REŞAT D.TESAL

64 yıl önce mübadele ile İstanbul’a gelen ve sonra (başlıca uğraşı yargıçlık olan) “İlmiye”nin en üst basamaklarına çıkan bir göçmen çocuğu, o zamanın büyülü şehriyle tanışmasını anlatıyor. Yazının son bölümünü önümüzdeki sayıda yayınlayacağız.

BEN İstanbul’a, 1925 yılı Ağustos ayında geldim. O zaman henüz çocuk denecek yaşdaydım. Ancak, gurbet ellerde, ülkemizle ve biz Türk azınlığı ile devamlı uğraşan Yunanistan’da yaşamış, binbir kahır çekmiş bir kimsenin olgunluğuna da erişmiş durumdaydım. Merhum babamın zengin kitaplığında yer alan (Servet-i Ftinım, Musavver Terakki, Musavver Muhit, Resimli Kitap) ve diğer dergi koleksiyonlarındaki resimli yazılardan ve İstanbul’u görmüş yakınların anılarından şehir hakkında edinilmiş epey bilgim vardı. Yine, tükenmez bir okuma gücü ile, âdeta ezberler gibi hatmettiğim aynı kitaplıktaki çoğu Edebiyat-ı Cedidecilerin, özellikle Halit Ziya, Mehmet Rauf ve diğerlerinin, hemen hepsi İstanbul’un sayfiye semtlerinde yaşanmış romanlarından ve Tevfik Fikret ile öteki ozanların Boğazı, Adaları terennüm eden şiirlerinden edinilmiş, biraz da romantik duyguları bu olgunlukla durulayınca, benim İstanbul’a hangi his ve inanışlar içinde geldiğimi anlamak kolaylaşır.
İstanbul’a geliş nedenim ve seçilen seyahat yolu da kayda değer ölçüde en-teresandır. Bilindiği gibi, 1924, 25, 26 yılları Türk-Yunan azınlıklarının mübadele edildikleri dönemdir. 1925’de bizim aile de göçe hazırlanıyordu. Ancak uzak görüşlü babam, Selânik’teki Ali Paşa Türk Cemaat Okulu’nu bitirdikten sonra eğitimini özel derslerle sürdürmeye çalıştığı küçük oğlunu, tahsili daha fazla aksamasın diye, kendileri yola çıkmadan önce, İstanbul’da bir okula göndermeyi uygun bulmuştu. İşte bu kararı gerçekleştirmek amacı ile ben, ailemden önce, o sırada İstanbul’a dönmekte olan bir yakma emanet edilerek, mübadil taşıyan bir Türk gemisi ile yola çıkarıldım. Bu gemi, o zamanlar adı Seyrüsefain olan şimdiki Denizyollarının en iyi teknelerinden Giresun vapuru idi. Gerçi Devlet, mübadillerimizi taşıtmak için daha ziyade köhne araçlar kullanıyordu, amma benim şansıma ge-milerin oldukça iyi durumda olanı çıkmıştı. Vapurdu, normal kamara yolcusu olarak, yakınım ile benden başka, büyük bir Türk tütün tüccarının, ayni maksatla yola çıkarılan iki oğlu da vardı. Yalnız, benim çıkış ve Türkiye’ye giriş için geçerli evrakım olmasına karşın, bu iki çocukta herhangi bir belge yoktu. Onlar, yine bir yakın olan gemi doktorunun aracılığı ile süvarinin muvafakati ile vapura gizlice alınmışlardı.
Giresun gemisinin asıl yolcuları olan sayısı yüksek mübadil kafilesi anbarlar- da yolculuk ediyor, güvertede hemen de hiç görünmüyordu. Bu yüzden biz yalnızlık çekiyorduk. Neyse ki gemiciler her yeri gezmemize izin veriyor, bizler- le ilgileniyorlardı. Ve ben, kendimi bildiğim andan beri hasretini çektiğmi, kitaplarda görmek, resmini çizmekle yetindiğim bayrağımıza kavuşmanın, bu bayrağı taşıyan ve Türkler tarafından yönetilen bir gemide olmanın huzur ve gururunu yaşıyordum.
