Kafkas Yollarında Hatıralar ve Tahassüsler

Yazar Ahmet Refik (Altınay) 17 Nisan-20 Mayıs 1918 tarihleri arasında içinde yabancıların da bulunduğu bir kurulun başkanı olarak Trabzon, Batum, Ardasa, Erzincan, Kars ve Ardahan’ı gezdi. 75 yıl önce işgalleri, ölümleri, yoklukları, yaşamış bir halkın acılarına, kentlerin yıkıntılarına tanık oldu. “Kafkas Yollarında Hatıralar ve Tahassüsler” adlı kitap, bu gözlemlerin bir ürünüdür.

Kitap, 1919 yılında eski yazıyla okura sunulmuştu. Kitabın değişik bölümlerinde yeni yazıyla basıma hazırlanıp kitaplaştığını bilmekteyiz. Dergimizde yayımlanan biçimi ise, bütünüyle aslına bağlı kalarak yapılmış, o dönemde yazarın kullandığı kimi eski sözcüklerin günümüzdeki karşılıkları ayraç içinde verilmiştir. Arkadaşımız Ahmet Özer’in hazırladığı bu çalışma için, bizlere söz konusu gönderen araştırmacı – yazar dostumuz İ. Gündağ Kayaoğlu’na, eski Trabzon fotoğraflarıyla yazıyı zenginleştiren araştırmacı ağabeyimiz Arslan Pulathaneli ve M. Reşat Sümerkan’a içten teşekkür ederiz.

Yazı: Ahmet Refik (Trabzon, 17 Nisan 1334) Çevriyazı: Ahmet Özer

Pulathane’nin yeşillikler içinde beyaz ve zarif binalarını gördüğümüz zaman, artık günlerce karlı dağlar seyretmekten kurtulduk. Trabzon uzaktan görünüyor. Karadeniz’in mavi suları sakin bir nisan güneşinin pembelikleri altında uyanıyor gibi. Şehrin beyaz evleri siyahlar içinde. Sahilde muntazam ve zarif binalar, yeşil çayırlar ortasında küme kümer serviler narin ve zarif minareler, tepelere doğru henüz çiçeklenmiş erik ve şeftali ağaçları görülüyor. Trabzon bir görüşte, kalbi tesir edecek (büyüleyecek) binaları, ağaçları, çayırları yüksek tepeleri yeşil sırtlar arasında kırmızı kışlalarıyla kendini derhal sevdirecek bir güzelliği cami (güzelliğe sahip). Evliya Çelebi’nin hakkı varmış: “Burası gül, reyhan ve erguvan açar” bir belde, daha doğrusu Karadeniz’in sakin suları kenarında yeşil bir dağın eteğinde çimenler arasında uzanmış, başında baharın en rengin (renkli) çiçeklerinden yapılmış bir iklil (taç), güzel ve zarif bir kızı andırıyor. Bahar, şehrin simasını da şenlendirmiş. Aylarca Moskof istilası altında kalan, aylarca anavatandan uzakta yaşayan bu belde, şimdi bahar çiçekleriyle süslenmiş pürşevk ve sürur (sevinç) toplarıyla beşaşetiyle (güleryüzlülüğyle) kendisini mğtehasirane (özleyen) bir hürmetle ziyarete gelenleri selamlıyor. Fakat bu beşaşette, mecruh (yaralı) ve perişan bir kalbin acı tebessümleri bulunuyor. Trabzon yaralanmış,  Trabzon perişan. Trabzon manen, maddeten bir harabezar (yıkıntı yeri). Başında zarif çiçekleriyle görülen bu kız, güzel ve cazip simasını ancak ikliller (taçlar) içinde mütessim gösteriyor. Fakat bilseniz, içini bilseniz, vücudunu görseniz, mermilerden, katil ellerden hunriz (kan dökücü) parmaklardan ne cerihalar (yaralar) almış ne darbeler yemiş, ne felaketler görmüş…

