ESER TUTEL

Pasaj denince aklıma ilk gelen, Beyoğlu’ndaki Çiçek Pasajı olur. “Var mısınız, bu akşam Pasaj’a gidelim?”

Ya da, “Pasajda bir yedik, bir içtik ki, çoktandır böyle eğlenmemiştik!” dendiğini duyarsanız, bilin ki sözü edilen yer, Çiçek Pasaj ı’dır. Hani şu, Beyoğlu’nda, Galatasaray ile Balık- pazarı arasında, iki sıra karşılıklı birahanelerin dizildiği meşhur geçit var ya, orası işte… En eski adıyla, “Cité de Péra”; daha sonraki adıyla da Hristaki geçidi…
İstanbul’un başka semtlerinde de pasaj adı verilen geçitler yok muydu? Vardı elbette, ama 1940’lı yıllarda, benim çocukluğumda en bilinen pasajlar hep Beyoğlu’ndakilerdi.
Taksim’den Tünel’e kadar hemen hepsi de sağ tarafta, 20’ye yakın pasaj olduğunu hatırlıyorum. Her birinin kendine göre özellikleri olan, kâh eski Pera, kâh Ceneviz kokan; ama hepsi de kozmopolit; üçü, beşi kalabalık, bir o kadarı ise tenha mı tenha geçitlerdi bunlar. Adı pasaj, yâni geçitti ama, aralarında, başka bir sokağa açılmayan, çıkmaz sokak benzeri, çıkmaz geçitler de vardı.
Beyoğlu’nda bu pasajlar bugün de var: Aradan geçen bunca zamana rağmen işlevlerini günümüzde de iyi- kötü sürdürüyorlar. Ama eskiler iyi bilir, bu pasajların hepsi de havalarından, özelliklerinden çok şey kaybettiler… Hâni âdettir ya, belli bir yaşın üstündeki eskiler hep söylerler, “Ner’de o eski evler, o eski insanlar!” diye… Söz buraya gelince, insa-nın, “Ner’de o eski pasajlar!” diyeceği geliyor.

40’lı Yılların Çiçek Pasajı

40’lı yılların başlarında, 172 numaralı hanın altındaki Çiçek Pasajı bugünkü gibi baştan sona birahanelerin sıralandığı bir pasaj değildi. Burada berber de vardı, ekmek satıcısı da; birahane de vardı, cenaze levazımatçısı da…
Her sınıftan, her meslekten insan geçerdi Çiçek Pasajı’ndan… Gençler, öğrenciler, iş-giıç sahibi kimseler, ay- lâk aylâk dolaşan hazır yiyenler… Ya da her yaştan çocuklar, sıkma başlı kadınlar, şapkalı madamlar, karalara bürünmüş kokonalar…
Pasajdaki birahanelerin miiştere- leri arasında ise kimler, kimler yoktu ki! Sararan sonbahar yapraklarının
şairi Ahmet Haşim zaman zaman Çiçek Pasaj ı’na gelir, dostlarıyla yer içer, sohbet edermiş. Sonraları, Burgazlı hikayeci Sait Faik ile edebiyatçı arkadaşları… Mermer masaların ya da masa niyetine çevresine oturulan fıçıların ağzı dili olsa da konuşulanları bir bir bize ırakletse…
Derken, Kalamış’ta bulduğu huzuru, arada bir Çiçek Pasajı’nda da aramaya kalkan Münir Nurettin, Bâbı- âli’deki köşesine sığamayan Doğan Nadi, Türk tiyatro ve sinemasının ilk vamp kadın oyuncusu Cahide ve de eski İstanbul efendisi tipinin sonuncularından, yazar, hikâyeci, örnek insan Haldun Taner… Hepsi iyi, hoş da, Maria Callas ile Yehudi Menuhin’i burada görüp de tanıyanlar, herhalde gözlerine inanamamışlardır.
Girişin bitişiğindeki Degüstasyon adlı İtalyan lokantasında yine şairler, edipler, yazarlar, ressamlar… Bir bakardınız ki Yahya Kemal Bey dostlarıyla birlikte Degüstasyon’u şereflendirmiş… Bir başka sefer, camın arkasından ressam Çallı ile Elif Naci koyu bir sohbete dalmışlar… Derler ki, bir gün Çallı, Elif Naci’ye, bir ikramından ötürü, teşekkür etmek için,
Makbule geçti!” demiş de, eşinin kendisini burada biçimsiz bir saatte görmesinden endişe eden Elif Naci hemen yüzünü saklayarak masanın altına gizlenirken, panik içinde soru- vermiş: “Aman İbrahim’ciğim, yoksa Makbule beni gördü mü?” diye!
İsterseniz,
Pasaja Birlikte Girelim
1914’ten önce, henüz elektrikli tramvayın olmadığı yıllarda, Şişli-Pe- ra hattında çalışan atlı tramvaylar, yolcularını Tokatlıyan’ın önünde indirir, sonra biraz aşağıya, bugünkü Çiçek Pasajı’na yakın gelir, buradan ters yüzü geri dönerlermiş. Ama atlı tramvayların yerine elektriklikler çalışmaya başladığı zaman, tramvay hattı Galatasaray’dan geçip, Tepebaşı üzerinden daha ileriye uzatılmış.
Benim hatırladığım 1940’lı yılların başlarında Çiçek Pasajı, Beyoğlu’ndaki pasajların en kalabalık, en işlek, en çök geleni geçeni olanıydı. Tramvay Caddesi’nden Pasaj’a girildiği zaman sağ köşe, ünlü İtalyan lokantası Degüstasyon’un yan duvarıydı. Birkaç adım ötesinde de bir erkek berberi vardı. Özellikte cumartesi akşamları, burası traş olmaya gelenlerle do-
lar, taşardı. Bir ara, daha çok cumartesi akşamları, babam da beni alır, saç traşına bu berbere götürürdü. Çoğu zaman sıra gelmesi için yarım saat, hattâ kırk beş dakikadan da fazla beklerdik. Gelenler, hep kerli, ferli, beyefendi insanlardı. Herkes birbirini tanır, karşılıklı sohbet eder, aralarında şakalaşıldı. Hele bir bey vardı ki, konuşurken, anlatırken, herkesi ağzına baktırırdı. Fıkralar anlatır, devrin büyüklerine taş atar, dinleyenleri gülmekten kırıp geçirirdi. Bir seferinde babam, kulağıma eğilerek, çenesiyle karşıdaki koltukta
traş olmakta olan uzun yüzlü, zarif tavırlı bu zâtı işaret ederek adını fısıldayıvermişti: “Hani Burhan Felek var ya, o işte!” diye…
Saçların arasında makaslar şak-şak açılır kapanır, usturalar.sabunlu yanakların üzerine haşur-huşur gider gelirken de sohbetler sürdürülürdü. Sanırdınız ki, elinde ustura, sakal traşı yapmakta olan kalfa, gülmekten iki büklüm olan müşterisinin yanağını kesiverecek! Hayır, kesmezdi. Çünkü, fıkranın sonu gelmeden, müşterisini ustura kesiğinden korumak amacıyla traşa kısa bir ara verirdi de ondan. Traşı bitenler, anlatılmakta olan fıkranın sonunu bulmadan dışarı çıkamazlardı. Bu arada kolonyayla friksiyonlar, sıcak kompresler yapılır, gerekirse baş da yıkanırdı. Tabiî, çıkarken de berbere bolca bahşiş bırakılırdı.
Burada çıraklık yapan, benden biraz kabaca genç bir Rum çocuğu vardı ki, ateş gibiydi: İçeri girenin derhal paltosunu, şapkasını, şemsiyesini alır, asar; bu arada acele seğirterek kalfalardan birine tas içinde sıcak su yetiştirirdi. Hemen sonra bir kenara bırakılan gazeteyi katlayarak yerine koyar, koşar gider, traş fırçasını yıkar, sonra koltuktan kalkıp aynada ken-dini seyreden bir başka müşterisinin üstünü fırçalar, paltosunu tutar, şapkasını uzatırdı. Derken yerde toplanan saçları uzun saplı geniş bir fırçayla toparlayıp göz önünden kaldırır, hemen arkasından da ustasının verdiği bütün parayı bozdurmak için dükkândan dışarı fırlardı. Herkes onu sever, çalışkanlığını takdir ederdi. Kalfalar yalnız traş ettikleri müş-teriden bahşiş alırken, o dükkâna giren her müşteriden bahşiş alırdı. Demek istediğim, hele cumartesileri, o ateş gibi çocuk, kalfalardan daha çok bahşiş toplardı.

