinin nedeni, kendi ümmetine olan sevgi ve sefkatindendir. Çünkü güya vaktiyle Ad kavmine "azab" bulut'lari gelip bu kavmi felakete ugrattigi için, ayni seylerin kendi ümmetinin basina gelmesini bu tür dua'larla önlemek istemistir. Hem de Tanri'nin, müslüman ümmeti'ni toptan ve kökten asla "helak" etmeyecegine dair söz verdigini bilmis olmasina ragmen!

Böyle yapmakla sunu anlatmak istemistir ki eger Tanri'ya yagmur yagdirmasi için dua ederken "nafi" sözcügü kullanilacak olursa Tanri yararli miktar yagmur yagdirir; fakat bu sözcük kullanilmayacak olursa o zaman Tanri ölçüyü kaçirabilir. Nitekim yine din adami'nin seriat kaynaklarina dayali olarak açiklamasina göre Muhammed'in "Ilahi, bize nafi yagmur ver" ya da "Ilahi üzerimize yagmuru nafi' olarak akit" diye dua etmedigi bir def'asinda Tanri zararli yagmurlar indirmistir. Bu konuda din adami'nin naklettigi olay su:

Güya bir cuma günü Muhammed, Mescid'te hutbe okurken A'rabi'nin biri ayaga kalkar ve susuzluk yüzünden agaçlarin, ekinlerin kurudugunu, halkin kitlik içinde kivrandigini, çoluk çocuk herkesin aç kaldigini söyliyerek: "Allah'a dua et de bize yagmur yagdirsin " diye dilekte bulunur. Cemaat'tan kisiler de ona katilinca Muhammed ellerini kaldirir ve Tanri'dan yagmur yagdirmasi için dua'da bulunur. Bulunmasiyle birlikte gümbür gümbür yagmur yagmaga baslar; hem de öylesine ki bir hafta boyunca dinmek bilmez. Sel halini alan yagmur yüzünden halkin mallari mahvolmaya, develer, davarlar, at'lar helak olmaya baslar. Halk Muhammed'e basvurarak yagmur'u durdurmasini isterler. Bunun üzerine Muhammed yine ellerini kaldirir ve Tanri'ya söyle der: "Ilahi, etrafimiza (yagdir) üzerimize degil". Hani sanki Tanri'ya: "Yagmuru zararli olacak sekilde degil yararli olacak sekilde yagdir" der gibi hatirlatmada bulunmustur. Bunu söylerken güya eliyle hangi yöndeki bulut'a isaret etti ise o bulut kaybolup orasi açilmis ve Medine'nin üstü günlük güneslik oluvermistir (Sahih-i... Cilt III, sh. 93) 508.
Din adami'nin naklettigi bu hikayelerden çikan sonuç su olmaktadir ki Tanri, kendisine "Ilahi, bize nafi yagmur ver" diye dua edilmedi diye yagmurlari ölçülü ve yararli bir sekilde ayarlayamamistir.

Ilginç nice örneklerden bir digeri de Muhammed'in "okumasiz" olmasi ve fakat buna ragmen Tanri'nin Muhammed'e "Oku" diye emretmesi ile ilgilidir ki söyledir:

Din adami'nin söylemesine göre Tanri, Muhammed'i "peygamber" olarak seçtikten sonra ona Cebrail ma'rifetiyle ilk vahy'ini gönderir ve söyle der: "Ey Muhammed! Yaratan ... Rabbinin adiyle OKU!" (K. 96 Alak 1). Fakat Muhammed Cebrail'e: "Ben okuma bilmem" diye karsilik verir (Sahih-i..., Cilt I, sh. 11) 509.

Söylemege gerek yoktur ki Muhammed'in okumasiz olusundan Tanri'nin habersiz kalmasi ve buna ragmen "oku" diye buyrukta bulunmasi sasirticidir. Kisi'nin daha ana karninda iken cinsiyetinin ve kaderinin ne olacagini bilecek kadar her seyden haberli oldugu kabul edilen bir Tanri'nin Muhammed'i "peygamber" olarak gönderirken onun okumasiz olusundan habersiz bulunmasi akla pek yatkin düsmemektedir. Fakat her ne olursa olsun din adami'nin Islam kaynaklarindan nakline göre Cebrail, Muhammed'in söyledigine inanmamis olmali ki onun vücuduna sarilir ve "takatini" kesinceye kadar iyice sikistirir ve Tanri'nin "oku" emrini yeniler. Muhammed ise "Ben okumak bilmem" diye direnir; bu yaniti alinca Cebrail üçüncü bir kez Muhammed'e sarilip sikistirir ve Tanri'nin emrini tekrarlar: "Oku, kalemle ögreten, insana bilmedigini bildiren Rabbin en büyük kerem sahibidir" der (K. 96 Alak 3-5) . Fakat Muhammed, üçüncü kez "Ben okumak bilmem" diye israr eder.

Din adami'nin Kur'an ayet'i olarak karsimiza çikardigi hükümlerden anlasildigina göre Tanri, Muhammed'in okumasiz oldugunu nihayet anlamis olmalidir ki "Oku" diye emretmekten vazgeçer ve vahyin Cebrail tarafindan Muhammed'e okunmasina karar verir; söyle der: "Dogrusu o vahyolunani kalbine yerlestirmek ve onu sana okutturmak Bize düser. Biz onu Cebrail'e okuttugumuz zaman, onun okumasini dinle. Sonra onu sana açiklamak Bize düser" (K. 75 Kiyamet 17-19).