Perişan kıyafetli halk, büyük ve feci bir yangından sonra, sönen ocaklarını, yanan evlerini görmeye gelen, çocukluk hatıralarını muhafaza eden köşelerin mahvolduğunu acı bir tebessümle seyreden insanlar vaziyetinde. Ötede, önünde bir çuval fındık, fakir bir ihtiyar duvar diplerinde düşünüyor. Beride ufak sarışın, yalınayak çocuklar kirli yüzleriyle sokağın çamurları arasında koşuşuyor. Pejmürde kıyafetli yüzlerini sımsıkı örtmüş kadınlar, mini mini çarşaflı kızlarının elinden tutmuşlar, yokuşlardan bitabane (bitkin) çıkıyorlar. Kurtulan pek az bina var. Şehrin en muntazam, en el değmemiş binaları, kayaların dibinde Rum kilisesi, Rum mektebi, Rum mezarlığı ve ekseri Rum evleri. Eski Trabzon, kahraman Yavuz’un gençlik yıllarına şahit olan mahalleler, Bizans ve Osmanlı surlarının içi kamilen (tümüyle) tahrip edilmiş. Bu harabeler içinde denize müvazi (paralel) iki uzun yolun açılmış ve genişletilmiş olduğu görülüyor. Deniz kenarındaki mendirekte harabeler ortasında açılan yoldan başka yeni yapılmış bir şey yok.

Herşey, her köşe her ev, her sokak, her türbe tahrip edilmiş. Bu feci yangın enkazı ortasında camiler, çıplak minareleri, mezarlıklar kamilen kırılmış taşları arabalıklara tahvil edilmiş, meydanlarıyla, kalbe elem veriyor. Sokaklar teneke, eşya, aba çizme, Rus kalpakları, araba tekerlekleri, hayvan ölüleri, kiremit yığınlarıyla dolu. Bir zamanlar mesut ailelerin pür şevk ve tarab (sevinçli) yaşadıkları bahçeler şimdi yıkılmış, enkaz ortasında çıplak kalmış, duvarlarında yabani otlar çıkıyor. Bahar bu harabenin ortasına da çiçeklerini serpmiş kah Debbağhane Deresi’nin (Tabakhane Deresi) sarmaşıklar, sarı çiçekler,  yüksek kayalar arasında uğuldaya uğuldaya gelen sedası, kah harabeler ortasında beyaz çiçekleriyle gülen bir erik ağacının yeşil tomurcuklu dalları üzerinde bir kuşun hazin avazı işitiliyor. Hiçbir evin ahşap kısmı bırakılmamış. Bazen bir çatının tahtaları yarı sökülmüş, bazen bir evin çinkoları kamilen sökülmek istenirken bırakılmış. Sokaklarda iri iri fareler aç ve mütereddid (kararsız) dolaşıyor. Koyu nefti dingilleri havaya dikilmiş cephane arabaları yolları kapıyor. Camiler elim bir halde. Hemen kaffesi (tümü) de ahıra tahvil edilmiş, içlerinde dört-beş parmak kalınlığında gübre serilmiş. Mihrapları, minberleri ahşap kısımları kamilen kırılmış kelime-i tevhidleri parçalanmış. Duvarlara yazılan Rusça yazılarla beraber yapılan resimler pek şeni! (yakışıksız). Bu resimlerde Türk kadınlığı tahkir ediliyor. Minarelerden  bazıları kırılmış, bazılarının kıymettar oymalı şerefeleri parçalanmış, iç kale camii ahırdan başka bir şey değil. Yanındaki susuz ve kırık çeşme üzerinde şu satırlar okunuyor:

“Es sultan il azm-ı sultan ibni sultan Süleyman

İbni Selim Han bin Beyazıt Han halledehu mülke sene 935”