Vapur İstanbul’a varmadan, mübadil yolcuların temizlik işinin yapılması için Tuzla’ya demirledi. Burada, o tarihlerde bir tephirhane [karantina] vardı. Türkiye’ye giriş evrakı olmayan iki çocuk, Tuzla’daki kontrol noksanından yararlanılarak, burada karaya çıkarılacaklardı. Ancak, kendileri yalnız başına şehre gidemeyecekleri için, yol göstericimiz akraba, beni de alarak birlikte gemiyi terkettik. Ve, o tarihte banliyö treni Tuzla’ya kadar uzanmadığı için, Pendik’e etrafı açık bir beygir arabası ile gitmek zorunda kaldık. Bu yolculuk da benim pek hoşuma gitmişti. Yol boyunca, terkedilmiş, amma bakımlı görünen bahçeler, bağ evleri ve zeytinlikler gördük. Anlatılana göre bunlar, mübadele ile giden Rumlardan kalmış varlıklardı. Ne yazık ki, sonradan civara yerleştirilen ve bıraktıkları yerdeki meşgaleleri daha ziyade tütüncülük olan Türk mübadiller bu bakımı sürdürememişler, zamanla zeytinlik ve bahçeler yerlerini düzensiz yapılmış be-ton binalara terketmiştir.
Pendik-Haydarpaşa tren yolculuğunu da hiç unutamıyorum. Mevsim icabı her taraf zümrüt gibi yeşildi. Yol civarındaki beyaz köşklerin bahçelerinde açmış güller ve diğer çiçekler manzarayı daha da çekici kılıyordu. Ben de, her geçtiğimiz köşkün bahçesinde, hayalimde taptaze yaşayan roman kahramanlarım görür gibi oluyor, duygulanıyordum. Şimdi tren yolları boyunca artık böyle hayallere yer verecek o güzel köşk ve bahçelerden, ne yazık ki, hiçbir kalıntı yok.
O tarihte, I. Dünya Savaşı sırasında hasara uğramış Haydarpaşa garı henüz tâmir edilmemişti. Ancak bina, o haille bile bana muazzam bir yer gibi gö-rünmüştü. Hele İstanbul’un vapurdan manzarası ve köprüye varış benim için çok heyecanlı, pek görkemli oluyordu.
Ben, yatılı olarak girmem kararlaş-tırılan İstanbul Erkek Lisesi’ne kaydım yapılıp yerleşinceye kadar, Boğaz’da, Sarıyer’de oturan dayımın evinde kala-caktım. Bu nedenle, yol gösterici akraba beni, Köprü üzerinde ve sonradan Karaköy olduğunu öğreneceğim bölümde biraz dolaştırdıktan sonra, Şirket-i Hayriye’nin (Boğaz seferlerini bu şirket gemileri yapardı. Sonradan bu seferler de Denizyolları tarafından üstlenildi) bir gemisine bindirdi. Bu, şirketin en iyi vapurlarından 66 numaralı gemiydi. Ve ben bu gemiyi ve onun çok usta olduğu söylenen kaptanını pek sevmiştim. Aslında denize, gemilere ve gemi adamlarına hayranlığım, ilk çocukluğumdan beri yüksekti. Ve İstanbul’a gelir gelmez Boğaz’da oturuşum bana bu zevki bol bol tatma olanağını sağlıyordu.
Hava şartlan ne olursa olsun, vapurlarda daima güvertede oturur, köpüren denizi ve Boğaz’ın yemyeşil kıyılarını doya doya seyrederdim. Geldiğim tarihlerde Boğaz da cidden güzeldi. Zengin koruları, henüz bağrı yarılarak içine tıkıştırılan beton yığınları ile çirkinleştirilmemişti. Hele, yukarı bölümleri, ise, mazota, dumana ve pisliğe boğan fabrika ve iş yeri bozuntularına da henüz pek rastlanmıyordu. Ağır bir su baskını yüzünden büyük kısmı göçmüş olan Sarıyer, o zamanlar, diğer adı Mesar- burnu diye de anılıyordu. Müslüman Türk âleminin simgesi olan asudelik içinde yaşayan bir semtti. Az ilerdeki Yenimahalle’de ise, Hıristiyan sâkinler çoğunlukta olup bakımlı yalıları ile daha zengin bir görünümü vardı. Yenimahalle’den Rumelikavağı’na doğru, ulu fıstık ağaçları ile bezeli Fırıldak bahçesi bulunuyordu. Ne yazık ki bu müstesna mesire yeri bugün körleşmiş durumda. En nefis kavak inciri ise Telli Tabya ve Telli Kavak’ta yetişiyordu.