Bu emrini biraz daha açikliga kavusturmak maksadiyle bir de sunu bildirir ki Cebrail Kur'an'i okurken Muhammed, kendisine okunanlari onunla beraber tekrar etmemeli, sadece dinlemelidir; söyle der: "Ey Muhammed! Cebrail sana Kur'an okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalniz dinle" (K. 75 Kiyamet 16). Bunu söyledikten sonra Kur'an'i Cebrail'in agziyle Muhammed'in kulagina okutur (Sahih-i..., Cilt I, sh. 3-13)

Yine din adami'nin seriat kaynagindan nakline göre Tanri, bu olaydan sonra Muhammed'i "Okumasi yazmasi olmayan peygamber" diye çagirmaga baslar. Örnegin A'raf Suresi'nde söyle yazili: "... bunu... okuyup yazmasi olmayan peygamber Muhammed'e uyanlara yazacagiz..." (K. 7 A'raf 156-157). Daha baska bir deyimle az önce Muhammed'e "oku" diye emreden ve emrinde israr eden Tanri, simdi fikir degistirmis olarak onu "Okumasi yazmasi olmayan Peygamber Muhammed" diye çagirmaktadir.

Yine din adami'nin belletmesine göre Tanri, Muhammed'in okumasiz olmasi nedenini de söyle açiklar: "Ey Muhammed!... Sen daha önce bir kitaptan okumus ve elinle de onu yazmis degildin. Öyle olsaydi, batil söze uyanlar süpheye düserlerdi" (K. 29 Ankebut 49). Yani demek ister ki Kur'an, Muhammed'in baska kitaplardan (örnegin Tevrat'tan ya da Incil'den) çalmalarla hazirladigi bir kitap degildir, ve eger Muhammed okuma yazma bilmis olsaydi, baskalari onun, yabanci kitaplardan asirma yapmak suretiyle Kur'an'i meydana getirdigini sanmis olacaklardi. Daha baska bir deyimle din adami simdi Tanri'yi karsimiza Muhammed'in "okumasiz" oldugunu bili yormusda onu bilhassa okumasizlar arasindan seçmis gibi çikarmaktadir.

Görülüyor ki din adami'nin bellettigi seriat verilerine göre Tanri, ilk basta Muhammed'in okumasiz oldugundan habersiz gibidir. Habersiz oldugu için ona Cebrail araciligiyle "Oku" diye emretmistir. Oysa ki biraz önce dedigimiz gibi, her seyden haberi olan ve her gizli seyi bilen bir Tanri'nin, Muhammed'in okumasiz olusundan habersiz bulunmasi akla pek sigmaz. Fakat akla sigmayan diger bir sey de Muhammed'in "Ben okumak bilmem" diye direnmesi üzerine Tanri'nin bu kez "Muhammed okumasi yazmasi olmayan bir peygamberdir" diyerek habersizligini inkar etmesidir.

Biraz daha sasirtici olan sey ise, Tanri'nin: "Biz Muhammed'i okumasi yazmasi olmayan bir peygamber olarak seçtik; çünkü okumasi yazmasi olmus olsaydi, inkarci kisiler onun daha önce indirilmis Tevrat ya da Incil gibi kitaplari okuyup Kur'an'i yazdigini sanirlardi. Oysa ki Kur'an'i o, hiç bir yerden çalmamis, dogrudan dogruya bizden almistir" seklinde konusarak Muhammed'in okumasiz olusuna gerekçe ararmis gibi durumlara düsmesidir.

Aslinda böyle bir gerekçe dahi Tanri fikrini zedelemege yeterlidir, çünkü bilindigi gibi okumasiz olmak, okuma bilenler araciligiyle her hangi bir kitapta yazili olanlari ögrenip bunlari Tanri'dan gelmis vahiy'ler gibi göstermege engel degildir. Nitekim Kur'an Yahudilerin ve Hiristiyanlarin "kutsal" bildikleri kitaplardan alinma pek çok hükümleri kapsamaktadir. Islam kaynaklarindan ögrenmekteyiz ki Muhammed, Tevrat'i ve Incil'i iyi bilen kisilerden kendisine katipler seçmis, bazi katiplerine de "Ibranice" ögrenmelerini emretmistir. Bu itibarla, Kur'an'in, Tevrat'dan ya da Incil'den aktarilmis hükümlerle meydana getirilmedigini anlatmak için Muhammed'i okumasiz imis göstermenin kuskusuz ki faydasi yoktur. Hele din adami'nin söylemesine göre diger "peygamberleri'ni" okumuslar arasindan seçen ve hatta Süleyman "peygamber'e" kus'larin ve karinca'larin dilini ögreten bir Tanri'nin (bkz. K. 27 Neml 16) 510 Muhammed'i okumasiz birakmasi da ayrica anlasilmasi güç bir seydir.


VII) Din adami seriat verilerini belletirken, bunlarin genellikle siyaset ürünü seyler oldugunu kanitlar sekilde konusur ve böylece farkina varmadan bu verilerin "uhrevi" degil fakat "dünyevi" nitelikte olduklari sonucuna yönelmis olur.
Din adami'nin açiklamasina göre Kur'an, Tanri katinda bulunan Levh-i Mahfuz'da bulunan kitab'dir (Bkz. el-Hadid, 77; el-Buruç 21; el-Zuhruf 3); ve Tanri bu kitabi Muhammed'e "azar, azar indirmis, agir agir okumustur" (Furkan 32; Isra 106; Kiyamet 16-17).

"Pek iyi ama Kur'an Muhammed'e bir defada indirilmeliydi. Neden Tanri hepsini birden indirmemistir de azar, azar indirmistir?" diye sorulacak olursa (ki Muhammed zamaninda sorulmustur) din adami, yine Kur'an'a dayali olarak soru soranlari dinsizlikle suçlayip (örnegin Furkan Suresi'nin 32ci ayet'ini kullanip) isin içinden çikiverir. "Evet ama, insanlari diledigi gibi ve diledigi an dogru yola sokabilecek güçte bir Tanri hiç böyle bir mazeret beyan eder mi?" denecek olursa soru soranlari yine dinsizlikle suçlayip Kur'an ayet'lerini "Tanri sözleridir" diye belletmeye devam eder. Ancak ne var ki belletirken, muhtemelen farkinda olmadan Kur'an'in insan yapisi bir ser oldugu sonucuna yönelir; böylece kendisine yukardaki sekilde soru soranlari hakli çikarmis olur. Bir iki örnekle yetinmek üzere bazi ayet'lerin Kur'an'a alinisini, din adami'nin anlatisina dayali olarak açiklayalim.

