18. Yüzyılda İstanbul Evleri ve Sorunları

NECDET SAKAOGLU

29 Mayıs-9 Haziran tarihleri arasındaki “7. Tarihi Türk Evleri Haftası”nda düzenlenen seminerde, İstanbul’a, Boğaziçi’ne, Bursa’ya nasıl kıyıldığı tartışıldı. Konuşmacılar sağduyu sahiplerini isyan ettirecek imar cinayetlerini dile getirdiler. Ama “Oğlum, adın ne? Reşit. Sen söyle sen işit!” Anadolu sözünce, söylenenleri, söyleyenler dinlediler! Suçlulardan ölenlerin ruhlarına, sağ olanların kulaklarına bir kınamacık bile ulaştırılamadı. Bildirilerin yayınlanması olanağının bulunmadığı da yetkililerce açıklandı. Zamanımızın iki yüzyıl gerilere gidildiğinde ”Canım efendim, eskiden imar mimar yokmuş!” diyenleri susturacak yasaların ve uygulamaların varlığı, bu yazıda belgelerle kanıtlanıyor.

ŞEHİRCİLİK uzmanlarının “leb-i derya iskân ” bakımından, yeryüzünde bir eşinin bulunmadığını ileri sürdükleri Boğaziçi’nin, bu doğal su kanalım süs-leyen tepelerin, betonlaşmaya ve kaçak yapılaşmaya yenik düştüğü bir sırada, kentleşme salgınlarından ve imar tek-nolojisinin pençelerinden doğanın kur-tarılması arayışlarının ciddiyet kazanması bize de umut vermeli mi?.. Öte yandan doğal çevrelerden soyutlanan ve “blok konutları”na tıkılan insanlarımızın girmek üzere oldukları bunalımların da özel gündemli seminerler gerektireceği, Tarihî Türk Evleri Haftası seminerine bir ruh hekiminin (sayın Prof. Dr. Özcan Köknel’in) konuşmacı sıfatıyla katılmasından tahmin edilebilir.

Ev ve ev yaşamı konusunda büyük yanılgıya, Türk evinin imaj çevre ilişkisindeki dinlendirici, akılcı, yalın es-tetiğini beğenmemeye başlayıp Rokoko zevksizliğine hayranlık duyduğumuz 19. yüzyılda düştüğümüz muhakkak. Bu açıdan, günümüzde birer “Türk evi” sayılan eski yapıların çoğu, aslında bizim dünyamızdan olmayan Batı taklitleridir. Türk evinin, doğayla ve çevreyle uyumlu konumu ve biçimlenişi için koca İstanbul’da tek örnek Top- kapı Sarayı kalmıştır. Bu resmî-hususî ikametgâh, geçen yüzyılların Anadolu evi plânını, azman boyutlarda ve işlevsel eklentilerle veriyor: Türk evinin, duvarlarla çevrili bir doğa parçasına oturması gibi, Topkapı Sarayı da Sur-ı Sultaninin kuşattığı Sarayburnu’nu taçlandırmıştır. Eski büyük evlerdeki cümle kapısı ile Bab-ı Hümayun, avlu ile Alay Meydanı, orta kapı ile Babü’s- selâm, selâmlıkla. Enderun daireleri, haremle Harem-i Hümayun, bahçeyle hasbahçe ve diğerleri, birbirlerinin izdüşümleri gibidir. Türk evinin pavyon karakteri, Topkapı’da bir mahalle kapsamında tekrarlanmıştır. Mekânsal çeşitlemelerin, bina sahipleriyle ustaların kişiliklerini, duygularını yansıtması bakımından da Türk evi ve Topkapı Sarayı için aynı yorumlara gidilebilir.