Tuhafiyeci Dükkânında Neler Satılır?

Sağ koldan biraz yürüdükten sonra ortadaki meydana geldiğimizde sağ yanımızdaki loş dükkân Kirkor Efen- di’nin tuhafiyeci dükkânıydı. Çocukken sandığım gibi burada “tuhaflık” satılmaz, tuhafiyye malzemeleri satılırdı: Yâni çorap, mendil ve her türden terzi malzemesi… Bazı günler, annemle buraya gelerek iğne, iplik, düğme, çıtçıt, fermuar, astarlık sof ve buna benzer şeyler alırdık. Kirkor Efendi’nin Ermeni şivesiyle konuşmasını izlerken gülmemek için kendimi zor tutardım. Sanırdım ki sinemada Ferdi Tayfur’un dublajıyla Üç Ahbap Çavuş üçlüsünden Arşak Palabıyıkyan’ı izliyorum!
Meydanı dönüp Sahne Sokağı’na çıkarken, açıkta, bir tezgâhın arkasında fütursuzca francala satan bir adam vardı. Ekmeğin karneye bağlandığı o günlerde, pasajdan gelip geçen kodamanlar, bu tezgâhtan el altından, sözde kimseciklere belli etmeden gizlice mis gibi francala alırlardı. Hem de fırınların önünde kalabalıkların yığıldığı, izdihamdan camların kırılıp ke- penkleıin kapatıldığı o buhranlı savaş günlerinde! Francalaları açıkta olmadığı için göremezdiniz ama, o sıcacık maya kokusu tâ burnunuza kadar gelirdi. Biri yer, tüm millet bakardı. Be-reket, yine de kıyamet kopmazdı.
Bu saydığım işyerleri, Çiçek Pasa jı’nın sağında sıralanan dükkânlar… İsterseniz, Çiçek Pasajı’na, şimdi de sol taraftakileri anlatmak üzere, yine az önceki gibi tramvay caddesinden girelim.
Sol tarafta, girişte, sanıyorum, yine açıkta bir kuru yemişçi dükkânı vardı. Vitrininde: Fındıklar, fıstıklar, bademler, leblebiler, çekirdekler… Dahası: iğdeler, hünnaplar, cevizli sucuklar ve marka marka çikolatalar: Lion, Melba, Nestle, Mabel, Elit, Royal… Beğen, beğendiğini al!
Onun yanıbaşında bir çiçekçi dükkânı vardı, burada genellikle cenazeler için çelenkler hazırlanırdı: Mor kasımpatıların çoğunlukta olduğu koyu renk, hüzün veren çelenkler… Sanmıyorum ki bu dükkânla ünlü Sabuncakis’te olduğu gibi zarif gla- yöller, narin karanfiller, egzotik ster- liçyalar ya da her biri başka güzel benjaminler, yukkalar, difenbahyalar bulunsun… Hele burada saksı çiçeği gördüğümü hiç mi hiç hatırlamıyorum. Dediğim gibi, hep mor çiçeklerden çelenkler yapardı bu çiçekçi…
Bıı dükkânın kapısının önünde daima, duvara dayalı, çabucak hazırlanabilecek birkaç çelenk iskeleti du
rurdu. Bu gibi çiçekçilerde çelenkler genellikle sipariş üzerine yapılırdı. Karkasın üstü hemen çiçeklerle do-natılırken, bir yandan da çiçekçi, siyah bir bant üzerine, elindeki geniş fırçayı yaldızlı boyaya batıra batıra büyük harflerle çelengi yollayanın adını yazıverirdi. Kurdeleye yapıştırılan karton harfler, çok daha sonraları çıktı. Sonra çelenk bir çocuğun eline verilir, doğru gideceği yere koş- turıılurdu. Bir saate kalmadan o çelenk ya Taksim Anıtı’nda boy gösterir, ya da bir zenginin henüz toprağı kurumamış mezarının yanıbaşında arz-ı endam ederdi.
Bir gün anlatmışlardı da çok şaşmıştık: Bu çelenklerden birini hazırlamakta olan Rum delikanlısını bir böcek sokmuştu da, çocuk yarım saate varmadan komaya girmiş, kaskatı kesilmiş, yazık ki kurtarılamamıştı! Gepegenç çocuğun bir böcek sokmasıyla ölüveımesine herkes üzülmüş, kimsecikler inanmak istememişti.
… Ve de, Cenaze Levazımatçısı
Pasajın ilgi çekici dükkânlarından biri, bitişikteki cenaze levazımatçı- siydi. Onun da önünde, siyaha boya- lı yan yana birkaç tabut dayalı dururdu. İçerde bir masa, bir telefon ve bakardınız siyahlar giymiş, yaşlı, mezar taşı suratlı, kara gözlüklü bir adam, oturduğu yerde sipariş bekliyor. Biri dünyasını değiştirse de, siftah etsek, der gibi…
Biz Türkler’in cenazeleri nasıl ca-milerden kaldırılıyorsa, Hıristiyanlarınki de kiliselerden kaldırılırdı. Parası olanlara hizmet veren özel cenaze levazımatçıları da vardı Beyoğlu’nda… Cenaze levazımatçısının adamları, siyah, üzerinde beyaz kordonları olan, göze soğuk gelen üniformalar giyerlerdi. Omuzlarında, buz-dolabı ya da piyano hammallarının kullandıklarına benzeyen geniş kayışlar… Bu kayışların yardımıyla koskoca tabutu kuş gibi kaldırırlardı…
Tepesinde haç bulunan kapkara bir cenaze arabası ölü evinin önüne park edince, içinden fırlayan bu siyah kıyafetli tabut taşıyıcıları telâşla kapıdan içeriye dalıverirlerdi.
Bir süre sonra bakardınız ki, ikisi tabutun başında, öteki ikisi ayaku- cunda, apartmanın kapısından dışarı çıkıyorlar! Hem de, biz Müslüman- lar’daki gibi tabutu başucundan değil de, ayak ucundan yürüterek! Tabut da tabuttu hani: Bütünüyle siyah, pırıl pırıL cilâlı; dört tarafında dökme demirden dört tane de ayağı olan, kapağının üstünde de, yaldızla boyanmış kocaman bir haç çakılı tabut-lardı bunlar.
Babamın anlattığına göre, eskiden Ortodoks cenazeleri kapağı açık tabutlarda taşınırmış. Ölen kişiye en temiz elbisesi giydirilir, yüzüne iyi- kötü bir de makyaj yapılırmış. Ölü, kiliseye, hattâ mezara kadar tepesinde haç dikili bir cenaze arabasıyla ta
şınırmış. Sonradan Belediye, Hıristiyan ölülerinin, tabutlarının üstü açık nakledilmesini yasaklamış, kapağın kapatılmasını şart koşmuş.
Sanırım, bu çiçekçi ile cenaze le- vazımatçısı ortak çalışırlardı. Eğer değilse, doğrusu yazık etmişlerdir. Tıpkı, birçok yerde, gelinlik kiralayan dükkânların yanıbaşındaki kadın berberi, hattâ fotoğrafhane ile ortak çalışmaları gibi… Duymuşunuzdur: Gelin hanıma gelinlik kiralanırken, saçı da hemen bitişikteki berberde yaptırılır… Oradan da doğruca az ötedeki fotoğrafçıya… Tıpkı onun gibi: Cenazen mi var? Aç telefonu, çağır adamları… Ver çiçek siparişini… Yeter ki paran bol, itibarın yerinde olsun…
Neyse, bu tatsız konuyu burada ke-selim… Gelelim, asıl konumuz olan biracılara…