Kur'an'in 111.ci Suresi, Ebu Leheb b. Abdi'l-Muttalib'in adina izafetle "Leheb Suresi" basligini tasir ve su satirlari içerir: "Ebu Leheb'in elleri kurusun, yok olsun! Mali ve kazandigi kendisine fayda vermez; alevli atese yaslanacaktir; karisi da boynunda bir ip oldugu halde ona odun tasiyacaktir" (K. 111 Leheb 1-5).

Kureys esrafindan sayilan Ebu Leheb, Muhammed'in amucasi olup Kureys'in ileri gelenlerinden Ebu Sufyan'in kizkardesi Cumayl bint Harb b. Umayya ile evlidir. Islam kaynaklarinin açiklamasina göre her ikisi de, Muhammed'in en fazla husumet ve düsmanlik besledigi kimselerdendir. Güya Muhammed, Tanri'dan: "Önce en yakin hisimlarini uyar" (K. 26 Suara 214) emrini alipta Safa (ya da Mina) tepesine çikarak oradan Mekke'li yakin hisimlarina muhtemel bir tehlikenin yaklasmakta oldugunu seslendiginde, Ebu Leheb kendisini: "Ey kahr olacisa, bizi bunun için mi buraya topladin?" diye azarlamistir. Söylendigine göre bu tarihten sonra Muhammed'e karsi husumetini her firsatta ortaya vurmustur. Örnegin Kureysliler, Muhammed'in mensup bulundugu Beni Hasim kabilesine karsi, onlardan kiz alip vermemek ve onlarla alis veris etmemek üzere, karar verip düsmanlik güttükleri zaman Ebu Leheb onlara yardimci olmustur 511. Karisi Cumayl' da bu düsmanligi kiskirtmak için çalismistir. Söylendigine göre bir aralik Muhammed, Cibril'in bir süre kendisine görünmekte gecikmesinden sikayet ettiginde Cumayl onu alaya almis ve: "Seytani Muhammed'e gelmekte agirlasti" diye konusmustur. Onun bu konusmasi üzerine bazi kimseler Tanri'nin Muhammed'i unuttugunu ya da ona darildigini söyler olmuslardir. Ve iste bundan dolayidir ki Muhammed onlara karsi kin beslemis ve bu kinini her vesile ile dile getirmistir. Söylendigine göre Ebu Leheb'in ölümü haberini aldigi zaman yukarda degindigimiz gibi: "Ebu Leheb'in elleri kurusun, yok olsun! Mali ve kazandigi kendisine fayda vermez; alevli atese yaslanacaktir..." (K. 111 Leheb 1-5) seklindeki ayet'in indigini bildirmistir 512. Dikkat edilecegi gibi ayet, Ebu Leheb'in ölümünden dolayi Muhammed'in sevincini açiga vurur niteliktedir.

"Seytani Muhammed'e gelmekte agirlasti" diye konusan Cumayl hakkinda da, yine Leheb Suresi'ne: "karisi da boynunda bir ip oldugu halde ona odun tasiyacaktir" (K. 111 Leheb 1-5) seklinde ayet koyarken, Tanri'nin kendisini unutmadigina dair Duha Suresi'ne de sunu koymustur: "Kusluk vaktine and olsun; Sükuna erdigi zaman geceye and olsun ki Ey Muhammed! Rabbin seni ne birakti ve ne de sana darildi" (K. 93 Duha 1-3).

Hemen ekleyelim ki Muhammed'in Ebu Leheb'e karsi besledigi husumet'in nedenlerini Islam kaynaklari fazlasiyle abartarak ortaya vururlar. Çünkü gerçek o'dur ki Ebu Leheb, her ne kadar Muhammed'in yalanci ve Kureys arasinda kindarlik yaratici bir kimse oldugunu söylemekle beraber, çogu zaman ona yardimci da olmamis degildir. Özellikle Kureysli'ler Muhammed'in davranislarindan dolayi Muhammed'i koruyan Ebu Talib'e çattiklari zaman Ebu Leheb onu Kureyslilere karsi daima savunmus ve korumustur. Bunu yapmakla ayni zamanda Muhammed'e de yardimci oldugu kuskusuzdur. Ancak ne var ki Muhammed onu, Islam'a girmedi ve kendisini çesitli vesilelerle elestirdi diye düsman bilmis ve Kur'an'a yukardaki ayet'leri koymustur.

Muhammed'in düsmanlik besledigi kisilerden bir digeri Ebu Cehl' dir ki, din adami'nin söylemesine göre Mekke döneminde iken Muhammed'in namaz kilmasina ve kildirmasina engel olanlardan biridir. Oysa ki Ebu Cehl aslinda Muhammed'le uzlasma siyaseti gütmek isteyenlerden biridir. Nitekim bir def'asinda: "(Ey Muhammed) bizi elestirmeyi birak, bizi de , tanrilarimizi da hiçbir sekilde tenkit etme, biz de seni Rabbinle basbasa birakalim" 513 demis, fakat Muhammed onun bu teklifine yanasmamistir. Yanasmayinca da Ebu Cehl ve taraftarlari Muhammed'e karsi husumet siyasetine yönelmisler, onu yalancilikla, saldirganlikla ve erkek çocugu olmadigi için "nesli kesiklikle" (güdük'lükle) suçlayip alaya almislardir. Bundan dolayidir ki güya Tanri Ebu Cehl hakkinda söyle konusmustur: "(Muhammed'i) namaz kilmaktan men eden kimse, Allah'in her seyi görmekte oldugunu bilmez mi? Ama bundan vazgeçmezse, and olsun ki onu perçeminden, yalanci ve günahkar perçeminden Cehenneme sürükleriz; o zaman kafadarlarini çagirsin. Biz de zebanileri çagiracagiz" (K. 96 Alak 14-19).