İskele yanındaki mezarlık dümdüz. İçine büyük bir tiyatro yapılmış. Belediye Bahçesi cesim (kocaman) bir araba merkezi. Çarşı ıssız ve karanlık. Mağazalar bomboş, bazılarının kilitleri kırılmış, kasaları süngülerle parçalanmış, her köşede elem ve şekavet (haydutluk) eseri var. Deniz kenarındaki kalede üç-dört Osmanlı topu, kalın tunç namlularıyla uzanmış duruyor. Ruslar burada üç-dört sahil topu bırakmışlar, onların da kamalarını almışlar. Bu tahribat, mezarlıklar arasındaki mühim türbelere kadar temil etmiş (yayılmış). Bu türbelerden biri de Gülbahar Sultan Türbesi. Gülbahar Sultan, Yavuz Sultan Selim’in validesidir. Şehaze Selim, babası vüzera halinde baziçe (oyuncak) olduğu sıralarda burada valilik ediyordu. Komnenosların çiçekli beldesi, latif seması, yeşil tepeleri Soğuksu mesiresi mavi deniziyle, Yavuz’un şair ruhunda bir incizap (cazibe) hasıl etmişti. Oğlu Sultan Süleyman’da Osmanlı tahtına calis olduktan sonra validesini Trabzon’a göndermiş. Trabzon nüfusunu tahrir etmiş (saydırmış). Batum sancağını Trabzon’a ilhak eylemişti. Yavuz’Un zevcesi bu güzel beldeyi pek sevdiği için oğlunun padişahlık zamanında bile Trabzon’da ömür sürmeyi tercih eylemişti. Validesi Gülbahar Sultan, Selim-i evvelin cülusundan yedi sene evvel Trabzon’Da vefat etmiş, imaret camiinin koyu servileri altına gömülmüştü. Üzerine yapılan türbe sekiz dılığlı (köşeli) zarif bir bina. Kapısının üzerine yazılan Farisi kitabenin son beyiti şudur:

“Rahmet-i daim büved nazil çüşud ez feyz-i Hakk

Geşt tarih-i vefateş rahmet-i daim berü”

Türbenin duvarları zarif resimlerle işlenmiş. Üst kısmına bir baştan öbğür başa kadar Allahü lailahe illahü… yazılmı. Türbe tamir olundukça badanalanmış, nakış çiçeklerin üzeri bu suretle kapatılmış. Son tahribattan bu türbe de müessir olmuş, türbenin pencereleri, mihrap mahalli kamilen parçalanmış. Duvarları kurşunla delinmiş, pencerelerinin tel kafesleri kaldırılmış, avizelerin ve kandillerin çıplak zincirleri hazin bir şekilde sarkıyor; hatta mezarda bir define saklı zannetmişler, Yavuz’un muhterem validesinin mezarını bile alt üst etmekten geri durmamışlar.

Her yer harap. Bu harabeler ortasında yetişen çimenler arasında bazen duvar diplerinde, üstü başı temiz kadınlar çocuklarıyla birlikte yiyecek arıyorlar; ellerinde bıçaklar ot topluyorlar, gıdalarını süprüntüler içinde bulmaya çalışıyorlar. Uzaktan ihtiyar bir kadın, arkasında bir bohça dolusu ot yüzünü çarşafıyla örtmüş, ağır ağır iniyor. Kadına, otu ne yapacağını sordum.Yanında ufak bir çocuk vardı, mütessirane yüzüme baktı.

-Yiyeceğiz, nideceğiz.

Dedi. Gölzerimiz yaşardı. Pek müteessirdi. Rus istilası esnasında Rum ve Ermeni vatandaşlarının mezaliminden adeta dilhundu (içi kan ağlıyordu). Onların tecavüzleri, hakaretleri yanında Moskof istilası bir nimetti. Latif bir Laz şivesiyle mütessirane anlattı: Rumalr ve Ermeniler tarafından kaıları mı tekmelenmemiş, çocukları mı öldürülmemişti! Hiçbir İslam sokağa çıkamaz olmuştu. Bir sene evvelki vatandaşlar, Ruslardan ziyade Moskof olmuşlardı.

Biraz öteden, ayağında şalvar ak sakallı bir imam yanımıza sokuldu. Kadının şikayetlerini o da ikmale başladı. Hoca, Rus istilası ısrasında Trabzon’da kalmış sivaboda yani hürriyetin ilanını görmüş. Hocaya:

-Trabzon’da veba varmış sahi mi?