İstanbul’a geldiğim tarihte, Vezneciler’deki Münir Paşa konağından Baye- zid -bugün nedense bu güzel ve tarihi isim Beyazıt şekline sokulmuştur  meydanındaki eski Maliye nazereti binasına yeni taşınmış bulunan İstanbul Erkek Lisesinde, ilk iki yılı yatılı olmak üzere, üç yıl okudum. Bu, bana şehrin o civarını iyice tanımak olanağım sağladı. Meydanın etrafında, o tarihte de önemli kuruluşlar yer alıyordu. Bunların hemen de hepsi, bizim okul gibi, Os- manlı döneminden kalma binalarda çalışıyordu. Görkemli giriş kapıları, geniş avlusu ile eski Harbiye Nezareti binasında, o zamanki adı ile Darülfünun yer alıyordu. Avlu henüz ağaçlandırılarak park haline getirilmemişti. Ve Ba- yezit yangın kulesi de çıplak arazide daha iri, amma daha çirkin görünüyordu. Bu kule o tarihte, hâlâ yangın haberciliği yapıyordu. Ancak, artık eski devrin köşklüleri yoktu. Ve yangın ihbarları, yangının semtine göre yeri değiş-tirilen iri balonlar, geceleri de fenerlerle yapılıyordu. Gözcüler durumu ayni zamanda telefonla yetkili makamlara iletiyorlardı. Okulun yüksek sınıflarındaki bir grup nekre öğrenci, köşklülerin yangın duyurmak için nasıl koştuklarını, tulumbacıların ne atik hareketlerle yangına yetiştiklerini çok güzel, sanki gerçekmiş gibi taklit ederlerdi. Yangın haberlerini ayrıca gece bekçileri de duyururdu. Bu bekçilerin o tarihte bir başka görevi de, dört yol ağızlarında durarak ellerindeki demir uçlu sopa ile saati haber vermek idi.
Bayezit camiinin gerisinde, şimdi kıs-men yıktırılan düz yapı bir binada Dişçi Okulu yerleşmişti. Onun yanında Bayezit Kitaplığı yer alıyordu. Ön tarafında meşhur Emin Efendi lokantasının canlı yaşamını sürdürdüğü camiin şadırvanı eski bir bakımsızlık içindeydi. İsmini camiden alan asıl meydana gelince, 1925’lerin çok şöhret yapmış İstanbul Belediye Başkanı (o zamanki Unvanı ile Şehremini) Haydar Beyin pek beğenilen hizmetlerinden biri olan büyük havuz, nispetsiz, dengesiz ölçü ve şekli ile burayı dolduruyordu. Tramvay idaresi ise, etrafından manevra hattı geçirmek sureti ile bu havuza daha da garip bir hal vermişti. Meydanın, camiin karşısına gelen, Aksaray tarafına düşen kısmında ise, şimdi bütün güzelliği ile ortaya çıkarılmış olup Belediye kitaplığı hizmeti gören tarihi binayı tamamen kapatan sıra kırtasiyeci dükkânları ve masaları kaldırıma yayılmış kahvehaneler vardı. Buradaki tramvay durağı devamlı surette öğrencilerle dolar, bu da hocalarımızı kızdırırdı.
Bayezit meydanındaki havuzu, İstan-bul’u sık sık perişan eden yangın âfet-lerinden koruyacak yeterli suyu sağlamak amacı ile yaratan Şehremini Haydar Bey’in icraatı bu kadarla kalmamış, şehrin büyük noksanlarından bir diğerini, sağlıklı kesim yapılabilecek ilk mezbahayı da şehre o kazandırmıştı. Ancak, ne yazık ki merhum bu teşebbüsünde de uzak ve isabetli görüşlü olamamış ve mezbahayı, kentin sağlığına zarar vermeyecek uzaklıkta bir yere yaptıracak yerde, Haliç’te kurma yoluna gitmişti. Oysa, seçilen yer, yâni Sütlüce, kendi görgüme dayanarak söylüyorum, o dönemde hâlâ bir çok köklü ailenin, tarihî sayılacak güzellikte yalılarda oturmaya devam ettiği bir semtti. Artık bir daha ihyasına imkân olma-
yan bu ve benzeri yerlerin, mezbahanın ardından, çorap söküğü gibi Halic’i saran ayrık otu misillü uydurma, başı boş ve pislik üretici sözde sanayi kuruluşları tarafından doldurulması başımıza, bin bir fedakârlığa rağmen, hâlâ isabetle çözemediğimiz problemler açmıştır.