Ev plânı ve yaşamı ile kent plânı ve yaşamı arasındaki benzerliği de vurgulamakta yarar var. Eski kentlerimizin iç kale, şehir, bağlar düzeni, savunmaya, geçinmeye, mevsimlere uygun bir plânlama ürünüdür ve ev ölçeğindeki yerleşim plânına benzerlik verir. Bu yaşam bütünlüğünde öylesine ilginç gelenekler yerleşmiştir ki, örneğin, ilkbaharda kentten bağlara göç başlarken evlerde de kış odasından yaz odasına geçişler sözkonusuydu. Kent için aranan suyun, ev için de aranması ve aynı zamanda bir zevk öğesi sayılması, merhum Süheyl Ünver’in deyimiyle “su şırıltısı olmayan mekân, Türk evi değildir” denecek kadar önemliydi. Sözü şuraya getirmek istiyoruz: Fetihten sonra, yeni başkent İstanbul’a yerleşilirken, surlarla çevrili dar bir alanda, kiliselerin, manastırların, çarşıların, meydanların işlevlerine saygı duyularak özgün bir Türk-İslâm kenti kurabilmek, daha başlangıçta olanaksızdı. Ön koşullar, kent ölçeğinde de, ev ölçeğinde de sağlıklı bir imarın gerçekleştirilmesine izin vermeyecek ağırlıktaydı. Bununla birlikte, Batının henüz etkili olamadığı 18. yüzyıl başlarında bile İstanbul evleri, küçük koltuk bahçelerine, su kuyularının, havuzcukların, çeşmelerin serinliğine sahipti. Öyleyken, dar ara sokaklarda bakımsızlık ve pislik aşılamayacak boyutlardaydı. Eski evler, yanın- caya ya da çökünceye kadar ayakta tutulmaya çalışılıyordu. Kuytular ve hatta kaldırımlar, çirkef kuyularının taşıntı- ları, çöp yığınları yüzünden dayanılmaz kokular yaymaktaydı. Evlerde genellikle ocak yoktu, soba henüz bilinmiyordu. İstanbul hanımları mangalda ateş örtmekte ve maltız yakmakta mâhirdi- ler ama, ağır kışları bu iki yöntemle geçirmek pek güçtü. En küçük bir dikkatsizlik, ünlü “harik-i kebir”\erâzn birini tutuşturuyordu. Acı bir gerçek, yangın canavarının, Dersaadet’i ikide bir, şuursuz sil süpürden geçirip imar fırsat-ları yaratmasıydı. Hatırlatalım ki, İs-tanbul’un gelmiş geçmiş en büyük imar- cısı, ileri görüşlü Nevşehirli Damad İb-rahim Paşa, Avrupa’dan getirttiği projeleri bu yangın yerlerinde uyguladı. Üçüncü Mustafalar, Üçüncü Selimler de imar yatırımları için benzeri yerleri seçtiler.

Kentin sıkışıklığı, onbinlerle ev, çok sayıda han hamam, çarşı cami, kilise vs. ise belediye hizmetlerinin yürütülmesini ve denetimi engelliyordu. Örneğin, Dördüncü Mehmed (1648-87) hâzinedeki para darlığı sebebiyle “ev vergisi” koyunca bunun toplanması bir sorun olmuştu. Halk, konuyu farklı yorum-layarak “Allah’ın reva görmediğini pa-dişah yapamaz” demekte haklıydı. Di- mitri Kantemir’in1 tesbitlerine göre İs-tanbul’da ve kenar semtlerde yapılan binalar, Mimarbaşı’nın denetimindey- di. Ondan izin alınmadan bina yaptır- tılamadığı gibi, sultanlık fermam ile konan yükseklikten daha yüksek yapı inşası da yasaktı. Mimarbaşı ve yardımcıları, duvarların sokağa taşmasını önlemekten de sorumluydular. Ama, mi- marbaşılık, çoğu kez, iktidardaki kişilerin yakınlarına verildiğinden, değerli armağanlar ve rüşvetler karşılığında her türlü imar yolsuzluğu olabilmekteydi. Sözgelimi, Müslümanların 15, gayrimüslimlerin 13 “vergi”den (1 vergi: 3 karış) daha yüksek ev yapmaları yasaktı. Ama, mimar ağa, bu ölçüyü, eğimli arsanın yüksek kodundan alır, böylece ön cephe 30 vergi’ye kadar yükselebilirdi.