Diye sordum, ciddiyetle cevap verdi:

-Onu doktorlar bilir. Bizim alametimiz serçe kuşudur. Serçe kuşu olursa hastaık yoktur. Şimdi çok şükür çok serçe var. Hastalık da yok!

Hocayı en çok müteessir eden Ermeniler. Filhakika bütün tertibat, Kafkas Ermenileriyle, Erzurum, Erzincan ve Van taraflarından Rusya’ya kaçan bilahare giren Ermeniler tarafından yapılmış. Rus idaresi hemen umumun rivayetine göre muntazam imiş. Halk yiyecek ve içecek tedarikinde hiç güçlük çekmemiş. Müskirat külliyen memnu imiş (sarhoş edici şeyler tümüyle yasakmış). Ruslar ahaliyi yol inşaatında çalıştırıyor. Bol bol para, ekmek, şeker ve çay veriyorlarmış. Hatta Ermeniler tarafından tasallut (sataşma) vaki olunca, şiddetle men ediyorlarmış. Halk Rus idaresinden hiçbir fenalık görmemiş. Fakat Bolşevikler zuhur edince, iş değişmiş. Rus neferleri, zabitlerini dinlememeye başlamışlar. İşte o zaman Ermeniler serbest kalmışlar. Bolşevikliğe suluk eden (meyleden) Rus neferleriyle birlikte yağmagerliğe ve bilhassa Türkler’e zulüm etmeye, ortalığı tahrip etmeye koyulmuşlar.Osmanlı ordusu yetişinceye kadar, her tarafı yakmışlar, yıkmışlar; ordunun yaklaştığınıhisseder hissetmez, ellerine geçen İslamları feci şekilde öldürmüşler, en güzel beldeleri harabezare çevirmişler. Trabzon bu tahribatın Karadeniz sahilinde feci bir numunesi. Sokaklarda görülen Rusça yazılar, elim bir istilanın acıklı kitabeleri gibi duruyor. Trabzon’da sönük bir hayat  var. Belediye Bahçesi’nin çıplaklığı karşısında, yalnız bir kahvehane var. Burası halkın ve zabitlerin merkezi. Bir tarafta halk, kendi kendilerine hasbihal ediyor; diğer tarafta esaretten kurtulmuş bir Macar ve Avusturya neferi, Kafkasya ahvaline dair malumat veriyor. Kars, ordumuz tarafından muhasara edilmiş. Bunlar Gürcülerle Ermenilerin Kars’ı ne suretle müdafaa ettiklerini, Gence ve Karabağ ahalisinin Osmanlı Ordusunun vürudunu (gelişini) ne türlü bir sabırsızlıkla beklediklerini hararetli bir lisanla anlatıyorlar.

Trabzon, muhtelif lisanlara merkez olmuş. Orada Türkçe, Rusça, Macarca mebzulen (çokça) söyleniyor. Bazen sokakalrda başında koca bir papak, yanında beyaz ve sarışın bir Rus kadını, iri bir Kazak zabitinin dolaştığı görülüyor. Bu Kazak zabit cesaretine mükafaten alıkonulmuş. Birgün iki Ermeni  Türklerden üç-dört kişiyi yakalamışlar. Deniz kenarına doğru götürmüşler hepsini de öldürmeye teşebbüs etmişler. Kazak bu hale dayanamamış, Türkleri bırakmalarını söylemiş, dinlememişler. Onun da dizginlerine sarılmışlar. Kazak bir darbede Ermenilerden birini öldürmüş, atından fırlamış, iri vücudu metin kollarıyla öbürünün de  hakkından gelmiş ve bu suretle Türkleri kurtarmaya muvaffak olmuş. Şimdi Bolşeviklik meselesi yatışıncaya kadar Osmanlı toprağından çıkmak istemiyormuş.

Trabzon’da sefaletten ve harabiden başka bir şey görülmüyor. Caddelerde, hatta kapı önlerinde at ölüleri var. Ufak çocuklar başlarında, sokaklarda bulunmuş Rus papakları, ayaklarında Rusların yarı bellerine kadar çıkan aba çizmeleri, çayırda oynuyorlar. Sefaletten bihaber harabeler ortasında, uçurtma uçuruyorlar.