Okula girdiğimin tezine, babadan geçme edebiyat zevkimin gelişimine büyük emeği dokunan merhum Hakkı Süha hocanın1 bize özlü bilgiler verdiği bir sabah dersinde, kapı açılarak içeriye müdür girmiş, ciddi ve üzgün bir sesle, büyük düşünürümüz Ziya Gökalp’- in cenaze merasimine katılmak için derse ara verileceğini duyurmuştu. Hakkı Süha hoca da, Ziya Gökalp’in kişiliği ve eserleri hakkında bize kısa bilgiler verdikten sonra dersi tatil etmişti. Bense, büyük adamın (Kızıl Elma) isimli ki-tabında derlediği özlü şiirlerini daha kaç yıl önceden beri bellemiş bulunuyordum.
O gün, merasime gitmek üzere lisenin biçimsiz taşlarla döşeli avlusunda sıraya dizilmiş, jimnastik hocası ve izci oymağımız Sakarya’nın oymak beyi İhsan hocanın kumandasında, Divanyo- lu’na doğru yollanmış idik. Cenaze, Sultan Mahmut türbesine defnedilecekti. Biz de türbenin kapısı önüne, kaldırıma dizildik. Ve cenaze, büyük bir merasim alayı ile önümüzden geçerek ağır ağır türbe kapısından kabristana girdi. O zamanlar cenazelerde şimdiki gibi ölüm marşı çalınmıyordu. Henüz tekkeler kapatılmadığı için, önde Mevlevi dervişlerinden oluşan bir heyet, vakur ve yanık bir sesle İlâhiler, naatlar okuyor, arada tekbir getiriliyordu. O merasimin mehabet ve kutsallığını hâlâ unutamam. Ne yazık ki, gazetelerde bu konuda yayınlanan yazı ve resimleri muhafaza etmesini beceremedim.
II. Mahmut Türbesi’nin bulunduğu yer de o tarihte İstanbul’un önemli kav-şaklarından biriydi. Türbenin karşısın-daki yol üzerinde, uzun zaman sonra konservatuvara devredilen Şehremaneti (yâni Belediye) binası vardı. Bu bina, ahşap, taksimatı karmaşık bir yapıttı. Hâlâ da öyledir ya. İnsan bu binanın içindeki perişanlığı görünce Belediye işlerinin neden aksak gittiğini anlar. Ne var ki, pek çok müştemilâtlı, 99 telefon hatlı, girişi çıkışı Amerika’daki Pentagon ayarı formaliteli bugünkü Belediye Sarayımızın dahi birçok bölümünde ayni köhnelik ve kırtasiyeciliğin yaşadığını görmek mümkün oluyor.
büyük yeri olan Osman Bey ve Âlem matbaaları, öteki yanda ise, Cağaloğ- lu’na, oradan da, Osmaıılı Devletinin yönetim merkezi ve aynı zamanda, semt olarak, basın ve yayın hayatımızın di-mağı, kalbi sayılan Bab-ı Âli’ye uzanan tarihî yol gelir. Bu yol üzerinde ayrıca değerli okullar da ötedenberi yer almak-tadır. Bayezit’ten Türbe istikametinde gelen ana caddenin devamı ise, şehrin en zengin tarihî eserlerinin buluştuğu meydana, At meydanı veya bugünkü adı ile Sultanahmet alanına götürür.
İstanbul’a geldiğim tarihte de bu meydan düşündürücü bir güzellik ve görkemlilik içindeydi. Hele Ayasofya’- mn henüz cami, şehrin ve İslâmın en büyük bir camii fonksiyonunu görmesi buraya daha güçlü bir anlam veriyordu. Ramazan gecelerinin ibadet saatları burada büyük bir canlılık yaratır, özellikle Kadir geceleri, Ayasofya’daki merasime sayısı pek yüksek müminler yanında, aralarında diplomatların bile yer aldığı kalabalık bir yabancı kitlesinin katılmasına vesile olurdu. Bir defasında kalabalık o dereceye varmıştı ki, namaz kılmak şöyle dursun, kalabalıkta ezilmemek için rahmetli okul arkadaşım Osman Nebioğlu ile erkenden camii terketmek zorunda kalmıştık.