Bu açıklamalardan sonra, özgün bir kaynaktan, İstanbul’un 18. yüzyıldaki evlerinin özelliklerini ve mülkiyet so-runlarım aktaracağız. Bu kaynak, Hicrî 1224 (Milâdî 1809) yılında, mahkeme si-cillerinden derlenmiş bir yazmadır.2 Mecmuatü’s-sukûk adlı eserdeki “sâk” denen örneklerin çoğu İstanbul evleriyle ilgili. 1700’lü yılların imar sorunlarına ışık tutan, sorunların nasıl büyüyerek zamanımıza kadar geldiğini düşündüren örneklerden seçtiklerimizi özetleyip sâdeleştirerek dört grupta topladık:

1) İstanbul’daki evler ve arsaları mukataaya bağlı veya vakıftır. Fetihten sonra şehirdeki evler, Türklere mülk olarak verilmişken, Nişancı Mehmed Paşa’nın tavsiyesiyle mülkiyet kaldırılmıştır.3 Bu tasarruf yönteminin 18. yüzyılda da değişmediği görülüyor. İmar açısından en önemli sorun budur. Yanan, yıkılan, eskiyen binaların yenilenmesi; mütevellilerin, vakıf sandıklarının, icarcıların, hissedarların müdahaleleriyle çok zor sağlanabilmektedir. Yıkılan bir vakıf evin enkazının kaldırılması bile mahkeme ilâmı gerektirmektedir. Örnekler: “Beşiktaş kasabası civarında Kılıç Ali Paşa Mahallesi’nde is- metlû Zeyneb Sultan hazretlerinin bir kıt’a sahilhânesi, Mevlevihâne, Yahya Efendi Tiirbesi’ne giden yol, sahilde biten yol ve sahille sınırlı, bundan önce Çırağan Yalısı ‘ndaıı ifraz olunan büyük arsadaki hariciyeli (selamlıktı) ve dâhiliyen (haremli) yalı tâbir olunur iki menzilin yıkılıp arsayı haksız yere zapt eden bir gayrimüslimce yeni yalı yaptırtılması karşısında Kılıç Ali Paşa Vakfı mütevellisi şikayetçi olmuştur. ” (sayfa: 89), “İstanbul’da Küçükmustafapaşa yakınında Molla Hiisrevefendi Mahallesi’- nde el-hac Ali bin Abdullah, Hicrî II59’da yaptırttığı ve vakfa bağladığı büyük evini, kendisinden sonra eşi Ayşe ’ye, ondan sonra da Yeniçeri Ocağı’nın Yirmibeş Bölüğü’ne bırakmış, eşi Ayşe evin yansını Hicrî 1174 senesinde 1500 kuruş muaccele ve beher gün iki akçe müeccele ile icara vermiştir. ” (sayfa: 94), “Mahmiye-i İstanbul’da Aya- sofya-yi kebîr yakınında İshak Paşa Mahallesi’nde, süknâsı İlmiyeye koşullu olan ve hâkim tarafından imam Haşan Efendi’ye sonra da oğlu Molla Mehmed’e tevcih edilen ev, boşalmış olması sebebiyle süknâya muhtaç Ahmed Efendi’ye tevcih edilmiştir. ” (sayfa: 119), “Kabataş’ta birbirine bitişik üç küçük ev vakıf olup icarla Salih Efen- di’nin tasarrufunda iken adı geçen her üçünü de yıktırıp yerine bir bab hariciye tâbir olunur bina inşa ettiğinden varisleri bu bina vakıf değildir iddiasında bulunmuşlardır. ” (sayfa: 109), “Kanlıcak karyesinde bina buyurulan çeşmenin giderleri için, akara dönüştürülmesi koşutu ile bir miktar para vakfeden hayır sahibinin bu parasıyla mütevelli Rumeli Kazaskeri, Hâcehatun Mahallesi’nde 3500 kuruşa bir ev alıp kiraya vermiştir.” (sayfa: 134), “Malımiye-ı İstanbul’da Ördekkasap Mahallesi’ndeki vakıf evin yarım hissesi, mutasarrıfı hanımca 1500 kuruş bedelle satılmıştır” (sayfa: 100), “Balat çarşısında Kondu’nun oğlu Marko, şer’i mecliste, Balat reayasından tanıklar önünde, Koço zemminin kendisini gammazlaması sebebiyle eski Delvine mutasarrıfı Paşa’nın, Balat ’daki evini bastırıp yaktırdığım, 8 bin kuruşluk malını gas- bettiğinı, paşa ile mürafaasını