Bu dogrultuda olmak üzere Hacc Suresi'ne de Tanri'nin Ebu Cehl'i "rezillikle" asagilattigini anlatan su ayet vardir: "Bilmeden, dogruya götüren bir rehberi olmadan, aydinlatici bir Kitabi da bulunmadan Allah yolundan saptirmak için büyüklük taslayarak Allah hakkinda tartisan insan vardir. Dünya'da rezillik onadir. Ona kiyamet günü yakici azabi tattiririz. Ona -'Bunlar senin yaptiklarindan ötürüdür-' denir" (K. 22 Hacc 8-10). Dikkat edilecegi gibi burada Tanri, hani sanki Ebu Cehl ile cebellesmektedir: "(Ebu Cehl) kafadarlarini çagirsin. Biz de zebanileri çagiracagiz" diyerek onunla adeta agiz kavgasina girismis gibidir

Söylemeye gerek yoktur ki "Yüce" oldugu kabul edilen bir Tanri'nin, kendi kul'lari ile bu sekilde cebellesebilecegini düsünmek zordur. Ancak ne var ki din adami, Tanri'yi bu sekilde konusurmus gibi tanimlayan bu hükümleri, Muhammed'in çikarlar siyasetinin geregi olmak üzere Kur'an'a sokulmus gibi göstermis olmaktadir.

Yine din adami'nin bellettigine göre Muhammed'in "yalanci" ve Kur'an'in da onun "uydurmasi" oldugunu söyliyen Velid b. Mugire hakkinda Tanri söyle konusmustur: "Ey Muhammed! kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan ogullar verdigim o kimseyi Bana birak, cezasini Ben vereyim. Bir de verdigim nimetten arttirmami umar. Hayir, hayir, çünkü o Bizim ayet'lerimize karsi son derece inatçidir. Onu sarp bir yokusa sardiracagim. Çünkü o düsündü, ölçtü biçti, cani çikasi, ne biçim ölçtü biçti? Cani çikasi, sonra yine ne biçim ölçüp biçti! Sonra bakti, sonra kaslarini çatti, suratini asti, sonra da sirt çevirip büyüklük tasladi. -'Bu... Kur'an yalnizca bir insan sözüdür-' dedi. Iste bu adami yakici bir atese yaslayacagim. Yakici atesin ne oldugunu sen ne bilirsin? O, ne geri birakir, ne de azab'dan vazgeçer. Insanin derisini kavurur..." (K. 74 Müddessir 11-27).

Buna benzer satirlara Kalem Suresi'nde de rastlanir ki söyledir: "Ey Muhammed! Diliyle igneleyen, kovuculuk eden... çok yemin eden, alçak zorbaya... soysuzlukla damgalanmis kimseye, mallari, ögullari vardir diye aldiris etmeyesin. Ayetlerimiz ona okundugu zaman -'Öncelerin masalidir-' der. Onun havada olan burnunu yakinda yere sürtecegiz" (K. 68 Kalem 10-16). Din adami'nin söylemesine göre bu ayet'lerde sözü edilen kisi Velid b. Mugire 'dir: Tanri güya bu kisiyi, Muhammed'e karsi iyi davranmadi, onu yalanci saydi ve Kur'an'i Tanri sözü olarak tanimadi diye yukardaki sekilde küfürlere bogmaktadir.

Yine söylemege gerek yoktur ki "Yüce" oldugu kabul edilen bir Tanri'nin agzindan yukardaki tarzda sözler çikabilecegini düsünmek zordur. Olsa olsa bu sözler, kendisini yalancilikla, ya da masal uydurmakla damgalayan kimselere karsi Muhammed'in tepkisini dile getiren insan yapisi seylerdir.

Yine bunun gibi, Kur'an'in: "Onlari çarptikça çarpacagimiz gün öcümüzü süphesiz aliriz" (K. 44 Duhan 13-14,16) seklindeki ayet'lerini de Muhammed, kendisi hakkinda "O bir deli'dir" diye konusanlara cevap olmak üzere Kur'an'a koymustur.

Yine din adami'nin Beyzevi gibi kaynaklara dayali olarak söylemesinden anlasilmaktadir ki Tevbe Suresi'nin 61 ve 65 ci ayet'lerini Muhammed, "munafiklarin" kendi aleyhinde konusmalari nedeniyle koymustur. Güya bir aralik munafiklardan bazilari "Muhammed her isittigi seye inanir" diye konusmuslar ve bunu üzerine Kur'an'a su ayet girmistir: "(Munafiklardan bazilari) Peygamberi rencide ederek onun her duydugu seye inandigini söylerler. De ki -'O sizin hakkinizda iyiyi duyucudur-'..." (K. 9 Tevbe 61).

Yine din adami'nin bildirmesine göre güya Muhammed Tebük seferine çikacagi sirasida munafiklardan bir gurup "Su adamin haline bakin. Sam saraylarini feth etmek istiyor. O nerde, Sam saraylarini fethetmek nerde!" diye konusurak onu küçümserler. Bu konusulanlari güya Tanri duyar ve Muhammed'e haber verir: Muhammed konusanlari çagirtir ve kendisiyle alay etmelerinin nedenini sorar. Onlar da "Yolculuk zahmetini unutturmak için sakalasiyorduk" derler. Bunun üzerine Muhammed su vahy'in indigini söyler: "Eger onlara (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, -'Biz sadece lafa dalmis sakalasiyorduk-' derler. De ki -Allah ile, O'nun ayetleriyle ve O'nun Peygamberi ile mi alay ediyorsunuz?-" (K. 9 Tevbe 65).

Öte yandan Kur'an'in Kevser Suresi'nin de çikarlar siyasetine dayali olmak üzere kondugu anlasilmaktadir. Gerçekten de bu ayet'de sunlar yazili: "Aziz peygamberim! Biz sana Kevser verdik. Sen Rabbin rizasi için namaz kil ve kurban kes. Süphesiz ki sana adavet edenlerin (kin besleyenlerin) adi sani ortadan kalkacaktir" (K. 108 kevser 1-3).