Geldiğim tarihte Sultanahmet camimin avlusunda, işgal kuvvetlerinden kalma, özellikle kırtasiye malzemesi ucuza satılıyordu. Biz de, okulda kullanmak üzre buradan tabaka tabaka kâğıt alırdık. Parka gelince, o zamanlar nedense pek bakımlı değildi. Aya- sofya camii ile tarihî hamam arasında kocaman ahşap bir bina vardı. Eskiden nezaretmiş sanırım. O tarihte Adliye dairesi idi (ne o köhne binaya, ne de sonradan yine o civarda, hem de altı çok kıymetli tarih kalıntıları ile dolu bir sahada yaptırılan çirkin ve ihtiyacı karşılamaktan uzak beton yığınına Adliye Sarayı demeye dilim varmıyor). Sonradan bu bina yandı. Yok olan dosyaların yeniden tesisinde çok zorluk çekildiğini ve bu konuda özellikle, sistemli çalışan Musevi avukatlardan çok yardım görüldüğünü babam anlatırdı.
Sultanahmet’ten Sirkeci’ye doğru inerken, Alemdar caddesi üzerinde Alemdar sineması ve Amerikan gençlik teşkilâtı binası vardı. Daha aşağıda, tarihî Gülhane parkı, şimdiki gibi de-ğerlendirilmemiş olmakla beraber, âsu- deliği ile çekici idi ve çok işe yarıyordu. Parkın karşısında, Mekteb-i Mül- kiye-i Tıbbiye binası uzun süre Adlî Tıp hizmetinde çalıştı. Son zamanda Güvenlik Mahkemesi hizmetine girdiğini görüyoruz. İnsan, bizlere bu kadar çok, yüklü ve sürekli hizmetler görecek yapıtlar bıraktıkları için, ecdada ayrı bir şükran duygusu hissediyor.
Alemdar caddesi, Alayköşkü ile Bâb- ı Âli’nin pek görkemli arka kapısı ara-sından kıvrılarak Hüdavendigâr caddesi haline gelince, (ki buraları artık diğer bir önemli meydanın, Sirkeci’nin baş-langıcıdır) yine geçmişte ad yapmış ku-ruluş binalarına gelinirdi. Bunlar, artık tarihe karışan Şahinpaşa oteli ile Kemal Bey ve Ali Efendi sinemaları ile, Sirkeci meydanım süsleyen ve o dönemde Avrupa tren seferleri Bulgaristan’da ke-sintiye uğramaksızın ve tam bir konfor ve düzen içinde yapıldığı cihetle, önemini yitirmemiş olan Gar binası idi. Sirkeci civarında ayrıca çok güzel yemek
yenen balık ve kebap lokantaları da vardı. Bunlardan günümüze kadar devam edenler arasında, Konyalı, Pandeli, Borsa ve Küçük Tokatlı’yı sayabiliriz. Ancak bu sonuncu yer, orijinal tutumlu sahibinin ardından, tarihe karıştı. Sirkeci’nin unutulmaz iki iş yeri de Be- şir Kemal Eczahanesi ile Haşan Ecza Deposuydu. Bahçekapı’da da meşhur muhallebi ve tavuk ustası Hacı Receb’in çok işleyen dükkânı vardı. Ben geldiğim tarihte bitirilmesine çalışılan 4. Vakıf Han ise, içinde Menkul Kıymetler Borsası’m da barındıran önemli bir iş merkezi olarak yapılmış ve gerçekte de öyle kalmıştır.
Ramazan gecelerinde İstanbul’un en cazip, en eğlenceli yeri kuşkusuz Şeh- zadebaşı idi. Vezneciler’den başlayarak Kıztaşı’na, Fatih parkına kadar uzanan yolun iki tarafını dolduran tiyatrolar, sinemalar, dondurma, muhallebi, tü-kenmez ve sair yiyecek içecek satan yer-ler dolar, taşar, kaldırım piyasası yapanlar ise, sahur vaktine kadar dur- 24 • 2/6 mak, dinlenmek bilmezlerdi. Şimdi al-kollü içki satılan kafeteryalarla çirkin-leştirilen bu masum eğlenceli yerlerde, o zamanlar, nezahet, iman ve temiz bir duygusallıktan oluşan huzur hüküm sü-rerdi. Şehrin kabadayıları ve (Turşucu Cemal) gibi belâlıları da mübarek gün-lerde âdeta mütareke yaparlar, vatandaşın huzurunu bozmamak hususunda dikkatli olurlardı.