mümkün görmediğinden Koço dan dâvacı olduğunu bildirmiştir. ” (sayfa: 247), “Molla Hüsrev Mahallesi’nde Recep oğlu Hüseyin, oturduğu evin avarız vakfından olduğunu ve icar ödediğini, evin mülkiyetine mutasarrıf bakkal Süleyman ’ın mülkü başkasına sattığını bildirerek şüf’a hakkı istemiştir. ” (sayfa: 248), “Beğlerbeği Bahçesi, Ebi Eyyub vakfından olup Kara Mustafa Paşa vakfının ve evlâdiyetinin ilgisinin bu-lunmadığına dâir ilâmın sureti. Asrında veziriâzam olan Kara Mustafa Paşa’nın evlâdından Ayşe, Zeynep ve Emine adlı hanımlar, evkaf müfettişi Ali Efendi’nin başkanlığındaki şer’i mecliste, -Kara Mustafa Paşa hayatta iken Beğlerbeği’nde Şah Sultan Mahallesi’nde Taşlı burun denen yerde Ebi Eyyub vakfından senede 2744 akçe muka- taa bedelli arsanın üzerine, yalı tâbir olunur bir bina ve müştemilât yaptırtarak bunların süknasını, kuşaktan kuşağa çocuklarına vakfettiğini, atalarından olup bu vakfa mütevellilik eden Kapudan Mustafa Paşa’nın bu yalı binalarını, bir senetle Üsküdar’da, Kadı karyesindeki3813 zira’arsalı, hariciyeli ve dahiliy el i iki katlı, çok.sayıda odayı ve müştemilatı kapsayan yalı ve Çengel karyesi yakınında yine Beğlerbeği’- nde içinde 6 masura akarsuyu, eski köşkü, iki odası, harap havuzu ve dört bostan kuyusu bulunan bahçeyle bedelleştiğini, Eyiib mütevellisinin bu yerleri kiraya vermeye kalkışarak kendilerine haksızlık ettiklerini bildirmişlerdir. ” (sayfa: 113)

2) Bizans’tan kalan binaların kârgir veya tahtadan yapıldıklarnı çoğunun da bir katlı olduğunu, Fatih İmareti vakfiyyesı’nden öğreniyoruz.4 İkişer, üçer katlı binalar yalnız Galata kesiminde yapılmaktaymış. 15. yüzyılın sonlarında kentin nüfusu hızla artınca eski binaların üstüne katlar eklenmiş ve o zamanlar “gurfe” denilen cihannümâ’- lar kondurulmuş. Altlı üstlü binalara “menzil” tek katlı küçük evlere de “beyt” deniliyormuş. Türkler, hem zelzelelerin etkisiyle hem de ucuzluğu hesaplayarak ahşap evleri tercih etmekteymişler. 18. yüzyılda durumun değişmediği, yaşam alışkanlıklarının süregeldiği görülüyor. Bu yüzyılda evler benzer tip ve plânlardadır: “Fevkani” (üst), “tahtanı” (alt) katlı, ender olarak da “ulyâ” (üst), “vusta” (orta, “süflâ” (alt) olmak üzere üç katlıdır. Selâmlık bölümüne “hariciye”, hareme “dâhiliye” denilmektedir. Evlerin yıkılmadan ayakta tutulmasına çaba gösterilmesi sebepsiz değildir. Zirâ, yıkılanın yerine yenisini yapmak zordur. Bu durum, uzun bir zaman içinde, esasen küçük olan evlerin dikey taksimata tâbi tutulmasına yolaçmıştır. Anlaşılıyor ki İstanbullular, ‘nohut oda bakla sofa’ de-yimini, yüzyıllardır kullanmak zorunda kalmışlardır. Mecmuatü’s-Sukûk’- dan seçtiğimiz ilginç ev tanımları şunlardır:

‘ ‘Sancaktar Hayreddin Mahallesi ’tide beher ay 9 akçe icareli vakıf menzilin yarısı. Bir kebir oda, bir sagir (küçük) oda, dehliz ve ocak ile altında kert if (WC) ve 96 zira’ avlulu” (sayfa: 257), “Karabaş Mahallesi’nde Abdülmennan Çelebi’nin bir taraftan haffaf Mehmed Çelebi mülkü, bir taraftan berber Hacı Osman menzili, bir taraftan kalemter ahçı Rıf’at Efendi menzili ve bir taraftan da anayol ile çevrili, fevkanî iki oda ve bir soffa, dehliz ve abdeshane ile mağsel (banyo), tahtanı