Burada geçen "Kevser" sözcügü "bereket", "bolluk" anlaminda olup güya Cennet'te inci yatagi üzerinde akan büyük bir nehrin adidir. Din adami'nin anlatmasina göre Tanri bu nimet'leri Muhammed'e vermistir ve vermesinin nedeni de onun erkek çoçuk sahibi olamamasindandir. Gerçekten de Muhammed'in, Hatice'den dört kiz ve bir oglan ve Marya adindaki cariyesinden de Ibrahim adinda bir oglu olmus ve fakat oglan çocuklar çok küçük yaslarda ölmüslerdir. Oysa ki Muhammed, oglan çocuk sahibi olmayi çok dilemis, bir türlü edinememistir. Edinemedigi için bir çok kimseler Muhammed hakkinda "Ashab'a Muhammed'ün Ebter" (yani "Artik Muhammed sonsuz sabah oldu") diye konusmuslardir. "Ebter" sözcügu arapça'da "nesli kesik", "güdük" anlamina gelir ki erkek çocugu olmayanlar için, ve biraz da hakaret olsun diye kullanilir.

Ve iste din adami'nin söylemesine göre Tanri güya erkek çocugu olmadi diye Muhammed'i teselli etmek istemis ve onun hakkinda "Ebter" diyenlere inat olsun için Cennet'teki Kevser'i verdigine dair yukardaki ayet'i göndermistir. Oysa ki söz konusu ayet'ler, hem Muhammed'in aleyhinde konusanlari sindirmek ve hem de Tanri'nin Muhammed'e, erkek çocuk yerine çok daha büyük nimet olmak üzere Kevser'i verdigi kanisini yaratmak üzere, ve günlük siyasetin icabi olarak konmustur.

"Pek iyi ama eger Tanri Muhammed'i sevinçli kilmak, mutlu yapmak istiyor idiyse neden onun çok ister oldugu oglan çocugu vermemis, ya da verdiklerini küçük yasta iken yok etmistir?" diye soru sormak isteyenler, kuskusuz ki bu soru'nun yanitini yukarda söz konusu ayet'lerin, "çikarlar" siyaseti'nin bir geregi olmak üzere düzenlenmis olup insan yapisi nitelikte bulundugunu düsünmekte bulacaklardir.

"Müslüman" ya da "Kafir" olmanin Tanri'nin keyfine bagli bir sey olduguna dair Kur'an'da yer alan çogu ayet'ler bakimindan da ayni seyleri söylemek mümkündür. Söyleki:

Daha önce de gördügümüz gibi din adami Kur'an'in: "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islamiyete açar; kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar..." (K. 6 En'am 125) ya da: "Tanri dileseydi hepinizi dogru yola eristirirdi" (K. 6 En'am149) ya da "Allah isteseydi sizi tek bir ümmet yapardi. Ama o istedigini saptirir, istedigini dogru yola eristirir" (K. 16 Nahl 93) seklindeki ayet'lerine dayanarak Tanri'nin keyfiligini dile getirir. Getirirken de bu ayet'lerin, Islam disi birakilanlar için kondugunu söyler. Verdigi örnekler arasinda Muhammed'in amucasi Ebu Talib de vardir. Kureys'in ileri gelenlerinden olan Ebu Talib, Muhammed'in bütün israrlarina ragmen Islam'a girmekten daima kaçinmis ve atalarinin dininde kalmayi tercih etmistir. Hastalanipta ölüm dösegine düstügünde Muhammed yanina gelmis, Islam olmasi için son bir kez istekte bulunmus, hatta ona Tanri nezdinde sefaatçi olacagini anlatmis fakat buna ragmen Ebu Talib kararindan dönmemistir. Din adami'nin Islam kaynaklarindan naklen söylemesine göre Tanri, güya bunun üzerinedir ki: "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islamiyete açar; kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar..." (K. 6 En'am 125) seklindeki ayet'i indirmistir. Bununla anlatmak istemistir ki Ebu Talib'in Islam olmayisinin sorumlulugunu Muhammed'te aramak dogru olmaz, çünkü Ebu Talib'in müslüman olmamasina sebeb Tanri'dir: Tanri onun kalbini Islamiyete açmamistir.

Oysa ki isin içyüzü böyle degil söyledir: Bilindigi gibi Ebu Talib, her zaman için Muhammed'e destek olmus, onu bir baba gibi yetistirmek yaninda Kureyslilere karsi da korumustur; bununla beraber hiçbir zaman müslüman olmayi aklinda geçirmemistir. Oysa ki Muhammed onun müslüman olmasi için çok ugrasmistir, çünkü onun sayesinde Kureysileri Islama sokmanin kolaylasacagini hesaplamistir. Ancak ne var ki basarili olamamistir. Olamayinca çevresindekilerin: "Bu nasil peygamberdir ki amucasini bile müslüman yapamaz" seklinde konusacaklarini ve böyle bir halde etrafa karsi prestijinin sarsilacagini hesaplayarak "Islam olup dogru yola girmenin" Tanri'nin keyfine kalmis bir is oldugunu belirterek Kur'an'a, biraz yukarda belirttigimiz ayet'leri koymustur ki bunlar arsinda özellikle su vardir: "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islamiyete açar; kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar..." (K. 6 En'am 125).

Diyanet yayinlarinda yer alan Islami verilerden anlasilmaktadir ki bu tur ayet'ler, Ebu Talib gibi müslüman olmaktan kaçinan kimseler vesilesiyle konmustur. Din adam'i bunun böyle oldugunu anlatirken, müslüman olup olmamanin kisi iradesine degil fakat Tanri iradesine bagli bir sey oldugunu anlatmak ister. Fakat farkinda olmadan söz konusu ayet'lerin günlük siyaset geregince düzenlendigi gerçegini ortaya vurmus olur.