Ardasa, 25 Nisan

 

Batum’dan ayrılmak, kalpte elem bırakmamak kabil değil. Bu müfarekat (ayrılma), sevilen bir vücuttan ayrılmak kadar elim. Fakat Batum’a tekrara kavuşmak ümidimiz büsbütün mahvolmadı. Batum’dan Trabzon’a oradan Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan, Artvin yoluyla Osmanlı vatanının harap ve perişan beldelerinden, eski toprakların sarı çiçekli yeşil ovalarından, Osmanlı hamasetinin tarihi merkezlerinden, Özdemiroğullarının, Lala Mustafa Paşaların, Ferhad Paşaların, Osmanlı saltanatını asırlarca idame ettirdikleri kaleler önünden geçecek, tekrar Batum’a döneceğiz. Şu halde Bartum’da içtimai hayatı, Rus irfanının ne tesirler icra ettiğini tetkik etmek için geniş bir zaman mevcut demek. Trabzon’a döndüğümüz zaman görülüyor ki, bir gün evvel gördüğümüz fakr u sefalet şehri arasında büyük bir fark var. Trabzon’un mazisini, Batum’un haliyle mukayese, kalpte acı bir teessür husule getiriyor. Trabzon, bir zamanlar medeni bir imparatorluğun merkeziydi. Anadolu’nun bir ucunda İstanbul, öbür ucunda Trabzon, kahraman Fatih’in zafer yollarına rekzettiği (diktiği) çiçekler ve güllerle müzeyyen iki zarif abide idi. Hakim Sinanlar Trabzon’da, Yavuz Sultan Selim’in Bizans surları içindeki muhteşem ve mutantan (alımlı) sarayında ebedi meclisler akdederken, Rusya’da müthiş bir çar, Rus kavmini vahşetten kurtarmaya çalışıyordu. Karadeniz’de ticaret için Yavuz’un huzuruna sefirler gösteren, niyaz mendanenameler (yalvararak) takdim eden çarların tebaaları, şimdi Osmanlılığın dört asırlık fütuhatlarını çiğnemişler, muazzam bir beldeyi harabeye çevirmişler, Yavuz’un muhterem anasının bile mezarını hak ile yeksan etmişler. Oh! Bu dayanılmaz, unutulmaz onulmaz bir yara. Trabzon’dan çıktığımız halde el’an (şu anda) müthiş bir istilanın enkazı görülüyor. Yol kenarlarında kamıştan çadırlar, araba parçaları, boş fişenk kovanları, at kafaları müthiş bir fil gibi yolun üzerine devrilmiş yol makineleri, kalbe elem veriyor. Bu melali (üzüntüyü) bir dereceye kadar teskin eden bir şey varsa tabiatın güzelliği Değirmendere vadisi cidden latif. Yeşil otlar, sarı çiçekler arasında kurbağaların keskin avazı işitiliyor. İki taraf kayalarla muhat (çevrili) bahar her tarafı yeşillendirilmiş. Dikilmemiş, ekilmemiş hiçbir yer yok. Fındık ağaçlarının körpe yeşillikleri, henüz tomurcuklanan çalılar arasında derenin çağıltısı kalbin mealini (sıkıntısını) olsun siliyor. Uzaklarda kara çamların beyaz ve levent gövdeleri altında çıplak ve siyah pencereleriyle evler görülüyor. Ruslar, bu evlerin camlarına varıncaya kadar götürmüşler.