bir oda, mutbah, kenif ve su kuyusu ile avlusu olan rnülk-i menzili” (sayfa: 250), “Salih kişilere meşruta olan fevkanî iki oda bir soffa, tahtında mutbah ve kenifi ile su kuyulu avlusu olan, Oruçgazi Mahallesi’nde ev” (sayfa: 119), “Medine-i Üsküdar’da Örfiyeci- başı Mahallesi’nde, bir süre önce ölen Hamamîzâde el-hac Mehmed’in varis-lerine ait, hariciyeli, dâhiliyeli, ınüşte- milâtlı evin bölüşümü: Hâriciyenin, ha rem kapısı hizasından ve haremdeki kö-mürlüğe kadar düz bir hatla ayrılmasıyla hariciye bahçesi, köşkü, kahve odası, kebir oda ve buna bağlı odalar, kenif, sokak kapısı ve iki su kuyusu bir tarafa; sokak kapısı üzerindeki kebir oda, buraya bağlı odalar, geçme oda (mabeyn odası), nim-soffa ve ikinci kebir oda, altındaki kenif, oda ve ahır ile müştemilat diğer tarafa verilmiştir”
(sayfa: 235), “Hocapaşa çarşısında, bir tarafı horasana, bir tarafı nalbant dük-kânları, bir tarafı anayol olan, iki katlı, üç odadan ve bir nalbant dükkânından ibaret Hocapaşa Vakfı’ndan ev” (sayfa: 101), “Tophane’de Sehilbey Mahallesi’nde, bir yanında Hüsnü-zâde yalısı bulunan fevkanî ve tahtanî çok odalı, hamamı, mutbahı, kileri, iki su kuyi.su, mahzeni, kenifleri, iki dükkânı, kayıkhanesi olan yalı. Sultan Bayezid-i Velî Vakfı’ndan olup senede 120 akçe mukataalıdır” (sayfa: 258), “İstanbul’da Kadıçeşmesi yakınında Altıboğacı Mahallesi’nde, dört yanında; Şeyhülislâm’ın saadethânesi, Çeşmi zâde Bahçesi, Ömer Çelebi menzili, hususi bir yola cepheli müteehhilin odaları ve anayol bulunan mülk. Bahçesinde bir su hâzinesi, bir bahçıvan odası, büyük bir bostan kuyusu, iki masura tatlı su, meyveli ve meyvesiz ağaçlar vardır. Hadice Hanım Vakfı olup senede 360 akçe icar ile Şeyhülislâm’a verilmiştir” (sayfa: 31), “Silivri nahiyesinde, Fethi karyesinde, hâriciyesinde 12 odası, bir hamamı, 6 anbarı, 2 ahırı ve samanlığı, iki büyük bahçesi ve bir bostanı avluları olan çiftlik. Kırını Ham Kaplan Giray 5000 kuruşa satın almıştır” (sayfa: 138).
Bu tanımlar, 18. yüzyılda, henüz dış etkilerden uzak İstanbul evlerinin ka-rakteristiğini veriyor: Küçük bir avlu, su kuyusu, plâna dâhil banyo ve wc, büyükçe evlerde harem-selâmlık ayırımı, sofa ve boyutlarına göre “kebir”, “sagir” diye nitelenen odalar. Yalılar geniş bahçelere sahiptir. Yalılarda ve büyük evlerde tatlısu çeşmeleri de vardır.

3) Günümüzdeki gecekonduların işlevinde, aynı çevreden ya da meslekten insanların, ailelerin barınmalarına mahsus yerleşim düzenlerinin 18. yüzyıldan daha gerilerde de görüldüğü kuşkusuzdur. 18. yüzyıldaki bu tür yerleşimlerin başlıca özelliklerini, bir “tarık-ı has” (özel yol) üzerinde sıralanışları, her meskenin bir ‘ W«”dan ibaret oluşu, su kuyusunun, kenifin ortak kullanılışı olarak tesbit ediyoruz. Bu yerleşimler, barındırdıkları zümrelere göre “çer kez odaları”, “sultan odaları”, “bey odaları”, “sıra odalar”, “müteehhilin odaları” , “bekârodaları”, “ya- hudhaneler”\b. adlarla anılmaktadır. Bunların statülerinin korunması için önlemler alındığı görülür. Örneğin, odalara şehnişin eklenmesine bile izin verilmemektedir. Tarık-ı has halkının ortak kararı olmadıkça onarım bile ya-pılamaz. Bitişik nizamdaki odalar da vakıflara aittir.