Varolan Tek Bira, İnhisarların Birası

Çiçek Pasajı’nda berber vardı, tuhafiyeci vardı, çiçekçi vardı da, hiç mi birahane yoktu?
Vardı elbette… Hem de bir değil, birkaç tane birden vardı. Üstelik de,
o günleri görenlere, “Neydi o eski bi-rahaneler!” dedirtecek kadar renkli, değişik özellikleri olan yerlerdi bunlar. Tıpkı vapura girmek üzere Kara- köy’e inen akşamcıların uğramadan edemedikleri, birkaç kadeh atmadan da vapura gidemedikleri Tokatlı birahanesi gibi, Çiçek Pasajı da Beyoğ- lu’na çıkanların, önünden geçerken içeriye girmeden edemedikleri birahaneleriyle nam salmıştı…
Hatırladığım kadarıyla o yıllarda yalnız Tekel, o zamanki adıyla İnhisarlar İdaresi’nin birası vardı: Şişede, ya da fıçıda… Fıçı birası daha taze, daha güzel olurdu; ya Bomonti bahçesinde bulunurdu, ya da birahanelerde… Malûm, şarabın eskisi, biranın tazesi makbul sayılır. Evlerde, lokantalarda hep şişe birası içilirdi.
Arada bir, şişeden siyah bira çıkarsa, kendinizi şanslı sayabilirdiniz.
Döneminin en tanınmış röportaj-cılarından rahmetli gazeteci Hikmet Feridun Es anlatmıştı: Eskiden, Çiçek Pasajı’ndaki birahanelerde, bir küçük şişe rakı söylendi mi, garsonun küçük küçük tabaklarda altı çeşit mezeyi birden kendiliğinden getirdiğini ondan dinlemiştim.
Tabağın birinde bir kibrit kutusu kadar beyaz peynir, ötekinde iki kaşık ılık Ermeni plâkisi, bir başkasında iki tane kızarmış minicik börek, bir başkasında iki ince dilim sucuk, hemen yanında da kıpkırmızı pancar turşusu… Sonuncusunda da, ne bileyim herhalde mevsimine göre bir tutam salata… Yanlış anlaşılmasın: Hepsi bedava! Hepsi de, 35’lik bir küçük şişe rakı söylediğiniz için, siz saygıdeğer beyefendiye müessesenin ikramı! Oh, ne âlâ!

Pasaj’da Yaprak Dökümü

Pasaj’da, önce Rum berber kapısına kilit vurdu, oldu yeri çok geçmeden birahane… Arkasından Ermeni tuhafiyeci kepenklerini indirdi… Düğmeler, çıtçıtlar, çoraplar, mendiller, ara ki nerede… Yerinde, tabiî ki yine birahane… Çiçekçi ile cenaze levazımatçısı bir süre daha dayandı- larsa da, onlar da sonunda pes edip birahanelerin istilasına boyun eğmek zorunda kaldılar.
Mor çiçeklerle süslü çelenkleıin yerinde sıra sıra fıçılar; masalarda kocaman, kulplu bardaklarda, üstü köpüklü sapsan biralar… Kara kara tabutların olduğu köşede de midyeler, karidesler, plâkiler, et soteler… Bir de bakıverdik ki, pasajda her yer, birahane olup çıkmış!
Bir süre daha geçti, birahaneler Pasaj’a sığamadılar, Balıkpazarı’na, civar dükkânlara taştılar… Pasajda bir kalabalık, bir itiş-kakış ki, deme gitsin… Bir uğultu, bir gürültü, durulur gibi değil: Öğrenciler, tornacılar,
işçiler, frezeciler, geçerken uğrayanlar, uğrayıp da demir atanlar. İçerde, mermer masaların arasından geçecek yer bile kalmamış.
Garsonlar, ellerinde bardaklar, ta-baklar, masalara taze bira ve soğuk meze koşturuyorlar. Ama biracıların istekleri biter mi hiç:
“Ömer, bize birer Arjantin daha!” “Mehmet, köfteler nerde kaldı? Söylemedin mi hâlâ?”
“Evlât, tatlısını getir be şu kavunun?”
“Komi, şu ekmeği değiştir: Tazesi yok mu bunun?”
Orta meydanda karidesçi, kapı arasında midyeci, ara yerde de tepsisiyle buzlu bademci… Ve de omuzları çökmüş seyyar akordeoncu; iki, fıs fıs, bir tık tık seyyar tansiyoncu… Ayakta çalan kemancı… Elinde yelpaze gibi açılmış biletleri, gezgin piyangocu…