Hemen ekleyelim ki, yukardaki hükümlerle çelisir nitelikte olmak üzere Kur'an'da, müslüman olup olmamanin kisi iradesine bagli bir is oldugunu anlatir nitelikte, ayet'ler de yok degildir ki bunlar, yine çikarlar siyasetinin bir baska tezahür seklidir. Örnegin: "Islediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardir. Her kese islediklerinin karsiligi ödenir...Inkar edenler, atese sunulduklari gün onlara: -'... yoldan çikmanizin karsiliginda alçaltici bir ceza göreceksiniz-' denir" (K. 46 Ahkaf 19-20) seklinde ya da "Basiniza gelen her hangi bir müsibet, ellerinizle islediklerinizden ötürüdür" (K. 42 Sura 30) ya da "Iste orada her kes , dünyada yapmis oldugunu bulur" (K. 10 Yunus 21-30,52) diye okunan ayet'ler bunun kanitidir. Bu tür ayet'leri Muhammed, müslüman olmanin Cennetlere ve mükafatlara erismek gibi "iyi" ve olmamanin ise Cehennem'e gitmek gibi "kötü" bir is yapmak oldugunu anlatmak için koymustur. Beyzevi gibi Kur'an yorumcularina göre yukardaki ayet'ler, Ebu Bekir ile oglu Abdurrahman'in müslüman oluslari vesilesiyle yerlesmistir. Bilindigi gibi Ebu Bekir, Muhammed'in "peygamber" olarak ortaya çikisindan iki yil sonra müslüman olmus, fakat oglu Abdurrahman, ana ve babasinin israrlarina ragmen önceleri olmak istememis ve bu yüzden anasina babasina "öf ikinizden size" diye isyankar olmustur. Olunca da Muhammed Kur'an'a, müslüman olmaktan kaçinanlarin Allah'in azabina ugrayacagina dair ayet'ler koymustur ki bunlar arasinda Ahkaf Suresi'nin 17-18 ayet'leri vardir ve söyledir: "Annesine, babasina -'Öf ikinizden, benden önce nice nesiller gelip geçmisken beni tekrar diriltilmemle mi tehdit ediyorsunuz?-' diyen kimseye anne ve babasi: -'Sana yaziklar olsun! Inan dogrusu Allah'in sözü gerçektir-' dedikleri halde: -'Bu Kur'an ötekilerin masallarindan baska bir sey degildir-' diye cevap veren kimse gibiler, iste onlar... Allah'in azab vadinin aleyhlerinde gerçeklestigi kimselerdir" (K. 46 Ahkaf 17-18).

Fakat daha sonra Abdurrahman müslüman olmus ve bunun üzerine Muhammed, diger Araplara onu ve babasini örnek göstererek ayni yolu seçmeleri halinde ayni mükafatlara konacaklarini anlatmak istemis ve Kur'an'a: "Islediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardir. Her kese islediklerinin karsiligi ödenir..." (K. 46 Ahkaf 19-20) seklindeki ayet'leri yerlestirmisir. Böylece kisileri Cennet'e kavusma arzusu ya da Cehenneme gitme korkusu karsisinda seçim yapma sorumlulugunda birakmak istemistir. Fakat bu siyasetin basarili olmamasi ve örnegin kendi amucasi Ebu Talib gibi kimselerin direnmeleri üzerine, kendisine basarisizlik damgasi vurulmasin diye baska bir siyaset izlemis ve bu kez Kur'an'a, biraz yukarda degindigimiz gibi, "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islamiyete açar; kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar..." (K. 6 En'am 125) seklinde ayet'leri yerlestirmistir. Böylece farkli durumlara uygun günlük siyaset geregince Kur'an'a, birbirine zit ve birbiriyle çelisir nitelikte ayet'lerin girmesine vesile olmustur.

Günlük siyaset geregince Kur'an'a giren ayet'ler konusunda verilebilecek diger ilginç bir örnek Muhammed'in Zeyneb bint Cahs ile evlenmesi olayidir ki Ahzab Suresi'nde geçer. Bu olayin din adami tarafindan Kur'an egitimi olarak belletilmesi söyledir:

Zeyneb bint Cahs, (ki ilk adi Barra iken daha sonra Muhammed tarafindan Zeyneb olarak degistirilmistir) Muhammed'in halasi Umayma bint abd al-Muttalib'in kizidir. Muhammed onu Zeyd ile, yani kölelikten gelme kendi ogullugu ile evlendirmek ister. Zeyd, ilk önce Muhammed'in karisi Hadice'ye hediye edilmis olup Hadice'nin de Muhammed'e hediye ettigi bir köledir. Asil adi Zeyd b. Harise iken, Islamiyeti ilk kabul edenlerden biri olmasi nedeniyle, Muhammed onu azad edip kendisine ogulluk edinmis ve adini da, Zeyd Ibn Muhammed olarak (yani "Muhammed'in oglu Zeyd" ) seklinde degistirmistir. Çünkü Arap gelenegince "ogul" edinilen kisiler, kendilerini ogul edinenlerin gerçek oglu sayilir, onun adini alir ve mirasçisi olurdu. Öte yandan ogul edinen bir kimse, ogullugunun bosadigi ya da dul biraktigi kadinla evlenemezdi; bu tür evlilikler haram sayilirdi.

Kendisine ogul edindigi Zeyd'i, halasi'nin kizi Zeyneb ile evlendirmege kalkistigi zaman Muhammed, Zeyneb'in erkek kardeslerinin muhalefeti ile karsilasir. Bunlar Zeyd gibi azadli bir kölenin, kardesleriyle evlendirilmesine karsi olduklarini bildirirler. Kardeslerinin etkisi altinda kalan Zeyneb de düsünüp karar vermek için süre ister. Fakat Muhammed Zeyd'in Zeyneb'le evlenmesi kararinda israrlidir. Kararini geçerli kilabilmek için Kur'an'a su ayet'i koyar: "Allah ve peygamberi bir seye hükmettigi zaman, inanan erkek ve kadina artik islerinde baska yolu seçmek yarasmaz. Allah'a ve peygambere baskaldiran süphesiz apaçik bir sekilde sapmis olur" (K. 33 Ahzab 36).