Bütün vadi, Trabzonluların say’ine (gayretli çalışmasına) ve faaliyetine parlak bir nişane. Kayalara çarpan, çağlayan, akan, köpüren derenin sütünde, insan duramayacak derecede dik meyillerde, kadın çoluk, çocuk, üryan ve perişan, ellerinde beller, mevzun hareketlerle tarlalarını belliyorlar. Bu çalışan, ekmeğini topraktan çıkaran, evlatlarını muazzez vatanın müdaafası için hudutlara gönderen halk, görseniz ne perişan! Ayaklar çıplak, esvaplar lime lime, yüzler yanmış, eller insan eli olmaktan çıkmış. Göğüs, bağır açık, karınlar aç, muttasıl muttasıl çalışıyorlar. Tarlalarda genç ve dinç hiçbir erkek yok. Bu müthiş istiladan sonra harap kulübelerine dönen bedbaht köylüler bile ağarmış sakallarıyla, bükülmüş ve vücutlarıyla hafitlerinin (torunlarının) cansız ve kansız vücutlarını omuzlarına almışlar, güya yaşamak mesut olmak için yurtlarına dönüyorlar. Bazen yol kenarlarındaki yangın yerlerinde, felaketten kurtulan duvarlar üzerine yeni kerestelerden çatılar kuran köylüler görülüyor.

Ruslar, bu harabeler ortasında, Cevizli’ye kadar muntazam bir dekovil yapmışlar. Hattın geçtiği köprüler gayet muntazam. Dere, köprüler altında köpükler saçıyor, çağlaya çağlaya uzaklaşıyor. Yol gittikçe yükseliyor, çağıltı gittikçe uzaklaşıyor. Yolun kenarı, beyaz ve eflatun menekşeler, karabaşlar, sarı kır çiçekleriyle dolu. Hava daima bulutlu, güneşin feyyaz ziyası bir türlü kendini göstermek istemiyor. Aşağıda, köpükler saçan, daima çağlayan ve uğuldayan bir dere. Karşıda yamaçlarına kara çamlar tırmanan yüksek dağlar. Sonra medid (uzun) bir sükut. Bu sükutu ancak çalılara gizlenmiş bir kurşun, ara sıra gönülleri şenlendiren tiz ve tatlı sedası ihlal ediyor. Cevizlik harap. Bütün köy yangın yerinden başka bir şey değil.

Cevizlik’ten Hamsiköyü’ne kadar pek çok Rum köyleri var. Kısm-ı azamı (büyük kısmı) harap edilmemiş. Köylüler tarlalarında çalışıyor. Kiliselerinin kapıları sımsıkı kilitlenmiş. Ekserisi taştan, ufak bir kapı ile bir iki pencereyi ihtiva eden kiliseler, eski Bizans hayatını hatırlatıyor. Bu güzel ve feyyaz topraklarda halk aç ve sefil.