Biracılara Yer Açmak Gerek

Bir gün geldi ki, Pasaj’da bunca ka-labalığa yeterince yer açmak sorunuyla karşılaşıldı. Ön kapı çok mu sıkışık? Geçin arka kapıdan… İçerde yer mi kalmamış? Buyurun aşağıdaki salona… Salon dedikleri, düpedüz küf kokan, rutubet içinde bir mahzen!
Ama biralar soğuk, mezeler de sı-cacıksa, dert etmeye değer mi? Hoşgörü sahibiyseniz, gürültü patırtı size vız geliyorsa, tabağınızdakini de tuzlayıp şöyle bir hardala buladıktan sonra ağzınıza atabiliyorsanız, mesele yok demekti.
“Şimdilik şöyle sıkışın ağbiler… Şu masa birazdan kalkıyor…”
“Oğlum, beyleri aşağıya alsana…” “Yan tarafta yer aç gençlere, duvar dibine…”
“Biraz beklettim sizi; buyurun buz gibi arjantinlerinizi!”
Bodrumdaki sütunları kestiler, ara duvarları yıktılar… İçersini boyadılar, çamurla sıvadılar, biracılara yeni ye
ni yerler açtılar. Yer açmak ne demek? Aşağıda pavyon bile açtılar.
İyi de, Pasaj’ın üst katlarında kimler vardı? Başlarını çevirip bile bakmadılar. Sahiden, o kocaman binanın üst katlarında kimler vardı? Belki evler, kalabalık aileler… Belki de terziler, atölyeler, işçiler… Ama kimin umurundaydı üst katlarda oturanlar, atölyelerde çalışanlar… Aşağıda ise,
“Şerefe Necati!”
“Şerefe llhami’cim!”
“Yarasın arkadaşım… Vatandaş içsin!”
“İçsin dostum. Haydi, çin çin!” Pasaj’ın Renkli Kişileri
Bir çingene kemancı, yanında yağlı kara darbukacı… Çalıp söyledikleri, ya davul tozu, ya da gazoz ağacı… Koşuşup duran komiler ve yorgun garsonlar… Muztarip ifadeli bir kadının akordeonundan Paris havaları… Sanırsınız, çalınan, söylenen Jacqueline François ya da Edith Piaf şan- sonları… Eğreti raftan düşecekmişçesine eğik duran 5 lambalı, ceviz mobilyalı radyodan, ya modası geçmiş melodiler ya da en son havadisler…
Tabiî, daha sonraki yıllarda radyonun yerini, hantal siyah-beyaz bir televizyon aldı. Seyyar bir satıcının kadife kaplı kutusunda, sıra sıra ister fakülte, ister kulüp rozetleri… Çakmak üzerine isim kazıyanlar… Elinde eski bir çift terlikle masalar arasında dolaşan boyacılar, pejmürde kıyafetli çaresiz kızlar, ekmek dilenen sefil çocuklar…
Seyyar kokoreç ocağının başındaki, meraklı kokoreççi beyaz gömleğinin sırtına herkes görsün, bilsin diye yeşil iplikle Behçet diye adını işletmişti… Midyeci Haydar da enteresan bir tipti. Evinde pişirip gaz tenekesinin içinde Pasaj’a getirdiği o nefis midye dolmalarına nasıl da bol karabiber serperdi! Ve herkes onun gecenin geç saatlerine kadar, midyelerini
satıp bitirmedikçe ağzına rakının katresini koymadığını bilirdi.
Bir keresinde Haydar vaktinden önce, biraz eıkence saatte içmeye başlamıştı da, çakırkeyifliğin verdiği bonkörlükle, bütün midyelerini birahane müşterilerine para almadan ikram ettiği, o gece Pasaj’da olanlar tarafından ertesi akşam nasıl da bire bin katılarak anlatılmıştı!
Garson Mehmet… Adı, nedendir bilinmez, “Avrupalı’ya çıkmıştı. Bir de “Köylü” vardı, yaşı ilerlemiş bir komi… “Fırlama”, “Andavallı” ve de “Yenişehirli”… Herkese “Ekselâns!” diye hitap eden garson Cahit de Pa- saj’ın ilgi çekici tiplerindendi. 1943’te komilikle başladığı mesleğinde patronluğa kadar yükselecekti. Yıllar önce servis yaptığı öğrencileri yıllar sonra adıyla, lâkabıyla hatırlaması herkesi şaşırtırdı. Boşuna ona “Entellektüel” lâkabını takmamışlar- dı: Her konuda konuşur, fikir yürütür, üstelik size de kabul ettirirdi.
11 Mayıs 1978 Sabahı, Birden…
Ne var ki, tarihî “Cité de Pera”, nâm-ı diğer “Hristaki Pasajı”, hele temelinden yediği ağır darbelerden sonra artık iyice yorulmuştu. Taşları kırılmış, demirleri çürümüş, harcı ufalanmış bu 102 yıllık koca bina, yılların yorgunluğuyla kocamış, içi boşalmış bir çınara dönmüştü.
1978 yılının 10 Mayıs’ını 11 Ma- yıs’a bağlayan gecesiydi. Günün ışımasına yakın, saat 04:00’e doğru birden bir sarsıntı, bir gürültü, bir toz, bir duman… Koca fıçılar, mermer masalar, rakılar, votkalar, patatesler, tavalar, doğranmış salatalar, hepsi hepsi kendiliğinden çöken koca hanın enkazı altında kaldı.
Gazetede okuyup erkenden facianın meydana geldiği yere vardığım zaman, ilk gözüme çarpan şeyin, enkaz arasında kalmış bir reklâm takvimi olduğunu hatırlıyorum: Bu bir
Amerikan araba lastiği firmasının takvimiydi, üzerinde de yarı çıplak, sarışın bir Amerikalı reklâm kızı, bembeyaz dişlerini göstererek çapkınca gülümsüyordu.
Sonuç: Biri, ikisi komi, ya da gece bekçisi tam 12 kişi enkaz altında kalarak hayatını kaybetti! Bunların ikisi, Küçük Sait Paşa’nın hayli yaşlı iki kızıydı… Bir o kadar da, ölmediğine şükreden ağır yaralı vardı… Koca bina sabaha karşı değil de, ya birahaneler, salonlar, pavyonlar tıklım tıklım doluyken çökseydi, ne olacaktı?
Yıkılan katlar yıkıldı, kalan duvarlar bizimdir hesabı, “Cité de Pé- ra”nın önce enkazı temizlendi, arkasından da 1986’da binanın ayakta kalan kısmının onarımına geçildi. İki yıl sonra da Çiçek Pasajı’nın birahaneleri yeniden biracılara açıldı. Açılmasına açıldı da, masa niyetine kullanılan fıçılar, yerlerini tek tip, üstü fayans kaplı masalara; tabureler de çam kütüğünden kaba-saba sıralara bıraktı. Bugün burada “Huzur” (Entellektüel Cahit’in), “Stop”, “Se- viç”, “Palmiye”, “Kime Ne?”, “Pavyon”, “Erciyes”, “Ankara”, “Lüks”, “Karadağ”, “Aile”, “Pasaj”, “Çınar”, “Pera”, “Tempo”, “Mahzen” adlarında hep bir örnek birahaneler var. A- ma hepsi de birbirinin eşi, birbirinin benzeri… Sanırsınız ki, taşrada bir astsubay orduevi mahfeli…