Bu hükme uyarak Zeyneb, Zeyd ile evlenmeyi kabul eder ve evlenir. Her ne kadar din adami bu evliligi "mutsuz" bir evlilik imis gibi göstermek isterse de yalandir. Zeyd, esi Zeyneb'ten ne kadar hosnud ise Zeyneb de ondan o kadar hosnud olmalidir ki söylendigine göre ondan bir de çocugu olmustur.

Taberi, Ibn Ishak ve Vakidi vs... gibi kaynaklarin bildirmesine göre, Hicret'in 5.ci yilinda, günlerden bir gün Muhammed, ziyaret etmek maksadiyle Zeyd'in evine gittiginde kapiyi açan Zeyneb'in yari çiplak güzelligine vurulur ve ona asik oldugunu ihsas eder. Taberi'nin ünlü yapitinda söyle yazili: "Tanri elçisi günün birinde Zeyd'i aramak üzere onun evine geldi. Kapida yünden örülmüs bir perde asili bulunuyordu. Rüzgar perdeyi kaldirdi. O zaman Zeyneb odasinda çiplak bir halde bulunuyordu. Tanri elçisinin gözü ona ilisti, güzelligi hosuna gitti ve kalbinde iz birakti" 514.

Her ne kadar bazi seriatçilar Muhammed'in Zeyneb'le, sirf kocasi ile iyi geçinemedigi ve kocasi tarafindan bos edildigi için evlendigini, yoksa ona asik olma gibi bir duruma düsmedigini bütün bunlarin Hiristiyan misyonerler tarafindan uydurulmus seyler oldugunu söylerlerse 515 de yine yalandir. Çünkü Muhammed'in Zeyneb'e yukarda anlatildigi sekilde asik düstügünü bildiren kaynaklar hep Islam kaynaklaridir. O kadar ki, bu kaynaklar Muhammed'in Zeyneb'i yari çiplak halde görüpte yukardaki sekilde konustugunu belirttikten sonra bir de duygularini gizleyemiyerek: "Kalbleri degistiren Tanri kutludur" diye mirildandigini ve bu söylediklerinin Zeyneb tarafindan isitildigini bildirirler. Nitekim Zeyneb, aksam Zeyd eve geldiginde Muhammed'in ziyaretiyle ilgili olarak söyle der: "Eve girmesini rica etti isem de girmedi... Kapidan ayrilirken -'Tanri'yi her eksiklikten tenzih ederim; kalbleri degistiren Tanri kutludur-' diyordu" 516

Bunlari dinleyen Zeyd, Muhammed'in Zeyneb'e asik oldugunu anlamistir; derhal evden çikarak Muhammed'in yanina gelir ve : "Ey Tanri elçisi! evime geldigini söylediler; babam ve anam sana feda olsun, eve girmeliydin, Zeyneb hosuna gitmis olabilir, hosuna gitti ise onu bosarim" der. Muhammed kendisine sorar: "(Zeyneb ) hakkinda bir süpheye mi düstün?" . Zeyd söyle yanit verir: "Ey Tanri elçisi! Hiç bir hususta ondan süphelenmedim; ondan hayirdan baska birsey görmedim" 517. Görülüyor ki Zeyd ile Zeyneb'in arasinda her hangi bir geçimsizlik, bir uzlasmazlik diye bir sey yoktur ve Zeyd karisindan pek hosnudtur. Muhammed ona: "Esinden ayrilma" diye yanit verir. Buna ragmen Zeyd esini bosar, çünkü güya kendisine artik karisindan igrenme hali gelmistir.

Zeyneb'in evlilik durumu sona erdigi için Muhammed'in, onunla evlenmesi artik mümkündür; fakat ortada bir engel vardir ki o da Arap gelenegine göre ogul edinen kimselerin, kendi ogulluklarinin karilariyle evlenemeyeceklerini öngören haram hükmüdür. Bu hüküm degismedikçe Zeyneb'le evlenmesi söz konusu olamayacaktir. Ancak ne var ki Zeyneb'le evlenmekte kararlidir. Aradan çok geçmeden bir gün, Ayse'nin yaninda iken, bir aralik bayginliklar geçirir gibi olur. Ayildigi vakit gülümsiyerek: "Zeyneb'in yanina gidip, kim müjdeler? Yüce Tanri onu benimle evlendirdi" der ve Tanri'nin kendisine Zeyneb'le evlenmeyi "farz" kildigini ve aslinda evlendirdigini söyliyerek su ayet'leri Kur'an'a koyar: "Ey Muhammed! Allah'in nimet verdigi ve senin de nimetlendirdigin kimseye (yani Zeyd'e): -'Esini birakma, Allah'tan sakin-' diyor, Allah'in açiga vuran seyi içinde sakliyordun. Insanlardan çekiniyordun... sonunda Zeyd esiyle ilgisini kestiginde onu (yani Zeyneb'i) seninle evlendirdik, ki, evladliklari, esleriyle ilgilierini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda mü'minlere bir sorumluluk olmadigi bilinsin. Allah'in buyrugu yerine gelecektir" (K. 33 Ahzab 37) .

Bu ayet, kuskusuz ki bir takim kisilerin: "Muhammed evli bir kadini kocasindan bosatip onunla evlendi" ya da "Muhammed kendi ogullugunun karisini aldi" seklindeki ithamlari önlemege yeterliydi. Fakat Muhammed, Zeyneb ile evlenmenin kendisi için Tanri emrini yerine getirmek oldugunu bu itibarla kendisine hiç bir suretle sorumluluk gelmeyecegini biraz daha açikliga kavusturmak üzere su ayet'i ekler: "Peygamber'in Allah tarafindan emrolunani yapmasindan dolayi Peygamber'e hiçbir vebal teveccüh etmez... Allah'in emri, olup bitmis kat'i bir fermandir..." (K. 33 Ahzab 38).