Hava bir türlü düzelmiyor. Kim bilir güneş olsa, bu dereler, bu vadiler, bu körpe fındık ağaçları güneşin parlak ziyaları (ışıkları) altında ne güzel görünecek! Fakat yağmur, hatta dolu, bir türlü eksik olmuyor. Yol yükseldikçe soğuk artıyor. Hamsiköyü’ne geldiğimiz zaman müthiş bir yağmur başladı, sabahlara kadar sürdü. Buluttan ve dumandan hiçbir taraf görülmüyor. Arada sırada duman sıyrılıyor, siyah çamların yüksek endamalrıgörünüyor. Zigana’ya kesif bir duman çökmüş. Bulutlar içinde ilerliyoruz. Uzakta, uzun bir mesafe bile görmek kabil değil. Muttasıl (devamlı) yağmurlar, sular, çamurlar içinde yükseliyoruz. Bazen bulut, bir duman gibi sıyrılıyor, o zaman yolun sol tarafında kesilmiş, yarılmış, hemen yıkılacakmış gibi kalbe korku veren kayalar üzerinde şebnemler içinde dağ menekşeleri, solda çamlarla dolu yeşil ve karanlık bir uçurum görünüyor. Bu uçurumun biraz ilerisine bakıldığı zaman, yeşil çamlar arkasında güya sisten mürekkep, mavimsi bir deniz var. Biraz sonra şiddetli bir kar başlıyor, eller üşüyor, dimağ bu latif manzaradan üşüye üşüye müstefit olmaya (faydalanmaya) çalışıyor. Zigana bir şiir. Yeşillikten, çamlıktan, çağıltıdan mürekkep bir levha. Sislerin içinden, çamların yeşil derinliklerinden tatlı bir uğultu geliyor. İspinozların bülbül gibi ötüşleri, sisler arasından işitiliyor. Nazar, hiçbir güzelliğe nüfuz edemiyor. Güya geçtiğimiz saat, Zigana aşk perilerinin zevkü tarab (şenlik) zamanıydı. Ormanların teranedar yeşillikleri üstüne sislerden, bulutlardan bir perde çekmişler, bu cennet bahçesinin yeşil çağlayanları, kuşların terennümleri, çiçeklerinin rebii (bahara ait) renkleri karşısında zevku sefa ediyorlar. İçeride bir ahenk var. Biz bu ahengi dışarıdan bir yabancı gibi dinliyoruz. Bazen güneş bir projektör gibi, sol taraftaki sarı yayla çiçeklerinin ıslak yaprakları üzerinden uçurumun sislerine doğru ziyalar saçıyor. O zaman kısa bir an içinde yeşil, zümrüt gibi bir yeşil derinlik, koyu yeşil çamlar, açık yeşil filizler, tirşe renginde, beyaz köpüklü dereler, sarı, eflatun ve beyaz çiçekler görülüyor. Nazar bu cazip güzelliğe doymadan, ruh bu tabii hüsünler (güzellikler) karşısında pür şi’r-i hayal dinlenmeden güneşin ziyası birdenbire kesiliyor, yağmur başlıyor, kar yağıyor, çamlar, ağaçlar herşey kayboluyor. Mütemadiyen yükseliyoruz. Hiçbir karlı tepe görülmüyor. Bir zaman oldu ki bu zevk ü şadi (zevk ve sevinç) sahnesinin üstünde cazip ve tatlı ikimavi göz göründü. Bu aşkın lezaizini (lezzetlerini) görmüş, sarı altın gibi sarı saçlarını omuzuna dökmüş başında beyaz bir tül, hüsnün bütün cazibelerine malik bir kadın gibiydi. Aşağıda kuşların terennümlerini, derelerin çağıltısını zevk ü şadi ahengini bırakmış, sislerin fevkinden bizi gözetiyor. Dikkat ettim: Karlı bir dağın kenarından mavi bir sema parçası meydana çıkmış,, üzerine beyaz bir bulut çökmüş. Artık Zigana’nın tepesine doğru yaklaşıyoruz. Bir zamanlar soğuk suyu, kalbin hararetlerini söndüren çeşmesiyle meşhur olan bu tepe, şimdi harap ordugah malzemesinden, kerih (pis) çamurlardan, enkazdan ve gübrelerden başka şeyi ihtiva etmiyor.

Zigana’da yol genişletilmiş. Çamlardan birçoğu telgraf direği, dekovil traversi için kesilmiş. Keçi çıkmayacak derecede yüksek tepelerden yontulup bırakılmış çamlar sırtlarda küme küme yatıyor. Yollarda Rusların yaptıkları kerets fabrikalarına, harap yol makinelerine tesadüf olunuyor. Bu imar arzusuna mukabil, harap edilmemiş de hiçbir Müslüman köyü yok. Yollarda ve köylerde hiçbir adam görülmüyor. Zigana’dan inildikçe karlı dağlar ve tepeler arasında kafile kafile kadınlara tesadüf olunuyor. Zigana Hanları bomboş. Fakir birkaç genç, evlerden birine sığınmışlar, yolculara Ruslardan kalma çayları pişiriyorlar. Biraz ötede Rus zeminlikleri görülüyor. İçlerinden birine Rus idaresi hengamında (sırasında) nasıl yaşadıklarını sorum. Şu cevabı verdi:

-Efendi. Urus bize bakıyordu, fakat yüreğimiz korkuda idi. Şimdi korku yok amma açlık kötü:

***

Yol döne döne iniyor. Bütün köyler harap. Halk; vatanlarını, evlerini, ana ocaklarını bırakmışlar, kimbilir nerelere gitmişler; nerelerde ölmüşler! Bu güzel Anadolu böylemiydi? Bir zamanlar bu ocaklardan da dumanlar tüter, bu ovalarda da sürüler otlar, bu evlerde de mesut aileler, kanaatle, fakat saadetle yaşarlardı. Şimdi her köşe bir mezar, her yer harabezar…