Beyoğlu’nun Başkenti: Çiçek Pasajı

Nasıl İstanbul’un merkezi Beyoğlu ise, pek çok kişinin gözünde Beyoğlu’nun da ortası, sanki bu tarihî Çiçek Pasajı idi. Eskiden Pera’nın bu kesimi bağlık, bahçelik, kırlık, bostanlık yerlermiş. Hemen karşısında Galata Sarayı, yâni eski Enderun, yeni Tıp Mektebi… Yanıbaşında da, yüksek duvarlarla çevrili İngiliz elçiliği… Biraz aşağısı ise, Tarlabaşı… Adı üstünde, tarlaların başlayıp, tâ Kasımpaşa’ya kadar indiği geniş arazi…
Bugünkü İstiklâl Caddesi’nin, yâni Cadde-i Kebiı’in yavaş yavaş oluştuğu daha sonraki yıllarda, tam bu noktada Opera Naum adlı büyük bir tiyatro binası inşa edilmiş. Ama ahşap olan bina 1853’te yanmış. Sonra, yerine yeniden daha büyük, daha görkemlisi yapılmış. Bu cadde baştan sona ilk kez Dolmabahçe Gazhanesi tarafından gaz lambalarıyla aydınlatıldığı zaman, takvimler 1856’yı gösteriyormuş. (1940’lı yıllarda, Kuledi- bi taraflarında hâlâ bu sokak fenerlerinden birkaçının durmakta olduğunu görmüştüm.)
Bu muhteşem tiyatro binasında opera izleyeceği akşamlar atına Dol- mabahçe Sarayı’ndan binen Sultan Mecid, hep yerlere serilen halıların üzerine basa basa geçerek bugünkü Galatasaray’a gelirmiş. Bir ihtişam, bir debdebe! Sanırsınız ki Pera, operası, restoranları, gösteri yerleri ve malûm evleriyle o günlerin ikinci Paris’i…
Ama bu görkemli Naıım Tiyatrosu da 1870 yılının 5 Haziran günü çıkan büyük Beyoğlu yangınında bir kez daha alevler arasında kalarak kül olunca, sahibi, böylesine büyük bir inşaatın altından kalkamayacağından, yerine bir daha yenisini yaptıra- mamış.
Bu geniş arsada, 1874-76 yıllarında, Sultan Hamid zamanında, sarayın sütçiibaşılığından bankerliğe terfi eden Hristaki Efendi tarafından bugünkü bina inşa ettirilmiş. Ama bu seferki ahşap olmayıp, baştan sona kârgirmiş. Binanın altında, iki sıra dükkânların dizildiği L şeklinde bir de pasaj varmış. “Cité de Péra” adı verilen bu bina, daha sonra 1908’de, dokuz kez sadrazamlık yapan Küçük Sait Paşa tarafından satın alındıktan sonra buraya, önceleri Hristaki Pasajı denirken, Sait Paşa geçidi de denmeye başlanmış…
Pasaja “Çiçek Pasajı” adının verilmesi ise, Mütareke günlerine rastlıyor. Dendiğine göre, İstanbul’u işgal eden İngiliz ve Fransız askerleri, Be- yoğlu’nda çiçekçilik yapan Beyaz Rus kızlarına sırnaşıp sataştıkça, kızlar da bu pasaja dalarak gözden kayboluyor- larmış. Kısacası, pasajın çiçekle ilgisi, bu çiçekçi Beyaz Rus kızlarıyla başlamış.
Gelelim Şimdi de Hacopulo Pasajı’na
İstiklâl Caddesi’ni, Meşrutiyet Caddesi’ne bağlayan Hacopulo Hanı da Beyoğlu’nun hayli ilgi çekici alışveriş merkezlerindendi. Hana ve pasaja adı verilen Hacopulo, hem hekimmiş, hem de İstanbul meb’usu. 1850’li yıllarda yapılan bina da, altındaki geçit de bugün yerli yerinde duruyor. Şu farkla ki, adı son yıllarda “Danışman Geçidi” olmuş. Ama, gelin, görün ki, eski havasından pek çok şey kaybetmiş.
Benim hatırladığım yıllarda Hacopulo Pasajı’nın İstiklâl Caddesi’nde- ki girişinde karşılıklı iki sıra halinde tuhafiyeciler, modelciler, iplikçiler, düğmeciler uzanırdı. En başta sağda, biçki-dikişle uğraşan hanımlara, genç kızlara istedikleri malzemenin her çeşidini, üstelik en iyisini ve de en ucuzunu bulundurmakla tanınan lstemat Efendi’nin dükkânı vardı. Toplu iğneden, renk renk pullara; fermuardan, boy boy kopçalara kadar yok yoktu küçücük dükkânında…
Birkaç dükkân daha içerde modelciler vardı. Hanımlar kendilerine bir tayyör ya da rob mu diktirmek istiyor? Buradaki, yalnız kendisinin sığabileceği kadar küçücük dükkânının içindeki sıkışıp kalmış modelcilerden birinin tezgâhının önünde durur, o- nun açtığı Avrupa dergilerini sabırla karıştırarak yüzlerce modelden birini beğenir, sonra adamcağızdan bunu kendisine kopya etmesini isterlerdi. İki dakika geçmeden bir de bakardınız ki, modelin tıpatıp aynısı yarı şeffaf bir kâğıdın üzerine aynen geçiril-
iniş! Modelci bu kadarla da kalmaz, kumaş ve aksesuarlar hakkında onlara yol gösterir, biçki ve dikiş sırasında karşılaşılacak zorlukları gidermeleri için fikir de verirdi.