Ogul edinilen kimselerin, gerçek ogul gibi kabul edilmelerini, ve kendilerini ogul edinenlerin mirasçisi sayilmalarini, onlarin adini almalarini öngören Arap gelenegini kaldirmak için de Kur'an'a su ayet'leri koyar: "Allah...evlatliklarinizi da ogullariniz gibi tutmanizi mesru kilmamistir. Bunlar sizin dileklerinize doladiginiz bos sözlerdir. Allah gerçegi söylemektedir; dogru yola O eristirir..." (K. 33 Ahzab 4)".

Gerçek anlamda kendisinin Zeyd'in öz babasi olmadigini herkesin bildigini bilmesine ragmen Muhammed, sirf bu hususu da Tanri buyrugu ile açikliga kavusturmak maksadiyle su ayet'i ekler: "Muhammed içinizden her hangi bir adamin babasi degildir" (K. 33 Ahzab 40).

Bu olaylardan sonra Zeyd'in, "Zeyd Ibn Muhammed" (yani "Muhammed'in oglu") diye çagirilmasinin dogru olmadigini düsünür ve degistirmek üzere Kur'an'a su ayet'i sokar: "Evladliklari babalarina nispet edin, bu Allah katinda en dogru olandir. Eger babalarinin kim oldugunu bilmiyorsaniz, bu taktirde onlari din kardesi ve dostlariniz olarak kabul edin" (K. 33 Ahzab 5).

Bu hüküm geregince Zeyd'i artik ogullugu olarak degil fakat Harise'nin oglu olarak çagirmaya baslar. Böylece yillar boyu Zeyb Ibn Muhammed (yani "Muhammed'in oglu") diye bilinen Zeyd simdi Zeyd b. Harise (yani "Harise'nin oglu Zeyd") olarak çagirilmaya baslar.

Görülüyor ki Muhammed, güzelligine vuruldugunu kendi agzi ile söyledigi Zeyneb ile evlenebilmek için, yillar boyu uygulanmasina ses çikarmadigi bir çok Arab geleneklerini degistirmek yoluna gitmistir.

Din adamindan ögrenmekteyiz ki bu isler tamamlandiktan sonra tantanali bir dügün tertipleyerek pek çok kisileri nikah merasimine davet eder. Fakat davet edilmedikleri halde dügüne gelenler, üstelik de geç saatlere kadar oturup gitmek istemeyenler olur 518. Bundan fevkalade rahatsiz oldugu için, yine vahy geldi diyerek Kur'an'a su ayet'i koyar: "Ey iman edenler! Peygamberin evlerine, yemek vakti davetsiz olarak, izinsiz girmeyin. Fakat davetli oldugunuz zaman girin. Yemekten sonra dagilin. Birbirinizin sözüne dalip kalmayin. Bu hal peygamberi incitiyordu da kendisi bunu söylemekten utaniyordu, (Allah) ise sözün dogrusunda çekinmez...." (K. 33 Ahzab 53)

Bu vesile ile ekleyelim ki bütün bunlar hicret'in 5.ci yilinda olan seylerdir. Ogul'luklarin durumu ile ilgili Arap gelenegi de bu tarihte sona erdirilmistir. Daha baska bir deyimle din adami'nin söylediklerinden anlamaktayiz ki Tanri, Muhammed'i "peygamber" olarak gönderdigi tarihten onbes yil sonrasina gelinceye kadar söz konusu bu Arap gelenegini degistirmeyi düsünmemistir. Fakat ne zaman ki Muhammed Zeyneb'e asik olmustur, iste o zaman Muhammed'e söz gelmesin diye ogul edinenlerin, kendi ogulluklarinin esleriyle evlenmelerini mümkün kilmis, ve kilabilmek için de ogulluklarin gerçek anlamda "ogul" sayilmamalarini saglayici hükümler koymustur.

Gerçegi söylemek gerekirse ogul edinen kimselerin, kendi ogulluklarinin esleriyle evlenmelerini haram sayan Arap gelenegi aslinda iyi ve ahlaki bir gelenektir. Böyle güzel bir gelenegi degistirip bunun yerine "Ogulluklarinizin esleriyle evlenebilirsiniz" seklinde hüküm getirmek hiçte olumlu bir degisiklik sayilmaz. Bir kimse'nin, degil sadece kendi ogullugunun esine asik olup onunla evlenmesi ve fakat bir baska kisinin esine asik olmasi ve onunla nikahlanmasi bile onaylanabilecek seylerden degildir. Yüce oldugu kabul edilen bir Tanri'nin güzel ve ahlaki bir gelenegi kaldirip yerine hiçte böyle sayilamayacak olan bir baska gelenek yerlestirmesi düsünülemez. Üstelikte ogulluklarin esleriyle evlenmeyi haram sayan Arap gelenegi hicret'in 5.ci yilina gelinceye kadar (yani Muhammed'in "peygamber" olarak ortaya çikisindan 15 yil sonrasina kadar) uygulana gelmistir. Eger bu gelenek kötü bir gelenek idiyse , bu taktirde Tanri'nin bu gelenegi daha ilk baslarda ortadan kaldirmasi gerekmez miydi? Oysa ki bu gelenek hicret'in besinci yilina kadar uygulanmis ve Muhammed'in, yukardaki sekilde Zeyneb'e asik olup onunla evlenmesi vesilesiyle kaldirilmistir.

Görülüyor ki din adami'nin anlatmasina dayali olarak yukarda inceledigimiz ayet'lerin hepsi, Muhammed'in günlük siyasetinin icab'lari olmak üzere yerlesmis olmaktadir. Buna benzer daha nice örnekleri sergilemek mümkün. Hepsinin de kanitladigi sudur ki din adami'nin bellettigi sekliyle seriat hükümlerini "uhrevi" degil fakat "dünyev^i" nitelikte (yani insan yapisi) seyler olarak kabul etmek gerekir.