Ardasa’ya geldiğimiz zaman, harabeden başka bir şey görülmüyordu. Ortalık karardı; güneşsiz, gurupsuz, donuk ve soğuk bir akşam. Rusların tahribatından Ermen,lerin mezaliminden kalbe dehşet geliyor. İnsan bir fener direği görse darağacı zannediyor. Ardasa harap. Caminin içi, mezarlık kamilen perişan. Cami ile medrese ahıra tahvil edilmiş, mezarlığın bir kısmına kahvehane yapılmış. Sokaklar fişenk kovanlarıyla dolu. Burada Rus idaresi hengamında yaşayan Hasan Baba şehrin tüm menakıbına vakıf. Hasan Baba’nın rivayetine göre Ardasa eskiden cümbüşlü bir yermiş. Düğünler yapılır, zevkler edilir, türküler söylenirmiş. Köyün delikanlıları bazen coşarlar:

Ağa beni vurursun

Kız kolların kurusun

Ben nereye gidersem

Yine beni bulursun

Ey dereler dereler

Neler bilirum neler

Senin değildir benim

Koynundaki memeler

Türküsünün şen ve şakrak nağmeleriyle oynarlarmış. Şimdi bu nağmelerin hazin bir hatırası bile kalmamış. Ruslar burada pek çok insan öldürmüşler. Ordumuzun Kabaktepe muzafferiyeti Rusları çıldırtmış. Birçok ehli İslam Rumların teşviki yüzünden casuslukla itham edilerek nahak (haksız) yere öldürülmüş. Rumlardan bazıları Ruslara hasbi (gönülden) casusluk etmişler, kendilerini Moskof idaresi altında ebeddiyyen yaşayacak sanmışlar. Rus Bolşevikliği İslamların felaketini bir kat daha arttırmış. Hasan Baba diyor ki:

-Rusların hürriyet bayramları tuhaftı. Sokakalr o Rus karılarıyla doluydu. Boyunlarındaki çantlara kurdelalar doldurmuşlar, herkese takıyorlar, para topluyorlardı. Bir karı bana da geldi. Türkçe biliyordu. Kurdelayı takmak istedi, almadım.

-Devletimiz bize hürriyeti çoktan verdi, madama. Eyvallah. Bize lüzumu yok dedim. Karının yanındaki asker: “Ne diyor” diye sordu. O da Moskofça anlattı. İkisi gülüşe gülüşe yanımdan ayrıldılar. Buradaki zabitler hep karılarla gezerlerdi. Bilemem bu karılar kendi avratları mı yoksa emanet mi? Ama hürriyetten sonra zabitlerin de neşesi kaçtı. Neferler, generallerin bile nişanlarını söktüler. Efendi bir görseydiniz, her akşam Kazaklar şu derenin kenarına toplanırlar biteviye türkü çağırırlar, oynarlardı.

Baktım dere, muntazam bir köprü altından çağıl çağıl akıyor. Ardasa’da iki sıra dükkanların önü arabalarla dolu. Arabalardan biri, kimbilir hangi tabur doktorunun eşyasını taşıyor. İçinde bir insan kellesi, sırıtmış dişleriyle arabada gitmekten mahzuz (memnun) adeta gülüyor. Ortalık kararıyor. Ardasa’nın arkasından yüksek bir kaya, tepesinde taştan işlenmiş gibi zarif ince bir duvar, Romalılardan kalma bir kalenin kıymettar harabesi var. Köylüler, bu kalede kral kızının oturduğunu söylüyorlar. Sağda yüksek bir dağın böğründe sarı kayalar arasında ince bir kordon gibi dağı çeviriyor. Dükkanlar arasındaki yol muhacir arabalarıyla dolu. Akşam. Karanlık gittikçe artıyor, uzak bayırlardan araba sesleri geliyor.

 

Please follow and like us:

Enjoy this blog? Please spread the word :)