“İstanbul’da Hocapaşa Mahallesi’-Balıkçılar semti. Evlerin önünde kayık çekekleri var. Ev yaşamıyla geçim düzeninin buluştuğu Kumkapı kıyıları farklı geleneklere sahipti.
Aksaray yakınında Ismailağa Mahal-lesi’nde Beg odaları demekle mâruf, tarık-ı hastaki menziller..” (sayfa: 98), “Keşif Nâibi efendi, hassa mimarlarıyla müteehhilin (evliler) odalarında varıp işbu müteehhilin odaları ahalisinin ortaklaşa kullandıkları su kuyusunun yanına komşu evin çirkef kuyusu kazmaları hususunu incelemişlerdir” (sayfa:
3) , “Dârü ‘l-hılafetü ‘l-aliyyetü ‘l-Kos-tantiniyyetii ’l-mahmiyye ’de, Balatko-puşu’nda, Hamamî Muhyiddirı Mescidi şerifi vakfından Havass-ı Refia (Eyüb) kazasına bağlı Hasköy’deki yahud-hâne denen birbirine bitişik dört kapı tniilk-i menzil…” (sayfa: 88), “Hasköy’deki Behr-dar Ağa Yahudhâ- nesi ve iki tarafından tarik, bir tarafından deniz kıyısı ile çevrili bir Yahudhâne’nin vakfa devri… ” (sayfa: 193)
4) Evlerle ilgili işlemler ve dâvalar da ilginç yönler gösteriyor. Oysa, geçen yüzyıllarda İstanbul’un da öteki kentlerin de imar başıboşluğunda geliştiğini düşünenlere,rastlanıyor.5 Bunlara göre ‘‘Eskiden şehrin içindeki yapıların kat sayılarını, yüksekliklerini, cadde genişliklerini belirleyen imar ve zabıta ka-nunları mevcut olmadığından, mülk sa-hibi ile usta ve yardımcıları, diledikleri gibi, plânsız evler yapmaktaymışlar. ” Bunun hiç de böyle olmadığını ilâm ör-neklerinden izleyelim:
“Yanan medresenin yerine yenisinin yapılması ve kalan kısımlarının onarılması için, ferman gereği, keşif nâibi İbrahim ile hassa mimarlarından esseyyid Mehmed Halife ve Yahya Halife, Kan- tarcılar’daki Kebenkçi Sinan Medrese- si’ne varıp belgede yazılı Müslümanların önünde bir oturum düzenlediklerinde; medresenin 6 şevval 1169 (4.7.1756) tarihindeki büyük yangında yanması ve talebe- ‘ı ilimin yurtsuz kalması üzerine medresenin yeniden yapılması için mütevelli kaymakamına izin verildiği anlaşılmış; mimarlar, yerinde keşif yaparak yeniden inşa edilecek 8 odanın boyunun 35 zira’, eninin 10 zira’, her bir odanın genişliğinin 6, derinliğinin 10 zira’ olması ayrıca tahta perde, kuyu üzerine sakıf câme-şuri-hâne üzerine sakıf medrese kapısı, yanmayan dershanelerin iç ve dış duvar sıvaları, kapı önüne sundurma, su kuyusuna yeni bilezik ve musluk, avluya kaldırım vs. yapılması gerektiğini tutanağa geçirmişlerdir” (sayfa: 105-106). Görülüyor ki, Bayındırlık elemanlarının günümüzde yapmakta olduklarından farksız bir keşif ve ölçüm sözkonusudur. “Konya halkından olup dâva için İstanbul’a gelen el-hac Ömer bin Mustafa, Şer T mecliste, daha önce Konya’da kadılık yapan esseyyid Mustafa Efendi’nin, evinin üstüne yaptırttığı bir odayı yıktırdığını ileri sürmüş, adıgeçen kadı da odayı, pencerelerinden civarda oturanların evlerinin harem bölümlerinin görüldüğünü tesbit ederek yıktırdığını; bu şekilde başkasının kadınlar dairesine bakan, sonradan yapılma