O tarihteki İstanbul’un çok karmaşık bir yeri de Eminönü meydanı idi. Bu alan o kadar çok şey barındırıyordu ki, bir meydan olduğunu anlamaya imkân kalmıyordu. Yenicamiinin önü arkası, sağı solu, her yanı ayak satıcılarının ser-gileri, tezgâhları ve satışa sundukları eşya veya ticaretlerine ilişkin âlet ve edevatla tıklım tıklım doluydu. Seyyar berberler, boyacılar, ayaküstü yiyecek satıcı tezgâhları… hep bu meydanın önünde, arkasında ve Camiin kemeri altındaydı. Buradaki satış fiyatlarının düşüklüğü dillere destan bir ölçü sözü olmuştu. Ucuz veya kavaf işi bir şey alındı mı (Yeni Cami’den mi aldın?) sorusu hazırdı. Bozuk bir traş (Yenicami usulü) eleştirisi ile adlandırılırdı. Asıl Eminönü meydanı ise, şimdiki gibi geniş bir alan değildi. Bir kerre, Balıkpa- zarı tarafı sırayla dükkânlar ve iş hanları ile tamamen doluydu. O kadar ki, buradan Unkapam istikametine ancak daracık bir yoldan gidilebilirdi. Acemlerin merasim yaptıkları (Valde Hanı) da meydanın bu bölümündeydi. Meydanın bir yanını da, şimdiki gibi, (Mısır Çarşısı) oluştururdu. Ancak, o zamanlar bu çarşı bir şark pazarı niteliğini daha iyi koruyordu.
Eminönü meydanı şehrin tek umumî ulaşım aracı tramvayların en yoğun trafik alanı idi. Bebek istikametine giden tramvaylar bu meydanı harmanlayarak bir dönüş kavsi çizerler, diğer tramvaylar ise, daracık (Arpacılar Caddesi)ntfen gelerek Köprü istikametine giderlerdi. Karaköy tarafından gelen araçların Sirkeci istikametine gidişi ayni yoldan yapılırdı. Tramvay servisi, şehrin havagazı, elektrik, su, telefon ve diğer zarurî hizmetleri gibi, yabancı bir şirket tara-fından sağlanıyordu. Sonradan, millî şuur kalkınmasının hızı ile, bütün bu hizmetler ulusallaştırıldı, Belediyeye veya Bayındırlık işlerine bakan, o zamanki adı ile (Nafia Bakanlığı)’na devredildi. Gerçi bundan hayırlı sonuçlar alınmadı değil. Ancak, bugün dahi pek çok konuda o şirketlerin, bütün sömürücülüklerine rağmen, daha düzgün çalışan taraflarım aramıyor değiliz.2
Tramvay ücretleri o tarihte ve daha sonra uzun süre çok ehvendi. Birinci mevki 5 kuruş, ikinci mevki 100 para (yâni iki buçuk kuruş). Sadece Köprüyü geçen tramvaylarda 1 Kuruş da Köprü geçiş parası ekleniyordu. Bu parayı vermemek için, Eminönü veya Kara- köy’den tramvaya asılıp Köprü üstünde atlayanlar çok olurdu. Ancak, kirli önlüklü, zebellâh kılıklı tahsildarlar bunların peşini bırakmaz, parayı, icabında zor kullanarak alırlardı. Şunu da belirtmek gerekir ki, o zamanki para bi-rimi olan ve kırk para eden kuruş çok kıymetli idi. Tedavülde de, Osmanlı dö-neminden kalma, 5, 10, 20 paralar ile, kırk para, yâni 1 kuruşu temsil eden ufaklıklar vardı. Bütün bu paralar kıy-metli madenden, nikelden yapılmıştı.3 Tramvaylarda, benim yetişemediğim (erkek-kadın bölümü) ayrılığının yerini alan güzel bir düzen vardı. Önden iki sıra oturma yeri bayanlara ayrılmıştı. İkinci mevkilerde oturacak yerler tahta, birinci mevkide ise maroken kaplı idi. Arabalar daima bakımlı ve çok temizdi. Biletçiler bilet kesmek için devamlı olarak ortada dolaşırlar, araba- larda şimdiki sıkışıklık olmazdı. Hat tâ- miri işi de gece yapılırdı. Esasen tüm kamu hizmeti yapım ve tâmir işleri geceleri yapılır, bu sâyede çalışma saatlerinde yoldan geçiş aksatılmazdı. Şimdi bu hizmetler artık böyle saygılı ve ölçülü biçimde yapılmaz oldu. Günün her saatinde yolların her yerine kazma vu- rulabiliyor. Ve, işin daha acısı, altı üstüne getirilmiş yerlerde geceleri trafiği