Eski Bir Kulübe… Bir de Havagazı Lambası

Pasajın orta yeri genişçe bir mey-danlıktı. Özelliği de zeminin baştan sona yumurta benzeri beyaz taşlarla kaplanmış olmasıydı. Ortada bir bekçi kulübesi, yanıbaşındaki direğin üzerinde eski günlerden kalma bir havgazı feneri vaıdı. Kimbilir kaç yıllık bir asma, çevresine dalları ve kurumuş yapraklarıyla iyi-kötü bir gölgelik yapardı. Tokacılar, şapkacılar, kemerciler, gömlekçiler ve pek tanınmış bir trençkot terzisi, pasajın önemli esnaflarının başında gelirdi.
Sol taraftaki merdivenler sizi Pa- nayia Meryem Kilisesi’ne çıkartırdı. Burada bir piyano tamir ve akortçusu ile Amerikan bezi, patista, yatak yüzü ve çarşaf benzeri şeylerin satıldığı büyük bir mağaza vardı. Zaman zaman bizimkilerle buraya gidip alışveriş yaptığımızı hatırlıyorum.
Biraz yürüyünce, Tepebaşı’na doğru uzanan Meşrutiyet Caddesi’ne ulaşırdınız. Brada da simsiyah tabutlarını kapısına dayamış bir başka cenaze levazımatçısı karşınıza çıkardı… Ahmed Midhad Efendi’nin 1870’te matbaasını buradaki dükkânlardan birine taşıdığını biliyoruz. Namık Kemal’in Ahmed Midhad Efendi’yle birlikte çıkardığı İbret gazetesi de bir süre bu matbaada basılmış.
40’lı yılların sonlarına doğru buradaki handa bir yangın çıkmıştı da, su yokluğundan alevlerin göz açıp kapa-yıncaya kadar çevreyi sarması önle-nememişti. Kıpkırmızı itfaiye arabalarının çanlarını çala çala geçtiğini duyunca hemen Balıkpazarı’ndaki evimizden fırlayıp, yangını seyretmeye koşmuştum. Yangın, ancak, İngiltere Konsolosluğu’nun, sarnıçlarını
itfaiyeye açmasından sonra söndürii- lebilmişti. Ama bu arada da içerde kalan bir kişi kurtarılamamış, diri diri yanmıştı. Meğer, her konuda tedbirli olmalarıyla bilinen İngilizler, İstanbul’un su sıkıntısını bildikleri için, Başkonsolosluk bahçesinin altındaki derin ve geniş sarnıçları daima ağzına kadar suyla dolu bulundururlarmış!

Ve de Beyoğlu’nun Öteki Pasajları

Beyoğlu’nun bir başka ilgi çekici pasajı ise Avrupa Pasajı ya da halk arasında söylendiği gibi Aynalı Pasaj’dı. 1874 yapımı bu pasaj günümüzde de var: Esaslı bir şekilde onarılıp geçen yıl içinde açıldığı için bugün tertemiz, pırıl pırıl… Ama, nedendir bilinmez, biraz soğuk, biraz ruhsuz…
Bu pasajda karşılıklı iki sıra halinde yine kemerciler, tokacılar, düğmeciler, ibrişimciler vaıdı. Her bir dükkânın kapısının üstünde de eski Yunanlı kıyafetinde orta boy kadın heykelcikleri yeralırdı. Eskiden kadın çorapları pahalı olduğu için kaçınca bugünkü gibi hemen atılmaz, bu pasajda çorap çeken kızlara götürülerek kaçığı ördiirülürdü. Günümüzde ise hâlâ şurada burada çorap çekenler var mı, bilemiyorum; daha doğrusu hiç sanmıyorum. Çünkü, çorabı çektirmek daha pahalıya maloluyor!
Bu pasajda, bir de müzik meraklılarının sık sık uğramadan edemedikleri bir dükkân vardı. Müziğe yeni başlayan heveslilerden tutun da profesyonel müzisyenlere kadar pek çok kişi, boş nota kâğıdından günün modası Türkçe tangolara, size tik-tak diye tempo saydıran metronomdan, lâ sesi veren akort düdüğüne kadar hemen her ihtiyaçlarını, camında “Ru- penyan-Müzik Evi” yazan bu dükkândan karşılarlardı. Vitrinde bir ya da iki keman, camın arkasından mü-zikseverlere, âdeta beni alın, çenenize koyup çalın, gibilerden göz kırpar-
dı. Bazen bir flüt ya da bir klarnet… Önde de sıra sıra notaların yanıba- şında ya Scandalli bir akordeon ya da Hohner marka, pompalı, pompasız, renkli kutuları içinde, boy boy ağız mızıkaları…
Bay Rupenyan öldükten sonra dükkânı bir süre oğlu işletmiş, ama sonunda müşterilerin giderek azalması karşısında o da mesleğini değiştirerek vitrininden notaları, kemanları kaldırmak, yerine düğmeleri, kemerleri dizmek zorunda kalmıştı:
– “Ah, sanki neden müzik malzemesi satmak için yıllarca direndim, durdum, bilemiyorum!” demişti bir keresinde. “Bakınız, şimdi hanımlara ne güzel düğme satıyorum, inanın, gün oluyor, isteklerini karşılamaya yetişemiyorum!”
Kültür yozlaşmasının yeni yeni hızlandığı yıllardı… Kitapçılar kapanıyor, yerine konfeksiyoncular, pa- puççular açılıyordu. Müzik evleri iflâs ediyor, yerlerinde büfeler bitiveri- yordu. Kaç kişi para verip de kemanına yay, gitarına tel alacaktı? Varsa kravat, gömlek; yoksa ayakkabı, pan- talon, etek…
Arada bir bu pasajda, adamların birbirinden 10-15 metre mesafeyle yerleştirdikleri karşılıklı iki çarkı çevirerek ibrişimleri masuralara sardıklarına rastlardım. İncecik ibrişimleri koparmadan, dolaştırmadan çarkı çevire çevire sarmak gerçekten ustalık isteyen bir işti ve durup seyretmeye değerdi. Derken, bu çarkların da yerini minik elektrik motorları aldı.
Bir de 11 numarada, toz bezinden muşamba cilasına, ayakkabı boyasından diş fırçasına; pilden, elbise askısına; musluk süzgecinden kravat kalıbına kadar, bir evin pek çok ihtiyacını karşılayan, Dolanoğlu’nun dükkânı vardı. Pasajın 1989’da tahliyesinden hemen sonra restorasyonu sırasında, efendiliğiyle sizi hemen etkileyen bu kişi, dükkânından çıkıp bugün adı Danışman Geçidi olan es
ki Hacopıılo Pasajı’na, Rum kilisesine çıkan merdivenlerin yanıbaşına taşınmak zorunda kaldı.