bölümlerin Konya’da eskiden beri yıkılageldiğini açıklamış ancak yine de 200 kuruş taz-minat ödemeye mahkûm olmuştur” (sayfa: 176-177). Benzeri olayların İstanbul’da da sıkça yinelendiği anlaşılıyor: “Davudpaşa’da Bayezid-i Cedid Mahallesi’nde oturan Hadice Hatun, şer’i meclise gelerek, Hassa mimarları da hazırken, Musa bin Abdurrahman’- m, kendi evinin karşısına izinsiz yeni bir bina yaptırdığını, bunun üst ve orta kat-larındaki şehnişinlerden kendisinin oturduğu evin içinin görüldüğünü, ge-reken inceleme yapılarak şehnişinlerin yıkılmasını açıklamış ve istemiştir. Mi-marlar da şehnişinlerin kesilmesine ve Hadice Hatun ’un evi tarafına pencere açılmamasına karar vermişler; Musa bin Abdurrahman’dan bu yolda teah- hüd alınmıştır” (sayfa: 262), “Mesih Paşa Vakfı ’ndan bir evin damına mütevellinin izinsiz yaptığı tahtaboş, komşuların, bizim evimizin içine bakıyor diye şikâyetleri üzerine ve bu tür tahtaboşların inşasını yasaklayan ferman gereği yıktırılmıştır” (sayfa•. 266), “De- nizabdal Mahallesi’nde eski sadrazamlardan Said Paşa ’nın konağına bitişik evin, İbrahim Ağa’dan önceki sahibince onarılırken şehnişin saçağının 14 parmak genişlikte 6 parmak derinlikte konak arsasına geçtiği; yağmur sularının saçaktan arsaya aktığı şikâyet edilerek konak arsasına, bitişik evden daha yüksek yeni bir bina yapılacağından, İbrahim Ağa evinin saçağının kesilmesi istenmiş; gelen heyet, eskiden beri saçak suları akageldiğinden bu isteği reddetmiştir” (sayfa: 260).
Bina yüksekliklerinin sınırlandırıldığı ve buna uymayanların fazlalıkları sökmek zorunda bırakıldıkları konusunda da şu ilâm enteresandır: “Keşif nâibi
Mehmed Efendi ile Hassa mimarlarından Mehmed ve Osman halifeler, İstanbul’da Azablar yakınında Elvanzâde Mahallesi’nde, takiyeci el-hac Ömer evinde toplanıp tanık Müslümanlar da varken şikâyetçi Mustafa’yı dinlediler. El-Hac Ömer’in yerıi yaptırdığı evinin yalnız dâhiliyesinin mugayir-i kadim (geleneklere aykırı) ve hilâf-ı emr-i âli (yasalara uymayan) tarzda bir miktar yüksek yapıldığını tesbit ederek 6 parmak (yaklaşık 20 santim) indirilmesini senede bağlamışlar ve nizayı sonuçlan-dırmışlardır’’ (sayfa: 266). Kamuya ait yerlerin işgallerinin de önlendiği, bu ko-nuda halkın duyarlı olduğu şu olayda görülmektedir: “İstanbul’da Haydarpaşa Mahallesi’ndeki anayola giden Keşif nâibi ile Hassa mimarları, burada akt edilen şer’î mecliste, çevre halkım dinleyip keşifte bulunarak, Haydarpaşa Hamamı ve Medresesi önünden Bacağı Alaeddin Mahallesi’ne, oradan da Unkapanı ’na giden yolun, Fetih ’ten beri gelip geçene açık olduğunu, oysa bazılarının, Haydarpaşa Hamamı önü ile Bacağî Mahallesi başına birer parmak- kapı koyarak geceleyin kimsenin, hattâ zabıta görevlilerinin geçmelerine izin vermediklerini, yol üzerine bina yaptık-larını saptamışlar; işgalin kaldırılmasına ve yolun geceli gündüzlü açık tutulmasına karar vermişlerdir” (sayfa: 265).