1920’li yıllarda Beyoğlu da, Şehzade- başı gibi nezih, özelliğini kaybetmemiş bir semtti. Burası şehrin Batıya açılmış penceresi sayılırdı. Beyoğlu’nda çoğu tatlı su Frenklerinden ve azınlıklardan oluşan bir halk yaşıyordu. Müslüman Türkler pek burada oturmamakla beraber, alafranga eğlenmek ve hele çapkınlık ve bir de Batı usulü giyinip kuşanmak için Beyoğlu’na çıkarlardı. Aslında İstanbul’un, Bizanslılar, günün Rumları ve Frenkleri tarafından Yunancada (karşı taraf) anlamına gelen (Pera) diye adlandırılan bu yakası da tarihî büyük değer taşır. Galata, çok eski devirlerin deniz ticaret merkezi olup İtalyan ticaret sitelerinden kalma anıtlar, bu arada Galata kulesi ona ayrı bir değer katmaktadır. Şehrin bankacılık merkezi bugün dahi Galata’da. Yine, Osmanlı devrinde de güçlendirilen meşhur Perşembe Pazarı, iptidaî durumuna rağmen, her derde deva sayılacak bir sanayi sitesi idi. Bugün burası, Halic’e ferahlık vermek amacı ile yok ediliyor. Ancak korkarım ki, ilerde bu tarihî çarşıyı da arar duruma girmeyelim.
1925’lerde Galata kulesi civarında, özellikle tatlı su Frenkleri ve Museviler otururdu. Şimdi nüfus pek karışık. Fakat, yabancı okul ve hastahanelerle çeşitli malî ve ticarî müesseseler de buraların kaşesini yine de sürdürüyorlar. Burada, çok tipik bir çarşı sitesi olan (Yüksekkaldırım)’ı da anmadan geçemeyeceğim. Burası, günümüzde iyice Türkleşmiş durumda. Galata’nın Tophane’ye uzanan bölümü de eskiden, deniz işyerleri, meyhaneler, uyuşturucu kullanma yuvaları ve bâzı okulların halimine kadar sokulmuş genelevlerle doluydu. Şimdi, şükürler olsun, bu yerler temizlenmiş. Fındıklı, Dolmabahçe istikametinde açılan geniş alanlarda modern iş yerleri kurulmuştur. 


Notlar


1 Hakkı Süha aynı zamanda fıkra ve hikâye yazarıydı. (Vakit) gazetesinde (Seyyah) takma adı ile yazılar yazar, dönemin en güzel aylık dergisi (Resimli Ay)’da da orijinal hikâyeler neşrederdi. Sonradan (Gezgin) soyadını alan merhum güzel ney üflerdi.
2 Eski tramvay şirketinin yabancı, hatta yerli azınlık mensuplarının elinde nasıl bir istismar ve yolsuzluk kaynağı olduğunu, değerli yazar Hüseyin Rahmi Gürpınar, (Şıpsevdi) adlı romanında şu dizelerle ne güzel
anlatıyor:
Samatya kontu müfettiş, Tatavla lordu müdir, Bu hal ile işler nasıl döner, siz eyleyin takdir!
3 İkinci Dünya Savaşı sırasında, maden sıkıntısını gidermek üzere, bu ufaklıkların eritilerek çatal, bıçak ve saire yapıldığı görüldü. Hatta, yargıçlığım sırasında, bu konuyla ilgili bir hakaret davasına dahi bakmıştım.
4 Zamanın meşhur halk mizah gazetesi (Karagöz), tünel üzerine bir de masal uydurmuş, bunun bir büyücü tarafından, kıskanç bir kocanın ahım almak için açılmış bir delik olduğunu yazmıştı. 

Please follow and like us:

Enjoy this blog? Please spread the word :)