Ragıp Paşa’nın Üç Ünlü Pasajı

Beyoğlu’nun diğer önemli üç pasajı, üçü de Sultan Hamid’in sadık bende-lerinden Ragıp Paşa’nın mülkü olan büyük binaların altında yeralıyordu: Bu üç han, imparatorluğun yayıldığı toprakların adlarını taşıması bakımından ilgi çekiciydi: Rumeli, Afrika ve Anadolu Hanlarıydı bunlar…
Altlarında pasaj bulunan bu büyük binalara Han demek, bilmem ki ne kadar doğru? Bu dev yapılar klasik anlamda han değil… Apartman deseniz, bildiğimiz anlamda apartman da değil. Frenkler bu büyük, gösterişli ve çoğunun altında bir de geçit bulunan binalara “cité” adını vermişler. Biz, çaresiz, yine de han diyeceğiz
bunlara… İşte, Sultan Hamid ricalinden, Galatasaray Sultanîsi ve Mülkiye Mektebi mezunu, Sarıca ya da Eğıibozlu lâkaplarıyla anılan Ragıp Paşa, Karun kadar zenginliğiyle nâm yapmıştı. Ona hatırı sayılır bir gelir sağlayan bu hanlarından İstiklâl Caddesi 88 numaradaki, 1896 yapımı Rumeli Hanı, Ağa Camii’nin bitişiğindeydi, Ağa Camii ile Mahyacı Sokağı’na açılıyordu. Girişinde yaşlı
bir Rum gazete satıcısı vardı. Baba kız, birlikte çalışırlardı. Gazeteleri her sabah üşenmeden cebe girecek boyutlarda katlayıp verirler ve hangi gazete ya da dergiyi sorarsanız sorun, eğer yoksa, hep “Kalmadı!” diye cevap verirlerdi. Bir gün, aslında olmayan bir dergiyi soracak oldumdu da, sarışın güzel kızı o tatlı Rum şivesiyle yine, “Kâlmadi!” diye cevap vermişti.
Afrika Pasajı’nın yeraldtğı Afrika Hanı, Büyük Parmakkapı ile Küçük Paımakkapı sokaklarının arasındaydı. İstiklâl Caddesi’nde, 201 numaradaki Anadolu Han ise, bugünkü Atlas Sineması’nın yanıbaşındaydı, geçidin karşı ucu Aleon Sokağı’na, Yeni Melek Sineması’nın önüne açılıyordu. Bu pasajdaki en önemli işyerlerinden biri, hiç kuşkusuz Anadolu Birahanesi’ydi. Bugün burada Hacı Salih Efendi Lokantası var.
Hayli nüfuzlu ve çok da zengin bir kişi olan Ragıp Paşa, Meşrutiyet’ten sonra rütbeleri alınarak Midilli’ye sii-
riilmüş, 1920 yılında da orada ölmüştü, ama hanları bugün de yerli yerinde durup duruyorlar.