Son bir örneği de fen ve hukuk he-yetinin yaptığı bir ev taksimi konusunda verelim: “Sekbanbaşı Yakubağa Mahallesi’ndeki eve giden Keşif nâibi ile Hassa mimarları, tanıklarla birlikte, Safiye Hatun Vakfı ’ndan evin taksimini, vakıf mütevellisi de hazırken yapmışlardır. Ev, üst katta bir oda iki sofa, dehliz, kenif; orta katta üç oda bir kenif, dehliz, kiler ve nıağsel (banyo); alt katta da bir oda, mutbah, ahur, iki kenif ile su kuyusu da olan bir bahçeyi kapsamaktadır. Seneliği 330 akçe mukataa-yi kadime He hissedarlarının tasarrufludadır. Evin arsası 564,5 zira’- terbidir. Üst katta bir oda, küçük sofa; orta katta iki oda ve kiler; alt katta bir oda, ahır ve kenif ile bahçeden 79 zira’-terbi yer Hadice’ye, kalan 143 zira’-terbi yer ile üstte bir sofa, dehliz ve kenif; orta katta bir oda, dehliz ve kenif; altta da mutbah, kenif, kiler ve nıağsel ile su kuyusu Emine’ye ayrılmıştır” (sayfa: 252)
Ev arsalarının genellikle vakıflardan, mukataa bedeli ödenerek temin edildiği; arsası hâriç bina fiyatlarının 1500- 3000 kuruş6 arasında olduğu, mülkiyet konusu arsaların zira’-terbi (mimar arşını karesi) hesabıyla 4,5-5 kuruştan satıldığı anlaşılmaktadır.

Sonuç: Belgelerde “Feth-i Hakanı” diye geçen, 1453’te İstanbul’un alınışından, ta Tanzimat yıllarına değin, Dersaadet için de taşra kentleri ve kasabaları için de kesin kuralların geçerli olduğu, İstanbul’da ferdî mülkiyete izin verilmediği, ünlü paşaların bile yalılarını konaklarını vakıflardan kiraladıkları arsalara yapabildikleri, 5-10 santimlik fazla yüksekliklerin yıktırıldığı, fen ve hukuk kurullarınca ayrıntılarla bile ilgilenildiği “Osmanlı yüzyılları”nı tartışırken ya da geçmişle kıyaslamalar ya-parken daha dikkatli olmamız gerekiyor.

(*) Tarihî Türk Evleri Haftası’nda 30 Mayıs 1989 günü Alarko Merkezi Konferans Salonu’nda yapılan seminerde “Kentlerimizde İmar Faaliyetlerinin Getirdikleri-Götürdükleri” konulu 2. oturumda yazarın sunduğu tebliğ.
1 Dimitri Kantemir, Osmanlı İmparatorluğumun Yükseliş ve Çökiiş Tarihi, Cilt 3, s. 131, not 113; s.379-380.
2 Kırımî-zâde esseyyid Mehmed Neş’et Efendi’ye ait, Mehmed Sadık Efendi’nin derlediği Mec- mualü’s-sukûk. İstanbul’da Mahmud Paşa Mahkemesi kâtib-i evveli olan Mehmed Sadık, bu eserine, çoğu İstanbul mahkemelerinin ilamlarından seçilmiş 400 sâkk koymuştur. Bilindiği gibi “sâkk”, mahkemelerce düzenlenen ilâm, hüccet, temessük vb.’nin yazılış kurallarına uygun en doğru örneklerine denir. Yazma, özel bir kitaplıkta olup sahibinin izniyle tamamının fotokopisini almış bulunmaktayız. Derlemenin Hicrî 1224’te (Milâdi 1809) yapıldığı tesbit edilmekle birlikte içerdiği saklardaki tarihler genellikle 1700’lü yılları gösterir.
3 Osman Ergin, Fatih İmareti Vakfiyesi, İst. Belediye Mat. 1945 sayfa 13-14.
4 a.g.e., s.17.
5 19. Yiizyıl’da İstanbul Hayatı, İst. 1988, sayfa 14.
6 18. yüzyılda 1 kuruş, İstanbul vezni ile 6 dirhem (19, 24 gr) halis gümüş olup 40 para karşılığıdır.

Please follow and like us:

Enjoy this blog? Please spread the word :)