Halep, Krepen, Aznavur ve Elhamra Pasajları

Eskiden Varyete Tiyatrosu’nun ye- raldığı 140 numaradaki Halep Hanı, 1885’te “Cité d’Alep” adıyla inşa edilmişti. Daha sonraları yıllarca Ses Tiyatrosu ile Dormen Tiyatrosu’nun temsiller verdiği salona Halep Pasajı adı verilen geçitten girilirdi ve bu pasaj başka bir sokağa çıkmazdı. Bu geçit son yıllarda tadil edilerek yenilendi. Şimdi içinde şık dükkânlardan başka Ortaoyuncular Tiyatrosu ile iki de sinema var: Sinema Pera ile Beyoğlu Sineması.
Çiçek Pasajı ile Solakzade Sokağı arasında Beyoğlu’nun en önemli üç otelinden biri olan Tokatlıyan Oteli vardı. Yıllarca şöhretini sürdüren 1896 yapımı Tokatlıyan Oteli’nin altında, o zamanlar pasaj yoktu. Ama otel kapanıp yerine işhanı inşa edildiği zaman, altında alış-veriş merkezi olan bir pasaj açıldı. Bu geçit bugün sağdan Solakzade Sokağı’na geçit veriyor. Yeri gelmişken, 40’lı yıllarda, Beyoğlu’nun öteki iki büyük otelinin, Tepebaşı’ndaki Pera Palas ile, Gümüşsuyu’ndaki Park Otel olduğunu hatırlatalım.
Hazır Galatasaray’a gelmişken, Aynalı Pasaj’ın yanıbaşındaki 1870 yapımı Krepen Pasajı’na da iki üç satır ayırmamız gerekecek. Tramvay Caddesi’nden girilen bu pasajın bir adı da sanırım Krizantem’di ve ikiye ayrılarak ikisi de Balıkpazarı’na açılırdı: Biri Sahne, öteki de Dudu Odaları Sokağı’na…
Öteki pasajlara kıyasla hayli tenha olan bu pasajda önceleri kundura yapımcıları, terziler, dikiş malzemeleri satanlar ile kahvehaneler varmış. Benim hatırladığım yıllarda yine sayacılarla yalnız müdavimlerinin bilip devam ettiği meyhaneler vardı. Gali
ba en ünlüleri, Triandafilo, İmrozlu, Neşe adlı meyhanelerdi. Öğleye doğru buraya demir atan içki meraklıları, önlerinde bir kadeh rakı, biraz da meyve ya da meze ile, masadan masaya sohbetlerini akşamın geç saatlerine kadar sürdürürlerdi.
1981’de tahliye edilen han sonra yıktırıldı, yerine Aslı Han adlı beton bir bina yapıldı. Buradaki geçitte bugün eski kitap satıcıları yeralıyordu. Okunmuş kitaplar, ikinci el mecmualar, sararmış fotoğraflar, çeşit çeşit kartpostallar ve daha bir sürü öte beri yer tezgâhlarında sergileniyor.
Mâdem Galatasaray’dan Tünel’e doğru yürüyoruz, 212 numaradaki Aznavur Pasaj ı’nı da anmadan geçmek olmaz. 1893’te inşa edilen hanın altındaki giriş, sizi karşıda, İngiliz Başkansolosluğu’na bakan bir başka hanın kapısına götürürdü. Bu kapının yanıbaşında, yine müzik malzemeleri satılan bir dükkân vardı: Vit-rininde notalar, yaylar, teller, reçineler ve daha bilmem neler… Pasajın girişinde, binanın yapılışından tam 100 yıl sonra, 1993’te baştan sona onarıldığını okuyoruz.
Hazır Giyimin Her Çeşidi Karlman Pasajı’nda
Bugünkü Odakule ve yanıbaşında- ki geçidin yerinde bir zamanların ünlü mağazası Karlman bulunuyordu. Hazır giyimden çoraba, şapkadan iç çamaşırına kadar her türden giyecek eşyasının satıldığı bu mağazaya girdiniz mi, hiçbir alış-veriş yapmasanız bile, karşı ucundan Tepebaşı’na, Dram Tıyatrosu’nun önüne çıkıverir- diniz de kimsecikler size bir şeycikler demezdi. Bırakın İstanbul tarafını, o yıllarda Şişli, Nişantaşı gibi kibar semtlerde bile bu tip bir mağaza bu-lamazdınız. Yine de, o umutsuz harp yılları, Beyoğlu’nun hâlâ Beyoğlu olduğu yıllardı.
Biraz daha yürürsek Deva çıkmazı, Korsan Çıkmazı, Terkos Çıkmazı’nın
önünden geçeriz. Bunlardan Deva Çıkmazı’nı, adına bakıp da çıkmaz sokak sanmayın sakın. Korkmayın, yürüyün, Dandria Geçidi’nden geçerek (aslı d’Andria, inşa yılı 1882) merdivenlerden inip Tepebaşı’na Casa d’Italia’nın hemen yanıbaşına çıkardınız: Macar Lokantası ünlü Çardaş da buracıktaydı. 1955’te hanı satın alan İşçi Sigortaları Kurumu, binayı tâdil ederek katlara beton atmış ve pasaj boşluğunu ortadan kaldırmıştı.
Peki, ya Fresko Pasajı? Zengin bir Yahudi olan Bay Fresko’nun adını taşıyan bu pasaj, Pintolar’ın ahşap binasının altında yeralııdı. Bugün yerini bulup çıkartabilene, aşkolsun!
İstiklâl Caddesi, 348 numarada, 1908 yapımı “Cité de Syrie” diye anılan binanın altında Suriye Pasajı vardı. Eskiden bu pasajdan Santral Sineması’na girilirmiş. Ben girmedim ve hatırlamıyorum. Daha çok ikinci sınıf kovboy filmleri oynatılan bu salonu hatırlayanların yaşı bugün 70’i geçmiştir sanırım. Bu pasaj da soldan Gönül, sağdan Piremeci So- kağı’na açılırdı.
Beyoğlu’nun En Eski Pasajlarından Biri
360 numarada yeralan Şark Aynalı Pasajı, ya da eski adıyla “Passage Ori-ental”, Beyoğlu’nun en eski pasaj la- rındandı. 1840’larda inşa edilmişti. Ne var ki, uzun süredir eski şöhretinden çok kaybetmiş bulunuyor. 1908’de neo-klasik tarzda yeniden yapılan bugünkü binanın altında ünlü Markiz Pastanesi vardı. Pasajda yabancı kitapların satıldığı bir kitabevi, kuaför, perukçu ve kürkçü dükkânları sıralanıyordu. Bugün ise kapısı kapalı… Ne giren var, ne de çıkan…
390 numaradaki Narmanlı Yur- du’nun ortasındaki avluyu ne kadar pasaj saymak gerekir, bilemem. Burası eskiden Rus Elçiliği’nin mahkemesi imiş; nezarethanesinin daracık, de
mir parmaklıklı pencereleri de, arka tarafa Sofyalı Sokağı’na bakarmış…
Tünelden çıkınca tam karşımıza gelen Tünel Pasajı da Beyoğlu’nun ilgi çekici pasajlarından biriydi. Girişinde solda Markeryan’ın fotoğrafçı dükkânı ile sağda bir muhallebici vardı. Bugün ikisi de yerli yerinde… Şu farkla ki, muhallebici, aşçı olmuş… İçerde de müzik mağazası, an-tikacı, kitapçı, sıhhî malzeme ve cerrah âletleri satan dükkânın sıralandığı bu pasaj, bütün adayı kaplayan üç binanın arasında bulunuyor ve tam karşıdan Kazevici, soldan da Ensiz sokağa açılıyor.
Bu arada Minareci Sokak ile Meşrutiyet Caddesi’ni birleştiren Frede- rici Pasaj ı’nı; az ilerde Asmalımescit ile Gönül Sokağı arasındaki Fransız ya da Nil Pasajı’nı, Galatasaray’da, meydanlıkta, bugün Yapı ve Kredi Bankası’nın bitişiğindeki o zamanlar var olan, sonra ortadan kalkan Kurtuluş Apartmanı’nm altındaki terlik- çi dükkânlarının sıralandığı Galatasaray Pasajı’nı ve bugünkü Fitaş sinemalar grubunun binasında yeralan Fitaş Pasaj ı’nı da saymadan geçmeyelim.
Beyoğlundaki bu pasajların hepsi de yalnız yolu kısaltmakla kalmazlar, bu sayfalarda belirttiğimiz gibi başlı- başına bir çarşı hizmeti de görürlerdi. Kimi tuhafiye, kimi müzik malzemeleri satardı; kimi çiçekçileriyle, kimi birahaneleriyle ün yapmıştı… Hepsi de kendine mahsus özellikleri olan, renkli, çoğıı canlı, hareketli pasajlardı…
Bugün de Beyoğlu’nda pasajlar var. Büyük bir bölümü, dün de var olan pasajlar bunlar… Yenileri de, şık butikleri, zarif lokalleri, çarpıcı mağazaları, ilgi çekici dükkânlarıyla hizmet veriyor. Vermekte de daha yıllarca devam edecekler… Kimbilir, yarım yüzyıl sonra da birileri çıkacak, onlar da bu pasajların geçmişini yazacak… Ne diyelim? Haydi, hayırlısı…

Please follow and like us:

Enjoy this blog? Please spread the word :)